09 Şubat 2010 Salı

Başarısızlığın sorumlusu kimdir?



Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 9 Şubat 2010


Sayın BAŞBAKAN;


Partinizin bugünkü Meclis Grubu Toplantısında yaptığınız konuşmanızı, dikkatle ve düşünerek izledim. Şu gerçeği, açık olarak belirtmekte bir sakınca görmüyorum:


Her konuşmanızda değindiğiniz gibi Türkiye’yi 2002 yılında başlamış gibi göstermeniz, hem doğru değildir ve hem de tutarsızdır. Zîra; 2002 yılında devraldığınız varlığın dökümü ortaya konduğu zaman, cevap vermekte zorlanırsınız. Her şeyi kapsayacak şekilde vereceğim enerji örneği, geçmiş iktidarları kötüleme gerekçesini ortadan kaldırır.


2002 yılında 187 milyar kilovat/saat elektrik enerjisini ve elektrik dağıtım ve iletişim şebekesini hazır buldunuz. Acaba, “7.ci yılını tamamlayan ve 8.ci yılına basan iktidarınız döneminde elektrik enerjisine ne kadar katkınız oldu?” diye sorulursa; vereceğiniz cevabınız ne olur?


Üniversiteler konusunu da, “Devlette devamlılık esastır” gerçeğine aykırı bir şekilde siyasî amaç gütmektesiniz. Şöyle ki:


1965 yılında Türkiye’nin 6 üniversitesi vardı. 1980 yılında üniversite sayısı, 27 adede çıkmıştır. 12 Eylül İdaresi ve sonrası siyasî iktidar, üniversiteleri “Anarşi ve terör sebebi” addettiği için, 1991 sonuna kadar ancak 2 üniversite kurulmuş ve üniversite sayısı, 29 adede yükselmiştir. 1992-2002 yıları arasında ülkeyi idare eden siyasî iktidarlar, üniversite kuruluşuna hız vermişler ve 58 yeni üniversite kurarak iktidarınıza, 87 üniversite devretmişlerdir.


Konuşmanızda, Osmaniye’de kurulacak 1 milyar dolar tutarındaki tesisi, sanki sizden evvelki iktidarlar, hiçbir şey yapmamışlar gibi, övünçle gündeme taşıdınız. Ama; Türk-Telekom’dan, Tüpraş’tan, Petkim’den, Erdemir’den, İsdemir’den, Köprüler’den, Otoyolar’dan otomobil fabrikalarından, Tekel’den hiç bahsetmediniz.


Şu da bir gerçektir ki: Sizden evvelki iktidarlar, yatırımları, millî serveti artıracak şekilde gerçekleştirmişlerdir. İktidarınız ise; bazı yatırımları gerçekleştirirken, millî serveti azaltmıştır. Kendi ifadenizle; 50 milyar dolar özelleştirme yaptığınızı, zaman, zaman belirtmektesiniz. Bu durum karşısında; “Sattığınız millî varlıklarımızı, acaba, 100 milyar dolara tekrar geri kazandırabilir misiniz?” diye sorulsa, acaba, cevabınız ne olur?


Sayın BAŞBAKAN;


Övünmek ve muhalefeti suçlamak, siyasetin tabiatında vardır. Ancak; övünürken veya muhalefeti suçlarken ölçü kaçırılırsa; bundan sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı çıkmaz ve bir birleriyle zıtlaşan bir toplum yapısı oluşur. Siyasî iktidar olarak asıl üzerinde duracağınız konu, milletin ne derece rahat olduğu ve geleceğe güvenle bakıp, bakmadığı olmalıdır. Şöyle ki:


Açlık sınırı, 850 liraya; yoksulluk sınırı, 2 bin 600 liraya yükselmiştir. Çalışanların, emekli, dul ve yetimlerin aldıkları ücretler de bilinmektedir. Ki; bu kesimler, yoksulluk sınırının altındadır. Bu kesimleri, nasıl ve hangi programla rahata kavuşturacaksınız?


İşsizlik, toplumun huzurunu bozacak ve insanları ümitsizliğe sev edecek tarzda yaygınlaşmıştır. Sokaklar, umutsuz, çaresiz ve tutunacak dal arayan genç işsizlerle doludur. Bu yaygın ve kangren haline gelen işsizliğe nasıl bir çare bulacaksınız?

Tarım ve hayvancılık çökmüştür ve Türkiye, gıda maddeleri ithâl eden bir duruma düşmüştür. Bu duruma, nasıl bir çare bulacaksınız?


Geniş halk kitleleri, borç batağına saplanmıştır ve 2 milyon kişi, bankaların haciz kıskacı altındadır. İcra dairelerindeki dosyalar, konacak yer olmadığı için koridorlara taşmıştır. Halk, durduk yerde ve keyfî olarak borçlanmayacağına göre; bu durum, iktidarınızın iktisaden başarısız olduğunun göstergesi değil midir?


Devletin borç stoku, 2009 sonu itibarıyla 300 milyar dolara yükselmiştir. Bütçe; 2008 yılında 17,5 milyar lira; 2009 yılında 63 milyar lira açık vermiştir. Bütçenin; 2010 yılında 51 milyar lira açık vereceği öngörülmüştür. 2002 yılında 51 milyar lira, 2009 yılında da 55,5 milyar lira faiz ödemiştir ve 2010 yılı için faiz ödemesi, 56,750 milyar lira olarak öngörülmüştür. Böyle bir bütçeyle Türkiye’yi rahatlatmak ve halkı huzur ve refaha kavuşturmak, işsizliğe ve zorluklara çare bulmak, ekonomiyi üretken hale getirmek, nasıl mümkün olacaktır? Parlak sözler söylemekle ve hayalî gelecek vaat etmekle sorunlar çözülebilseydi; bugün Türkiye, bu hale düşer miydi?


Gerçekleri dile getirmek ve ülkeyi muhalefetin idare etmediğini belirtmek için demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınızı ummaktayım.


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı

07 Şubat 2010 Pazar

Gerçeklerin üstü örtülmemelidir.

Sayın Derya SAZAK,
Sayın Fuat KEYMAN,
Sayın Mustafa ERDOĞAN,
Politik Açılım Programı
TRT-1 Televizyonu
İstanbul 7 Şubat 2010










Sayın Program Yapımcısı Derya SAZAK;


Sizler, memleket meselelerini mi tartışıyorsunuz? Yoksa, bir siyasî veya ideolojik amaca yönelik olarak halkın beynini mi yıkamaya çalışıyorsunuz?


Programı açarken dahî, “DEVLETÇİ ve ASKRECİ” ifadesini kullanarak, programda temsilcisi bulunmayan siyasî partileri itham etmeye hakkınız var mıdır? Sizler, DEVLET ve HÜKÜMET kavramlarının ne anlama geldiğini bilmeyecek kadar bilgisiz, ülke meselelerinden habersiz olmayacak kadar sorumsuz ve siyasetin bir vasıta olduğunu anlamayacak kadar basiretsiz kişiler misiniz?


Ne kadar güçlü olursa olsun; her iktidarın bir siyasî ömrü vardır. “Millî İrade” adı altında ülkeyi, keyfî bir şekilde yöneten bir iktidarın icraatlarını eleştirmek, irdelemek ve yanlışlarını ortaya koymak varken; muhalefet partilerinin geleceklerini konuşmak, akla, mantığa, ilme ve vicdana uygun düşer mi? Kaldı ki; programınıza, eleştiri yağmuruna tuttuğunuz muhalefet parti temsilcilerini davet edemeyecek kadar korkak davrandığınıza göre; sizleri samimi, doğru ve vatanî bir gerekçeye ve hizmet arzusuna dayandığınızı kabul etmemiz mümkün olabilir mi?


Ülkenin çözüm bekleyen çok önemli meseleleri varken; dedikodulara dayalı haber, yorum ve varsayımlara dayalı olarak kitleleri, YANLI bir SİYASETE yönlendirmek için gayret etmenizin tutarlı bir tarafı olabilir mi? Ülkenin durumuna bir bakınız:


Fukaralık ve işsizlik yaygınlaşmış; borç içinde yüzen halkın beli kamburlaşmış; tarım ve hayvancılık çökmüş; ellerinde bir işi olanlar dahî, aldıkları ücretlerle geçinemez duruma düşmüş; emekliler, dul ve yetimler, Türkiye tarihinde görülmemiş bir şekilde perişan olmuş; küçük esnaf ve sanatkârlar, küçük tacir ve sanayiciler, neredeyse tasfiye edilmiş; buna karşılık ülkenin kaynakları, belirli bir zümrenin istifadesine sunulmuş; 2009 sonu itibariyle devletin iç ve dış borç stoku 300 milyar dolara (450 milyar liraya) ulaşmış; hayat pahalılığı, geçim sıkıntısı toplumun çok büyük bir kesimini, ateşten bir gömlek gibi kuşatmıştır. Uygulanan keyfî, tutarsız, sorumsuz iktisadî politikalar sebebiyle; başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz ve altyapı tesislerimiz ve hatta, perakende ticaretimiz dahî, yabancıların eline geçmiştir. Yani; Türkiye, iktisaden tam anlamıyla bağımsızlığını kaybetmiştir.


Bu önemli konular dururken; muhalefete don-gömlek biçmek, size kalan önemeli bir görev midir?


Üstelik; aklın, mantığın, ilmin ve vicdanın kabul etmeyeceği bu sorumsuz davranışlarınızı, Devletin Televizyonunda sergilemektesiniz. Bunu yaparken, kamuoyuna hesap vermek zorunda olduğunuzu düşünmüyor musunuz? Her programda, olamayan ve olması mümkün olmayan bir DARBE KORKUSUNU ortaya atarak, halk efkârını karıştırmak isteyişinizin sebebi ve hikmeti nedir acaba?


Bu sebeplerden dolayı sizleri kınamak, yaptıklarınızın yanlış olduğunu hatırlatmak, önde gelen bir vatandaşlık görevimdir. İtirazınız varsa; bir programınıza beni de davet ediniz ve konuları, halkın önünde tartışalım. Hem de, işin içine hiç siyaset katmadan Türkiye’nin sorunlarını, hedeflerini ve açmazlarını konuşalım. Bilmem ki, cesaretiniz olur mu?


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı


Sayın KEYMAN;


Osmaniye’de açılan bir fabrikayı, önemli bir yatırım olarak takdim ederken ve Anadolu’ya açılım olarak değerlendirirken; bir de, kaybettiklerimizi konuşmalısınız. Meselâ, Türk Telekom’un, bedava denecek bir bedelle yabancılara satıldığını açıklamalısınız.

06 Şubat 2010 Cumartesi

Herkes, gerçek niyetini açıklamalıdır.

Sayın Fehmi KORU
Yenişafak Gazetesi Yazarı
İstanbul 6 Şubat 2010


Sayın KORU;


6 Şubat 2010 tarihli ve “Kıymetini bilelim” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Bulunduğumuz coğrafyanın önemi ve özellikleri sebebiyle dâimâ iç ve dış odakların bitmez, tükenmez husumetlerine maruz kalan Türkiye’nin, iktisaden ve siyaseten zorda olduğu bir dönemde; gazeteci olduğunuzu unutarak, siyasî taraflılığınız düşündürücü, moral bozucu ve ümit kırıcıdır.
Yıllardan beri his istismarına dayalı türban ve darbe konularını, ısıtıp, ısıtıp siyasî amaçlı kamuoyu oluşturma gayretleriniz, bu ülkenin ve bu milletin hayrına değildir. Açık ve dürüst olmakta fayda vardır:
1-Şayet, 1967’den itibaren türban, siyasî amaçlı olarak kullanılmasaydı; bugün, bu tartışmalar yapılmayacaktı. Daha açık ifadeyle; halkın dinî hisleri siyasete alet edilmeseydi; Türkiye, sulh, sükûn, huzur ve güven ortamına, yıllarca evvel kavuşmuş olacaktık. Zaten; tarih boyunca hangi siyasî irade, iktidar hırsıyla dini, siyasete âlet etmişse; o ülkenin ve milletin huzuru, dirlik ve düzenliği bozulmuştur. Örnek: Şam Valisi Muaviye’nin, devlet idaresini ele geçirmek için, Hz. Aliye karşı, halkın dinî hislerini kullanmasıdır. Sıffin harbinde askerlerinin mızraklarına Kur’an sayfaları taktırması; buna mukabil, Hz. Ali’nin ordusundaki askerlerin, “Biz Kur’an’a kılıç çekmeyiz” diyerek, savaşı terk etmeleri; İslâm âlemi’ni, ALEVÎ ve SÜNNÎ olarak ikiye bölmüştür. Bu bölünme, bugün dahî devam etmektedir ve Müslümanlar arasındaki kan dökülmesinin sebebidir. Osmanlı Devleti, DİNİ, SİYASETE ÂLET ETMEDİĞİ için, uzun yıllar üç kıt’ada hakimiyetini sürdürmüştür.
2-Askerî darbeler sona erdiği ve ihtimâl dâhilinde olmadığı ve de ülkeyi, 27 yıldan beri sivil iktidarlar yönettiği halde; darbe olmayan 28 Şubat’ı bahane ederek, ortalığa darbe korkusu salacak şekilde yazılar yazmanız da anlamsızdır. 28 Şubat aslında, hükümet ortağı Tansu Çiller’in, ne pahasına olursa olsun; tekrar, Başbakan olabilmek için verdiği bir mücadeledir. Aksi olsaydı; Başbakan Necmettin Erbakan, 1 Mart 1997 tarihinde istifa etmiş olurdu. Kâhin olmaya gerek yoktur: Refah-Yol Hükümeti’nin, hangi pazarlıkların üzerine kurulduğunu bilen herkes, bu gerçeği kabullenirler. Sır da değildir: Necmettin Erbakan, 135 gün sonra, “Baskılara dayanamıyorum” diyerek istifa ederken, maruz kaldığı baskıları da açıklamamıştır. Şu gerçeğe dikkatinizi çekmek isterim:
Tansu Çiller, Refah Partisi ve Necmettin Erbakan hakkında çok ağır sözler söylemiştir ve ithamlarda bulunmuştur. İşte, sözleri ve ithamları:
“Refah Partisi ile koalisyon yapmayız. DYP, lâikliğin teminatıdır.” (27/12/1995)
“Erbakan ile işbirliği yapıp, Cumhuriyeti yıkmak isteyen kadrolar, bugün Anavatan Partisi’ndedir.” (19/12/1995)
“Bir tarafta GERİCİLİK, TUTUCULUK, yani; Yılmaz ve Erbakan var; diğer tarafta, biz varız.” (16/11/1995)
“Refah Partisi, PKK gibi; ellerinde harita, Türkiye’yi bölmüşler.” (10/08/1995)
“Erbakan’ın adil düzeni, Fidel Kastro düzeni, Mao düzeni, Mercümekçi düzeni. Kadayıfçı Erbakan’a inanmayın.” (12/11/1995)

“Erbakan, demokrasiye ve hür Türkiye’ye karşıdır.” (15/11/1995)

“Refah Partisi’nin iktidara gelmemesi için elimden geleni yaptım. Biz, koltuk sevdasıyla hareket etmedik. Başbakanlık uğruna Refah Partisi’yle koalisyona girmedik. Bu çizgiyi, devam ettireceğim.” (25/2/1996)

“Biz, Refah Partisi ile koalisyona girmeyiz. Bu tip koalisyonların müzakeresine bile oturmayız.” (19/2/1996)

“Sayın Erbakan, bir takım şeyleri yaparsa ilkesiz olur, partisini gayri meşru ilân eder. Şimdi, ilk muhalefet başkanı olacağım. Kamuoyu görmeli ki; Çiller, koltuğa değil, ilkelere bağlı.” (17/2/1996)

“Refah Partisi iktidarı ülke için çok zararlı; bunun, engellemesi gerekir.” (16/2/1996)

“Mesut Yılmaz, seçimlerden önceki “Refah Partisi ile koalisyon yapmam.” Taahhüdüne bağlı kalmalı.” (11/1/1996)

“Lâkliğin teminatı biziz, demokrasinin teminatı, TÜRK SİLÂHLI KUVVETLERİ’dir.” (4 Mart 1997)


Sayın KORU;


Tansu Çiller bu sözleri söylediği ve ağır ithamlarda bulınduğu zaman, nasıl bir tepki verdiğinizi bilmiyorum. Ama; REFAH-YOL HÜKÜMETİ’nin, Tansu Çiller’i YÜCE DİVANA göndermeme pazarlıkları üzerine kurulduğunu, o günleri gören herkes bilmektedir. Tansu Çiller, hükümet kurulduktan sonar, “Boynumdaki üç düğümden kurtuldum” sözünü, boşuna mı söylemiştir? Eğer, Refah-Yol Hükümeti’nin kuruluşundan sonara, Erbakan’ın geçmiş yıllara ait söylemlerini içeren kasetleri, piyasaya sürülmüştür. Bu kasetlerin, Tansu Çiller tarafından piyasaya sürülmediğini söyleyebilir misiniz? DİKKAT EDİNİZ:
Tansu Çiller, Lâikliğin teminatı biziz, demokrasinin teminatı da, Türk Silâhlı Kuvvetleri’dir.” sözünü, 28 Şubat 1997 tarihinde yapılan Millî Güvenlik Kurulu toplantısından dört gün sonara, yani 4 Mart 1997 tarihinde söylemiştir.
28 Şubat 1997 Millî Güvenlik Kurulu toplantısından sonara, Tansu Çiller’in eşi Özer Çiller’in; kendisine muhalefet eden Milletvekillerine, “Boşuna bizimle uğraşmayınız; zîra, bizimle başa çıkamazsınız. Gazetelerin birinci sayfasını biz finanse ediyoruz.” sözlerini söylediği, herkes tarafından bilinmektedir.
Başbakan Necmettin Erbakan istifa ederken, “Baskılara dayanamıyorum” sözünü söylerken, bu baskıların, nereden geldiğini düşünmeniz gerekmez miydi? Demektir ki; Erbakan, Tansu Çiller’in baskılarına ancak, 135 gün dayanabilmiş!
Bu gerçekleri bildiğinize adım kadar eminim. Buna rağmen, 28 Şubatı dilinize dolayarak, bugün ortalığa olmayan ve olması mümkün olmayan bir DARBE KORKUSU salmanızın ve bu bahane ile devamlı surette Türk Silâhlı Kuvvetlleri’ni hedef almanızın sebebi nadir acaba? Kamuoyunun bilmediği bir misyonunuz mu vardır? Bir siyasî amaç mı gütmektesiniz?
Gerçekten merak ediyorum. Bu hususta beni aydınlatırsanız, gerçekten çok memnun olurum ve hatta size, minnettar kalırım.
Şayet imkân olursa ve bir engel yoksa, “POLİTİK AÇILIM PROGRAMINIZA konuk olmak isterim.


Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı

05 Şubat 2010 Cuma

Devlet, kurallarına göre yönetilmelidir.

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 5 Şubat 2010


Sayın BAŞBAKAN;


Hemen, hemen her konuşmanızda, “Yaratılmışı severiz, yaratandan ötürü” sözlerini söyleyerek, hitap ettiğiniz kitlelerin his ve heyecanını canlı tutmaya çalışmaktasınız. Bu, siyasetin icabı olarak doğal hakkınızdır. Ancak; ölçü kaçarsa, YARATANIN, YARATILANA hesap soracağını unutturmuş olursunuz. Şöyle ki;


Allah, kullarına ömür, hayat, sayılı nefes, irade ve hürriyet sıfatları başta olmak üzere makam, mevki, servet, kuvvet, para v.s gibi varlıkları kapsayan sayısız nimetler vermiştir. Bunun karşılığında da kullarına, verdiği nimetlerin şükrünü eda etmelerini (yerinde kullanılmasını) emretmiştir. Bunu da sözle değil, hakkını vererek yerine getirilmesini istemiştir. Bunun, yollarını da, Kur’an’da beyan etmiştir. Birkaç örnek:


Makamın şükrü, ADÂLETTİR.
Güzelliğin şükrü, İFFET ve NAMUSTUR.
Kuvvetin şükrü, ZALİMDEN MAZLUMA İNEN YUMRUĞA SİPER OLMAKTIR.
İrade ve Hürriyet sıfatlarının şükrü, KULA, KULLUK ETMEMEKTİR.
Servetin, paranın şükrü, ÜLKENİN, MİLLETİN ve HATTA BÜTÜN İNSANLIK ÂLEMİNİN HAYRI İÇİN KULLANMAKTIR.
Hayatın şükrü, İLERDE HESABI SORULMAK ÜZERE ALLAH TARAFINDAN VERİLEN ÖDÜNÇ BİR SERMAYE OLDUĞUNU KABULLENMEK ve İCABINI YERİNE GETİRMEKTİR.


Bu Mektubumu yazış sebebim de, şudur:


Bugün partinizin Kadın Kolları Toplantısında yaptığınız konuşmanızı, televizyonlardan dinledim. Bu konuşmanızda yine, iktidar döneminizi överek, Türkiye’yi 2002 yılından başlattınız ve muhalefeti de, sert bir üslûpla eleştirdiniz. Merak ettiğim husus da, şudur:


Yunus Emre, “Yaratılmışı severiz, yaratandan ötürü” sözünü, gönülleri birleştirmek için söylemiştir. Zîra; gönül ayrılıkları ve insanların bir birlerine düşmeleri sebebiyle, Anadolu Selçuklu Devleti’nin yıkılacağını görmüştür. Öyle de olmuştur. Tarihen sabittir ki: Yıkılan Anadolu Selçuklu Devleti’nin enkazı üzerinden; Yunus Emre’nin, Hacı Bektaş Veli’nin, Mevlâna Celâleddin Rumî’nin, sevgiye dayalı birleştirici telkinleri doğrultusunda, Osmanlı Devleti doğmuştur.


Şimdi siz; bir taraftan Yunus Ermenin sözünü ölçü alırken, diğer taraftan muhalefet partilerini ağır bir üslûpla eleştirirken, gönüllerin kırılacağını, insanların bir birleriyle zıtlaşacaklarını, hiç hesaba katmıyor musunuz? Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde görüşülmesi gereken konuları, niçin meydanlara taşıma gayretine girmektesiniz? Hür bir zeminde ve açık bir şekilde yapılmayan tartışmalarda, iyi bilgilendirilmeyen halk, kimin doğru söylediğine, nasıl karar verecektir? Unutulmamalıdır: Kamuoyu yoklamaları, CHP ve MHP’nin oy toplamlarının yüzde 47 seviyesine ulaştığını göstermektedir. Basit bir örnek;


Merkez Bankası döviz rezervini, iktidarınız döneminde 30 milyar dolardan, 70 milyar dolara çıkardığınızı ifade ettiniz. Bu durum karşısında “Özelleştirmelerden elde ettiğiniz 50 milyar doları (Bizzat sizin beyanınız) nereye koydunuz?” sorusu sorulsa; acaba, cevabınız ne olur?


Sayın BAŞBAKAN;


Kim ne derse desin ve kim, nasıl yorumlarsa yorumlasın; geniş halk kitleleri zordadır, sıkıntıdadır ve borç içinde yüzmektedir. Çalışanların, emeklilerin, dul ve yetimlerin aldıkları ücretler bellidir ve bu ücretlerle geçinmeleri mümkün değildir. Tarım kesimi, iyice çökmüştür; esnaf, sanatkâr ve küçük ticaret erbabı ve sanayici, gayet zordadır. İcra dairelerindeki dosya sayısı dehşet verici seviyelere ulaşmıştır. Evlerdeki buzdolapları, çamaşır makineleri, televizyonlar ve bilgisayarlar haciz altındadır ve satışa sunulmak üzere götürülmektedir. Sokaklar, genç işsizlerle doludur. Buna mukabil; halkın ancak yüzde 10’luk bir bölümü rahattır ve her şart altında rahat tüketim imkânına sahiptir. İktidarınız da dâhil, uzun yıllardan beri DEVLET, bir TİCARETHANE gibi yönetildiği için, SOSYAL DEVLET İLKESİ terk edilmiştir. Özelleştirmeler, usulüne ve amacına uygun bir şekilde yapılmadığı için; önemli iktisadî değerlerimiz, ya yabancıların eline geçmiş veya tasfiye edilmiştir. Bunun ağır bedelini, yalnız bugün yaşayan nesil değil, gelecek nesiller de ödeyecektir. Açık ifadeyle; VAHŞİ KAPİTALİZM, milleti ezmiş, geçmiştir. Yüksek oranlı dolaylı vergiler, kimsede takat bırakmamıştır.


Parti toplantılarında alkışlayanlarınızın çok olduğu bir dönemde; çekinmeden doğruları söyleyebilecek kişilerin olduğunu belirtmek için, demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz etmeyi uygun buldum.


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı

04 Şubat 2010 Perşembe

Türkiye'yi idare etmek kolay değildir.

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 3 Şubat 2010


Sayın BAŞBAKAN;


Bugün, basın mensuplarına yaptığınız açıklamalarınızı dikkatle dinledim. Söylediğiniz sözleriniz hakkında bir yorum yapmayacağım. Ancak, şu önemli hususu belirtmek isterim:
Türkiye’nin muhtaç olduğu en önemli husus; sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı içersinde geçirebileceği 15-20 yıllık bir zaman dilimidir. Ne yazık ki Türkiye, sebebi ne olursa olsun, böyle bir zaman dilimini yakalayamamıştır. Bundan sonra da yakalayabileceğini zannetmiyorum.
Bugün ülkeyi yöneten iktidarın Başbakanı’sınız. Bu bakımdan; sözleriniz, davranışlarınız ve ülkeyi idare ediş tarzınız, devlet organları arasındaki ahengin sağlanmasında ve milletin huzurunun temininde en büyük etkendir. Bu sebeple; Ülkenin Başbakanı olarak, “Her makamın bir sözü ve her sözün bir makamı vardır.” gerçeğine göre hareket etmek zorundasınız.
Sorunları, zorlukları ve hedefleri büyük olan Türkiye’yi yönetmek kolay değildir. Bu bakımdan ülkeyi idare eden siyaset adamlarının, hesapta yanılmamaları şarttır. Zîra; hesapta yanılmanın doğal sonucu, başarısızlıktır.
Lider olabilmek de, kolay değildir. Lider olabilmenin önemli şartlarından biri de, toplumun ölçülerine uyabilmektir. Liderin sözleri, davranışları ve kavgaları, temsil ettiği kitlelerin ölçülerine, isteklerine, eğilimlerine cevap verebilmelidir. Sabır, sinir dayanıklılığı, deneylerden ders alabilmenin yanında; ölçülü rekabet, inisiyatifi elde tutmak ve kendine güvenmek, bir demokratik liderde aranan başlıca niteliklerdir.
Kim ne derse desin; bugün Türkiye, zordadır. Bıkmış, küstürülmüş ve şevkini kaybetmiş geniş halk kitleleri; günlük maişetlerini temindeki zorluklara rağmen sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı istemektedir. Lüzumsuz, kısır ve dar tartışmaların yarattığı belirsiz ortam, halkın ümitlerini kırmaktadır ve moralini bozmaktadır.
Bu bakımdan; her fırsatta televizyonlara çıkarak, sert ve kırıcı bir hitabet tarzı ile siyasî konuşmalar yapmanızın doğru olmadığını, vatandaşlık haklarımın gereği olarak hatırlatmakta beis görmemekteyim. iştirâk ettiğiniz toplantılarda, toplantının gündemiyle ilgili olan konularda konuşmanızın, sayısız faydaları olacaktır. Her toplantıda, muhalefeti eleştirmeniz de doğru değildir. Zîra; muhalefet müessesesi, sadece ve sadece GERÇEK DEMOKRASİLERDE vardır ve muhalefet de, MİLLÎ İRADENİN bir parçasıdır.
Tarihî bir gerçektir:
Birkaç asırdan beri ülkemizde meydana gelen huzursuzluklar, din tartışmaları esasına göre meydana gelmiştir. Dinli- Dinsiz tartışmaları, milletimize çok şeyler kaybettirmiştir. Sultan II. Abdülhamid’i tahtan indiren kaos ve kargaşa, “Şeriat elden gidiyor.” gösterileriyle başlatılmıştır. Abdülhamid’in HÂL FERMANININ müsveddesini de, büyük bir din âlimi Kabul edilen Elmalılı Hamdi Efendi yazmıştır.
Dinli-Dinsiz tartışmaları yapılmıştır. Ama, hiç kimse de, Yüce ve Evrensel olan İslâm Dini’nin ne olduğunu anlatmamıştır. Büyük Kitap Kur’an mezarlık kitabı yapılmış; Yüce İslâm Dini şekilciliğe ve sadece taat ve ibadete hapsedilmiştir. Hz. Peygamberimizin nübüvvet kuvvetiyle 23 senede ta’lim ettiği DİNİ, mahallenin imam efendisi veya muezzin efendisi, yaz tatillerinde 2-3 ayda öğrettiğini zannetmiştir. 5-6 yıllık İmam-Hatip Liselerinden veya medreselerden mezun olanlar da kendilerini, din âlimi zannetmişlerdir. Neticede de Tarikat şeyhleri, cemaat liderleri, geniş halk kitlelerini kendilerine tabî hale getirerek, sorgulamasını unutan bir dindar kesim oluşturmuşlardır.
Zavallı saf beşeriyeti, DİNİN RUHİYETINDAN bihaber, metninden de anlamadan yürüyen şaşkın, taşkın, dışı hoş, içi boş sofular DİNDEN; haris, hasis, vurguncu, maddeden başka bir şey tanımayanlar da HAYATTAN nefret ettirmişlerdir.
Bugün Müslümanlar İslâm Dini’nin safiyetlerinden ve özünden o kadar uzaklaşmışlardır ki; dalâlet içinde yüzenler bile onlarla eğlenmek cür’etini göstermişler; onları, akılsızlıkla, kabiliyetsizlikle itham etmek cesaretinde bulunmuşlardır.
Yüce ve evrensel İslâm Dini Müslümanlara, nefislerinin hayırlarını ayak altına almalarını, FAZİLETİ, MENFAATE tercih etmelerini, “evvelâ CÂNÂN, sonar CAN” diyerek kalplerini ve kalıplarını birleştirip aynı maksatla çalışmalarını emrettiği halde; iman iddiasında bulunanlar dahî, bu emirlerin icabına uymamaktadırlar ve TARİKAT ve CEMAAT oluşumları sebebiyle kendi aralarında zıtlaşmaktadırlar.
Yine Yüce ve evrensel İslâm Dini, “âlemin nizamı YÜKSEK AHLÂK ve FAZİLET ile kaimdir. İnsanlar, Yüksek AHLÂK ve FAZİLET ile kalplerini, fikirlerini aydınlatmazlarsa, Ahlâk ve fazileti terk ederek HASİS MENFAATLER sebebiyle HAKKI iptâl ederlerse; DÜNYA ve AHİRET hayatlarını mahvederler.” esasını kesin kural olarak ortaya koymuştur. Bu iki esas hayata geçirilseydi; Özel imtiyazlar ortadan kalkar ve rüşvet kapıları kapanır, adâlet meydana gelir; adâlet de emniyeti sağlardı. Onun için Hz. Peygamberimiz, “Rüşvet bir kapıdan girerse, emniyet, derhal pencereden çıkar” diye buyurmuşlardır.
Yine bu büyük Din, “Bir gün adâlet icra etmek, yetmiş sene ibadet etmekten hayırlıdır.” diye emretmiştir. Bu sebeplerden dolayı, AHLÂK, FAZİLET ve ADÂLET gözetilmediği takdirde; ne imanın, ne dindarlığın ve ne de taat ve ibadetin bir mânâsı olmaz. Zaten Hz. Peygamberimizin, Hıra Dağı’ndan tek başına İslâm Dini’ni ilân ettiği zaman ilk emirleri şöyledir:
1- ACİZ İNSAN PUTUNA tapılmayacaktır. Yani; KULA, KULLUK edilmeyecektir.
2- FUKARA inletilmeyecek ve GARİPLERİN SIRTINA binilmeyecektir.
3- ACİZLER, GÜÇSÜZLER, itilip, kakılmayacaktır.
4- HERKES HAKKINI, serbestçe alacaktır.
Sayın BAŞBAKAN;


İslâm Dini’nde imtiyazlı bir sınıf yoktur ve gerek VAZİFE hususunda, gerek ADÂLET hususunda ve gerekse HAK hususunda herkes eşittir ve herkes, yaptıklarının hesabını vermek zorundadır. Şayet HAK ve VAZİFE kavramları ortadan kaldırılırsa, yani;VAZİFESİNİ yapan HAKKINI alamazsa, yahut; VAZİFE yapmadan HAK talep ederse; o toplumun, inancı ne olursa olsun, huzur bulması, saadete erişmesi ve muhabbet içersinde yaşaması mümkün olamaz. Zîra; bu takdirde, adam kayırmalar, rüşvetler, “Bizden olanlar ve bizden olmayanlar” anlayışına göre ayırımlar, bir kurt gibi toplumu içten kemirerek çürütür ve de; toplumun ZAYIFLARI, toplumun KUVVETLİLERİNDEN serbestçe HAKLARINI alamadıkları için, her sahada ZULÜM payidâr olur.
Bu sebeple; yaptığınız konuşmalarınızda, DİNİ ve DİNDARLIĞI esas alırken ve ÖLÇÜ Kabul ederken, bu gerçekleri dile getirirseniz, çok daha isabetli davranmış ve toplumu aydınlatmış olursunuz. Temennim de şudur:
İslâmda, İMTİYAZLI BİR SINIFIN olmadığını; HAK, VAZİFE ve ADÂLET hususnda herkesin EŞİT olduğunu, HALKA ve BÜTÜN CİHANA Kabul ettirmek için, SINIRSIZ MİLLETVEKİLİ DOKUNULMAZLIĞINI kaldırırsanız ve MEŞVERET ESASINA uygun düşecek biçimde SEÇİM ve SİYASÎ PARTİLER KANUNLARINI değiştirerek, milletin HÜR İRADESİNİN serbestçe TECELLÎSİNE imkân tanırsanız; bu BÜYÜK ÜLKEYE ve bu YÜCE MİLLETE, tarihin sayfalarına ALTIN HARFLERLE geçecek BÜYÜK BİR İYİLİK yapmış olursunuz.
Demokratik haklarımı kullanarak ve vatandaşlık görevlerimin icabı olarak, duygu düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınızı umuyorum.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı

02 Şubat 2010 Salı

İktisadî çöküşün gerçek sebebi.

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 2 Şubat 2010


Sayın BAŞBAKAN;
Partinizin Meclis Grubu toplantısında yaptığınız konuşmanızı, büyük bir dikkatle izledim.
Sert bir üslûpla muhalefeti hedef alan konuşmanız, alıştığımız ve bundan evvelki konuşmalarınızda belirttiğiniz hususların tekrarı mahiyetindedir. Yine; Türkiye’yi 2002 yılından başlattınız ve sizden evvelki iktidarları statükoculukla ve popülistlikle suçladınız. Bunu yaparken de; devraldığınız varlıkları hiç hesaba katmadınız.
Konuşmanızın dikkat çekici bölümlerinden biri de, para basma konusudur. Sanki, sizden evvelki iktidarların ekonomiyi, para basarak yürütmüşler gibi bir izlenim vermeye çalıştınız. Bana göre en büyük yanılgınız da budur. Öyle zannediyorum ki; ekonomi danışmanlarınız, ilgili bakanlarınız ve bürokratlarınız, bu hususta sizi, yanlış bilgilendirmişlerdir. Şöyle ki:
12 Eylül 1980’i milât kabul edersek; o günden bugüne kadar geçen süre içersinde ülkeyi idare edenler, para basmak bir yana; ekonominin ihtiyacı olan parayı piyasaya vermemişler ve yabancı paraları tedavüle sokarak, dolar ticaretini en büyük ve en kârlı sektör haline getirmişlerdir
Bu sistemin kurucusu da, yere, göğe sığdıramadığınız Turgut Özal’dır. 12 Aralık 1983 tarihinde yürürlüğe konan Türk Parasının Kıymetinin Korunması Hakkındaki Kanunda yapılan değişiklik, 1987 yılında Hazine ile Merkez Bankası arasında imzalanan Protokol (Ki; bu protokol, Merkez Bankası’nın Hazine’yi fonlamayacağını içermektedir), Ağustos 1989’da yürürlüğe konan 32 Sayılı Konvertibilite kararı; Türkiye’nin ekonomisini, rant esasına göre şekillendirerek, üretkenlikten uzaklaştırmıştır. Aradan geçen 30 yıl zarfında, Türkiye’nin ekonomisi tasfiye edilmiş ve başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz ve altyapı tesislerimiz ve hatta perakende ticaretimiz, yabancıların eline geçmiştir. Üstelik; bu dönem zarfında Türkiye, 600 milyar doları aşkın faiz ödemiş ve iç ve dış borç batağına saplanmıştır. Bu gerçeğin üstü de, “Aman, para basılmasın, sonra enflâsyon olur.” aldatmacasıyla örtülmüştür. İktidarınız da, aynı modelde karar kıldığı için, başarısızdır ve bu sebeple de şikâyetler, had safhadadır.
İsterseniz; 12 Eylül 1980’i milât kabul ederek, bir araştırma yaptırabilirsiniz. Devletin kayıtları elinizdedir. 12 Eylül sabahı 12,5 milyar dolar olan dış borçların, yok denecek kadar olan iç borçların, hangi tarihlerden itibaren büyüdüğünü ve bugün, hangi seviyelere ulaştığını, kolaylıkla tespit ettirebilirsiniz. Şöyle bir mukayese de yaptırabilirsiniz:
1965 yılında Türkiye’nin, geleneksel tarım ürünlerine dayalı ihracatı, 500 milyon dolardı ve fert başına millî geliri, 400 dolardı. Bir askeri müdahaleye ve istikrarsız geçen 1970’li yıllara rağmen; 15 yıl zarfında, fert başına millî gelirimizin 1600 dolara, ihracatımızın 3,5 milyar dolara nasıl yükseldiğini tespit ettirebilirsiniz.
1965’te 4 milyon ton olan çimento üretiminin 22 milyon tona; 4,5 milyar kilovat/saat olan elektrik üretiminin 36 milyar kilovat/saate; 280 bin ton olan sıvı çelik üretiminin 8 milyon tona; 1 milyon ton olan rafineri kapasitesinin 32 milyon tona nasıl ve hangi ekonomi ve para politikaları sayesinde yükseltildiğini ve saymakla bitirilemeyecek kalkınma ve yatırım hamlelerinin nasıl gerçekleştirildiğini tespit ettirebilirsiniz.
Bu işin anahtarı da, tedavüldeki kâğıt para miktarıdır. Bunun tespiti de gayet kolaydır. Şöyle ki:
Tedavüldeki para miktarını, millî gelire ve Bütçe büyüklüğüne oranlamak yeterlidir. Bu tespitte; tedavüldeki para miktarının Millî gelire oranının yüzde 10; Bütçe büyüklüğüne oranının da yüzde 30 olduğu görülecektir. Bu tespitte bir şey daha görülecektir: 1985’den itibaren bu oranlar küçülmüştür. Bugün oran; Bütçe büyüklüğüne göre yüzde 12, Milli gelire göre yüzde 4 seviyesindedir.
İşte Türkiye, para basılmaması sebebiyle iç ve dış borç batağına saplanmıştır ve yabancılara varlık satışları sebebiyle millî servetimizde azalma olmuştur. Kazananlar ise, KUR-FAİZ makasında oynayan dolar tacirleridir.
Sayın BAŞBAKAN;
Hemen, hemen her konuşmanızda, Zorunlu Tasarruf ve Konut Edindirme Yardım Fonundan bahsetmektesiniz. Bu fonlar, yanlış ekonomi ve para politikaları sebebiyle geçmiş iktidarların getirdiği çarpık uygulamalardır. Bu ödemeleri yaptığınız için övünürken; diğer taraftan İşsizlik Sigorta Fonunu görmezden gelmektesiniz. Bu fondan Bütçeye yapılan aktarmalar, günün birinde sizin için de tenkit konusu yapılacaktır.
İfade etmekte beis görmüyorum:
Türkiye, 30 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikalarıyla idare edilmektedir. Bu yanlış model Türkiye’yi, finans ve bankacılık kesimiyle Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esîr edilmiştir. Yani; ülkenin kaynakları, belirli bir zümreye ikram edilmiştir. Orta tabakanın erimesinin, işsizliğin, fukaralığın, çaresizliğin, yatırımsızlığın, üretimsizliğin ve istikrarsızlığın gerçek sebebi budur.
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz etmeyi, vatandaşlık görevi olarak addettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı

24 Ocak 2010 Pazar

Kimin, neyi ve niçin yaptığı bilinmelidir.

Sayın Fatih ÇEKİRGE
Hürriyet Gazetesi Yazarı
Ankara 23 Ocak 2010


Sayın ÇEKİRGE;


23 Ocak 2010 tarihli ve “Asker! O görev, bitti artık!” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Tahmini, bilgiye dayanmayan, yorum içerikli cevabınıza göre; sebebini araştırmaya gerek görmediğiniz ve kimler tarafından ve niçin yaratıldığı kamuoyunca iyi bilinmeyen kafa karışıklığının giderilmesi için, birtakım soru-cevap sıralamasıyla fikir beyanında bulunmuşsunuz.

Asker odaklı tahmininize göre; ABD ve NATO, Komünizm tehlikesi geçtiği için, “Asker! O görev, artık bitti!” artık, “O misyonunu bırak!” diyerek, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni uyarıyormuş!

Bu yorumları yaparken de; geçmişte meydana gelen askerî darbe ve müdahalelerde, komünizm tehlikesi sebebiyle, ABD’nin ve NATO’nun teşviki, tahriki ve onayı olduğunu kabullenmiş ve hatta itiraf etmişsiniz!

Evet; geçmişte yaşanan kural dışı olaylarda ABD’nin etkisi vardır ve hatta; ülkeyi askerî müdahalelere götüren tertip, provokasyon, anarşi ve terör olayları, CIA’nın tertibidir. Ama, ABD bunları, komünizm tehlikesi sebebiyle yapmamıştır; bölgedeki hedefleri sebebiyle, hükümetleri, kendisine tabî hale getiremediği için yapmıştır. Bunun göstergesi de; askerî müdahalelerden önce gelişen olaylardır. Şöyle ki:

1- Türkiye, 1954’te Balkan Paktı’nı, Şubat 1955’te Bağdat Paktını kurmasaydı ve 1958 yılında, günün Sovyetler Birliği ile ekonomik ve teknik işbirliği için temas kurmasaydı; hiç şüphesiz, ülkeyi 27 Mayıs 1960 İhtilâli’ne götüren süreç, başlatılmayacaktı.

2- Türkiye, Şubat 1967’de, günün Sovyetler Birliği ile 7 büyük projeyi kapsayan Ekonomik ve Teknik İşbirliği Analaşmasını yapmasaydı; hiç şüphesiz, ülkeyi 12 Mart 1971 askerî müdahalesine götüren süreç, başlatılmayacaktı.

3- Türkiye, 12 Aralık 1976’da, günün Sovyetler Birliği ile 20 büyük projeyi kapsayan ikinci Teknik ve Ekonomik İşbirliği Anlaşmasını yapmasaydı; hiç şüphesiz, ülkeyi 12 Eylül 1980 İhtilâli’ne götüren süreç, başlatılmayacaktı.

Şimdi gelelim günümüze:

Son 2-3 yıldan beri, askerlerin darbe yapacağı ihtimâl ve korkuları, belirli odaklarca ve yaygın bir şekilde ortaya atılmış ve ısrarla, henüz daha ne olduğu bilinmeyen tertip, plân ve projeler ortalığa saçılmıştır. Bu hususta en büyük görevi de; hedefi, niyeti, oluşum biçimi ve iç veya dış destekleri kamuoyunca iyi bilinmeyen ve bilenlerce de hiç konuşulmayan TARAF GAZETESİ üstlenmiştir. Bu gazete, yaptığı yayınlarla doğrudan doğruya, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni hedef seçmiştir ve ORDUYU, adeta, düşman ilân etmiştir. Son günlerde, Kasım 2002 ve Mart 2003 arasında hazırlandığı iddialarıyla BALYOZ adı verilen bir darbe senaryosu ortaya atmıştır. Hiç kimse de; “Askerler darbe niyetinde olsalardı, 7 yıldan beri bu darbeyi niçin yapmamışlardır?” sorusunu sormamıştır.

TARAF GAZETESİ’nin ortaya attığı en ilginç ve dikkat çekici darbe senaryosu, “Hükümeti ve Gülen Cemaati’ni bitirme plânı” sürmanşetiyle verilen senaryodur. Bu iddialar ortaya atıldığı zaman da hiç kimse; “Hükümeti anladık da, bu senaryoya Gülen Cemaatini kim ekledi? Hükümet, devletin önemli bir kurumudur. Gülen Cemaati, nasıl bir oluşumdur, devlet içinde devlet haline gelmiş bir yapılanma mıdır? Bu cemaatin tepe ve her kademedeki yöneticileri kimlerdir? Legal bir kuruluş mudur veya illegal bir kuruluş mudur? Hedefleri, faaliyetleri ve dış bağlantıları, devletin kayıtlarında var mıdır ve devletin denetimine tabi midir? Ulûhiyyet kisvesi giydirilen Fethullah Gülen Hoca’yı herkes tanıyor, ama, Cemaatin yapısı hakkında kamuoyunun bir bilgisi var mıdır?” sorularını sormamıştır. İşin ilginç yanı da; varlığı kabul edilen Gülen Cemaati’ne ait bütün medya kuruluşları, TARAF GAZETESİ ile aynı paralelde hareket etmekte ve yayın yapmaktadırlar.

Sayın ÇEKİRGE;

ABD’nin bu bölgede, hedef, plân ve proje gütmediğini hiç kimse söyleyemez. ABD’nin, kendi hedeflerine göre; bazı kurum ve kişilere rol biçeceği veya rol biçmek isteyeceği, gayet tabiidir. Meydana gelen gelişmeler, ABD’nin Türk Silâhlı Kuvvetleri’nden rahatsızlık duyduğunu göstermektedir. Belli ki; Türk Silâhlı Kuvvetleri, ABD’nin isteklerine, çıkarlarına ve hedeflerine göre hareket etmeyeceğini belli etmiştir. Belki de ABD, Türkiye’de bir askerî darbenin meydana gelmesini arzu etmektedir. Bir darbe vukuunda; Türkiye’de iç çatışmaların çıkacağını ve Türkiye’nin bölünme sürecine gireceğini varsaymaktadır. Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne yönelik, saldırı, tertip, itham ve tahriklerin gerçek sebebi, bu hedef olabilir. Açık ifadeyle; Türk Silâhlı Kuvvetleri, bölgemizdeki ve dünyadaki gelişmeleri gayet iyi izlediği ve değerlendirdiği için; bu defa ABD’nin tuzağına düşmemiş ve kendisine biçilmek istene rolü, iyi algılayarak ve görerek, reddetmiştir. Zîra; askerler, bölgede yalnız olmadığımızı ve düşman algılamasını gayet iyi bilmektedirler. Ortadoğu’da, Balkanlar’da, Kafkaslar’da ve Orta Asya’da nelerin olduğunu ve nelerin olacağını gayet iyi görmektedirler.

Ne yazık ki; sizler gibi Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanımayan; tarih ve coğrafya bilmeyen; dünya siyasî tarihini irdelemesini başaramayan ve dünya coğrafyasında, Türkiye’nin konumunun önemini anlayamayan kişiler; oturdukları yerden ahkâm keserek ve demokrasi sözcüğünü ağızlarından düşürmeyerek, belirli odak ve ülkelerden pompalanan asker düşmanlığı yapanların kervanına katılmışlardır.

TARAF GAZETESİ’nin üstlendiği misyonu iyi algılayamadığınız veya o misyonu benimsemiş olabileceğiniz için, bu mektubumu yazdım.

Cevabınızı bekliyorum

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı