06 Aralık 2009 Pazar

Demokrasi, bir baskı rejimi değildir.

Sayın Hüseyin Çelik
AKP Genel Başkan Yardımcısı
Ankara 6 Aralık 2009


Sayın ÇELİK;


Kafkas Dernekleri Federasyonu’nda yaptığınız konuşmanızın basına yansıyan bölümlerini, gazetelerden okudum. Konuşmanızın bir bölümünde kullandığınız şu ifadeler, dikkat çekici ve çok şaşırtıcıdır:

“Bu ülkede ırkçılık olmadı mı? Bu ülkede asimilâsyon olmadı mı, tanımamazlık inkâr olmadı mı? İtiraf edeyim ki, diz boyu oldu. Bu memlekette maalesef ırkçılık tohumları atılmıştır. Herkesin kendini bundan kurtarması gerekiyor. Milletle-ırk, Türkiye’de, her zaman birbiriyle karıştırılmıştır. Türkiye’de bir millet vardır fakat çok sayıda ırk vardır. Millet, ortak bir tarihi bir geçmişi, ortak bir vatanı olan insanların gönüllü birlikteliğinin adıdır. Irk, eşittir kimlik değildir; “ırk, eşittir kimlik” derseniz, vahim bir hata yapmış olursunuz”. Sebebine gelince:

Bu ülkede yaygın bir IRKÇILIK olmamıştır ve asimilâsyona, niyet dahî edilmemiştir. Tanımamazlık ve inkâr, bazı ukalâların, kendilerinden menkûl kerâmetleriyle mevzii kalmış ve hangi kökene mensup olursa olsun, geniş halk kitleleri tarafından benimsenmemiştir ve hattâ, ret edilmiştir. Irkçılık tohumları atanlar da, başkalarının dümen suyuna giren hain, gafil ve satılmış kişilerdir. Hemen, hemen milletin tamamına yakın bir kısmı; ırkla, milleti, hiçbir zaman birbirine karıştırmamıştır. Ortak bir tarihî geçmişi kabullenen milletimiz, birlik ve beraberliğimizi, gönüllü olarak sağlamıştır. Ayrılıkçı hareket güdenlerin dışında hiç kimse, “Irk, eşittir kimlik” dememiştir. “Irk, eşittir kimlik” diyerek, “Vahim” dediğiniz hatayı yapanlar, bir TÜRK-KÜRT çatışmasını sağlamak için, başkalarına hizmeti gaye edinen maksatlı kişilerdir. Ne var ki:

Bulunduğumuz coğrafyanın önemi ve özellikleri sebebiyle; bu bölgede hedef güden ve proje geliştirenler, Türkiye’yi huzursuz etmek, hedeflerinden uzaklaştırmak ve hattâ, Türkiye’nin bölünmesini sağlamak için, her türlü çareye başvurmaktadırlar. Bunu yaparken de, bölgenin feodal yapısından ve önlenemeyen ağalık sisteminden yararlanmaktadırlar. Bunu yapanlar, kendi açılarından haklıdırlar da. Zîra; ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL, kendi müşterek hedefleri sebebiyle bu bölgede;

Kendi kendine yeterli ve başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş; dünya üzerinde kurulan her masaya eşit ağırlıkta oturmasını başaran; hedef kovalayan ve her hedefi gerçekleştirdikten sonra, yeni hedeflere yönelen; iç ve dış gailelerden arınmış, huzurlu, mutlu ve refah içinde yüzen bir BÜYÜK TÜRKİYE, asla ve asla istemezler. Onlar için uygun olan Türkiye;

Kendi kendine yetersiz ve daimâ başkalarına muhtaç; “OTUR!” denilen yerde oturan ve “Kalk!” denilen yerde kalkan; hedeflerinden uzaklaşarak iç ve dış gailelerle boğuşan huzursuz, mutsuz ve refahtan uzak ZAYIF BİR TÜRKİYE’dir.

Bu gerçekleri, herkesten fazla, sizin bilmeniz ve icabına uymanız icap etmez mi?

Konuşmanızda, muhalefete de seslenerek ve demokratik açılımın PKK ve DTP’yi memnun etmek için yapıldığı yönündeki eleştirileri “iftira ve yalan” olarak değerlendirerek, şu ifadeleri kullanmışsınız:

“Üniter Türkiye Cumhuriyeti Devleti tartışması söz konusu değildir, vatanımız, bayrağımız, İstiklâl Marşı’mız tartışma konusu değildir ve asla da yapmayacağız. Bunu, kesinlikle bir iftira ve bir yalan olarak değerlendiriyorum; PKK’yı, DTP’yi, PKK’nın sempatizanlarını memnun etmek için sanki sürdürülen bir süreçmiş gibi anlatılıyor. Bunu, kesin bir dille reddediyorum. Biz PKK’yı, DTP’yi memnun etmek için değil; tüm halkımızı memnun etmek için çalışıyoruz. “Bunun muhatabı kimdir?” diye sorulduğu zaman, 72 milyonluk milletimizdir. Bölünmenin panzehiri, demokratikleşmedir. Zannedildiği gibi demokratikleşme, bizi bölünmeye götürmez”

Bu ifadeleri inanarak mı, bir temennî olarak mı, halkı sakinleştirmek için mi kullandığınızı anlamak zordur. Zîra;

DTP, PKK ve DTP’nin fanatik sempatizanları; gittikleri her yerde Üniter Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, İstiklâl Marşımı’zı, Bayrağımızı tanımadıklarını, gayet net bir şekilde ifade ederek, ırka dayalı milliyetçilik yapmaktadırlar ve halkı tahrik ederek, istenmeyen olayların çıkmasına sebep olmaktadırlar. Şayet, henüz daha açık olarak bilinmeyen demokratik açılım, PKK’yı, DTP’yi ve sempatizanlarını memnun etmek için değilse; PKK’nın bir terör örgütü olduğunu resmen açıklayarak, DTP’nin, bölücülüğe matuf çıkışlarını, niçin etkisiz hale getirmiyorsunuz? PKK ve DTP’nin tehdidi altında bunalan, ezilen halkı, niçin rahatlat mıyorsunuz?

Demokratikleşme ifadesi, üstü kapalı bir ifadedir. Zîra; DEVLET, siyasette, bürokraside, ikamette, fısatta, seyahatte, memuriyette, ekonomide, hiçbir vatandaşına ayrıcalık yapmamaktadır. Herkes, siyasî ve kişisel haklarını, baskıya maruz kalmadan serbestçe kullanabilmektedir. Örnek: Diyarbakır’ın milletvekili kontenjanı 10 adettir. Ama; bugün Meclis’te, 25 Diyarbakır kökenli milletvekili mevcuttur. Bu da; Türkiye’nin değişik bölgelerinden ve değişik partilerden, Diyarbakır kökenli vatandaşlarımıza, siyaset kapılarının açık olduğunu göstermektedir.

Evet; Türkiye’nin demokrasisinde bir eksiklik olduğu, uygulanan sistemin, gerçek demokrasi ile bağdaşmadığı bir gerçektir. Bunun kusurlusu ve sorumlusu da, halkımız değil; siyaseti, çıkarlarına göre tanzim eden ve yönlendiren Siyasî iradelerdir. Bilinen ve uygulanan gerçek bellidir:

12 Eylül 1980’den sonra ülkemizde; halkı sistemin dışına iterek ikinci seçmen konumuna düşüren ve siyasî parti liderlerini “Seçilmiş diktatörler” konumuna getiren AZICIK ve GÖSTERMELİK bir DEMOKRASİ hüküm sürmektedir. 1983 seçimlerinde iktidara gelen Turgut Özal, “Temside adâlet, yönetimde istikrar” adı altında, askerlerin yürürlüğe koyduğu Seçim ve Siyasî Parti Kanunlarını değiştirerek, bu GÖSTERMELİK DEMOKRASİYİ kurmuştur ve bu çarpıklığı düzeltmek de, kimsenin aklına gelmemiştir. Yaşanan bütün sıkıntıların sebebi de, budur. Bu sebeple;

Gerçekten Türkiye’nin demokratikleşmesini hedef almışsanız; evvelâ, halkı sistemin içine çeken ve siyasî parti liderlerini mutlak söz sahibi yapmayan GERÇEK BİR DEMOKRASDİYİ kurmak zorundasınız. Ancak o zaman, 72 milyon insanımız, siyasetin ve siyasetçinin muhatabı olur. Halkın ilk ve son söz sahibi olduğu GERÇEK bir MİLLÎ İRADE tecellî eder. Aksi halde; Türkiye, tam anlamıyla HÜR ve DEMOKRAT bir ülke olamaz; sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı sağlanamaz.

Türkiye’de olup, bitenleri dikkatli biçimde izleyen bir vatandaş olarak ve demokratik haklarımı kullanarak duygu düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

Kimse, halkı aldatmamalıdır.

Sayın;
Derya Sazak
Fehmi Koru
Fuat Keyman Politik Açılım Programı
TRT-1 Televizyonu
Amerika 6 Aralık 2009


Bugün TRT-1 Televizyonu’nda yayımlanan “POLİTİK AÇILIM PROGRAMI” nı dikkatle izledim.

Bu programda yaptığınız yorumlarınızda, sizleri samimi bulmak, doğruları söylediğinize ve tutarlı yorumlar yaptığınıza inanmamız mümkün değildir. Bu gerçeği, sizlerin de bildiğinize ve kabullendiğinize inanmaktayım. Şöyle ki:

- ABD, kendi hedef ve çıkarları doğrultusunda Türkiye’ye baskı yapmaktadır.

- ABD, Irak, Afganistan, PKK, DTP, Kıbrıs ve Avrupa Birliği konularında samimi değildir ve bu sorunları, İKTİSADÎ, SİYASÎ ve ASKERÎ konularda, isteklerinin kabul edilmesi için, PSİKOLOJİK bir BASKI aracı olarak kullanmaktadır.

- TÜRKİYE’de meydana gelen ve her geçen gün Türkiye’yi zora sokan veya bundan sonra zora da zora sokacak bütün olayların TERTİPÇİSİ, TAHRİKÇİSİ ve DESTEKÇİSİ ABD’dir.

- Bulunduğumuz bölgenin önemi ve özellikleri sebebiyle Türkiye, her geçen gün zora düşecek ve hiçbir sorununu, MİLLÎ ÇIKARLARIMIZ doğrultusunda çözemeyecektir.

Bu sebepten dolayı; IRAK, AFGANİSTAN, PKK, DTP ve AB konularında ya yanıldığınızı veya bilerek kamuoyu oluşturmak için gayret gayret ettiğinizi, kabul etmek zorundayız.

Bu hususta, Avrupa Birliği konusu dahî, en tutarlı bir örnektir. Şöyle ki:

AB-Türkiye ilişkilerinde 17 Aralık 2004 tarihinde Müzakere tarihinin alınması kararı karşısında Türkiye, şu hususları tartışmaya açmalıydı:

1- Türkiye, AB’nin bir parçası olmak istiyor mu, istemiyor mu?

2- Gerçekten istiyorsa; bunu, gerçekleştirebilecek kadar bağımsız davranabilir miydi?

3- Türkiye’nin coğrafyası, Türkiye’nin önüne ne gibi zorluklar koymaktadır.

4- Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu gibi, tabir caizse üç volkan arasındaki Türkiye, ABD ile mi, AB ile mi işbirliği yapacaktır?

5- ABD, kendi nüfuz alanında gördüğü Avrupa’nın, farklı ve rakip bir güç olmasını ister mi?

6- Bizdeki ABD yanlıları, bu hususu hiç irdelemişler midir?

7- ABD, Türkiye’nin AB üyeliğine nasıl bakmaktadır?

8- Halk, AB ile ne derece ilgilidir ve gerçekler hakkında ne biliyor ve de AB’dan ne bekliyor? AB’nin; yeni bir dünya gücü oluşturmak ve bu maksatla siyasî, ekonomik ve stratejik bir bütünleşme sağlamak istemesini, acaba halk biliyor mu? Yoksa; AB’yi, sâdece bir ekmek kapısı olarak mı görüyor?

9- Halk, AB’nin yeni bir dünya projesi olduğunun üstünü örtenlerin faaliyetlerinden haberdar mıdır?

10- Medya ve aydınlarımız, AB üyeliğinin dünya çapında güç kaymasına sebep olabileceğini ve bu sebeple; egemen ABD’nin itiraz ve müdahalelerinin olabileceğini anlayıp, halka anlatabilmişler midir?

11- Medyamız ve aydınlarımız; AB’nin, siyasî bir proje olup, olmadığını anlayabildiler mi? Yoksa; AB’yi, sâdece ve sâdece bir medeniyet projesi mi zannetmektedirler?

Bugün gelinen nokta bellidir:

Müzakerelerin başlamış olmasına rağmen Türkiye’nin çıkarlarına uygun adımlar atılamamıştır. Zira; ABD, Türkiye’nin AB üyeliğine kesin karşıdır. Bugün Türkiye, bir tarafı ABD, diğer tarafı AB olan oluşumun tam ortasındadır. Güçlerden hangisi zorlarsa Türkiye, bir tarafın kucağına düşecektir. Bu sebepten dolayı Türkiye, aynen soğuk savaş dönemlerinde olduğu gibi ABD’nin politikalarının dışına çıkamaz. Çıktığı takdirde ABD, Türkiye’yi SİYASÎ, EKONOMİK ve ASKERÎ yönden karıştıracaktır. Bu gerçeği siyasî iktidarımız gayet iyi biliyor ve kabullenmiştir. Bu hususta ABD de, kendinden emindir. Zira; yaptırmak istediklerini (Uyum Yasaları, Özelleştirme, Bağımsız Kurumlar v.s. gibi) , AB kanalıyla yaptırmaktadır. ABD’nin Türkiye üzerindeki kozları kuvvetlidir. Ekonomik yönden, IMF ve Dünya Bankası vasıtasıyla Türkiye’yi, iktisaden kendisine tâbi halde tutmaktadır. Bu bakımdan siyasî iktidar, bu gücü elinde tutan ABD’ye, sonuna kadar taviz vermek ve uyumlu politika yürütmek zorundadır.

ABD’nin elindeki en büyük KOZU, DTP ve PKK’dır. Ülkemizde meydana gelen bütün provokasyonlar, söylentiler, (bilhassa DARBE SÖYLENTİLERİ) ve tertipler, doğru bilgilendirilmeyen KAMUOYUNU BASKI ALTINDA tutabilmek için, ABD tarafından sahneye konmaktadır. Korkarım ki; düzgün bir iç siyasetimiz olmadığı için Türkiye, bu tuzağa düşecektir.

Türkiye’nin karşılaşacağı bütün ZORLUKLAR, ancak ve ancak, ÇOK GÜÇLÜ BİR KAMUOYU oluşturulması ile aşılabilir. Bu sebeple; “MUCİZE KİŞİLER” yaratılarak kamuoyu, yanlış bir istikamete sevk edilmemelidir.

Ne yazık ki; TRT-1’de yayımlanan POLİTİK AÇILIM PROGRAMINDA, halkı doğrular istikametinde bilgilendirmeyerek, bilerek veya bilmeyerek BÜYÜK BİR YANLIŞLIK yapmaktasınız. Bu programın adını, “KAMUOYU OLUŞTURMA PROGRAMI” olarak değiştirseniz, çok daha isabetli davranmış olursunuz. Zîra; sizlerin, VATANÎ bir GEREKÇEYE ve HİZMET ARZUSUNA dayandığınızı kabullenmek, vücudu olmayan bir şeyin varlığına inanmak kadar gülünç olur.

Lütfen, gereğini yerine getiriniz. Bunu yapmaz veya yapamazsanız; her şeyden önce AKP iktidarını ve bilhassa diyar, diyar dolaşan Başbakan RECEP TAYYİP ERDOĞAN’ı zora sokarsınız.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

05 Aralık 2009 Cumartesi

Dünkü Çetin Altan

Tosun Ahmet ile Tosun Mehmet'in babaları Çetin Altan'ın 27 Mayıs 1960 tarihinin ertesi günü Milliyet Gazetesinde yazdığı "Taş" adlı köşede çıkan yazısı yorumsuz olarak aşağıdadır!



Çetin Altan - 28 Mayıs 1960 - Milliyet

Bugün canım yazı yazmak istiyor

Yıllar ve yıllar boyu aklımızın erdiği, gücümüzün yettiği, dilimizin döndüğü kadar tarihlerden örnekler verdik, hukuk prensipleri sıraladık, kinayeli fıkralar anlattık. Kafasında en ufak bir izan fırdası bulunan bir insan bile bu ihanet yolunun geçit vermeyeceğini görür ver geri dönerdi. Hayır, bunlar öyle yapmadılar. Anayasayı çiğnediler. Hürriyetleri kestiler, hukuk dışı komisyonlar kurdular…

 
Artık yazı yazmıyor, yazı taklidi yapıyorduk.
Atatürk’ün gençliğe hitabesini, Nutuk’un tefrikası halinde yayınlamak dahi suç sayılır olmuştu. Atatürk’ten bahsedilsin istemiyorlardı. Onun kurduğu inkılâp Türkiye’sinin Cumhuriyetine bir beyefendiler saltanatı halinde çöreklenmek ve memleketi basınsız, Üniversitesiz hatta Meclissiz idare etmek niyetine kapılmışlardı.

Silahlı Kuvvetlerimizin Büyük Ata’nın yıllar arkasından akseden manevi direktifi ile yaptığı bu hareket, demokrasimizin en sağlam teminatı olarak tarihimize geçecek ve hürriyetlerden kendi sefil benlikleri için faydalanmak isteyen gafillere her zaman için unutulmaz bir ders olacaktır.
Milli Birlik Komitesi Başkanı ve Türkiye Silahlı Kuvvetleri Başkumandanı Orgeneral Cemal Gürsel’in yayınladığı demeçte bizzat belirttiği gibi, memleket, yakın bir zamanda demokrasinin şartlarına uygun bir idareye kavuşacaktır. Kurucu Meclis gereken esasları tespit ettikten sonra hür ve endişesiz bir seçimle memleketi, memleketin sevdiği lekelenmemiş insanlara bırakacaktır.

Bugün bütün Türkler, parti çekişmelerinin çöplüğünden kurtulmuşlar ve yeni bir anlayışın dünyasına doğmuşlardır. Bütün küçük hesaplar, kinler ve nefretler tasfiye edilmiştir. İnsanca ve kardeşçe, sadece fikir tartışmalarından ibaret, herkesin eşit olduğu demokrasi rejimi, yakında bu güzel vatana layık olduğu mutluluğu getirecektir.

Kurucu meclisin faaliyete geçmesini sevinçle bekliyoruz. Silahlı Kuvvetlerimizin yaptığı hareket bir hırsın veya zümre menfaatinin dışında, sadece hukuk, insanlık ve vatan aşkının bir ifadesidir.
Bu hareketin meşruluğu ve büyüklüğü, yıkılanların gayrimeşruluğu ve küçüklüğü ile makūsen mütenasip olarak bir abide gibi ortaya çıkmaktadır.
Türkler, âlimleri dalkavuk, Üniversitelileri maktul, gazetecileri korkuluk ve bütün aydınları sürüngen hale getirererek, bir çete gibi davrananların rezaletlerini kabul etmeyi, bütün dünya önünde reddetmişlerdi.

Menfaat bağlarıyla bu cehalet ve rezalet yuvalarına uşaklık etmiş olanları vicdanlarıyla baş başa bırakıyoruz. Herhalde ıslah olacaklardır. Islah olmamakta direnenler çıkarsa onlar da derslerini alacaklardır.
Bize bugünleri tattıran ve bir milletin haysiyetine konmaya çalışılan tozları bir üfleyişle temizleyiveren Türk Silahlı Kuvvetleri sağ olsunlar. Kardeş kanı dökülmeden yapılan bu hareketin aynı vakar içinde gerçek demokrasinin temellerini atmasını bekliyor, seviniyor, övünüyor; övünüyor, seviniyoruz.

Medya ve demokrasi.

Sayın Aydın DOĞAN
Doğan Holding Başkanı
İstanbul 15 Ağustos 2007


Sayın DOĞAN;


Mektubuma, üç önemli hususu hatırlatarak başlamak istiyorum:

1- 1980’li yılların başında, günün İspanya Başbakanı Felippe Gonzales, “Basının tutum ve davranışları sebebiyle DEMOKRASİ, İspanya’ya, 25 yıl geç gelmiştir.” demişti.

2- Demokrasinin vazgeçilmez şartı ve teminatı olan MEDYA, 4.cü KUVVET olarak adlandırılır. Tarafsızlığını yitirmiş medya ise, DEMOKRASİNİN FELÂKETİ ve YIKIM sebebi olarak kabul edilir.

3- Her kim olursa olsun; ana kaidelere ve ana belgelere göre işleyen bir Rejim ve işleyen bir Devlet arayışında olmalı; Rejime ve Devlete sahiplilik bilgi ve şuuru göstermelidir.


Sayın DOĞAN;


Devletlerin ve milletlerin hayatına göre çok kısa olan İNSAN HAYATI, sırlarla, iniş ve çıkışlarla doludur. GAFLETTE bulunarak veya İHTİRASLARINA yenik düşerek TÜRKİYE’nin, MİLLETİN ve GELECEK NESİLLERİN âkibetlerini düşünmeyen ve sâdece ve sâdece PARANIN ÜSTÜNDEKİ YAZIYI hedef seçenlerin AKİBETLERİ, tarih sayfalarında kayıtlıdır. KİBİR, HIRS ve AZAMETLERİYLE yerleri ezecekmiş gibi basanlar, semâyı delecekmiş gibi bakanlar; zamanın ACIMASIZ ÇARKLARI arasında, un ufak olmuşlardır. MUSALLA TAŞINDA oluşan kalabalıklar dahî, ONLARI kurtaramamıştır. UŞAKLIK EDENLERİNİN dahî, FAYDASINI görememişlerdir.

Gençliğimden beri bu BELÂLI COĞRAFYADA hep; kendi kendine YETERLİ ve başkaların MUHTAÇ olmaktan KURTULMUŞ; dünya üzerinde kurulan HER MASAYA eşit AĞIRLIKTA oturmasını BAŞARMIŞ; hedef KOVALAYAN ve her hedefi gerçekleştirdikten sonra, yeni hedeflere YÖNELMİŞ; huzurlu, mutlu, iç ve dış GAİLELERDEN ARINMIŞ, güçlü bir BÜYÜK TÜRKİYE hayâl ettim. Yaşantımı da bu hayâlime göre tanzim ederek, iyi bir vatandaş oldum. Bu gerçeğe istinaden de, bu mektubumu yazdım. Medya kuruluşlarınızın yayınlarından da, memnun olmadığımı belirtmek istedim.


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı

04 Aralık 2009 Cuma

Fitne ve fesat, en tehlikeli silâhtır.

Sayın Mümtaz’er TÜRKÖNE
Zaman Gazetesi Yazarı
İstanbul 4 Aralık 2009


Sayın TÜRKÖNE


4 Aralık 2009 tarihli ve “Millî güvenliğimiz ne durumda?” başlığını taşıyan yazınızı okudum. Yazınıza;

“Türk Silahlı Kuvvetleri çatısı altında planlandığı veya icra edildiği iddia edilen suçlar peş peşe yargıya intikal ediyor. İddialar ciddi. Cinayetler, hatta katliamlar, masum insanlara yönelik komplolar, sahtekârlıklar peş peşe üzerinde asker üniforması bulunan kişilere "atılı suç" olarak duruyor.” ifadelerini kullanarak, her zaman yaptığınız gibi; Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni hedef almışsınız ve iddiaları, kesin bir hükümmüş gibi kabullenmişsiniz.

İç ve dış odakların husumetlerine maruz kalan Türkiye, siyaseten ve iktisaden gerçekten zordadır. Bulunduğumuz coğrafyanın önemi ve özellikleri sebebiyle ülkemizde meydana getirilen bütün huzursuzluklar, anarşi ve terör ve hattâ, iktisadî bozukluklar, dış kaynaklıdır. Siyasî tarihimizi iyi bilenler, tarihimizin her döneminde bu gerçeği görürler. Zîra;

ABD, bu bölgede; KENDİ KENDİNE YETERLİ ve başkalarına MUHTAÇ OLMAKTAN KURTULMUŞ; dünya üzerinde kurulacak her masaya EŞİT AĞIRLIKTA oturmasını başaran; hedef kovalayan ve her hedefi gerçekleştirdikten sonra YENİ HEDEFLERE yönelen; İÇ VE DIŞ GAİLELERDEN arınmış, HUZURLU, MUTLU ve REFAH içersinde yüzen bir BÜYÜK TÜRKİYE istemez. Onun, gerçek hedefi bellidir. ABD, bu bölgede;

Kendi kendine yetersiz ve dâimâ başkalarına muhtaç; “OTUR!” denilen yerde OTURAN ve “KALK!” denilen yerde KALKAN; İç ve dış GAİLELERLE BOĞUŞAN ve gerçek HEDEFLERİNDEN uzaklaşan HUZURSUZ, MUTSUZ ve REFAHTAN uzak bir ZAYIF TÜRKİYE ister.

Bu gerçeği göremeyenler, anlayamayanlar; görüp de, anlayıp da, açık bir şekilde kamuoyuna duyurmayanlar; ya maksatlıdırlar veya gaflet içindedirler. Halk, huzursuzluk çıkartmanın, Türkiye’yi zora sokmanın başkalarının elinde olduğunu iyi bilirse; olayları, sabırla, soğukkanlılıkla ve isabetle değerlendirerek, ona göre tavır koyar. Gerçek durum bellidir ve hiç kimse ifade etmekten çekinmemelidir:

Bugün Türkiye’nin iktisadî hâkimiyeti yabancıların elindedir ve bu yüzden de Türkiye, taviz veren bir ülke konumundadır. “Sıcak para” akışı durduğu takdirde; Türkiye, borçlarını çeviremeyecek duruma düşecek ve bütün iktisadî dengelerimiz bozulacaktır. Halkın çok büyük bir kesimi, sıkıntıdadır ve ağır bir borç yükü altındadır. Muhtemel bir krizde ise, daha da perişan bir duruma düşecektir.

İç siyasetimiz de, zordadır. PKK, açık bir şekilde ve DTP’nin desteğinde, bütün yurt sathında, icabında Türkiye’yi karıştıracak ve halkı birbirine düşürecek provokasyonlar meydana getirerek, âdetâ, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne meydan okumaktadır.

Her ne sebeple olursa olsun, bu konulara hiç değinmeyen siz; henüz daha iddia safhasında ve yargıya intikal etmiş ve de yargı kararları ile kesinleşmemiş konularda, hiç ara vermeden Türk Silâhlı Kuvvetlerini yıpratmaya ve tahrik etmeye matuf yazıları, niçin ve hangi maksatla yapmaktasınız? PKK’nın ve DTP’nin faaliyetleri, devleti, rejimi ve Türk milletini hedef alan faaliyetler değil midir? Bu gerçeklere hiç temas etmeyişinizin sebebi; Feraset ve basiretinizin eksikliği midir? Yoksa; bu yüce millete husumet besleyen muhbirlerin, cahillerin, sefalet yolunu açmak isteyenlerin tuzağına mı düştünüz?


Sayın TÜRKÖNE;


Bu yüce millet, hiçbir zaman faşizan bir karakterin sahibi olmamıştır ve tevazu ve hoşgörü elbisesini çıkarmamıştır. Türkiye’nin gerçek sıkıntısı, Devletin kurumlarından değil, siyasetteki çarpıklıktan kaynaklanmaktadır. 1980 öncesi, rol aldıkları provokatif faaliyetleri ve meydana getirdikleri anarşi ve terör olayları sebebiyle Türkiye’yi karıştırıp zora sokanlar; bugün, “demokrasi, halk iradesi” ipine sarılarak; halkı dışlayarak sistemin dışına iten ve siyasî parti liderlerini “seçilmiş diktatörler” konumuna getiren azıcık ve göstermelik ve de çarpık demokrasimizi, asla ve asla sorgulamamışlardır. Ayrıca; cemaat adı altında oluşturulan ve niyetleri, hedefleri ve yöneticileri kamuoyunca iyi bilinmeyen oluşumların yarattıkları tefrikaları, insanları “bizden olanlar ve olmayanlar” şeklinde tasnife tabî tutmalarını, görmezden gelmişlerdir. Profosör ünvanlı sizin de, bu kervana katılışınızı, ülkenin ve milletin geleceği açısında üzülerek gözlemliyorum.

Bu ülkenin hür olan her vatandaşının görüş bildirmeye, eleştiri yapmaya ve fikir beyan etmeye hakkı vardır ve herkes de bu hakkını kullanarak, vatandaşlık görevini yerine getirmelidir. Ama; hak kullanırken ve vatandaşlık görevleri yerine getirirken; bu ülkenin ve bu milletin istikbalini düşünen herkes, objektif olmak zorundadır. Sorunlar, hislerin tahtında değil; aklın, mantığın ve ilmin tahtında dile getirilmeli, eleştirilmeli ve konuşulmalıdır. Aksi halde; hisler galip gelirse, akıl ve ilim yenik düşer.

Bu ölçülere göre düşünecek olursak; KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİNİN ihmâl edildiği ve icabına uyulmadığı ülkemizde; devletimizin en sağlam ve tutarlı kurumu olan ve milletin gözbebeği konumunda bulunan TÜRK SİLÂHLI KUVVETLERİ’Nİ hedef alan yazılarınızı ve tavrınızı onaylamak, doğru bulmak mümkün olamaz. Bu tavrınızın, size bir fayda sağlamayacağı gibi; ülkemize, milletimize ve birlik ve beraberliğimize zarar verecektir.

Yazdınız, Ben de cevap verdim. Cevabınızı bekliyorum.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

01 Aralık 2009 Salı

Başarısızlık, mazeretle örtülmez.

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 1 Aralık 2009


Sayın BAŞBAKAN;


Partinizin bugünkü grup toplantısında yaptığınız konuşmanızı, büyük bir dikkatle izledim.

Üzülerek ifade edeyim ki; sert bir üslûpla ve muhalefeti hedef alan konuşmanız, gerginliğin zirvesinde olan ülkemizi ve çaresizliğin girdabında şevk, heyecan ve umudunu kaybetmiş milletimizi rahatlatmaya yetmez. Zîra; ne kadar övünürseniz övünün; 7 yıllık iktidarınız döneminde Türkiye’yi iyi idare edemediğiniz bir gerçektir.

Evet; ülkemizde, akibetinin ne olacağı belli olmayan ve hedefleri kamuoyunca iyi bilinmeyen gerginlikler yaşanmaktadır. Bunun sebebi de, muhalefetin tutum ve davranışları, basının yönlendirmeleri değildir. Üstelik; halkın kendi arasında sorun yoktur ve halk, sulh, sükûn, huzur ve güven istemektedir. Ne alevînin sünnîye, ne sünnînin alevîye ne Türkün Kürde ve ne de Kürdün Türke yan baktığı yoktur. Azınlıklara sataşan ve onları dışlayan bir oluşum da bulunmamaktadır. Bugün, başta İstanbul olmak üzere Mersin, Antalya ve Doğu ve Güneydoğu’da olay yaratanlar, ortalığı toza-dumana katanlar, belirli bir merkezden idare edilen ve belirli bir hedefe yönelik olarak hareket eden bir avuç provokatörlerdir.Yani; Türkiye, iç ve dış husumet odaklarının saldırısına maruz kalmıştır.

Açık ifadeyle; Türkiye’nin huzura ve iyi yönetilmeye ihtiyacı vardır. Bu görev de, hükümetinize düşmektedir. Devleti, bir ahenk içinde işletmek, sükûneti sağlamak, halkın refahı için çalışmak, hükümetlerin en başta gelen görevidir. Hükümetler, zoru başarmak mecburiyetindedirler. Mazeret beyan etmek, hükümetlerin hakkı değildir.


Sayın BAŞBAKAN;


Kim ne derse desin ve kim nasıl yorumlarsa yorumlasın; Türkiye zordadır ve halkın çok büyük bir bölümü sıkıntıdadır. Memurların, işçilerin, emeklilerin, dul ve yetimlerin aldıkları ücretler bellidir. Bu ücretlerden refah çıkmaz ve hattâ, bu ücretlerle, asgarî hayat standardı dahî sağlanamaz. Esnaf, sanatkâr, köylü ve çiftçiler, el emeklerinin, göz nurlarının karşılığını almaktan uzaktır. İşsizlik, tolumun belini bükmüştür. Gelir dağılımındaki bozukluk, fevkalâde yaygındır. Dolaylı vergiler, geniş halk kitlelerini bunaltmıştır. Ayrıca halk, altından kalkılamayacak derecede bir borç yükünün altında inlemektedir. Bunu da, devletin bütçelerindeki tutarsızlıklar doğrulamaktadır. Örnek, 2010 yılı Bütçe Kanunu Tasarısıdır. İşte rakamlar:

286,9 milyar lira büyüklüğünde tasarlanan 2010 yılı bütçesinde;


50,1 milyar lira açık, 58,8 milyar lira faiz ödemesi, 60,3 milyar personel gideri ve 19 milyar lira yatırım harcaması öngörülmüştür. Personel giderleri, neredeyse faiz giderlerine eşittir.

2009 yılının 10 ayında bütçe, 43,2 milyar lira açık vermiştir ve bu açık yılsonunda, 60 milyar liraya ulaşacaktır. Faiz ödemeleri de 59 milyar lirayı bulacaktır.

Geçmiş yıllara ait göstergeler de iç açıcı değildir. Şöyle ki:

2005 yılında 46, 2006 yılında 46, 2007 yılında 53, 2008 yılında 57, milyar lira faiz ödenmiştir. 2009 yılı için de 59 milyar lira faiz harcaması öngörülmüştür. Buna mukabil yatırımlara;

2005 yılında 11 milyar, 2006 yılında 14 milyar, 2007 yılında 15 milyar, 2008 yılında 16 milyar lira harcama yapılmış ve 2009 yılında 17 milyar lira harcama öngörülmüştür. Yatırımlara ayrılan payın bütçeye oranı, yüzde 7’dir. Faize harcanan para, yatırımlara ayrılan payın 4-5 katıdır. Bütçesinden, yatırımlara yüzde 30 oranında pay ayıramayan ülkelerin, refaha erişmesi mümkün değildir.

Bütçe açıkları ve cari açıklar, yeniden borçlanma demektir. Zaten iç ve dış borçlardaki artış, bu gerçeği doğrulamaktadır. İşte rakamlar:

2008 yılında 274,8 milyar lira olan iç borç stoku, 2009 Ekim sonunda 52,4 milyar lira artarak, 327,2 milyar liraya ulaşmıştır. İç borç stoku 2004 Ekim sonunda 225 lira idi. Kasım 2002 de 150 milyar lira olan iç borç stoku, iktidarınız döneminde 177 milyar lira artarak 327,2 milyar liraya yükselmiştir. Bu da, 2010 yılı sonunda iç borçların, 400 milyar lirayı aşacağını göstermektedir. Türkiye’nin iç ve dış borçları toplamı, 700 milyar liraya (465 milyar dolar) ulaşmıştır. Bu borç toplamı 2002 sonunda 335 milyar lira (222 milyar dolar) seviyesindeydi. Yani; iktidarınız döneminde Türkiye’nin borçları iki, halkın bankalara olan tüketici borçları yirmi misli artmıştır.

Halkın tüketici kredi borçları, 120 milyar lirayı aşmıştır. Ki; bu borç, 2002 sonunda 6,4 milyar lira seviyesindeydi. Buna mukabil bankalarda 22 bin ailenin, 150 milyar lira parası vardır.

Bu göstergeler, Türkiye’yi iyi idare edemediğinizi göstermektedir. Döneminizde Türkiye, yatırımsız kalmıştır ve başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz ve altyapı tesislerimiz yabancıların eline geçmiştir. Perakende ticaretimize dahî, yabancılar hâkimdir. Bu başarısızlık, 11 bin kilometre duble yolla, 300 bin konutla, henüz daha başlangıç safhasındaki 56 üniversite ve sosyal yardımlarla örtülemez.

Hükümet olarak, nerelerde hata yaptığınızı düşünerek öz eleştiri yapmanız, sulh, sükûn, huzur ve güven ortamının sağlanmasına yardımcı olacaktır. Muhalefeti ve basını eleştirmenin, size bir faydası olmaz. Zîra; önümüzdeki yılların, daha da zorlu geçeceği bellidir. Bu zorluklara çare bulacak programlar geliştirmek ve uygulamaya koymak zorunluluğunuz vardır.

Türkiye’yi iyi izleyen ve gelişen olayları objektif kriterlere göre değerlendiren bir vatandaş olarak demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım.


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı

Nelerin olacağı belli değildir.

Sayın Rahmi TURAN
Hürriyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 30 Kasım 2009


Sayın TURAN;


30 Kasım tarihli ve “Sarıgül hareketi büyüyor” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Yazınız hakkında bir yorumda bulunmayacağım; ama, geçmişe ait bazı hatırlatmalar yapacağım. Şöyle ki:

1- 1982 Anayasası’nın kabulünden sonra siyasî partilerin kurulmasına izin verildi. Millî Güvenlik Konseyi, birçok önemli kişiyi veto ettiği halde; Turgut Özal ve ekibini veto etmemiştir.

2- Tansu Çiller, beklenmedik bir zamanda ve beklenmedik bir şekilde siyasete girdi ve genel başkan ve başbakan oldu.

3- 2002 seçimlerine gidilirken Cem Uzan, Genç Parti ile atağa geçti ve yeni kurulan bir parti olmasına rağmen önemli miktarda oy aldı. Cem uzan’ın seçimlere katılmasıyla DYP ve ANAP, barajın altında kalarak tasfiye oldu. Bu tasfiye AKP’nin işine yaradı ve yüzde 36 oy oranı ve de, mecliste sağladığı kahir ekseriyetle iktidar oldu.

4- 2007 seçimlerinden önce cumhurbaşkanlığı seçimi, bir bunalım yarattı ve 27 Nisan e-muhtırası, AKP’nin işine yaradığı için erken seçim kararı alındı. Netice malûm: AKP, 2007 seçimlerinden, 2002’ye göre büyük bir zaferle çıktı ve iktidarın mutlak hâkimi oldu. Bu güce dayanarak cumhurbaşkanını, meclis başkanını, diğer partilerle uzlaşma gereğini duymadan istediği gibi seçti.

Bu gelişmelerde medyanın tutumu da, dikkat çekicidir. Medyamız, Turgut Özal’ı, Tansu Çiller’i, Cem Uzan’ı ve Recep Tayyip Erdoğan’ı, alabildiğine parlatarak destekledi. Erdoğan’a yapılan destek, bugün için eski hızıyla devam etmese de; medya, Erdoğan’ı, yanlışlarına rağmen hiç eleştirmiyor; eleştiriler, sathîdir ve öze yönelik değildir. “Yandaş” olarak adlandırılan medya ile Gülen Cemaati’ne ait olduğu söylenen medya, Erdoğan’a toz kondurmuyor.

Kabul edilse de, edilmese de, bir gerçektir:

Türkiye’nin iç siyasetinin şekillendirilmesinde, ABD ve AB etkilidir. Bilhassa ABD, bu hususta ne lâzım gelirse yapmaktadır ve kendinden yana iktidarlar oluşturmak için, toplum mühendisliği dâhil, her imkânı kullanmaktadır.

Şu anda; medya ve dış desteğe rağmen AKP, oy kaybetmektedir. Buna mukabil, CHP ve MHP oylarını artırmaktadır. AKP’nin yeniden tek başına iktidara gelebilmesi için MHP ve CHP’nin oy kaybetmesi gerekmektedir. Bu durum karşısında; siyasî arenanın yeni aktörü, niçin Mustafa Sarıgül olmasın!

Sarıgül, her kesime hitap edebilecek bir programla yola çıkmaya hazırlanmaktadır ve bunun için büyük harcamalar yapmaktadır. Mitingler, kapalı salon toplantıları, yurdun her tarafını kapsayan seyahatler, gayet masraflı işlerdir. Bu faaliyetler, bilinen veya bilinmeyen odaklardan maddî kaynak sağlanmadan gerçekleştirilemez. Bu sebeple; her aklıselim sahibi kişiler, Mustafa Sarıgül’e, harcamalarının kaynağını sormak zorundadır. Zîra;

1- AKP’nin, Sarıgül hareketinden rahatsızlık duymasına sebep yoktur. Mahallî idarelerini ve Büyükşehir Belediyeleri’ni elinde tutan ve Devletin Sosyal Yardım Fonları’nı siyasî amaçlı olarak istediği gibi kullanan AKP’nin, büyük oranda oy kaybına uğraması mümkün değildir.

2- CHP ve MHP, muhalefette olmalarına rağmen medyanın hedefidir. Medya, iktidarın yanlışlarını eleştireceğine ve ülkenim iyi idare edilmediğini vurgulayacağına; muhalefeti, sanki ülkeyi idare ediyormuş gibi başarısız göstermek için elinden geleni yapmaktadır. “Bahçeli sinirli ve hırçın”, “Deniz Baykal’dan bir şey olmaz” telkinleriyle, iktidarın alternatifsizliğini kabul ettirmeye, olanca gücü ve imkânlarıyla gayret etmektedir.

3- O halde alternatif hazırdır: Mustafa Sarıgül. Medyamız daha şimdiden Mustafa Sarıgül’ü parlatma yarışına girmiştir. Şayet Mustafa Sarıgül, iktidara gelmek ve başbakan olmak bir yana; CHP ve MHP’den, hesap edilen oranda oy kopardığı takdirde; bu, AKP’nin ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın işine yarayacaktır. AKP’nin beklenenden daha fazla oy kaybına uğradığını farz edelim: o takdirde; önümüzdeki seçimlerden sonra oluşacak koalisyon hükümetinin büyük ortağı yine AKP olacak ve Erdoğan da, başbakanlığa devam edecektir.


Sayın TURAN;


Ülkemizde demokrasi vardır! Demokratik haklarımı kullanarak yorumda bulunmak, benim de hakkımdır. Mustafa Sarıgül’ün malî kaynakları ve maddî destekleri açıklanmadığı sürece; bu yorumumu yersiz bulanlar, eninde sonunda yanılacaklardır. Aynen; Turgut Özal’da, Tansu Çiller’de ve Recep Tayyip Erdoğan’da yanıldıkları gibi. Ve bu yanılgı; Başta bankalarımız olmak üzere, önemli iktisadî değerlerimizin ve altyapı tesislerimizin yabancıların eline geçmesini, Türkiye’nin iç ve dış borç batağına saplanmasını, orta tabakanın erimesini, milletin fukaralaşmasını, çaresiz kalmasını ve gırtlağına kadar borca batmasını, Tarım ve hayvancılığımızın çökmesini, rantların yükselmesini ve millî ekonomimizin tasfiyesini, perakende ticaretimizin dahî yabancılaşmasını önleyememiştir. Size bir hatırlatma:

Tarihini unuttum. Daha doğrusu, arşivime bakmaya vakit bulamadım. Sizin, “KUŞ” başlıklı bir yazınız vardı. Lütfen, o yazınızı bir defa daha okuyunuz. Zîra; uyur gibi yapan bir milleti uyandırmak, mümkün değildir. Ama; yanıltmak, çok kolaydır. Hele; işin içine Rufailer karışırsa; bu, çok daha kolay olur. Bu durumda aldatma, keramet; aldanma da, teslimiyet kabul edilir.


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı