30 Eylül 2008 Salı

KAPATMA DAVÂSI VE TAHRİK

Sayın Cengiz Çandar
Referans Gazetesi Yazarı 29 Nisan 2008

Sayın Cengiz Çandar;

29 Nisan 2008 tarihli ve "Kapatma Davâsı ve ABD ile AB'ın Çizgileri" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Merak ediyorum:
Siz, dâimâ başkalarının istek ve çıkarlarına göre mi, Türkiye'ye yön vermeye ve o istikamette kamuoyu oluşturmaya çalışacaksınız?
Yoksa sizin, bu istikâmette bizim bilmediğimiz bir misyonunuz mu vardır?
60'lı, 70'li ve 80'li yıllarda önemli roller oynadınız. Türkiye'yi 12 Mart 1971 müdâhalesine götüren provokasyonlarda aktif görevler üstlendiniz. Hatta, Filistin kamplarında eğitim gördüğünüz de, yaygın söylenti halindedir. 83'ten itibaren de, Kürt meselesinde, ülkeyi yönetenlerin arzusu istikametinde aracılık görevi de yaptınız. Ve hayatınız boyunca demokrasi taraftarı görünüp, anti demokratik faaliyetlerin içinde bulundunuz.
Acaba, neden?
Bugünkü yazınızın aşağıdaki bölümü, düşündürücüdür:
"Yani, "dış dünya", Türkiye'yi kendi haline bırakmazsa veya Türkiye, dış dünyanın elinden kurtulamazsa, "Yargı Darbesi", hedefine ulaşamaz!".
Merak konusudur:
1- Türkiye, dış dünyanın esîri midir?
2- Dış dünya, Türkiye'yi kendi haline bırakırsa veya Türkiye, dış dünyanın elinden kurtulursa; yargı, kapatma kararı verirse, bu "Yargı Darbesi" mi olacaktır?
3- Türkiye'yi karıştırmak, başkalarının elinde midir? Başkaları başkaları, hangi hedefleri için Türkiye'yi karıştıracaktır?
4- Türkiye'yi karıştırmak başkalarının elindeyse; bu hedefte, sizin üstlendiğiniz görev nedir?
5- En önemlisi; kaç yazar, çizer ve aydın görüntüsü veren kişilerle birlikte hareket etmektesiniz?
Bu soruların cevaplarını, gerçekten merak ediyorum. Çünkü; bugüne kadar Türkiye hakkında doğru ve olumlu hiçbir yazınızı görmedim. Üstelik; daima da, keyfî davranan, hukuktan ayrılan, kurul, kural ve kurum tanımayan iktidarları desteklediniz. Bu sebeple de sizi; vatanî bir gerekçeye ve hizmet arzusuna dayanan bir kişi olmadığınızı kabullenmek zorunda kaldım.
Sayın Çandar;
Hiç şüphesiz akıllı, zeki, çalışkan bir kişisiniz. Türkiye'deki olup bitenleri, gayet iyi değerlendirecek durumdasınız. Türkiye'nin kazanç ve kayıplarını da gyet iyi değerlendirecek kabiliyettesiniz. Buna rağmen hareket tarzınız, yaptıklarınız ve teslimiyetiniz, dâimâ Türkiye'nin aleyhine ve zararınadır.
Dikkat ediniz:
6 yıllık AKP iktidarı döneminde Türkiye, ekonomik yönden tam anlamıylâ dışa bağımlı hale gelmiştir. Başta bankacılık ve finans kesimi olmak üzere, önemli iktisadî birimlerimiz, yabancıların eline geçmiştir. Bu yabancılaşmanın nerede duracağı da, bilinmemektedir.
Bu dönemde Türkiye'nin ekonomisi, IMF ile Dünya Bankası'na; dış siyaseti ABD'ye, iç siyaseti AB'ye terk edilmiştir. Türkiye'nin iç ve dış borçları, ürkütücü boyutlara ulaşmıştır. Dış ticaret ve carî açığı, ülkeyi batıracak seviyededir. Ve bu açıklar, artarak devam etmektedir. Tâbir caizse Türkiye, bir müstemleke ülkesi ve Türk milleti de, bir müstemleke halkı haline gelmektedir. Yâni; Türkiye, gerçek hedeflerinden hızla uzaklaşmış ve önceliklerini kaybetmiştir.
Bu gerçek ortadayken; yabancıların ifâde ve hedeflerine göre kamuoyu oluşturma gayretinize, bir anlam veremiyorum.
Akılalmaz olumsuzluklar yaşanırken, askerleri ve yargıyı hedef almanızı, mantıksız bulmaktan ziyâde, bizlerce bilinmeyen bir misyona hizmet ettiğinizi düşünmekteyim. Ayrıca; beslediğiniz bu husumetlerde sizi, samîmi de kabul etmiyorum.
Asker karşıtı tavırlarınızı, maksatlı buluyorum. Karşıtlıktan ziyâde, askerleri tahrik etmek hususunda görevli kabul ediyorum. Aynen, 12 Mart 1971 öncesindeki gibi...
Şu hususu da çok iyi biliyorum:
Bulunduğumuz coğrafyanın özelliği sebebiyle Türkiye'nin, dâimâ iç ve dış husumetlere maruz kaldığı ve kalacağı mutlaktır. Bu coğrafyanın en büyük oyuncuları ABD, İngiltere ve İsraildir. Dikkat edilirse bu üçlü; Türkiye'nin, çok yönlü bir dış politika izlemesine, hiçbir zaman izin vermemişlerdir ve dâimâ kendilerinden yana iktidarlar istemişlerdir. Tarihi süreçlere dikkat edilirse; bu gerçek, anlayışı en kıt insanlar tarafından dahî kabul edilir. İşte örnekler:
Türkiye, 1954'de Balkan Paktı'nı, 1955'te Bağdat Paktı'nı kurmasaydı ve 1967 Şubatında ve 12 Aralık 1976'da Sovyetler Birliği ile Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşmalarını yapmasaydı; Türkiye'yi, darbelere ve müdâhalelere götüren anarşi ve terör olayları yaratılmayacaktı.
Bugün merak ettiğim husus da şudur:
Acabâ ABD bugün, bir darbe yaptırmak mı istiyor? Kendi hesabına göre, bir darbe sonunda, iç savaşın başlayacağın mı inanmaktadır? Bu inanç ve hesabı sebebiyle, Türkiye'nin bölüneceğini ve Güneydoğu'da bir Kürt devletinin kurulacağını mı hedeflemektedir? Bu hedefine ulaşmak için, içimizdeki bazı kişilere, misyon mu yüklemiştir? Tesllim de şudur:
Türk Silahlı Kuvvetleri, dünyayı ve Türkiye'yi gayet iyi izledikleri için, bu tuzağa düşmemişlerdir. Her türlü tahrike rağmen dikkatlidirler ve bu amaca hizmet edenlerin tahriiklerine de, kapılmayacak kadar demokrattırlar. Öyle inanıyorum ki; kimin, neyi ve ne maksatla yaptığını, tecrübeleri sayesinde bilmektedirler.
Bu mektubumla maksadımı, iyi anlattığıma kaniyim. Sizi de, uyarmak istiyorum: Hiç değilse, bundan sonra Türkiye'nin çıkarlarını koruyacak şekilde hareket etmelisiniz!
Saygılarımla. 29 Nisan 2008

Hüsnü Akıncı

Not: Elinizde medya köşesi ve kalem var. İstediğinizi
Yazabiliyorsunuz. Ben de bir vatandaş olarak görüşlerimi
yazdım. Yanılıp, yanılmadığımı bildirmek zorundasınız.
Cevabınızı bekliyorum.

İYİ ADAM - KÖTÜ ADAM

Sayın Ahmet Hakan
Hürriyet Gazetesi Yazarı 12 Mayıs 2008

Sayın Hakan;
12 Mayıs 2008 tarihli ve "Öteki dünyada verilecek hesap" başlığını taşıyan yazınızı okudum. İnançlarımın icabı, rahatlıkla şunu söyleyebilirim:
Öbür Dünyada hesap veremeyecekler ve büyük azaba müstehak olacaklar bellidir:
Allah'ın ikrâm ettiği nimetleri yerli yerinde kullanmayarak, kendi nefisleri ve ihtirâsları için kullananlardır. Çünkü; bu gibi kişiler, gerçek anlamda putperesttirler. Hz. Peygamberimiz, bu gerçeği, gayet net olarak beyan etmişlerdir:
"Kişi, gönlünü nereye bağlamışsa, bütün taat ve ibadeti onadır.". Bunun anlamı da açıktır:
Kişi, neyi çok seviyorsa, ona tapıyor demektir. Bu; kadın olur, makam ve mevki olur, rütbe olur, servet olur, para olur, olur da olur.
Hiç kimse; "Gel!" emrini aldıktan sonra, başı boş bırakılmayacaktır ve hayatının hesabı, en ince noktalarına kadar sorulacaktır. Bu sebeple; kendisine verilen nimetleri muhitinin, ülkesinin, milletinin ve hattâ bütün insanlık aleminin hayrı için sarf etmeyenlerin öbür dünyadaki halleri, pek feci ve pek acıklı olacaktır.
Hz. Ali'nin şu sözleri, kulaklara küpe yapılmalıdır (Mısır Valisi Malik İbn-i Eşteriye gönderdiği emirnâmesinden bir bölüm):
"Ey Mâlik! Şunu iyi bil ki: Alkışın sonu, insanı azamete sevkeder, sahte kibir verir.
Sonra dikkat et! İyi adamla, kötü adam, senin yanında müsavi olmasın! Zira bu müsavât, iyileri iyilikten soğutur; kötülerin de, kötülüklerini çoğaltır ve onları, fenalığa sevkeder.
Ey Mâlik! Şu hususa çok dikkat et ve olanca kuvvetinle çalış! Zira bu Din, fenâ adamların elinde esîr oldu! Din perdesi altında, o nama, istenilen fenâlıklar yapılıyor ve onunla, dünya nimetleri elde edilmeye çalışılıyor!"
Evet; Hz. Ali'nin bu sözlerini kim inkâr edebilir? Tarihen de sabittir ki: Tarihin sayfaları, edepsizlerin, din perdesine bürünerek, din namına yaptıkları fenâlıklarla doludur.
Sayın Hakan;
Yazılarınız, güneşten hoşlanmayan yarasa kuşu tabiatlı kişilerin işine gelmediği için, elbette ki, reddedilecektir.
Onların reddi, sizin hanenize sevap olarak yazılacaktır. Onlar öteki dünyada "Nasıl kazandın ve nerede harcadın?" sorusuna cevap veremeyecekleri için, değil Cennet'te; belki de, Cehennem'de de yer bulamayacaklardır. Çünkü, aslında, Cehennem de bir nimettir; beşeri sıfatları sebebiyle, zararı sâdece kendilerine dokunan küçük günahkârlar, cezalarını çektikten sonra, Cennet'e dahil olacaklardır. Allah, Rahmet sahibidir; asıl caza, başkalarına zarar verenler içindir.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı

15-20 YILLIK ZAMAN DİLİMİ

Sayın Yavuz DONAT
Sabah Gazetesi Yazarı 8 Temmuz 2008


Sayın Donat;

8 Temmuz 2008 tarihli yazınızı okudum.
Değindiğiniz hususlar, gerçek gündemini kaybetmiş bir Türkiye'de gayet normaldir. İddiasını, ümidini ve hedefini kaybetmiş bir adamın, kahve köşelerinde dedikodu yaymasına benziyor.
Bir düşününüz:
Eğer sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı içinde geçirebileceğimiz 15-20 yıllık bir zaman dilimi yakalayabilseydik; acaba bugün, dünya üzerinde nasıl bir Türkiye olurdu?
Veya böyle bir zaman dilimini yakalayamadığımız için, neler kaybettik?
Avrupa'da Rusya'dan sonra en büyük toprağa sahip Türkiye'nin, kendi kendisini besleyemez hale geldiğini gören ve düşünmesini bilen herkes, bu soruları sormak ve cevaplarını bulmak zorundadır.
Değişik bir soru daha:
Her kurum ve kuruluş ve de herkes, ANA KAİDELERE ve ANA BELGELERE göre işleyen bir REJİM ve işleyen bir DEVLET arayışında olsaydı ve REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşısaydı; bugün dünya üzerinde nasıl bir Türkiye olurdu?
Bulunduğumuz coğrafyanın özelliği sebebiyle daima iç ve dış gailelere maruz kalan Türkiye'de yaşayan herkes, bu sorunun cevabını da bulmak zorundadır.
Sorular bitmez. İşte bir soru daha:
Halkı bilgilendirme ve müspet yönde kamuoyu oluşturma görevini üstlenen ve gerçek bir demokrasinin hem varoluş ve hem de teminâtı olan medya mensupları ile siyaset ve devlet adamları Türkiye'yi ve Türk milletini iyi tanısalardı; tarih ve coğrafya bilselerdi; dünya siyasi tarihini irdelemesini başarsalardı ve dünya coğrafyasında Türkiye'nin konumunun önemini anlasalardı; acaba bugün, dünya üzerinde nasıl bir Türkiye olurdu?
Bu soru da cevabını bulmalıdır.
Sayın Donat;
Son 28 yılda Türkiye'de çok önemli olaylar yaşandı. Parlak tablolar çizildi; "Hârika" veya "Büyük reformist" sıfatları takılan şişirilmiş şöhretler yaratıldı. "Karizmatik" veya "Vizyon sahibi" olarak sıfatlanan kişiler sahneye sürüldü. Siyasî ve iktisadî
alanlarda yapılan değişiklikler, özüne bakılmaksızın doğru kabul edildi ve alkışlandı. Ama; gelinen nokta da, bellidir: Her alanda BÜYÜK BİR BUNALIM.
İktisaden iç ve dış borç batağına saplanan ve başta bankalar olmak üzere önemli iktisadî değerlerini yabancılara kaptıran ve de "SICAK PARA" sarmalında kavrulan bir Türkiye yaratıldı. Orta tabaka yok edilerek, halkın büyük bir kesimi fukaralaştırıldı.
Siyasi alanda ise; "Temsilde adalet, yönetimde istikrar" adı altında; halkı sistemin dışına iten ve ikinci seçmen durumuna düşüren; siyasi parti liderlerini, "Seçilmiş Diktatör" konumuna getiren ve gerçek demokrasi ile uzaktan yakından alâkası olmayan bir ÇARPIK MODEL kuruldu. Bu sistemin, eninde sonunda bunalım getireceğini, REJİMİ ve DEVLETİ tıkayacağını kimse görmedi ve konuşmadı. Bu 28 yıl zarfında uygulanan modelde, siyasî ve iktisadî bunalımlar meydana geldiği halde; DEVLETİ işletmekle yükümlü siyasî irâdeler, gerçek bir demokrasinin kurulması hususunda kılını bile kıpırdatmadı.
Bu sebeple bunalım kaçınılmazdı ve geldi. Her türlü bunalımı aşmakla görevli TBMM ise, sessizdir; iktidar ise, Devletin mutlak gücünü elinden kaçırmamak telâşındadır. Yani; meydan, boş bırakılmıştır. "Her boşluğu doldurmaya çalışanlar çıkar" kuralı gereğince meydana, dış destekli kişiler sürülmüştür. Bir kısmı İHANET, bir kısmı GAFLET içinde olan bu kişilerin hedefleri de, bellidir:
Ülkenin en önemli kurumu olan ve kendi içindeki disiplin ve dinamizmiyle dinamizmini kaybetmeyen TÜRK SİLAHLI KUVVETLERİ'Nİ yıpratmak ve tahrik ederek, kaide dışı bir olaya sebebiyet vermektir.
Hiçbir zaman bu çarpık modeli sorgulamayan ve gerçek bir demokrasinin kurulması için gayret göstermeyen MEDYAMIZ da, yangına körükle giderek, bunalımı artırıcı yayın ve faâliyetlerde bulunmaktadır. Yani; her olay, hislerin tahtında kamuoyuna sunularak, halkın efkârı karıştırılmaktadır. Hem de, vatanî bir gerekçeye ve hizmet arzusuna dayanmadan bu yapılmaktadır. Yani; aklın, mantığın ve ilmin yenik düşmesi için, olağanüstü bir gayret sarf edilmektedir.
Sayın Donat;
1980 öncesi ve bilhassa 1965-1980 Türkiye'siyle, 1980 sonrası Türkiyesi'nin, varları ve yoklarıyla akılcı bir mukayesesi yapılmadan vuku bulan olayları anlamak, analiz etmek ve doğruları bulmak mümkün değildir. Doğruların bulunması mümkün olmadığı gibi; mucize kişilerin üzerine kurulan bir siyasi anlayış ve kabulleniş, Türkiye'yi, daha da gerer.
Askerler, bu gerçeğin farkındadırlar ve kurallarına göre işleyen bir demokrasi istemektedirler. 28 yıldan beri de, bir müdâhale düşünmemişlerdir. Bugün ortaya atılan müdâhale senaryoları, doğrudan doğruya, Türk Silâhlı Kuvvetleri'ni yıpratmaya ve etrafa korku salmaya matuftur. Bir darbe ortamı yaratılmaya da çalışılmaktadır. Ki; böyle bir ortamın doğmasını da, muhtemelen ABD istemektedir. ABD, İngiltere ve İsrail, bölgedeki çıkarları doğrultusunda bir darbeyi, arzulamaktadırlar. Dikkat edilirse; darbe yaygarası koparanlar, Taraf Gazetesi'nde toplanmışlardır ve bazı gazetelere servis yapmaktadırlar. Bu durum karşısında büyük paylaşım ve rant peşinde koşan medya gerçekleri halktan gizlemektedir ve küçük medya da baskı altındadır veya susturulmuştur. Hangi tarafa mensup olursa olsun; hiç kimse; "Hürriyetler, adaletle sınırlandırılmazsa, demokrasi adı altında acı esaretlerin kurulacağı" gerçeğini, dile getirmemektedir.
Halk, çaresizdir; varlıklı kesim de, paranın üstündeki yazıyı geçerli tek hedef olarak kabul ettiği için, ülke sorunlarına ilgisizdir.
Bu şartlar altında bunalımdan çıkmak mümkün olabilir mi? Gelecek nesillerin istikbali söz konusu olabilir mi?
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı

Aktif Muhalet

Sayın Mehmet Y. Yılmaz Hürriyet Gazetesi YazarıSayın Yılmaz;13 Şubat 2008 tarihli ve "Aktif Muhalefetin Zamanıdır" başlığınıtaşıyan yazınızı okudum.Merak ediyorum: Bu muhalefeti kim yapacak veya nasıl yapılacak?Konuya, 1957 yılındaki bir hatıramla başlamak istiyorum:Bir ikindi vakti ezan okunurken namaz kılmak için Şişli Camii'negirdim.Cminin avlusu çok kalabalıktı. Bir bölümünde her hallerindennüfuzlu ve varlıklı oldukları anlaşılan insanlar vardı. Aralarındakigünün şöhretli ve sempatik valisi Fahrettin Kerim Gökay'ı farkettim.Hepsi, bir cenaze merasimi için gelmişlerdi. Cenaze Namazı kılınacağızaman imam, adeta onları işaret ederek,"Siz de gelin!" manasınagelecek şekilde elini salladı. Hakikaten onlar da saf tutup, cenazenamazına iştirak ettiler. Namaz kılındıktan sonra imam, çok uzun veetkili bir konuşma yaptı. Konuşmasının bir bölümünde şu sözlerisöyledi:"Bugün müslümanlığın sadece resmiyeti kalmıştır. Özü, unutulmuştur.Toplumu yücelten ve insanları birbirine bağlayan sosyal emirleri, yokfarzedilmiştir. Örnek, cenaze namazıdır. Getirir ölüsünü camiye,musalla tasina koyar. Kendisi, elinde şapkası, duvarın dibine çekilirve beklemeye başlar. Neyi bekler? Camiden çıkacak müslümanlarınfukarasını; gelsinler de, cenaze namazını kılsınlar diye!...Azizim,inanmadınsa, niye getirirsin? İnandınsa; sen, niye kılmazsın?"Şimdi gelelim, günümüze:Demokrasi, insan zekasının bugüne kadar bulabildiği en iyi idaretarzıdır. Ama; bunun şartı, istisnasız herkesin demokrasiyibenimsemesi ve üzerine düşen görevleri, eksiksiz yerine getirmesidir.Her kurum ve kuruluş ve de her fert, gerçek bir demokrasininyaşatılması için HAK ve VAZİFE hususunda üzerine düşeni yapmakzorundadır.Bu yapılmadığı takdirde, demokrasi adı altında ACI BİRESARETE mahkumiyet, kesindir. Ülkemizdeki duruma bir bakalım:12 Eylül 1980'den beri ülkemizde hüküm süren demokrasi, göstermelik vehalkı, sistemin dışına iten AZICIK DEMOKRASİ'dir.Ki; bunun sınırı da,emperyalizm tarafından çizilmiştir. Bu göstermelik model, siyasi partiliderlerini DİKTATÖR, milletvekillerini de EMİRERİ konumunagetirmiştir. Gerçekleri ifadeden, kimse çekinmemelidir. Bu gerçek,kişisel görüş ve kabullenişim değildir. İşte, örnek:80'li yılların ortalarında Güneri Civaoğlu, milletvekillerininkonumunu trif ederken defalarca "KOL KALDIRMA MAKİNESİNİN AĞIRİŞÇİLERİ" ifadesini kullanmıştır ve kimse, sesini çıkarmamıştır.Gazteler yazdı: 2002 yılında Meclis kulisinde bir MHP milletvekili,durumlarırnı açıklarken "İşte, 5 dudak arasına hapsedilmiş 550 tutsak"ifadesini kullanmıştır ve yine,hiç kimseden tepki gelmemiştir.Etrafımı yokluyorum ve çeşitli kişilere soruyorum: "Ne yapılmasılazımdır?". Aldığım cevap, hemen hemen aynıdır: "Ne yapabiliriz ki?Böyle gelmiş, böyle gider!"Araştırmayı derinleştiriyorum ve varlıklı kesime soruyorum: "Ülkeyi miçok seviyorsunuz, parayı mı çok seviyorsunuz?" Aldığım cevaplar,şaşırtıcı dır: "Biz, işimize bakarız; ülkeyi idare edenlerin işlerinekarışmayız!"Yani; kimse, oyunun takipçisi değil!..4 veya 5 senede bir sandıkbaşına giderek, liderlerin tanzim ettikleri listelere oy vermeyi,yeterli buluyor. Geniş halk kitleleri de müslümanın fukarasındanoluştuğuna göre; Şişli Cammii'ndeki imamın sözleri, haklılıkkazanmıyor mu?Sayın Yılmaz;Gerçek demokrasinin şartları bellidir:Hür ve serbest Seçim.Hür Parlamento.Hür Yargı.Hür Üniversite.Hür Basın.Bu çerçevede düşünecek olursak; biz "Acaba neredeyiz?" diye sorarsak,nasıl bir cevap alırız?Basın Şartına bakalım: Bugün ülkemizde, gerçek demokrasininvazgeçilmez şartı ve teminatı olan HÜR bir MEDYAMIZ var mıdır?İktidarların veya etkili çevrelerin baskısını bir tarafa bırakıyorum;medyamız, acaba, kendi içinde HÜR müdür? Medya patronlarının baskısıyok mudur? Medya patronlarının üzerinde, iktidar baskısı yok mudur?Medyanın faaliyetleri, ne kadar bir vatani gerekçeye ve hizmetarzusuna dayanmaktadır? 6 yıldan beri medyamız, iktidarı bir tarafabırakarak, devamlı surette muhalefeti eleştirmiyor mu? Büyük medyanınve yandaş medyanın paylaşım kavgası ve reklam pastasından pay kapmayarışı içinde olduğu ve küçük medyanın tehdit altında bulunduğu gerçekdeğil midir? Varlıklı kesimin hedefi ve değer verdiği, sadece vesadece PARANIN ÜSTÜNDEKİ YAZI değil midir?Bu şartlar altında Aktif muhalefeti, hocanın dediği gibi, fukaralar mıyapacaktır?Lütfen, elinizden geldiğince, herkesi göreve davet ve teşvik ediniz! Saygılarımla. 14 Şubat 2008 Hüsnü Akıncı

KORKU

Sayın Metin MÜNİR
Milliyet Gazetesi Yazarı 16 Temmuz 2008


Sayın Münir;


Yazınızı okudum.
Kormamakta haklısınız. Zira; korku, kaderi çevirmez!
Ama; korkusuz da yaşanmaz!
Yazınızı, "Sadece ALLAH'tan korkarım!" cümlesiyle tamamlasaydınız, gayet şık olurdu.
Zira; Allah'tan korkmayanların dal, budak salmış çılgınlıkları, ortalığı, alabildiğine germiştir.
Korkakların, olup bitenlere seyirci kalması, ümit kırıcıdır ve bir felaket habercisidir.
Tarihin gerçekleri de bilinmektedir:
Bir ülkenin başı, kötülük yapanların yüzünden değil; kenara çekilip, hiçbir şey yapmayanların yüzünden derde girer!
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı.

PARA BASMAK

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
BAŞBAKAN 15 Temmuz 2008



Sayın Başbakan;

Partinizin 15 Temmuz 2008 tarihli Grup toplantısında yaptığınız konuşmanızın bir bölümünde; "Geceleri para basmak suretiyle sinsi planlarla, halkın cebinden para çalan bir iktidar değiliz." ifadesini kullandınız.
Bu ifadenizden anlaşılmaktadır ki; sizden evvelki iktidarların para basarak ekonomiyi yürüttüklerine, ciddi bir şekilde inandırılmışsınız.
Yıllardan beri, holdinglerin veya bankaların danışmanı konumundaki bazı ekonomistlerin ortya attıkları ve yönetenleri etkilemeye çalıştıkları bu görüş, doğru değildir. Zira; geceleri para basmayı bırakınız; Merkez Bankası, ekonominin ihtiyacı olan kağıt parayı dahi piyasaya vermemiştir. Ayrıca "Emisyon Hacmi" olarak ifade edilen TL: miktarının ne olması gerektiğine dair de bir tartışma yapılmamıştır.
1987'den itibaren yürütülen bir politika kapsamında piyasadaki TL. miktarı azaltılarak tedavüle, yabancı paralar sürülmüştür. Bu uygulamalar, KUR- FAİZ makasındaki bir RANT ekonomisini başlatmıştır. Bu modeli yürütenlerin yanıltmaları sebebiyle, sizden evvelki iktidarların da, sizin iktidarınızın da para basmak aklına gelmemiştir. Aslında, piyasanın ihtiyacı kadar TL piyasaya verilmiş olsaydı; bugün Türkiye, iç ve dış borç batağına saplanmayacak ve nâhak yere 500 milyar dolar faiz ödenmeyecekti.
Gelişmiş ülkelerde tedavüldeki banknot miktarı, milli gelirlerinin yüzde 10'u, bütçelerinin yüzde 30'u kadardır. Şu anda bizdeki bu oran yüzde 3,5'tur. ABD'de fert başına kağıt para miktarı 3 bin 500 dolardır. Bizde ise, 350 dolardır. Duruma bakalım:
Bugün Milli Gelirimiz, 837 milyar YTL’dir. 14 Temmuz 2008 tarihi itibariyle 30 milyar 500 milyon YTL'dir. Tedavülde olması gereken kâğıt para miktarı, 84 milyar YTL'dir.
Uygulanan yanlış ekonomi ve para politikaları sebebiyle, Emisyon hacmindeki bu boşluğu, YABANCI PARALAR doldurmuştur. Yani; tedavülde, "Nominal Karakterli" TL: ile "Fiktif Karakterli" yabancı paralar vardır. Bu uygulama da, "SICAK PARA" rantının kapılarını, ardına kadar açmıştır. Yüksek REEL FAİZLER sebebiyle de Türkiye, alabildiğine soyulmaktadır. Bu kusur, sadece iktidarınızın değil, Özal iktidarıyla başlayan bir kusurdur. Ve hiç kimse de, bu yanlış modelin düzeltilmesi için bir gayret göstermemiştir.
Bu görüşümün doğruluğunu ıspatlayacak veriler de şöyledir:
12 Eylül 1980 sabahı Türkiye'nin dış borç stoku, 13 milyar dolardı. İç borçları ise, yok denecek kadar azdı: 200 milyon dolar.
Bugün Türkiye'nin dış borçları, Mart 2008 tarihi itibariyle 262 milyar dolardır. İç borçlar ise, 220 milyar dolardır.
1987'den bugüne kadar geçen süre zarfında DEVLET, 500 milyar dolar da faiz ödemiştir.
2002 sonu itibariyle Türkiye'nin iç ve dış borç toplamı, 220 milyar dolardı.
Son 6 yıl zarfında Türkiye'nin borçları, 260 milyar dolar artmıştır.
Üstelik; 1987'den bugüne kadar geçen süre zarfında başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadi değerlerimiz, yabancıların eline geçmiştir. Ki; bu durum, gelecekte, Türkiye'yi zora sokacaktır.Basit bir örnek:
2003'ten Mayıs 2008 sonuna kadar yabancılar, 25 milyar 600 milyon dolar kar transferi yapmışlardır. Bunun 7.6 milyar doları doğrudan yatırım şirketlerine, 18 milyar doları da, portfoy yatırımlarına aittir. 2002'de 66 milyon dolar olan doğrudan yatırım şirketlerinin kâr transferlerinin, bugün 7.6 milyar dolara çıkması, herkesi düşündürmelidir. Ki; bu miktar giderek artacaktır. Yani Türkiye, geleceğini riske sokmuştur. Ayrıca Türkiye, oluşan dış ticaret ve cari açığın altından kalkamaz.
İşte bu noktaya, PARA BASILMAMASI SEBEBİYLE GELİNMİŞTİR.
Merkez Bankası, 1987'den itibaren Hazine'yi fonlamaktan vaz geçerek, özel bankaları fonlamıştır. Bunun neticesinde de Hazine ve Kamu Kuruluşları, piyasanın yüksek faizine mahkûm edilmiştir. Birliklerin, Toprak Mahsulleri Ofisinin v.s.'nin işlevsiz hale getirilişinin sebebi de, budur.
Para basma konusundaki görüşleriniz doğru mudur, değil midir?
Bunu açığa çıkarmak elinizdedir. Şöyle ki:
1980'den, hatta 1970'ten itibaren EMİSYON Hacminin, milli gelire oranlarını ortaya çıkartıp, incelerseniz, şaşırtıcı bir neticeye ulaşırsınız.
Gerçek olan şudur:
12 Eylül 1980'den sonra Türkiye'nin ekonomisi, üretkenliğini kaybederek, KUR-FAİZ makasında şekillendirilen şahane bir RANT EKONOMİSİNE dönüştürülmüştür. İktisadın şaşmaz ve değişmez kuralıdır:
Rantlar yükselirse, REFAH ortadan kalkar.
İktidara geldiğiniz zaman, bu modelin değişebileceğini ummuştum.
Saygılarımla.
0216-3181726
0532-4576956
Ecz .Hüsnü Akıncı
Not: Halkı asıl soyan husus, çok yüksek oranlı
dolaylı vergilerdir. Mutlaka, buna bir çare bulunmalıdır.

29 Eylül 2008 Pazartesi

KORKU

Sayın Metin MÜNİR
Milliyet Gazetesi Yazarı 16 Temmuz 2008


Sayın Münir;


Yazınızı okudum.
Kormamakta haklısınız. Zira; korku, kaderi çevirmez!
Ama; korkusuz da yaşanmaz!
Yazınızı, "Sadece ALLAH'tan korkarım!" cümlesiyle tamamlasaydınız, gayet şık olurdu.
Zira; Allah'tan korkmayanların dal, budak salmış çılgınlıkları, ortalığı, alabildiğine germiştir.
Korkakların, olup bitenlere seyirci kalması, ümit kırıcıdır ve bir felaket habercisidir.
Tarihin gerçekleri de bilinmektedir:
Bir ülkenin başı, kötülük yapanların yüzünden değil; kenara çekilip, hiçbir şey yapmayanların yüzünden derde girer!
Saygılarımla.

Hüsnü Akıncı.

28 Eylül 2008 Pazar

YAĞMALANAN İSTANBUL

Sayın Yalçın Bayer; 21 Aralık 2007 tarihli yazınızı okudum. Ne yapılırsa yapılsın; tarım ve hayvancılık ayağa kaldırılmadan, küçüçk ve orta boy işletmeleri desteklenmeden, ve ekonomimiz üretken hale getirilmeden İstanbul'un trafik sorunu çözülmez.Çünkü, İstanbul'a göç, devam edecektir.Zira İstanbul'da büyük bir arazi ve emlak rantı oluşmuştur. 10 milyonu aşan nüfusu ile İstanbul, kendi dinamiğini oluşturmuştur. Tedbir, vaktiyle alınmalıydı...Geçmişten bir hatırlatma: 27 Mayıs 1960 İhtilali'nden önce İstanbul'da (bilhassa sur içine) çok katlı ve bitişik nizam inşaatlara izin verilmiyordu. İhtilalden sonra bu yasak kalktı. Bunun üzerine henüz daha görevden alınmamış olan günün İstanbul İl İmar Müdürü (zannedersem Veysi Selimoğlu), bir gazete de üç gün süren yazı serisiyle bu yasağın kaldırılmasının sakıncalarını belirtti.Ana temanın özeti, şöyleydi: " eğer bu yasak kalkarsa İstanbul'da büyük bir arazi ve konut rantı oluşur ve bütün Anadolu, İstanbul'a akar..." Sonraki gelişmeler, İl İmar Müdürü'nü haklı çıkarmıştır.İstanbul 'un tarihi köşkleri, konakları, bostanları, sit ve yeşil alanları v.s. yağmalanarak, ranta dönüşmüş ve betonlaşmıştır.1980 sonrasında ise orman ve Hazine arazileri ve hatta şahıs arazileri, arazi mafyası tabir edilen oluşumlar vasıtasıyla yağmalanmıştır. Üylesine ki; bir dönüm arazi işgal eden dahi zengin olmuştur. Sanayi ile ilgili bir gerçeği de belirtmek İstiyorum: Temmuz 1970 kararları ile İstanbul ve Trakya bölgesi, teşvik kapsamı dışına çıkarıldı.( bazı ağır sanayi tesislerinin Bilecik Osmaneli ve Bozyük, Eskişehir'e kaldırılması, bu karar gereğidir.) Ama; 1983'ten sonra İstanbul ve Trakya tekrar teşvik kapsamına alınarak sanayileşmeye açıldı. İlhan Kesici'nin "Nereden Buldun" önerisine gelince: Bu mümkün değildir. İzah edeyim: Önceleri, Vergi Usul Kanunu'nun 30/7.ci Maddesi vardı. Bu maddeye göre kişiler; harcamalarının, satın aldıkları malların ve birikimlerinin kaynağını belgelemek zorundaydı. Gelir Vergisi Kanunu'nun 82/2.ci maddesine göre de; vergiye tabi gelirle ilişkilendirilemeyen ve harcandığı ya da tasarruf edildiği tespit edilen mal ve haklar, safi irat kabul ediliyordu. Yani; kişilerden, hesap sorulabiliyordu. Ancak; bu iki yasa maddesi, 3 Kasım 2002 Seçimlerinden 66 gün sonra 9 Ocak 2003 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 4783 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır. AKP İktidarı döneminde kabul edilen 4783 sayılı Kanunun 7.ci ve 9.cu maddelerine göre hiç kimseye, "Bu serveti nereden edindin?" diye, hukuken sorulamaz. İngiltere, Almanya, Fransa, ABD ve daha birçok ülkede, bunların sorulabileceğine dair yasalar vardır. Ama; bizde, sorulamayacağına dair yasa mevcuttur. Bu vesileyle Bayramınızı tebrik eder, sağlıklı günler dilerim. Ecz. Hüsnü Akıncı. 21 Aralık 2007

ULUSA SESLENİŞ VE PROPAGANDA




Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
ANKARA 28 Eylül 2008


Sayın Başbakan;

Oruç tutan insan: Allah’ın sıfatlarını giyinmiş kimse demektir. Kesâfetini letâfete inkılâb ettirir. Mevcûdata nazar-ı merhametle bakar, cömertlik sıfatı, daha kuvvetli bir şekilde tecellî eder. Yâni, Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanır.
Bayram ise: Allah’ın, “Beşeriyete dön!” emridir. Bu dönüşün sırrı da bellidir:

Bir ay Ramazan orucu ile Allah’ın sıfatlarına ve ahlâkına bürünen insan, bir ay boyunca aldığı feyzi, insanlık âlemine yaymakla görevlendirilir.

Bu hikmete istinâden Mübarek Ramazan Bayramınızı tebrik ile, Kudret tarafından hususiyet kesbeden bugünün hakikî sırrının mânâlarımızda tecellisini niyaz ederim.

Sayın Başbakan;

Bu akşam yayımlanan “Ulusa Sesleniş” programındaki konuşmanızı dikkatle dinledim. İktidarınızı öven ve Türkiye’yi 2002 yılında başlatan yaklaşımlarınız, gönüllerde burukluk yaratmaktadır. Bir Başbakan olarak, Türkiye’nin geçmişini yok farz etmeniz, gönüllerin birleşmesinin engelidir. Ne yazık ki; 1950 sonrası Türkiye’sinde Adnan Menderes ve Süleyman Demirel haricinde bütün iktidarlar, “Enkaz devraldık” söylemleriyle, Türkiye’nin geçmişini hep, yok farzetmişlerdir.
Adnan Menderes, “Devr-i sâbık yaratmayacağız” sözüyle, geçmişe sahipliliği benimsemiştir. Süleyman Demirel ise; kendisine sorulan bir soru üzerine, şu ifadeleri kullanmıştır:

“Elbette redd-i miras edecek değiliz. Babasından kalan evi, “penceresini niye buradan açmış” diyerek reddeden, kötü bir mirasyedi durumuna düşmeyeceğiz. Bugüne kadar ülkemize ve milletimize hizmet edenleri takdirle ve hayırla yâd edeceğiz. Unutulmamalıdır ki; evlât, babanın malına mal katarsa yükselme ve ilerleme olur. Şimdi hizmet sırası bizdedir ve bütün gücümüzle hizmete devam edeceğiz!”

İktidarınızdan da beklentimiz, bu tarz gönülleri birleştirirci hitaplardır. Kaldı ki; İlgililer tarafından rakamlara boğularak hazırlanan konuşma metinleri, gerçekleri yansıtmamaktadır. 2002 yılı sonu itibariyle Türkiye’nin envanteri bilinmektedir. Yatırımlarıyla, alt yapısıyla, sanayi ve ekonomik birimleriyle her şey bilinmektedir ve kayıtlıdır. Bunu da, belki farkında olmadan, birkaç gün evvel bizzat ifade ettiniz ve şu ifadeyi kullandınız:
“6 yıl zarfında 50 milyar doları aşan özelleştirme yaptık.”
Aklıselim sahipleri, “Kimin bıraktığı varlıkları sattınız?” diye soracak olurlarsa; buna, cevabınız ne olacaktır?

Diğer bir önemli husus, dış ticaret ve carî açıklar konusudur. Ki; bu açıkların savunulacak yönü yoktur. Bu açıklar, eninde sonunda Türkiye’yi zora sokacaktır. Çünkü; çok övündüğünüz ihracâtımız, katma değer yaratan bir ihrâcat değildir. İthalâta dayalıdır ve dış ülkelere katma değer transfer etmektedir. Basit bir örnek: konfeksiyonluk deri sanayimiz, her yıl 85 milyon adet deri kullanmaktadır ve bu derilerin 65 milyon adedini, ithâl etmektedir. Türkiye tarım ve hayvancılığını öldürmeseydi; deri ithâl eden değil, deri ihraç eden bir ülke olurdu ve bu sanayi dalında katma değer yaratırdı. Bir örnek de, Millî gelirden:

Dolar kuruna dayalı millî gelir hesaplamaları yanıltıcıdır. Beklenmedik bir devalüasyon, dolar bazındaki millî gelir hesaplarını, altüst edecektir. Asıl hesaplama, sabit fiyatlara göre yapılmalıdır. TÜİK’in sabit fiyatlara göre hesapladığı millî gelir, şöyledir:

Yıl Milyar YTL. % artış.
2003 76 5.3
2004 83 9.4
2005 90 8.4
2006 96 6.9
2007 101 4.5

Sabit fiyatlara göre millî gelirdeki 5 yıllık artış, yüzde 34.5’tur. Ki; bu artışla Türkiye rahata kavuşamaz! Üstelik millî gelirdeki dağılım fevkalâde kötü ve adâletsizdir. İnsanlarımızın gelirleri de, borçları da bilinmektedir. Hazine’nin borçları da bellidir: 345.8 milyar YTL’dir. Özel sektörün de borçları, 150 milyar doları aşmıştır.

Maksadım, eleştirmek değil, gerçekleri ifade etmektir. Zira; bu ülkenin geçmişi vardır ve sizden sonra da olacaktır. Bu millet, nankör değildir ve hizmet edenleri, dâimâ, hayırla yâd eder!

Ülke meselelerini dikkatli ve yakından takip eden bir vatandaş olarak, gönüllerin birleşmesine vesile kabul edilen bu Ramazan Bayramı’nda duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım.

Saygılarımla. Ecz. Hüsnü Akıncı

0216-4181726
0532-4576956

27 Eylül 2008 Cumartesi

DEMOKRASİ - AŞ VE İŞ

Sayın Hasan Cemâl
Milliyet Gazetesi Yazarı 4 Nisan 2008


Sayın Cemâl;

4 Nisan 2008 tarihli ve "Demokrasi sorunu çözülmeden aş ve iş sorunu da çözülmez!" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Çok demokrat bir görüntü vermeye çalışıyorsunuz: ama, nasıl bir demokrasi aradığınızı, hiçbir zaman tarif etmiyorsunuz!
Sahi, nasıl bir demokrasi istiyorsunuz?
"OY"u, bir kağıt parçası addeden bir demokrasi mi arıyorsunuz?
Siyasi parti liderlerini, seçilmiş diktatör konumunda tutan bir demokrasiye mi âşıksınız?
Kuvvetler ayrılığı ilkesini rafa kaldırıp, Başbakanların emrine giren bir parlamentosu olan göstermelik bir demokrasinin muhafazasını mı arzu ediyorsunuz? (Bugün Parlamentoda yaşanan bir örnek: Neye parmak kaldırdıklarını anlayamayan iktidara mensup milletvekilleri, yanlışlıkla kendi önergelerini reddettiler. Dün, tütün alımları ile ilgili çarpık bir tasarıyı, gönülsüz olarak, hükümet istedi diye kanunlaştırdılar).
Meclis'te muhalefete ve kişisel olarak milletvekillerine yeteri kadar söz hakkı vermeyen bir demokrasiyi mi tercih ediyorsunuz?


Hukuk meselesine gelince:

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, yürürlükteki kanunlara göre AKP hakkında dava açmıştır. Yani, görevini yapmıştır. Bunu, yargı darbesi olarak nitelemeye hakkınız var mıdır?
Hukukta, kanun değil, adâlet önemlidir. Eğer bir kanun beraberinde adâleti getirmiyorsa; bunun kabahati, yargının mıdır, Parlamento'nun mudur?


Seçimlere gelince:

Halkı sistemin dışına iten ve siyasi parti liderlerini seçilmiş diktatör konumuna getiren çarpık Seçim Kanununu bir tarafa bırakıyorum ve soruyorum:

AKP'nin 22 temmuz seçimlerinde aldığı yüzde 46.7 oranındaki oyun;
Ne kadarı, tarikat, cemâat, dinî dernek ve vakıf ve aşiret yönlendirmelerinindir?
Ne kadarı, AKP'li belediyelerin dağıttığı ekmek, erzak ve kömüründür?
Ne kadarı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı'nındır?
Hazine yardımının dağıtımı adaletsizdir. Bu oy oranında Hazine yardımlarının payı ne kadardır?
Fütûrsuzca, kanunsuzca, korkusuzca ve hoyratça devlet imkanları da AKP lehine seçimlere iştirak ettirilmiştir. Bu oy oranında devletin payı ne kadardır?
Türban başta olmak üzere halkın dinî duyguları da istismar edilmiştir. Meydanlarda "Dindar bir Cumhurbaşkanı seçtirmediler" propagandası yapılmıştır. Bu asılsız propagandaların oy oranlarına etkisi ne kadardır?
Hazine arazilerini yağmalayıp gecekondu kuranların, vergi vermeyenlerin, su parası, elektrik parası ödemeyenlerin, oy oranlarındaki payı nedir?


Eğer varsa; kendi vicdanınıza şu soruyu sorunuz:

"Başta İstanbul olmak üzere AKP'li belediyelerin, Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfının ve de devlet imknlarının, AKP teşkilatları vasıtasıyla AKP lehine seçimlere sokulmasaydı; acaba, 22 Temmuz seçimlerinde oy oranları ne olurdu?"

Sayın Cemal;

Ekonomideki bozukluğu, siyasî istikrarsızlığa bağlamanız yanlıştır. Bozukluk, iktidarın başarısızlığından kaynaklanmıştır. Piyasalardaki rant oyuncularının kayıp ve kazançları, ekonomi değildir. Ekonominin esas göstergesi, halkın refâhıdır. Halk fukaralaşmışsa, bunu sebebi, iktidarın icraatlarıdır. Gökdelenler, Alışveriş merkezleri, halkın ilgi alanı dışındadır. Halk, eline geçen para ile ilgilenir. Ülkemizde her kesimin ücretleri bellidir. Asgari geçim standardı da bellidir. Bu tablodan refah çıkıyorsa, sözlerimi geri almaya hazırım.


Sayın Cemal;

Bulunduğumuz coğrafyanın özelliği sebebiyle Türkiye'nin başı, derttedir. 28 yıldan beri de Türkiye'de askeri bir müdahale olmamıştır. Siyasete bir müdahale olmamıştır ve Parlamento açıktır. Buna rağmen her fırsatta askerleri, tenkit etmektesiniz. Siyasi iktidarların başarısızlığını askerlere mâl edişinizin sebebini gerçekten anlamak zordur. Ki; 12 Mart 1971'de ve 12 Eylül 1980'de askerlerin müdahaleye ne maksatla sürüklendiğini en iyi bilen bir kişisiniz. Hatta, müdâhale ortamının oluşması için görev de üstlenmiştiniz. Kaos ortamının yaratılması için binlerce kişi görev yapmıştır. Buna rağmen hâlâ, askerleri yıpratıcı yazılarınıza, ara vermeden devam etmektesiniz. Acaba, neden? Maziden gelen bir eziklik mi duyuyorsunuz? Öyle ya: Dedeniz Cemal Paşa, Osmanlı Devleti'nin batışına sebep olan gelişmelerde rol almıştır ve hatalarını da itiraf etmiştir. Ama; unutmayınız ki; İttihat ve Terakkî Cemiyeti'nde başlangıçta yer alan ve fakat, hareketin yanlış olduğunu görerek ikinci kongresinde cemiyetten ayrılan ve İstiklâl Hareketini başlatarak Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasına sebep olan Mustafa Kemâl Atatürk de bir askerdi.
Şimdi; durduk yerde 28 yıldan beri ülkeyi idare eden siyasi iktidarların başarısızlığını, Türk Silâhlı Kuvvetleri'nde aramanızın bir anlamı olur mu? Hem de, Doğu ve Güneydoğu'da üniter yapımıza yönelik fevkalâde tehlikeli hareketler yaşanırken bu şekilde davranmanız, bizlerce bilinmeyen bir misyona hizmet ettiğiniz kanaatini hasıl eder ki; böyle bir kanaatin oluşmasından fevkalade üzüntü duyarım. Bu sebeple;
Asûde kalınca, kendi vücut ikliminizde bulunan; sesiz, sözsüz, bizsiz, sizsiz konuşan; "sus!" dendiği zaman da susmayan ve adına VİCDAN denilen manevi varlığınıza danışarak, yaptıklarınızın yanlış olduğunu anlamaya çalışınız! Ve ısrarla siyasi iktidarın yanlış yaptığını; Siyasî Partiler ve Seçim Kanunlarının değişmediği sürece ve de milletvekili dokunulmzlıklarına sınırlama getirilmedikçe; bu ülkeye, gerçek bir demokrasinin gelmeyeceğini, gelemeyeceğini yüksek sesle haykırınız. Maksadımı bir örnekle açıklayayım: ABD Başkanı, seçim zamanı, seçimle ilgili çalışmalarını ofisinden, devlete ait telefonlardan yürüttüğü için savcılık, başkan hakkında soruşturma açmıştır. Bill Clinton, Monika meselesinde yargı önüne çıkmıştır. Bize gelince; Başbakanımız, devletin her imkânını kullanarak, siyasi gaye ile partisinin her kademedeki kongrelerine katılmaktadır. Ki; 12 Eylül öncesinde hiçbir başbakan bu şekilde devranmamıştır. Katıldıkları bazı kongrelerde, devletin değil, partinin imkânlarını kullanmışlardır. Başbakan Erdoğan, hepimizin müştereği ve gurur vesilesi olan Çanakkale Şehitlerini anma gününü dahi, siyasi gösteriye dönüştürmüştür.
İnsaf ile düşününüz: Acaba, siyasi istikrarsızlığın sebebi, askerler ve yargı mıdır?
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı.

EKONOMİK KRİZLERİN GERÇEK YÜZÜ

Sayın Abdurrahman Yıldırım; 7 Mart 2008
Sabah Gazetesi yazarı


Yazınızı okudum. Türkiye'de meydana gelen krizlerin hiçbir zaman gerçek krizler olduğuna inanmadım. Yaşadığımız bu krizler, paralı kesimin dış finans çevreleri ile işbirliği yaparak, kendi çıkarları doğrultusunda yaratıkları krizlerdir. Üstelik; kriz çıkartmak, bizâtihi, bizim de elimizde değildir. İşin, siyasî ve iktisadî yanlarının olduğu da kesindir. Şayet bundan sonra bir kriz daha yaşanacaksa; bu, yine başkalarının istek ve hedefleri doğrultusunda olacaktır. Aslında şu gerçeği, herkes kabullenmelidir:

Türkiye, 12 Eylül 1980'den sonra yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmiştir. Bu yanlışlık sebebiyledir ki; üretken ekonomimiz, rant ağırlıklı bir şekle dönüşmüştür. Neticesi de bellidir:


1-Tarım ve hayvancılığımız çökmüş ve Türkiye, kendi kendisini besleyemez duruma düşmüştür.
2-Artan nüfusa uygun olarak istihdam yaratılamamıştır ve hayata atılan her üç kişden ikisi işsizdir ve de elinde işi olanlar, aldıkları ücretlerle geçinemeyecek durumdadır.
3-Altyapı yatırımları, plân hedeflerinin gerisinde kalmıştır. Ve Türkiye, enerji kriziyle karşıkarşıyadır.
4-Önemli iktisadî değerlerimiz, yabancıların eline geçmiştir. Finans ve bankacılık sektöründeki yabancılaşma, ürkütücü ve düşündürücüdür.
5-Türkiye, hak etmediği bir şekilde iç ve dış borç batağına saplanmıştır.
6-Katma değer yaratacak üretim alanlarımız çökertilmiş ve dış ülkelere katma değer transfer edilmektedir.
7-İstihdam darlığı sebebiyle Sosoyal Güvenlik Kuruluşlarımız çökmüştür.
8-Gelir dağılımındaki adâletsizlik yaygınlaşmış ve dolaylı vergiler sebebiyle orta tabaka yok olmuştur.
9-Tabir caizse Türkiye; Finans ve bankacılık kesimiyle(Hazine ve Merkez Bankası tarafından kollanan ve kayırılan kasim), Türkiye'nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutan 15-20 holdinge esir edilmiştir.
10-Çok övündüğümüz ihracât, dış ülkelerin çıkarlarına göre şekillenmiş; dış ticaret ve carî açığımız devasâ boyutlara ulaşmıştır.
11-Dış ticaret açığımız, ihracât dışı döviz kazanımlarımızı, dış ülkelere transferine sebep olmuş ve carî açığımızı büyütmüştür. Dolayısı ile her yıl, carî açık miktarı kadar borçlanmamıza sebep olmuştur.

Sayın yıldırım;
Kayıplarımız, saymakla bitirilemez. Bundan sonraki kaybedeceklerimiz de, tahmin dahî edilemez.


Bu çerçevede 2001 krizini değerlendirecek olursak; bu krizin, Türkiye'yi bu duruma düşürmek için çıkartıldığı, gayet net biçimde anlaşılır. Bundan sonra yaratılacak bir kriz (Ki; mutlaka yaratılacaktır), elimizdeki bütün varlığımızı, yabancılara ikram edecektir. Neticede; Avrupa'da, Rusya'dan sonra en büyük toprağa sahip Türkiye, tam anlamıyla bir müstemleke ülkesi haline dönüşecektir. Bakliyat ithalâtı için her yıl 1 milyar dolar ödeyen bir Türkiye'nin geleceği, yabancıların insafına terk edilmiştir. Basit bir örnek:

Yunanlılara satılan Finans Bank, her gün, ı milyon avro kazanmaktadır ve bunu ülkesine transfer edecektir.Kabaca bir hesapla bu, yıllık 550 milyon dolar demektir. Şişe-Cam sanayiinde 17 bin kişi çalışmaktadır ve yıllık personel gideri, 600 milyon dolardır(Ki; bu giderin en az yüzde 45'i, SSK primi,muhtasar vergi sebebiyle devletin payıdır). Yani; Şişecam şartlarında çalışan 17 bin personelin alınteri karşılığı kadar bir bedel, Yunanlılara transfer edilmiştir. Bu örneği, diğer alanlara da yaygınlaştırabilirsiniz. Zira; perakende ticaretimiz dahi, yabancıların eline geçmiştir.
Neyse!...Gerçek olan şudur;
Üretmeyen veya yeterli seviyede üretim yapamayan ülkelerde, KUR-FAİZ dengesi üzerine kurulan bir ekonomi, daima krize mahkûmdur.
Saygılarımla. 7 Mart 2008

Hüsnü Akıncı

SABAH GRUBU atv. ve TARİH

Sayın Yavuz Semerci; 25 Nisan 2008

24 Nisan 2008 tarihli ve "Tarihe geçecek bir satış" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Başbakan, Çalık, atv ve Sabah grubu arasındaki bu çarpık ve düşündürücü münasebetler, bir noktada, Türkiye'nin nasıl idare edildiği gerçeğini de gözler önüne sermiştir.
Böyle bir olay, Batı ülkelerinin hangisinde olsa deprem yaratır ve iktidarı makamından ederdi. Bizdeki sessizlik ise, aklıselim sahiplerini, derin derin düşündürmelidir.
Ne oldu da Türkiye, böyle bir duruma düştü? Ne oldu da, hertürlü kanunsuzluklar, kayırmalar ve keyfilikler, meşru nizam haline getirildi?
Ne etkili oldu da; gırtlağına kadar borca batmış halk, tepkisiz ve sessiz!
Bu soruların cevaplarını bulmakta güçlük çekiyorum.Bu olay, bilgi sahibi olanları ve düşünmesini bilenleri uyandırmalıdır. Şöyle ki:
21 Şubat 2001 krizi öncesi, Çalık Grubuna yapılan bu desteğin 2-3 katı kadar bir geçici finansman sağlanmış olsaydı; hiç şüphesiz, bir bankacılık krizi ve faciası yaşanmayacaktı ve belki de bugün yabancıların eline geçen iktisadi değerlerimiz elimizde kalacaktı.
Temenni olarak söylemiyorum; ogünlerdeki bazı gelişmeler sebebiyle bunları düşünmeye başladım.
Dikkatlerinize arz ediyorum:
1- Günün BDDK Başkanı Engin Akçakoca, 11 Temmuz 2001 tarihli Milliyet Gazetesi'nde yayımlanan demecinde, şu dikkat çekici sözleri söylemişti:
"Bankaları, FON'a almadan rehabilite etme eğilimindeydik. Bunun için dört hafta daha fırsat tanınmasını istedik. Dünya Bankası ile mutabakat sağladık. IMF tarafı katı davrandı. IMF'yi razı edemedik. Ben, gene de düşünüyorum ki; öyle bir fırsat tanınsaydı, daha ucuz bir çözüm yolu bulunabilirdi. Garantisi yok; ama, denenmeliydi."
2- Günün FON Bankaları Ortak Yönetim Kurulu Başkanı Tevfik Altınok ise; sizinle yaptığı ve 1 Aralık 2001 Tarihli Sabah Gazetesi'nde yayımlanan söyleşide, şu dikkat çekici sözleri söylemişti:
"25 Kasım 2001 tarihi itibarıyla TMSF'ye 18 banka devredilmiş; 4 banka satılmış, bir bankanın da lisansı iptal edilmiştir. 30 Kasım'da bir banka daha FON'a alınmış, bir banka da kapatılmıştır. FON'a alınan bankaları ve iştiraklerini yaşatmayı değil, tasfiyelerini hedef aldık."
Dikkat edilirse; sonraki gelişmeler, Engin Akçakoca ve Tevfik Altınok'un dedikleri gibi neticelenmiştir.
Bu krizler, içinde bulunduğumuz şartların gereği olarak mı, yoksa, bir takım dayatmalar sebebiyle mi meydana gelmiştir?
Bugüne kadar, böyle bir soru soran çıkmamış ve krizlerin sebebi, araştırılmamıştır. Ama; krize işaret eden ve gelişmeleri öngören bir demece de hiç kimse dikkat çekmemiştir. İşte, gizemli demeç:
29 Kasım 2000 tarihinde İngiltere Bankalar Birliği Başkanı ve İngiltere Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Andrew Buxton, Türk bankacılığı için, şu sözleri söylemiştir:
"Türkiye'de finansal hizmetlerin yaygınlaştırılması ve genişletilmesi için birleşmeler gerçekleştirilecek ve bazı bankalar, yok olacaktır."
Sonraki gelişmeler, Buxton'un söylediği gibi gerçekleşmiştir. Buxton bir müneccim olmadığına göre; Kasım 2000 ve 21 Şubat 2001 krizleri, başkaları tarafından bilinçli olarak ve bir hedefe istinaden kasıtlı olarak çıkartılmış demektir.
Türkiye'de bu olayların sorgulaması yapılmamıştır. Bu sebeple de, Çalık Grubunun Kamu Bankaları tarfından beslenmesi ve kayırılması da sorgulanamayacaktır. Sizler gibi sayıları, azdan az olan kişilerin de sesleri, örtülecektir. Uyutulmuş veya uyumayı seven bir kamuoyu oluştuğu için de, paranın üstündeki yazıdan başka geçerli hedef tanımayanların keyfiliği, Türkiye, bir sömürge ülkesi ve Türk milleti de bir sömürge halkı haline gelinceye kadar sürecektir. Elbette ki; siyasi, iktisadî ve hukukî dengeler kurulamayacaktır.
Bir düşününüz:
Türkiye'yi derinden sarsan ve bütün ekonomik faaliyetleri yerlebir eden 17 Ağustos 1999 Marmara depreminden sonra; dengeleri, tekrar tesisi edici para politikalarına yöneleceğine; depremden daha şiddetli olan para politikalarına yönelinmiş ve Türkiye'nin ekonomisi, yabancılara ikrama hazır hale getirilmiştir.
Böyle bir Türkiye'de, elbette ki Sabah ve atv olayı konuşulamaz ve sorgulanamaz.
Vatanseverliğin suç, millete hizmet etmenin ahmaklık olarak kabul edildiği bir ülkede; hak aramak, hakkı gözetmek ve sorgulamak, mümkün olabilir mi?
Saygılarımla. 25 Nisan 2008.

Hüsnü Akıncı.

DEMOKRASİ VE SEÇİM

Sayın Mehmet Metiner
Bugün Gazetesi Yazarı

Sayın Metiner;
Yazılarınızı okuyorum ve televizyon programlarındaki konuşmalarınızı dinliyorum.
Agresif ifadelerle müthiş bir demokrasi savunulucuğu görüntüsü vermeye çalıştığınız bir gerçektir. Öylesine ki; siyasi yönden sizin görüşünüze uymayan her görüş ve fikri, rahatlıkla "Antidemokratik" damgasıyla reddetmeniz, demokrasi aşkıyla ne derce bağdaşır, bilemiyorum. Bildiğim ve hayatım boyunca savunduğum bir gerçek vardır. O da şudur:
Herhangi bir mesele hisler ve sempati-antipati çerçevesinde değerlendirilirse; aklın, mantığın ve ilmin yenik düşeceği kesindir. Şimdi, esas konuya gelelim:
Evet;demokrasi, insan zekâsının bugüne kadar bulabildiği en iyi idare tarzıdır. Ancak; bunun da, asla vazgeçilemeyecek ve gözardı edilemeyecek şartı vardır:
Milletin HÜR İRADESİNİN, tam tecellisine imkân vermektir. Bunu da, Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları sağlar. Şimdi, bu temel çerçeve esasında bir değerlendirme yapacak olursak; acaba, bugün ülkemizde bu esasa uygun bir demokrasi var mıdır ve bu model, ne zamandan beri yürürlüktedir? Biraz daha açalım:
Demokrasilerde Parlamento, demokratik rejimin kalbidir. Seçimler ise, gerçek demokrasinin ŞAHDAMARI mesabesindedir. Bu bakımdan seçimler, milli iradenin tecellisi için çok önem taşır. Seçim yapmanın şartları da, bellidir: HÜR, ADİL ve EŞİT şartlarda seçim yapmak. Bu şartları taşımayan; hile, entrika ve gasp etme arzusu taşıyan seçimler, hiçbi zaman gerçek demokrasinin ŞAHDAMARI işlevini göremez! Halkın OYLARI, bir formaliteden ibaret addedilir!
Acaba, ülkemizde hüküm süren demokrasi anlayışı, bu gerçeklere uymakta mıdır?
Düşünüp, bakalım:
Seçim Kanunları, halkı dışlayan ve siyasi parti liderlerini SEÇİLMİŞ DİKTATÖR konumuna getiren ÇARPIK bir MODELİ getirmiştir. Çünkü; gerçek demokrasi ile idare edilen ülkelerde olduğu gibi HAKİM TEMİNATINDA yapılan bir ÖNSEÇİM aşaması gibi, çok önemli ve halkın iradesini sisteme dahil eden bir aşama yoktur. Bunun anlamı da açıktır:
Siyasi parti liderlerinin istemediği bir kişi; ahlâk ve fazilet timsâli olsa da, muhitinde çok sevilse de, ilmiyle, müktesebatıyla hayranlık uyandırsa da, asla ve asla listeye giremez; eğer siyasi parti liderleri isterse; vasıflarına bakılmaksızın o kişi, listeye girer ve seçilir.
İkinci önemli husus şudur:
Seçimlerin, eşit şartlarda yapılması. Bizdeki duruma bir bakalım:
Partilere yapılan Hazine yardımları başta olmak üzere, iktidar partilerinin devletin gücünü de seçime katmaları, eşitlik ve adalet ilkesini ortadan kaldırmaktadır ve "Hür İradeyi", basit bir kavram haline getirmektedir.(Ekmek, erzak dağıtmak, Yeşilkart tahsis etmek, kömür dağıtmak, alışveriş çeki vermek, "oy vermezseniz, bu imkânlar elinizden alınır!" demek, v.s. gibi)
İlâveten; ülkemizdeki sosyal gruplaşma ve yapılaşma sebebiyle bilhassa tarikat liderleri, cemaat liderleri, bazı din eksenli dernek ve vakıf yöneticileri, kendi görüş, çıkar ve stratejileri gereği mensuplarını, toplu olarak bir siyasi partiye oy vermeye yönlendirmektedirler. Ki; böyle bir yönlendirme, İslam Dinini özüne de aykırıdır. Zira; Allah, hiçbir varlığa vermediği İRADE ve HÜRRİYET sıfatlarını, insanlara bahşetmiştir. İnsanların irade ve hürriyet sıfatlarına müdahale etmek, Kâinatın nizamına aykırıdır ve adetâ, ALLAH'la harbetmek manasına gelen ŞİRKTİR.
Şimdi; gelelim, bu antidemokratik sistemin siyasi seyrine:
12 Eylül 1980 İhtilalinden ve 1982'de yürürlüğe konan 1982 Anayasası'nın kabulünden sonra düzenlenen Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları'na göre; Partilere kayıtlı her üye "Önseçmen" oluyor ve önseçimlerin, hâkim teminâtı altında yapılmasını sağlıyordu. Her nedense bu sistem, "Vakit darlığı" gerekçesiyle uygulanmadı. Olabilir!..Zira; fevkalde bir ortam hüküm sürüyordu..Ama; fevkalâde durumdan çıkp, normal sürece girildiği zaman da, bu ülkede, bu temel kurallara uyulmadığı gibi; 1983 seçimlerinde iktidara gelen siyasi irade, önseçimi, tamamen ortadan kaldırdı ve "Temsilde adalet ve idarede istikrar" aldatmacası ile konulan adaletsiz barajlarla sistemi, tamamen antidemokratikleştirdi. Bu göstermelik modele de, "Demokrasi" adını verdik ve devletin kurumlarına savaş açtık.
Her fırsatta ve her ortamda demokrasi savunuculuğu yapan sizden; bu çarpık modeli irdeleyen ve reddeden herhangi bir yazı okumadık ve konuşma duymadık. Acaba, neden?
Ve iddia ediyorum: Bu çarpık model terk edilmediği sürece; hem halk adatılacak ve hem de gerçek bir demokrasi, asla ve asla kurulamayacaktır. Ahlâk ve fazilet yere serilecek ve paranın üstündeki yazıdan başka bir değer ve hedef tanımayanların hakimiyeti, toplumu ezecektir. Geldiğimiz nokta da, bellidir: Türkiye, altından kalkamayacağı ağır bir borç yükü altındadır ve kendi kendisini besleyemeyen bir ülke haline gelmiştir. Bu bakımdan son 28 yılımızı, rahatlıkla "Kayıp Yıllar" olarak ilan edebiliriz. Ekonomimiz, KUR-FAİZ makasında şekillendirilen bir RANT ekonomisi haline gelmiş ve neredeyse önemli iktisadi birimlerimiz yabancıların eline geçmiştir. Sıcak Para tabir edilen spekülâtif Global Sermaye, Türk milletinin kanını emmiştir.
Askerî dönemin yaptığı Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları yürürlükte olsaydı; acaba bugün, bu lüzumsuz tartışmaları yapar mıydık? Devletin gücüne dayanan ve bu gücü, kendi siyasi ikbal ve ihtirasları için kullanan "Seçilmiş Diktatörler" yaratılır mıydı?
Sayın Metiner;
Bir hususu hatırlatmak istiyorum: Bugün askerler, sizden de, benden de ve hatta "Demokrasi" sözcüğünü ağzından düşürmeyen bir misyonun hizmetindeki misyonerlerden de daha demokrattırlar ve hem Türkiye'yi ve hem de dünyayı, gayet iyi izlemektedirler.Siz, siz olun da; Bulunduğumuz coğrafyanın özelliği sebebiyle her türlü iç ve dış husumetlere maruz kalan ülkemizde, onun, bunun ağzına bakarak, Türk Silahlı kuvvetlerini yıpratacak söz ve yazılardan sakınınız! Ve olanca gücünüzle, gerçek bir demokrasinin kurulması için, "Seçilmiş Diktatörler" yaratan bu sistemin düzeltilmesi için gayret sarfediniz! Sözün, kimin tarafından söylendiğine değil de, doğru olup, olmadığına bakınız! Aksi halde; birgün pişmanlık duyarsınız ve çocuklarınızın veya torunlarınızın bir müstemleke ülkesinde yaşadıklarına yanarsınız.
Saygılarımla. 28 Mart 2008

Hüsnü Akıncı
0216-3467066

Not:Başta İstanbul olmak üzere Türkiye'nin her tarafı
alışveriş mağzaları ile dolmaktadır. İç ve dış sermaye
sahiplerinin hakimiyeti altındaki bu mağzalar,küçük
esnafı,dolayısıyla ortatabakayı eritmektedir. Bu önemli
sosyal oluşumu kimse görmezden gelemez.Bu gaflet,
eninde sonunda, felaket getirecektir.Bu moda, Küçük
şehirlere de yayılmıştır. En basit örnek Adapazarı'dır ve
küçük esnaf ve tüccar yok olmuştur. Eğer Sakarya Üniversitesi
olmasaydı, perişanlık, daha da artacaktı.

26 Eylül 2008 Cuma

BÜYÜK ORTADOĞU PROJESİ


Sayın Taha Akyol
Milliyet Gazetesi Yazarı 10 Mayıs 2008


Sayın Akyol;
10 Mayıs 2008 tarihli ve "Kürt meselesi nereye?" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Misyonunuzu bilemem; ama, artık bu milleti, yanıltmaktan ve efkarını karıştırmaktan vaz geçiniz! Zira; "Kürt meselesi" diye bir meselemiz yoktu; varmış gibi gösterilerek, hem Türkler ve hem de Kürtler aldatılmıştır. Zira; varmış gibi gösterilen " Kürt meselesinin" arkasında, ABD'nin "Büyük Ortadoğu Projesi" vardır. Bu projenin bir parçası da, "Büyük Kürdistan Devleti" dir. Ve ABD, sadece Irak topraklarında kurulacak bir Kürt Devletine razı değildir; bu oluşuma, Türkiye'nin Güneydoğu'sunu da katma heves ve azmindedir.
Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında ABD, İngiltere ve İsrail, PKK adı verilen terör örgütünü yaratmış, beslemiş ve büyütmüştür. ABD'nin PKK'ya yüklediği misyon; varmış gibi gösterilen "Kürt meselesini", uluslar arası platforma taşımak ve Kürt gençlerine ayrılıkçı fikirler aşılamaktır. PKK, 24 yıldan beri çoluk, çocuk, yaşlı, genç, kundaktaki bebek, Türk, Kürt ayırmaksızın katliam yaparak, bu görevini, başarı ile tamamlamıştır. Şimdi ise ABD, görevini tamamlayan PKK'yı kendi kaderine terk ederk, misyonu, Barzani'ye vermiştir. ABD'nin güçlendirdiği Barzani, Büyük Kürdistan Devletinin oluşumunda görevlidir. Yani; bundan sonra PKK'nın görevini, Barzani üstlenmiştir.
Bu gerçeğe istinaden kimse, "PKK dağıldı" gibi bir ümide kapılmasın; Şimdi PKK, Barzani'dir. Zira; dağda dolaşan ve dağılan PKK militanları, Barzani bölgesine inince, PEŞMERGE oluveriyorlar. PKK'nın 116 kişiden ibaret olduğu söylenen lider kadrosu, Barzani bölgesinde serbestçe dolaşıyor ve rahat ediyor.
Artık PKK'nın bizim için bir önemi kalmamıştır. Artık bizim için önemli olan Barzani'dir. Çünkü Barzani, Büyük Kürdistan hedefinin baş aktörüdür. Arkasında da ABD'nin, İngiltere'nin ve İsrail'in, Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında desteği vardır. Yani; Türkiye, İsrail, Kürdistan ve Ermenistan yarım dairesiyle kuşatılacaktır. Bu proje kapsamında;
Irak, parçalanmıştır.
Kürt Devleti kurulmuştur.
Barzani, PKK'nın lideri olmuştur.
Aktütün Karakoluna saldırı aslında, Türkiye'nin hükümranlık alanına saldırıdır. Hesabı sorulacaksa; bunun hesabı, Barzani'ye sorulmalıdır.
Üzülerek ifade edeyim ki; bu hesabı soracak bir siyasi irade göremiyorum. Siyasi irade, AB'ye odaklanmış ve dipsiz kuyuya taş atmakla meşguldür. En büyük ilgi alanı da "Kentsel Dönüşüm" projeleri adı altında arazi yağmalarıyla yerli,yabancı ayırmaksızın, rantiye sınıfı yaratmaktır. Zaten, başta bankacılık ve finans sektörümüz olmak üzere önemli iktisadi birimlerimiz, yabancılara ikram edilmiştir. Merkez Bankası'nın döviz rezervlerinin kullanımı, Yabancıların ve IMF'nin emrine verilmiştir. Üstelik; rezerv tutmanın maliyetini de, biz ödüyoruz. Acı gerçek şudur:
Dış politikamızı ABD'ye,
İç politikamızı AB'ye,
Ekonomimizi de, Dünya Bankası ve IMF'ye endekslemiş durumdayız.
Her halde Atatürk, "İktisadi bağımsızlığı olmayan milletlerin istiklali olmaz!" sözünü, boşuna ve lâf olsun diye söylememiştir!
Sayın Akyol;
İfadelerim, benim görüşlerimdir. İtiraz edebilirsiniz. Ama; size, önemli bir tavsiyem olacaktır. O da, şudur:
Ulaşmakta zorluk çekmezsiniz; Güneri Civaoğlu'nun 2 Şubat 1991 tarihli ve "İki Yarbay" başlığını taşıyan yazısını arşivlerden veya Güneri Civaoğlu'ndan temin ederek, dikkatle okuyunuz. Civaoğlu'nun yazısında konu ettiği hususların önemli bir kısmı, bugün gerçekleşmiştir ve henüz daha gerçekleşmeyen bölümleri de, gerçekleşme yolundadır.
Bu sebeple; gerçeklere yönelerek, Türk milletini, doğrular istikametinde bilgilendiriniz. Aksi halde, hatır için günah işlemiş kişi durumuna düşersiniz. Ki, hatır için işlenen günahlar, günahların en büyüğüdür.
Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

BARZANİ VE TALABANİ


Sayın Mehmet Ali Birand
Posta Gazetesi Yazarı 8 Mayıs 2008

Sayın Birand;
8 Mayıs 2008 tarihli ve "Askerin K.Irak tutumu esniyor..." Başlığınızı taşıyan yazınızı okudum.
Bölgede gelişen olaylara hep, başkalarının gözüyle baktığınız için bu mektubumu yazmak zorunda kaldım.
Elbette ki Türkiye'nin bir Irak ve Kuzey Irak politikası olacaktır. Olmalıdır da..Ama; başkalarının politikalarını yok farzederek veya görmezden gelerek, tamamaen ABD, İngiltere ve İsrail'in mutlak anlamda uşakları ve beslemeleri olan Talabani ve Barzani'yi masum göstermeye ve Türkiye'nin muhatabı olarak kabul ettirmeye çalışmanıza da, anlam vermek güçtür. Hele, asker üzerinden politika üretmeye çalışmanız da, yakışıksızdır.
Tutarsız ve tereddüt yaratan ve adeta Türkiye'yi haksızlık yapıyormuş gibi göstermeye çalışan yazıları yazarken, şu hususları da, açıklığa kavuşturmanız lazımdır:
1- Türkiye, Irak'ın Kuzeyinde yaşayan Kürtlere, bugüne kadar nasıl bir haksızlık yapmıştır?
2- Barzani ve Talabani, Türkiye'den nasıl bir zarar görmüşlerdir?
3- Barzani ve Talabani, gerçekten Kürtlerin hakları ve refahı için mi çalışıyorlar, yoksa, ABD, İngiltere ve İsrail'in çıkarlarına mı hizmet ediyorlar?
4- Talabani'yi Irak Devlet Başkanı; Barzani'yi Kuzey Irak hakimi yapan güç ve irade, kimin gücü ve iradesidir?
5- Talabani ve Barzani, açık veya gizli olarak PKK'yı desteklemiyorlar mı?
6- Talabani ve Barzani'nin Türkiye hakkında besledikleri emelleri yok mudur? Türkiye'nin bölünmesi ve Türkiye'deki Kürtleri de kapsayacak bir Kürt Devletinin kurulması için dış destekli ve teşvikli faaliyetleri yok mudur?
7- Barzani ve Talabani, yalnız Kuzey Irak'ta değil, Türkiye hududtları içinde de PKK'ya, her türlü desteği sağlamıyorlar mı?
8- Talabani ve Barzani, kendi insanlarına baskı uygulamasalar ve serbest bıraksalar, gerek Kuzey Irak'taki ve gerek Türkiye'deki Kürtlerin, Türkiye'ye karşı tutum ve davranışları ne olur?
9- Talabani ve Barzani, Kuzey Irak'ta, başta Türkmenler olmak üzere diğer etnik gruplara baskı uygulayıp, zulüm yapmıyorlar mı?
Sayın Biand;
Bu soruların düzgün bir cevabını gayet iyi biliyorsunuz. Kürtler serbest bırakıldıkları takdirde bir problem yaşanmayacağını, Türklerle Kürtlerin her hususta birlikte hareket edeceklerini de gayet iyi bilmektesiniz. Hatta; serbest bırakıldıkları takdirde, Bütün Kuzey Irak halkının Türkiye'ye iltihak edeceklerini de, gayet iyi bilmektesiniz. Türkiye'deki PKK faaliyetlerinin Kürtler tarafından desteklenmediğini; PKK korkusu, bazı aşiret ve tarikatların baskısı sebebiyle sessiz kalmak zorunda olduklarını, inkarı mümkün olmayacak bir şekilde bilmektesiniz.
Ohalde; neden doğrular istikametinde bir kamu oyu oluşturmak ve Türkiye'nin bütünlüğüne zarar verecek oluşumların içyüzünü anlatmak için bir gayretiniz yoktur?
Evet; bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri sebebiyle Türkiye, daima iç ve dış husumetlere maruzdur. Bölge hakkında emelleri ve planları olan emperyalist Batı ülkeleri, bu bölgede sulh,sükun, huzur ve güven içersinde yaşayan güçlü bir Türkiye istemezler. Onların istedikleri, daima kendilerine muhtaç ve tabî bir Türkiye'dir. Bu sebeple de, dahilde Türk Silahlı Kuvvetleri'ni yıpratmak için bazı odaklar oluşturmuşlardır.
Bu gerçeği gayet iyi bildiğiniz halde; niçin, başkalarının çıkarlarını koruyan yazılar yazıyorsunuz ve zihinlerde tereddütler yaratıyorsunuz?
Sizin; bir vatani gerekçeniz ve hizmet arzunuz yok mudur?
Gerçekten merak ediyorum.
Saygılarımla. 8 Mayıs 2008

Ecz. Hüsnü Akıncı.

GEÇMİŞİ İNKÂR




Sayın Recep Tayyip Erdoğan
Başbakan ve AKP Genel Başkanı 13 Mayıs 2008


Sayın Başbakan;
Fırsat buldukça Meclis Grup toplantılarında yaptığınız konuşmalarınızı, dikkatle dinliyorum.
Hemen hemen her konuşmanızda aynı şeyleri söylüyorsunuz ve iktidar döneminizi överek, siyasi amaçlı gösteri yapıyorsunuz.
Siyasi amaçla hareket etmeniz, elbette ki, hakkınızdır. Ama; Grup salonunu, yani, TBMM çatısı altındaki bu mekanı miting alanı haline getirmeniz doğru değildir. Ayrıca; Türkiye'yi 2002 yılında başlamış gibi göstererek, geçmişi yok farzetmeniz de, doğru değildir.
Sık sık kullandığınız "Kayseri'den öteye geçemeyenler" şeklindeki sözleriniz, Türkiye'yi ve Türk milletini iyi tanıyan; tarih ve coğrafya bilen; dünya siyasi tarihini irdelemesini başaran ve dünya coğrafyasında, Türkiye'nin konumunun önemini anlayan insanlarımızı üzmektedir ve hatta kırmaktadır.
Sağlıklı akıl sahiplari ve Türkiye'de olup bitenleri iyi izleyenler için durum bellidir;
Bugünkü Doğu ve Güneydoğu'daki varlığımız, geçmiş iktidarların size bıraktığı önemli bir mirastır. Bu büyük mirası reddetmek ve geçmişi kötülemek, doğru bir hareket olamaz. Yalnız Doğu ve Güneydoğu mu? Hayır! Türkiye'nin sahip olduğu varlığı, size miras olarak bırakılan değerlerdir.
İktidarınız döneminde Doğu ve Güneydoğuya Keban, Karaka'ya, Atatürk Barajları ve hidroelektrik santralleri gibi büyük eserler inşa etmediniz. Türk Telekom, Tüpraş, Petkim, başta olmak üzere büyük sanayi kuruluşları, otomobil fabrikaları, demir-çelik fabrikaları, iktidarınızın kurduğu tesisler değildir. Elektrik dağıtım ve iletişim şebekeleri, iktidarınızın döneminde kurulmuş değildir. Üstelik; iktidarınızın döneminde, başta bankacılık ve finans sektörümüz olmak üzere önemli iktisadi değerlerimiz, yabancılara satılmıştır. Yabancıların kar payı transferleri, gelecek nesilleri sıkıntıya sokacaktır.
İktidar döneminizde Türkiye'nin iç ve dış borçları, ikiye katlanmış; dış ticaret ve cari işlemler açığı, ürkütücü boyutlara ve Türkiye'yi riske sokacak derecede büyümüştür. Orta tabaka erimiş ve fukaralık yaygınlaşmıştır. İşsizlik, ürkütücü boyutlardadır.
Sayın Başbakan;
Alkışlara ve rantiye sınıfının övgülerine bakarak, gerçeklerden ve halkın sıkıntılarından uzak kalmanız doğru değildir. Ülkeyi idare tarzınız, topyekün kalkınmayı ve gelişmeyi sağlayacak tarzda değildir. Ülkenin ve milletin beklentisi, Ülkeyi ve milleti, topyekün kalkınmaya götürecek bir idare tarzıdır.
Evet, gerçektir: Türkiye, 28 yıdan beri yanlış ekonomi ve para politikalarıyla idare edilmektedir. Bu dönem, Türkiye'nin; finanas ve bankacılık kesimiyle (Hazine ve Merkez Bankası tarafından kollanan ve kayırılan kesim), Türkiye'nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edilmiştir. Büyük çoğunlukla tek başınıza iktidara gelmiş olmanıza rağmen, siz de, aynı yanlış yöntemi kullanarak, Türkiye'nin ihtiyaç, öncelik ve hedeflerinden uzak bu idare tarzını devam ettirdiniz.
Bu mektubumu, doğruları gören, söyleyen, eleştiren insanlarımızın mevcudiyetini hatırlatmak için yazdım. Elinize geçip, geçmeyeceğini; gösterildiği takdirde okuyup, okumayacağınızı bilemiyorum. Vatandaşlık hak ve görevlerim gereği demokratik haklarımı kullanarak yazdım. İnancım da, şudur: İktidar döneminiz Türk Siyasi Tarihine, hoş olmayan ifadelerle geçecektir.
Övenlerinizin, "Evet efendim" diyenlerin çok olduğu bir zamanda, eleştiren ve eleştirmeye hazır vatandaşların da bulunduğunu hatırlatmak gayesiyle yazdığım bu mektubumu dikkate alacağınıza inanmaktayım.
Saygılarımla. Hüsnü Akıncı.

0216-3467066
o532-4576956
Sayın Ruhat Mengi
Vatan Gazetesi Yazarı 15 Aralık 2007


Sn.Mengi; dinsizlik, hiçbir zaman ve hiçbir yerde ekseriyetein mezhebi olmamıştır. Zira; yaradılmışlaraın en mükemmeli olan insanın, kendisine bahşedilen İRADE ve HÜRRİYET sıfatları sebebiyle Allah'a bağı vardır. Yani; bir cephesiyle hikmet alemi denen bu dünyaya, bir cephesiyle de kudret alemi denen ahiret alemine bağlıdır.Bu sebeple de din; bir vicdan işidir. Vicdan da, emir kabul etmeyeceğine göre; tarikatlat ve cemaatler vasıtasıyla insnların HÜRRİYET ve İRADE sıfatlarına ambargo konması doğru değildir. Özellikle cihanşumul İslam Dini, bunu, kesinlikle reddeder. Bu gerçeği, Hz.Peygamberimizin, Hıra Dağından İslamiyeti ilan ettiği zaman verdiği ilk emirlerde buluruz:1- Aciz insan putuna tapılmayacak. Yani; kul'a, kulluk edilmeyecek. 2- Fukara, inletilmeyecek. 3- Gariplerin sırtına binilmeyecek. 4- Acizler, güçsüzler, itilip, kakılmayacak. 5- Herkes hakkını, serbestçe alacak. İşte bu emirler; o güne kadar, halkın inançlarını sömüren, halkın sırtına basarak servet,makam, mevki ve rütbe sahibi olan zulüm sahaiplerinin işine gelmediği için Hz. Peygamberimize, şiddetle cephe aldılar ve İslam Dininin yayaılmasını önlemeye çalıştılar. Bu sebeple; başlangıç emirlerinin dışına çıkanları, dinin temsilcileri olarak kabullenmek müümkün değildir. Samimi insanların bu gerçeği görerek, öğretme ve öğrenmeyle; etki altına alma ve tabi olma gerçeğini iyi anlamaları şattır. Ki; bu sayede, dini,çıkar ve siyaset malzemesi yapanların önü kapansın.
Sayın Mengi; işin hassasiyetini siz de, farketmişsinizdir: Kur'andan ayet örnekleri verdikçe, bazı odakların saldırısına maruz kalmaktasınız. İslamda ruhban sınıfı ve istisna yoktur. Allah, herkese yaptıklarının hesabını, istisnasız olarak soracağını beyan etmiş olmasına rağmen; dokunulmazlık zırhına bürünerek dindarlık reklamı yapanların İslam dinindeki yeri, toplum tarafından sorgulanmalıdır. Masiyet, günah, insanları dinden çıkarmaz. Ama; yalan, kamu malına tecavüz, riya, münafıklık ve adaletsizlik, dinden çıkarır. Bu hususun ne kadar önemli bir gerçek olduğunu vurgulamak için, Hz. Ali'nin, Mısır Valisi Malik İbni Eşteri'ye gönderdiğ mektubundaki sözlerinin bir bölümünü örnek göstermek istiyorum. İşte, Hz. Ali'nin sözleri: "Ya Malik! şu hususa çok dikkat et! Ve olanca kuvvetinle çalış! Zira bu din, fena adamların elinde esir oldu. Din perdesi altında, o nama, istenilen fenalıklar yapılıyor ve onunla dünya elde edilmeye uğraşılıyor." Evet, Hz. Ali'nin bu sözü,her dimağda bir ibret levhası olarak kalmalıdır. Tarihe bakarsak; edepsizlerin, din perdesine bürünerk, din namına yaptıkları fenalıkları görürüz. Bu bakımdan, Kur'an'dan ayet örnekleri vererek konuları işlemeye devam etmenizi, özellikle rica ediyorum. Zira; Kur'an'daki İslamla din tacirlerinin İslamı arasındaki farkı, samimi dindarlar, görmeli ve anlamalıdırlar. Saygılarımla. Hüsnü Akıncı

ŞİŞE CAM VE ÖRTÜLEN GERÇEKLER

Sayın Necati Doğru
Vatan Gazetesi Yazarı 31 Mart 2008

Sayın Doğru;
31 Mart 2008 tarihli ve "Duygular Betonlaştı" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
İstihdam yaratıcı yatırımlar gerçekleştirilmediği takdirde, Sosyal Güvenlik Kuruluşlarının açığını, hiçbir tedbir ve proje üretme kapatamaz. Bu gerçeği görmezden gelen akıllı zannedilen yetkililer, "İki Çalışana bir emekli" aldatmacasıyla, sistemi, daha da tıkayıcı ve çöktürücü çarelere başvurmaktadırlar. Hiç kimse de onlara, "Niçin bir emekliye beş çalışan olacak şekilde bir ekonomi modeline geçil miyor?" sorusunu sormuyor.
Şimdi, hiç konuşulmayan bir konuyu dikkatlerinize sunuyorum:
Ülkemizde faaliyet gösteren yabancılara ait şirketlerin 2007 yılındaki kar trnsferleri, 2,5 milyar dolara ulaşmıştır. Bu rakam 2002 yılında 69 milyon dolardı.
Şişe-Cam Sanayii'nin birkaç ay evvel Bursa Yenişehir'de açılan fabrikasının töreninde yetkili kişi şu bilgileri verdi: ve
Şişe-Cam Sanayii'nde 17 bin kişi çalışıyormuş ve aylık personel gideri 40 milyon dolarmış.Tabii bu personel giderinin yüzde 45'i devletin payıdır(İşçi vergisi ve SSK primleri). 17 bin personelin gideri, devletin payı dahil, 480 milyon dolardır.
Şimdi dikkat ediniz:
Yabancıların kar olarak transfer ettiği 2,5 milyar dolar, Şişe-Cam Sanayii şartlarında çalışan veya çalıştırılacak 88 bin 400 kişinin bir yıllık ücretine denktir ve Bunun en az yüzde 45'i devletin payıdır. Bunun anlamı açıktır: Hiç gereği yokken yabancılara ikram ettiğimiz şirketlerin yaratacağı katma değeri, dış ülkelere transfer etmişiz. Ki; bu rakamlar, önümüzdeki yıllarda 10 milyar dolarlara ulaşacaktır.
Çok dikkat çekici ve herkesin anlayacağı basit bir örnek daha vereyim:
Özelleştirilen TÜPRAŞ, 2006 yılının karından ortaklarına 2007 yılında 680 milyon YTL. kar payı dağıtmıştır. Yaklaşık, 560 milyon dolar.
TÜPRAŞ'ın yüzde 55'i KOÇ-SHELL ortaklığının, yüzde 15'i Sami Offer'in, yüzde 30'u da Borsa'da işlem görmektedir ve bu hisselerin kimin elinde olduğu bilinmemektedir. Bilinene göre hesap yapalım:
KOÇ-SHELL ve Sami OFFER'in aldığı kar payı, 390 milyon dolardır. Yani; Şişe-Cam sanayii şartlarında çalışan 12 bin 100 kişinin devlet payı dahil, bir yıllık ücreti karşılığı kadardır.
Sami Offer'in Tüpraş'tan aldığı kar payı, 56 milyon dolardır. Bu da, Şişe-Cam sanayii şartlarında çalışan 2 bin 100 kişinin, devletin payı dahil, bir yıllık ücreti karşılığı kadardır.
Ayrıca; Tüpraş, özelleştirildiği zaman borçsuz bir şirketti ve stokları hariç kasasında 70 milyon dolar nakit parası vardı. Bugün TÜPRAŞ'ın 2,5 milyar dolar açık pozisyonunun olduğunu gazeteler yazdı. Yani; TÜPRAŞ borçlanmış! bu borç da, Tüpraşı alanlar, alırken kullandıkları kredileri, sonradan TÜPRAŞA'a borç kaydetmişlerdir. Daha da bitmedi: Özelleştikten sonra TÜPRAŞ, işçi çıkardı. Ödenen faizler sebebiyle de devletin vergi kaybı vardır.
Sayın Doğru;
Haraç-mezat ve IMF ve Dünya Bankası'nın direktifleri ve baskıları doğrultusunda özelleştirilan kuruluşlarımızın ekonomimize verdikleri zararları hesap edecek olursak; Sosyal Güvenlik Kuruluşlarını değil; Türkiye'yi, nasıl kurtaracağımızın hesaplarını yapmamız gerekecektir. Finansbank'ın satışından sonra Yunan şirketinin 2007 yılı sonu itibarıyla sağladığı kar, 380 avro'dur. Yaklaşık 760 milyon dolardır.
Düşünüp, kendinize sorunuz:
Hangi proje ve kimler, Sosyal Güvenlik Kuruluşları'nı kurtarabilir?
Hiç konuşulmadığı için dikkatinizi çekmek istiyorum:
Zaman zaman İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince vermiş olduğu demeçlerinde ve yaptığı konuşmalarında, Türkiye'nin gelecekte karşılaşacağı büyük tehlikeleri, gayet ustaca ve diplomatik üslupla duyurmaya çalışıyor. Hiç kimse de merak edip, Özince'nin ne demek istediğini irdelemiyor ve merak etmiyor.
Gafletin bu kadarı olur mu?
Şimdilik bu kadar.
Saygılarımla. 31 Mart 2008

Hüsnü Akıncı

25 Eylül 2008 Perşembe

68 KUŞAĞI

Sayın Cengiz Çandar
Referans Gazetesi Yazarı 4 Haziran 2008


Sayın Çandar;

4 Haziran 2008 tarihli ve "40 yıl önce, 40 yıl sonra; "68 kuşağı" ve bugün..." başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Geçmiş olayları, adeta bir masal üslubuyla anlatmışsınız.
O günleri yaşamış ve olayları gayet iyi izlemiş bir kişi olarak hep şunu merak ettim:
"68 olayları" nedir ve "68 kuşağı" kimlerden oluşmuştur?
Biliyordum ve görüyordum:
Sahnede his ve heyecanları doruk noktasına ulaştırılmış bir avuç gösterici ve onları yöneten ve yönlendiren perde arkasına gizlenmiş provokatörler...Ve de, Beyazıt Kulesi'ne kızıl bayrağın çekildiğini, Küllük'te ders çalışırken üzüntüyle seyreden üniversite gençleri...
Basından dikkatle takip ettiğim için, Paris'teki olaylara hiç benzemeyen gösteriler ve basındaki saptırmalar, bugün bile hafızamdan silinmemiştir. "Kim veya kimler, bu olayları tertipleyerek, bu huzursuz ortamı yaratmaktadırlar?" diye, kendi kendime sorduğum sorular, bugün dahi, cevapsızdır? Aldatılarak yönlendirilen ve feda edilen Deniz Gezmiş için bugün dahi ağıtlar yakılırken (Ki, yerindedir), o günlerde perde arkasında misyonunun gereğini yapanların, bugün nerelerde olduklarını ve hangi maksada hizmet ettiklerini, sorgulayan dahi yoktur. Siz bile;
"68 Kuşağı'nın sonradan nasıl yol alarak, nereye gittiğinin hiçbir önemi yoktur. Dolayısıyla, 2008'in "siyasi gündemi" üzerinden 1968 ve kuşağı yargılanamaz." sözleriyle, bugün dahi, gerçekleri gizleme gayretindesiniz?
Acaba, neden?
1968'e bakılmadan ve değerlendirmeden 2008'e, doğru teşhisi nasıl koyacaksınız?
Çok iyi bildiğinize eminim:
Amerikan denizcilerini Dolmabahçe Rıhtımında denize döken organizasyon, CIA'nın, müthiş bir provokasyonuydu. Bu gerçeği, merhum Deniz Gezmiş'e anlatsaydınız veya anlatan çıksaydı, acaba, aldatıcıları, Deniz Gezmiş'i kullanabilirler miydi?
Hasan Cemal, mertçe kendi konumunu ve yaptıklarını kitaplaştırmış... Ama; kamuoyu, henüz daha sizin hakkınızda hiçbir şey bilmiyor. Acaba, hangi rolü üstlendiğinizi siz de anlatacak mısınız? Zira; 1968 ve Kuşağı, hedefine ulaşmıştır. Kuşağın aldatılmış fedaileri dışında misyonerleri, bugün çok rahattırlar ve mükafaat olarak, işgal ettikleri köşelerinde veya kaşanelerinde görevlerine devam etmektedirler.
Merakım da şudur:
"68 Kuşağının bozduğu Türkiye'de acaba, bundan sonra "Güzel Günler" olacak mıdır?
Amerikan emperyalizmine karşıymış gibi görünen ve gerçekte Amerikan çıkarlarına hizmet eden "Sol Kurtarıcı"lar, Amerikan emperyalizmine hizmetten vazgeçecekler midirler?
Sayın Çandar;
Okuyacağınızı zannetmiyorum; ama, bu mektubu okursanız, tepki göstereceğiniz, muhakkatır.
Kaleminizle kamuoyu huzurunda olduğunuza göre; tepkiden ziyade soracağım şu soruya, dürüstçe ve net bir cavap vermek zorundasınız:
Şayet Türkiye, Şubat 1967'de günün Sovyetler Birliği ile 7 büyük projeyi kapsayan "Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması"nı imzalamasaydı; 1968 Kuşağı adında bir oluşum yaratılır mıydı ve Türkiye'nin başı, derde sokulur muydu?
Şu şekilde bir soru da sorabilirim:
1968 olayları yaşanmasaydı ve "68 Kuşağı" adı altında bir provokatör grup yaratılmasaydı; acaba bugün, Türkiye'nin durumu ne olurdu?
Dikkat ediniz:
Türkiye, Şubat 1967'den itibaren karışmaya başmıştır. Bir taraftan sokak hareketleri yaygınlaşırken; diğer taraftan değişik söylemli siyasi partiler sahneye sürülmüştür. Dine dayalı söylemleriyle Erbakan, ırka dayalı milliyetçi söylemleriyle Türkeş, günün siyasi iktidarına karşı bayrak açmışlardır. "Aşırı sol" söylemli siyasi oluşum ve odaklar ise; her siyasi harekete karşı bayrak açmışlardır. Öylesine başarılı stratejiler uygulamışlardır ki; Türk Silahlı Kuvvetleri içinde cuntaların oluşmasını başarmışlardır.
Soruyorum:
Kendilerine "68 Kuşağı" adını takanların sayıları bellidir ve bugün de sahnededirler. Bu kişilerin, başkalarından yardım ve destek almadan bu kadar önemli ve Türkiye'yi gerçek hedeflerinden uzaklaştıracak derecede kabiliyetleri var mıdır? Ve bugün, onları ayakta tutan güç, hangi güçtür?
1968 olayları, başlangıcı ve devamıyla, Türkiye'nin üniter yapısını bozmak ve Türkiye'yi zaafa uğratmak için planlanmamış mıdır?
"68 Kuşağı"nın hedefi idealizm, özgürlükçülük arzusu idiyse; bugün Türkiye, en baskıcı bir siyasi iktidar tarafından idare edilmektedir. Bu şartlar altında, halen aktif kuşakçılar, niçin sessizdirler ve siyasi iktidara niçin destek vermektedirler? Acaba bu sessizlik ve destek, yazınızda net olarak açıklamadığınız değişim arzusu ve "milliyetçiliğin" karşısına "enternasyonalist" liği oturtmak için midir?
Aldatılmış olsa da, gerçek anlamda ve samimi olarak "Antiemperyalist" olan Deniz Gezmiş'i, bu özelliklerinden dolayı savunanları, "statükoculukla" mı suçluyorsunuz?
En Önemlisi; Türkiye, üniter yapısını kaybederse, sevinecek misiniz? Veya üniter yapımızın korunması için nasıl bir gayretiniz olacaktır?
Cevabınızı bekleyeceğim.
Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

İNSAN VE VİCDAN

Sayın Güneri Civaoğlu
Milliyet Gazetesi Yazarı

Sayın Civaoğlu;
15 Nisan 2008 tarihli ve "Stressiz stres" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Zararlı stresin en büyük kaynağı, insanların ellerinde olmayarak, geçmişle vicdanen hesaplaşmasıdır. Genellikle de bu hal; ahengini ve saadetini kaybetmiş toplumların baş belasıdır.Herkesin hakkını serbestçe alamadığı; hak ve vazife kavramlarının yerli yerinde kullanılmadığı toplumlarda stres, insanların farkında olmadan giydiği elbise gibidir. İşte; vicdanen hesaplaşma da, bu safhada otomatik olarak devreye girer. İnsanlar, kendi kendilerine bir takım sualler sorarlar:
- Ben kimim?
- Hayatımı nasıl tükettim?
- Ülkeme, milletime ve insanlara ne verdim, onlardan ne aldım?
- Sahip olduğum imkan ve nimetleri, ülkenin, milletin ve insanların hayrına kullandım mı, kullanmadım mı?
Bu sualleri çoğaltmak mümkündür. Soruların cevaplarına göre de, stresin derecesi ortaya çıkar. Hiç kimse de, "Ben, bu soruları sormadan yaşarım" diyemez. Zira; insan, yaratılmışların en mükemmelidir ve en donanımlısıdır. Hiçbir varlıkta olmayan "İRADE" ve "HÜRRİYET" sıfatlarının sahibidir. Bu dünyadaki hayatını tamamladıktan sonra bir kenara atılacak değildir ve hayatının, her safhasının hesabını verecektir. Kabul etse de, etmese de; inansa da, inanmasa da verecektir. Esas hayat, Ahiret yolculuğunun ilk istasyonu olan, Musalla taşında başlayacaktır.
Sayın Civaoğlu;
Hikmetini bilemem; yazınızı okuyunca bu mektubumu yazdım. İçimden gelen bir emir, adeta beni zorladı.
Hiç şüphesiz; zeki, akıllı, becerikli, çalışkan ve araştırıcı kimliğinizle medyanın en gözde yazarı ve haber yorumcususunuz. Şöhretiniz de cihanı kaplamıştır.
Bu özelliklerinize rağmen sizi, kendi ölçülerime göre bir türlü, "Doğru Adam" olarak kabul edemedim. İdealimde hep sizi, "Göründüğü gibi olan veya olduğu gibi görünen" bir kişi olarak canlandırmak istedim. Ama, bunu, bir türlü başaramadım. Çünkü; Türkiye meselelerini, hiçbir zaman gerçek şartları içinde kamuoyuna sunmadınız. Her meseleyi hep, başkalarının istediği biçimde evirip, çevirip ve de yoğurup, kamuoyuna sundunuz. Bilhassa; 1983 rejimi ile birlikte bu rolü, iyice benimsediniz. Haber almada, strateji belirlemede ve yorumlarda hep, bu yolu izlediniz. Bu sayede de kendinizi, gündemde tutmayı başardınız.
Bilmem ki, aksini yapabilir miydiniz?
Aksi bir tutumun faturasına katlanabilir miydiniz?
Sizden ümitle beklentim; vicdanı olanları düşündüren, vicdanı olmayanların morallerini bozan yazılar yazmanızdı!..
Bu beklentim, halen dahi gerçekleşmiş değildir.
Sayın Civaoğlu;
Sizi rencide etmek niyetinde değilim Gerçek olan şudur ki:
Züğürtlük adamı, maneviyata sevkeder. Züğürtken birçok insan, çok iyi bir görüntü verir; bu, bana göre makbul değildir. Hüner; zenginken, maddi rahatlığı yakalamışken maneviyata yönelebilmektir. Yani; sahip olduğu nimet ve imkanlarını milletin, devletin ve insanlığın hizmetine sunnabilmektir.
Gerçek vatansever ve milletperver bir insan; her sabah evinden çıkarken, "Ben, iyiliği yaymak hususunda görevliyim" diyebilen insandır. Zira; bir ülkenin ve milletin yücelmesi ve ebediyen var olması, böyle bir ulvi görevi üstlenen insanlar sayesinde mümkündür. Tarihen sabittir ki; tarihin şeref sayfalarında yeralmış insanlar; sahip oldukları maddi varlıklarıyla değil; milletine, devletine ve insanlık alemine yaptıkları hizmetleriyle anılmışlardır.
Bugün Türkiye'nin içinde bulunduğu durum sebebiyle strese girdiğinizi düşünerek, belki bir faydam olur diye bu mektubumu yazdım.
Saygılarımla. 16 Nisan 2008

Ecz.Hüsnü Akıncı.
0532-4576956

DEMOKRASİ VE BASIN

Sayın Derya Sazak
Milliyet Gazetesi Yazarı

Sayın Sazak;

30 Mart 2008 tarihli ve "CHP'de değişim umudu" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Başta siz olmak üzere sizin gibi düşünenlerin yanıldıklarını söylersem, gerçeği dile getirmiş olurum.
Basını, yıllardan beri iyi izleyen bir kişi olarak, herkesin Deniz Baykal'ı suçlaması, şaşırtıcıdır. Adeta muhalif, muâfık bütün basın, haksız yere Baykal'ı hedef almıştır. İktidarın keyfiliği, başarısızlığı, devleti bir parti devleti haline getirmesi, devletin bütün imkânlarını kanun ve nizam tanımadan AKP'nin seçim propagandası vasıtası yapması, vatandaşları "Bizden olanlar ve bizden olmayanlar" şeklinde tasnife tabi tutması, yolsuzlukları, usulsüzlükleri ortadayken ve bilinirken; Baykal'ın hedef seçilmesi, gerçekten düşündürücüdür.
Siz; zannediyor musunuz ki, Baykal giderse, CHP seçim kazanacaktır?
Bugünkü şartlar tahtında bu, imkânsızdır. Nedenine gelince:
AKP'ye son seçimlerde yüzde 46.7 oy oranı kazandıran gerçek; ne Baykal'dır, ne e-muhtıra adı takılan Genelkurmay bildirisidir, ne de pompalanan ve aslında var olmayan ekonomik başarıdır. AKP'ye seçim kazandıran gerçekler şöyledir:
1- Sıcak para rantı ile TÜRKİYE'nin ekonomisini kontrol altında tutanlar, AKP'yi, olduğundan başka göstermesini başarmışlardır.
2- AKP'li belediyelerin aslında var olmayan ve fakat Hazine'ye borçlanarak elde ettikleri kaynakları, kömür, erzak, aylık, alışveriş çeki, burs, v.s. dağıtarak AKP için siyasi rant vasıtası yaparak ölçüsüzce dağıtmaları. Ve en önemlisi; oluşturdukları belediye şirketleri sayesinde şirket imkânlarını, ölçüsüzce ve keyfi olarak oy avcılığı için kullanmaları. Bu şirketlerin üzerinde devlet denetimi de yoktur. Hoş; olsa, ne olacaktır ve denetimi, kim ve nasıl yapacaktır? Hele; bu hususlarda basın sessiz kaldıktan sonra, kim denetime kalkışacaktır?

3- Tarikat, cemaat, dini vakıf ve dernek desteğiyle yapılan dini propagandalar, türban üzerinden yapılan din istismarları, halkın yanlış algılamaları sebebiyle ve bu kuruluşların liderlerinin telkinleriyle AKP destek bulmaktadır.
4- Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı'nın bütün kaynakları, AKP'nin teşkilatları tarafından seçim yatırımı olarak kullanılmaktadır.
5- Her kademedeki AKP teşkilatları ve görevlileri, CHP'nin dinsiz ve dine düşman bir parti olduğu propagandaları yapmaktadırlar. Kadıköy'de bir yerde şahit oldum: Deniz Baykal'ın Şeyh Edebali'den bahsetmesi üzerine, basında tenkit edilmesini bile, dinsizlik ölçüsü yapmışlardır. "Gördünüz mü? Baykal'ın bu davranışını bile hazmedemediler. Bunlar, dinin ezeli düşmanlarıdır!" sözleriyle, CHP aleyhine propaganda yapmışlardır.
6- O veya bu sebeple basını, etkisiz hale getirmesini başarmışlardır. Büyük basın, paylaşım kavgasındadır; küçük basın tehdit altındadır. Üstelik; AKP, kendi medyasını oluşturmuştur. Devletin, belediyelerin desteği ile kendisine tabi sermaye şirketlerini güçlü hale getirmiştir. Ayrıca mahalli teşkilatları, devlet idaresine ortak edilmiştir ve teşkilatlar, istediklerini yapabilmektedirler. Mahalli parti teşkilatlarına direnebilecek kamu görevlisi, yok gibidir.
Sayın Sazak;
Soruyorum ve cevap bekliyorum: Bu şartlar altında Baykal olsa da olmasa da veya Türkiye'nin en popüler, en becerikli ve en karizmatik bir kişisi CHP’nin başına gelse; acaba, CHP seçim kazanabilir mi veya bugünkü oy oranının üstünde bir oy alabilir mi?
Ayrıca; gerçek demokrasinin varoluş ve teminatı olan basın, üzerine düşen görevi yapmaz ve iktidarın icraatlarını denetlemezse; Baykal'ın elinde sihirli değnek mi vardır ki; Türkiye'nin ufkunu açabilsin?
Hatırlayınız: 1989'da Eyüp Aşık'ın yakınmalarını konu etmiş ve şikayetlerini yazmıştınız. Basında yeteri kadar yer aldı mı? "Biz tavır koyamayız. Zira; biz, milletin vekilleri değil, Özal'ın vekilleriyiz. Zira; önseçimle gelmedik. Bizi, Özal milletvekili yaptı. Onun için tavır koyamayız!" diyen Ersin Taranoğlu'nun sözleri, sütununuzda yayınlandığı halde, basında bir tepki doğurdu mu?

Bu örneği,basının, medyanın tavırlarında bir değişiklik olmadığını ifade etmek için gösterdim. Ve bu sorumsuzluk, bugün de devam etmektedir.
Medya görev yapmazsa, paralı kesim sorumluluk almazsa ve iktidar, devletin bütün imkânlarını siyasi amaçlı kullanırsa; bu ülkede gerçek demokrasi yerleşir mi ve bu şartlarda, Deniz Baykal'ın veya bir başkasının etkinliği, ne kadar olabilir? Bilâkis; devamlı surette Baykal'a yüklenmenin iktidara faydası olur ve CHP de, kendi içinde bitmeyen bir kavgaya yenik düşer.
Bu yazıyı yazan ben, CHP'li değilim. Ama; CHP'ye ve Baykal'a yapılan büyük haksızlığı göremeyecek kadar da insafsız değilim. İnsafımı da, Türkiye'nin çıkarı için ortaya koyuyorum.
Ve size; bir zamanlar Ispanya Başbakanı olan Felippe Gonzales'in, Başbakanlığı sırasında söylediği, şu önemli sözünü hatırlatmak istiyorum:
"Basının tutum ve davranışları sebebiyle DEMOKRASİ, Ispanya'ya 25 yıl geç gelmiştir."
Bu ülkenin hür basına ihtiyacı vardır. Basın, evvela kendi içinde hür olmalıdır. Hürmüş gibi görünen ve nabza göre şerbet veren bir basın veya medya ile gerçekleri bulmamız veya gerçek bir demokrasiyi kurmamız, asla ve asla mümkün olmaz. Böyle bir medya ile ancak ve ancak, şahıs diktatörlükleri kurulur. Basın, denetleyen ve halkı, doğrular istikametinde yönlendiren bir kurum olmazsa, çaresizlik, milletin ve devletin ufkunu karartır. Zira;
"Baştakilerin yolsuzluklarına hesap soramayan sistem, en uç noktasına kadar hırsızların, ahlaksızların ve yalancıların eline geçer."
Bu kural, benim koyduğum bir kural değil, evrensel bir kuraldır. 50 yıldan beri Türkiye'deki olup, bitenleri, çok dikkatli biçimde izliyorum. Değişen bir şeyin olmadığını da, üzüntüyle görüyorum.
Saygılarımla. 30 Mart 2008

Hüsnü Akıncı
0216-3467066

MUHALEFETİN DURUŞU

Sayın Güngör Mengi
Vatan Gazetesi Yazarı

Sayın Mengi;
9 Nisan 2008 tarihli ve "İyi Savunma" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
"Çoğunluk, parti kapatma cezası, "Parti kapatma cezası, nasıl işlemez hale getirilir" ona kafa yoruyor da; hemen hiç kimseden AKP'ye yönelik bir sitem, bir ayıplama ifadesi çıkmıyor." bölümünü okuyunca yazmaya karar verdim.
Konuya, bugün bir sağlık ocağında, biri üniversite mezunu iki hanım arasında geçen konuşmayı naklederek açıklık getirmek istiyorum:
İlk söz üniversite mezunu olan kadının:
- Seçimlerde oyunuzu kime verdiniz?
- AKP'ye
- Niçin?
- Başka parti mi var ki?
- Ama, Türkiye'nin her şeyini sattılar ve satıyorlar.
- Olsun! Satmaya mecburlar..Önceki partiler, Türkiye'yi çok borçlandırmışlar; bu borçları ödüyorlar.
- Siz halinizden memnun musunuz?
- Değilim.
- Gelecek seçimde, yine AKP'ye oy vermeyi düşünüyor musunuz?
- Başka parti olmadığı için yine oyumu, AKP'ye vereceğim.
Sayın Mengi;
Bugünkü yazınızın bir bölümündeki "Muhalefetin duruşu, pek cesaret verici görünmüyor" ifadeniz, belki de ilkokul mezunu dahi olmayan kadının ifadesiyle örtüşmektedir. Medya, yıllardan beri muhalefeti ve bilhassa Deniz Baykalı yerden yere vurarak, AKP'ye ve Başbakan Erdoğan'a bilerek veya bilmeyerek pirim yaptırmış! Öylesine ki; 5.5 yıllık iktidarı döneminde Türkiye'nin borçlarını ikiye katlatarak 490 milyar dolara çıkartan Erdoğan, cahil bir kadını nazarında dahi, kahraman ve tek çare haline gelmiş!
Bu gerçeği gayet iyi bilen Erdoğan; her mitingde, her fırsatta ve bilhassa "Ulusa Sesleniş" programında, doğru olmayan ifadelerle bu konuyu işleyerek, alternatifsiz olduğunu, herkese kabul ettirmesini başarmıştır.
Neden?
Çünkü; medyamız (geneli için söylüyorum), AKP'nin ekonomi alanındaki başarısızlığını, gözler önüne serip, ciddi bir eleştiride bulunmamıştır. Hele hele, yolsuzlukları, gerektiği biçimde teşhir edip, halkı bilgilendirmemiştir.
Merak ediyorum: Bu şartlar altında Türkiye, doğruları bulabilir mi?
Medyamız, düşünürlerimiz, peşinen muhalefetsiz bir demokrasiyi kabullenmiş ve her zeminde vurabileceği, acımasızca eleştirebileceği bir lider de bulmuş: Deniz Baykal.
Ne denir? Erdoğan'ın yerinde ben de olsam, aynı şeyleri yapar ve herkese ve hatta devlete de meydan okurum.
Devletin, bir parti devleti haline getirildiği ve her kademedeki devlet kadroları AKP'lilerin eline geçtiği bir dönemde; medya sessiz kalıyorsa ve görevini yapmıyorsa, acaba, Erdoğan'ın yerinde siz olsaydınız, ne yapardınız?
Kim söylemişse, söylemiş; ama, çok doğru söylemiş:
"Baştakilerin yolsuzluklarına hesap soramayan sistem; en uç noktasına kadar hırsızların, ahlaksızların ve yalancıların eline geçer!"
Saygılarımla. 9 Nisan 2008.

Hüsnü Akıncı

AVRUPA BİRLİĞİ VE DEMOKRASİ

Sayın Mehmet Ali Birand
Posta Gazetesi Yazarı

Sayın Birand;
10 Nisan 2008 tarihli ve "AB'ın mesajı: Daha fazla demokrasi" başlığını taşıyan yazınızı ıkudum.
Merak ediyorum:
Daha fazla demokrasiden kastınız, Türkiye hakkında kötü emel besleyen Batı emperyalizmin KÜSTALIĞI mıdır? Yoksa Hürriyet Gazetesi'nin Salı günkü ekinde Doğu ve Güneydoğu'muzu haritamızdan silen haritanın gerçekleşmesi midir?
Bir hususu daha merak ediyorum:
Her gittiğiniz yerde Türkiye'de demokrasi olmadığını mı söylüyorsunuz ki; global sermayeye hizmet eden bu zavallılar, Türkiye'ye karşı bu kadar küstahlaşıyorlar?
Her gelişinde ve her fırsatta Güneydoğu'daki Kürt vatandaşlarının siyasal haklarının tanınmasından söz eden Barroso, TBMM kürsüsünden hitap ederek, "Türk halkının reformlara ihtiyacı var. Dört gözle beklediğimiz reformları teşvik etmek, cesaretlendirmek için buradayız." demiştir. Ama; bu reformların ne olduğunu söylememiştir. Aynı saatlerde IMF başkanı da Amerika'dan seslenerek, "Türkiye'nin Sosyal Güvenlik Reformunu başarıyla tamamlayacağından eminiz, arkanızdayız." demiştir. Ama; bu reformun neleri kapsadığını belirtmemiştir. Acaba bu reform arzu ve dayatması, nüfusu yüksek olan Türkiye'deki sağlık hizmetlerinin global sermayeye açılması isteği midir? Barroso'nun ısrarla ve daima dayattığı reformlar, Türkiye'nin bölünmesi için midir?
Sayın Birand;
Hiç şüphesiz, kaynağını bilmesek de çok etkili ve şöhretli bir kişisiniz..Bilerek veya bilmeyerek herkesin müşterek kanaati de, dışarda sözünüzün geçtiğidir. Tabii ki, ben hariç!
Yetişme tarzınız, bağlantılarınız ve faaliyetleriniz sebebiyle Türkiye'de ve dünyada olup bitenleri gayet iyi takip eden; Türkiye'nin maruz kaldığı iç ve dış husumetlerin mihraklarını ve neyi hedeflediklerini iyi bilen bir kişi olduğunuza inanmaktayım. Ama; bu yeteneklerinizi, Türkiye'nin hayrı için kullanmadığınıza da inanmaktayım. Kafamda şekillenen "NİÇİN?" sorusunun cevabını da bulamamaktayım.
Ben de 50 yıldan beri Türkiye meselelerini çok iyi ve dikkatli biçimde izlemekteyim. Bulunduğumuz coğrafya sebebiyle maruz kaldığımız olayları, iç ve dış mihrakların hedeflerine göre değerlendiriyorum. Kanaatim de, şudur:
Türkiye, Batı ülkelerinden daha fazla hür ve serbest bir ülkedir. Kısıntı, yine şablonunu başkalarını çizdiği göstermelik bir demokrasisindedir. Sizler gibi dehalar, bu hususta halkı, yeteri kadar aydınlatmadıkları için "Sarardığı zaman sulanan, yeşerdiği zaman budanan" bir demokrasiye mahkum olduğumuz, bilinen bir gerçektir. Her zeminde reform çağrıları yapan Batı bülbülleri; acaba, siyasi parti liderlerini "Seçilmiş diktatör konumuna getiren ve halkı dışlayan" Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarında neden hiç reform isteklerinde bulunmuyorlar?
Her zeminde siz dahil herkes, yüzde 46.7 oy oranını demokrasinin icabı olarak algıladıkları halde; alınan bu oyların, hangi zeminde ve neye karşılık olduğunu, acaba, niçin dile getirmiyorla? Bu oyların ne kadarı erzak, ekmek, burs, belediye ve devlet kaynakları, tarikat, cemaat, dini vakıf, ağa ve şeyhler karşılığıdır? Tabii devlete borç vererek büyüyen büyük sermaye sahiplerini unutmuş değilim. Batıda bir Parti, devletin imkanlarını siyasi amaçla kullansa; Acaba, nasıl bir tepkiyle karşılanır?
Siz de merak etmez misiniz?
Yoksa Emperyalist Batı, her zaman olduğu gibi Türkiye'yi bir askeri müdahaleye mi, zorlamaktadır? Türkiye'de, bir askeri darbe olsun da, iç çatışma çıksın beklentisi içinde midirler?
Doğu ve Güneydoğu'da halkın maruz kaldığı baskının, feodal yapı sebebiyle ağalardan, şeyhlerden, aşiret reislerinden ve PKK'dan geldiğini; Devletin, asla ve asla baskı yapmadığını gayet iyi nildiğiniz halde, "Daha fazla demokrasiyi" kimden ve ne maksatla istiyorsunuz?
Sayın Birand;
Aynı yaşlarda olduğumuzu tahmin ediyorum. Hayatım boyunca millete ve üniter devlete sadık kalarak yaşadım. Kendi imkanlarımla Türkiye'nin her tarafını dolaştım. Adete bir antropolog gibi, sosyal yapımızı inceledim. Son yıllarda dışardan tahrik edilerek satın alınanlar dışında Türk-Kürt ayırımına hiçbir yerde rastlamadım. Ağır tahriklere rağmen bu birlik bozulmamıştır. PKK tahrik ve baskıları def edildiği takdirde, bu hususta Türkiye'nin bir sorunu olmayacaktır.
Bu gerçeği, sizin de gayet iyi bildiğinize inanmaktayım.
Acaba; faaliyet alanınızı bu doğrultuda geliştiremez misiniz? Kendinizi, bu yüce millete ve güçlü devlete borçlu hissetmiyor musunuz? Bulunduğunuz konum ve imkanlar sebebiyle rahat olabilirsiniz! Müstakbel nesillerin istikbali için bir şeyler yapmayı düşünmüyor musunuz? Hatır için işlenen günahların, en büyük günah olduğunu kabullenmeniz gerekmiyor mu?
Anadolu Selçuklu Devletinin ve Osmanlı İmparatorluğu'nun nasıl yıkıldığını merak edip araştırsanız; eminim ki, aramızda düşünce farkı kalmayacaktır.
Şimdilik, bu kadar.
Saygılarımla. 11 Nisan 2008

Hüsnü Akıncı

TÜRKİYE VE AMERİKA






Sayın İlhan Dülger; 25 Eylül 2008

Şebnem Özbek'in 23 Eylül 2009 tarihli yazısını okudum.
Emperyalizmin baş aktörü olan Amerika'nın her bölgede, kendi çıkar ve hedeflerine uygun plânlar geliştireceği gayet tabiîdir.Önemli olan;ABD'nin veya herhangi bir Batı ülkesinin ne yapmak istediği değil, bizim ne yapmamızın gerektiğidir.
Uzun vadeli plân yapamadığımız veya plânlarda devamlılık sağlayamadığımız için bölgede, Batı ülkelerinin oyuncağı haline geldik.
Söz konusu yazıdaki Sadi Koçaş'ın ifadelerinin doğru olması mümkün değildir. Zira; Demirel, daha doğrusu Demirel Hükümetleri, çok yönlü dış politika stratejisi izlemiştir. Irakla kurulan iyi münasebetler sebebiyle KERKÜK-YUMURTALIK petrol boru hatları kurulmuştur. Sovyetler Birliği ile teknik ve ekonomik işbirliği sağlanmıştır. İran'la da işbirliği yapılmasını sağlamıştır. Ama, tamamen Batı'nın ve Amerika'nın güdümündeki Şah Rıza Pehlevi, işbirliğine yanaşmamıştır. Şah, 1976'daki Türkiye ziyaretinde, Türkiye ile işbirliği yapmamasının pişmanlığını da şu sözleriyle itiraf etmiştir.


"TüRKiYE'YE iKİNCi DEFA 20 YIL SONRA GELDiM. (İlk ziyareti, 1956'da gerçekleşmişti.). Bu 20 yıl zarfında Türkiye'nin aldığı mesafeye hayran oldum. Eğer Türkiye ile işbirliği yapmış olsaydım; bu hem Türkiye'nin be hem de İran'ın hayrına olacakmış. Ne yazık ki; Batı, bizi aldattı."

Ordu ile Demirel arasındaki gerginliği, günün konjoktürü içinde değerlendirmek Lâzımdır. O günü yaşayanlar gayet iyi hatırlarla: 1965 seçimleri sonunda Demokrat Parti'nin devamı olan Adalet Partisi'nin iktidara gelmesi, ordu içindeki bazı odakları rahatsız etmişti. Çünkü, ordu içinde çeşitli cuntalar oluşmuştu. Yani Türkiye, huzursuz günler yaşıyordu. Cevdet Sunay'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Genelkurmay Başkanı olan Cemâl Tural, Adalet Partisi iktidarına sıcak bakmıyordu. Tural'ın kurumları denetlemeye kalkışması, o günkü gazete arşivlerinde mevcuttur. Bu sebeple de Cemâl Tural, 16 Mart 1969'da, emekliye sevk edildi. 1969 seçimlerinde de milletvekili adayı oldu. Seçim sathı-mailinde Fas'ın Rabat kentinde
1.ci İslâm Kongresi toplandı ve Türkiye bu toplantıya katılacağını açıkladı. Hükümetin bu kararı üzerine Cemâl Tural, Samsun'da yaptığı seçim konuşmasında şu sözleri söylemiştir:
"Türkiye'nin bu toplantıya katılması, Atatürk prensiplerine aykırıdır."
Bu örneği, ordu içinde oluşan cunta hareketlerini belirtmek için verdim.


1965-1971 Türkiyesi'nde çok önemli olaylar cereyan etti. Türkiye, iç ve dış odaklarının husumetlerine maruz kaldı. Gelişen olaylar, devletin, sokağa mağlûp edilmesiyle sonuçlandı. Olayların başlangıcı da, 1967 Şubatı'dır. Çünkü, Şubat 1967'de Türkiye, Sovyetler Birliği ile 7 Büyük Projeyi kapsayan Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması imzalamıştır. Ve bu projeler gerçekleşmiştir. Seydişehir Alüminyum tesisleri, İskenderun Demir-Çelik tesisleri, İzmir Aliağa Rafinerisi ve Petro-Kimya tesisleri, bu anlaşma sayesinde kurulmuştur. İşte, Amerika'yı asıl rahatsız eden husus, bu anlaşmadır.

1965-1971 arası Amerika ile münasebetlerin iyi olduğu söylenemez. Amerika'nın, dâimâ kendilerinden yana bir iktidar arzuladığı ve kendi politikalarına uygun hareket etmeyen iktidarları hırpaladığı, bütün dünyanın bildiği bir husustur. Bu dönemde Amerika'yı rahatsız eden başka konular da vardı. Şöyle sıralayabiliriz:

U-2 uçaklarının Sovyetler Birliği semalarında gözlem uçuşları yapmasına izin verilmemiştir.
Ortadoğu karıştığında, daha önceki uygulamaların tersine, İncirlik üssü, olaylara müdahale için ABD uçakları tarafından kullandırılmamıştır.
Üç yıl süren yoğun bir çalışmayla, Türkiye-ABD arasındaki bütün ikili anlaşmalar bir bütün haline getirilmiştir. Böylece, dağınık ve kimsenin haberi olmayan metinlerle keyfî uygulamalara son verilmiştir.

Arap- İsrail anlaşmazlığında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda ABD ve bütün Batı blokuna rağmen, Arap tezinin yanında yeralınmıştır.
Ekonomide, iktisadi büyüme amacını, hürriyetler içinde sosyal adalete dayandırarak, bütün dış kaynaklardan yararlanılmıştır. Bu kapsamda Sovyetler Birliği ile işbirliğine gidilmiştir. Yani; sâdece Batıya bağımlı değil, milliyetçi, Türkiye'nin çıkarlarına uygun kişilik sahibi bir politika izlenmiştir. Bu dönemde ortalama yüzde 7 kalkınma sağlanmış ve enflâsyon da, yüzde 5'i geçmemiştir.
Aynı yargı, AP iktidarının haşhaş konusunda ABD baskılarına karşı direnişi için de söz konusudur. Nixon, seçim şansını bir ölçüde, ABD gençliğini uyuşturucu maddeden kurtarma mücadelesine oturtmuştu.. O yüzden Türkiye üzerinde, haşhaş ekiminin yasaklanması için yoğun baskılar vardı. Ve Demirel, o baskıları güçlükle ve fakat, inançla göğüslüyordu. Hatta bir defasında, ABD Ankara Büyük Elçisi'ne kapıyı gösterecek kadar…(Dikkat ediniz: Haşhaş ekimi, Şadi Koçaş'ın da Başbakan Yardımcısı olarak görev aldığı Hükümet tarafından yasaklanmıştır.)
Unutulmamalıdır: Ünlü Daili Telegraph Gazetesi'nin bir Pazar ekinde, CIA'nın ihtilâlleri arasında 12 Mart da sayılmıştır.

Son sözüm şudur:


Türkiye'nin aydınları, yazar-çizerleri, siyaset ve devlet adamları, Türkiye'nin siyasî ve ekonomi tarihini iyi bilmemektedirler. Şayet bilinseydi; daha Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunda ortaya konan hedeflerimiz gerçekleşirdi ve bugün dünya üzerinde kendi kendine yeterli ve başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş ve her yerde sözünü geçiren çok büyük bir TÜRKİYE olurdu.

Saygılarımla.

Hüsnü Akıncı.
Date: Tue, 23 Sep 2008 17:29:43 +0300From:
sebnemenator@gmail.com
1960'lı yıllarda tüm dünyada olduğu gibi; Ortadoğu ülkelerinde de ulusalcı akımlar yükselmiş, ulusal bağımsızlıktan yana olan yönetimler, halkın desteğiyle başa gelmiştir. Bu yönetimlerin ilk işi; Amerikan ve İngiliz petrol şirketlerini topraklarından kovmak olmuştur.
Petrol üreten Arap ülkelerinin Amerika ve İngiliz güdümünden çıkıp, kendi başlarına hareket etmeleri ise; bu iki emperyalist ülke için kabul edilemez bir durumdur. Bu yüzden yüzyıllardır oynadıkları oyunu tekrar hayata geçirme kararı aldılar. Etnik ve dini karışıklıklar çıkartmak. Gerek Amerika gerekse İngiltere; Türkiye'yi Osmanlı hayaline ikna edebilirlerse, bu konuda atacakları adımlarda başarılı olacaklarının bilincindeydiler. Bu amaçla Ortadoğu'da Türkiye'nin desteğiyle, Kürtleri ayaklandıracak ve ulusalcı yönetimleri devirebileceklerdi.


Amerika'nın yardımıyla iktidar koltuğuna oturan S. Demirel; kendisine verilen ulus devleti yıkıp, Türk-Kürt Federasyonu kurma görevini; Genel Kurmay tarafından Hükümete verilen bir brifingde dile getirince, ordunun tepkisi çok sert olmuş ve Demirel bu yüzden Amerika'nın planlarını uygulayamamıştır.

O günleri; bir dönem Başbakan Yardımcılığı ve MİT Müsteşarlığı görevlerini de üstlenmiş olan Sadi Koçaş; anılarında şu şekilde dile getirmiştir: "Amerika CIA'in klasik yöntemleriyle başa getirdiği, S. Demirel'den buna karşılık; İran, Irak ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet halinde Türkiye'ye bağlama hedefleri için, çalışması isteğinde bulunmuştur. Başbakan Demirel; bu teklifi brifingde –hem de topraklarımız muazzam bir şekilde büyüyecek- diye dile getirdiğinde; askerin şiddetli reaksiyonu karşısında teklifi reddetmek zorunda kalmıştı."(Cengiz Özakıncı)

Amerika'nın Türkiye'den istediği; Irak'a girip K. Irak'ı, İran'a girip K. İran'ı işgal etmesi ve kendi topraklarına katması idi. Buna karşılık ulus devlet yapısından vazgeçmeli ve federasyona yönelmeliydi. Federasyon ise; zayıf ve Amerika'ya tamamen bağımlı bir merkezi yönetime emanet edilecekti. Ayrıca; Kürt nüfusunu ve Türk Ordusunu kullanılarak Ortadoğu'ya tekrar hakim olacaklardı.


1980'lere geldiğimiz zaman da emperyalist ülkelerin; Türkiye, Ortadoğu ve Kürtler hakkındaki düşüncelerinde bir değişme olmamıştır.

1982 yılında Amerikalı Yahudi düşünür Oded Yinon'un planı çerçevesinde, Ortadoğu'nun; Türkiye desteğiyle etnik ve dini yönden parçalanmasının, eyaletlere bölünmesinin; İsrail için hayati önem taşıdığından söz edilmektedir. 1982 yılında Dünya Siyonist Örgütüne bağlı Enformasyon Dairesi tarafından basılan raporda; istenilen bölünmüşlük şu şekilde yazılmıştır: "Irak'ın güneyinde bir Şii devleti, Kuzeyde Musul civarında Kürt devleti, Bağdat civarındaysa bir Sünni devlet kurulmalı. İsrail için; Irak'ın bölünmesi, Suriye'nin bölünmesinden çok daha ivedidir." Bu raporun 2003 yılında Amerika tarafından hayata geçirildiğini sanırım söylememe gerek yok.

Yahudi Dilbilimci Naom Chomsky'nin 2002 yılında İstanbul ve Diyarbakır (Diyarbakır saplantısı sadece AB üyelerinde yok anlaşılan) verdiği konferansta dile getirdiği; "Ulus devlet modeli tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de baskılara ve dayatmalara neden olmuştur. Bunu özerklik ile kırabiliriz. Kürtlerin yaşadığı bölgelerin özerklik statüsü kazanması gerekmektedir." söylemi ile; İsrail'in 1982 yılında; kendi varoluşunu güvenceye almak için rapor haline getirdiği ve 2003 yılında hayata geçirdiği Irak işgali aynıdır.

Türkiye'deki ulus devleti yıkmak ve Ortadoğu'yu kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmek için; gerek Amerika gerekse onun tüm politikalarını destekleyen Avrupa Birliği sürekli olarak Kürt nüfusu ve sözde önderlerini kullanmıştır. Bu amaçla 1979 yılından beri özellikle İsrail tarafından Türkiye'de etnik incelemeler yapılmakta ve Türkiye'nin İsrail ve Amerika müttefikliğinden vazgeçmesi durumunda, ellerinin altında sorun çıkartacak bir güç olarak bulundurmak amacıyla Kürtlere yakınlık göstermektedirler.

S. Demirel'in, T. Özal'ın hatta K. Evren'in dile getirdiği; "eyalet düzenine geçiş" söylemlerine -12 Eylül askeri yönetimi dönemi de dahil- her zaman karşı olan Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı; bu sefer PKK kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin; S. Demirel'in Amerika'nın dayatması ile "Türk-Kürt Federe Cumhuriyeti" isteği ile; A. Öcalan'ın dile getirdiği; "Türkiye'de Kürt sorununa çözüm; Osmanlı Eyalet Sistemidir" söylemi aynıdır.
A. Öcalan ve PKK; Amerika tarafından sosyalist söylemlerden vazgeçmeleri, Ortadoğu'ya ve Türkiye'ye hakim olan "din" motifine sarılmaları karşılığı, destekleneceklerinin sözünü almalarının akabinde, A. Öcalan; kendisini Anadolu Federe İslam Devleti Başkanı ve Halife olarak ilan eden Cemalettin Kaplan'dan destek aramış, hatta işi "Bizim mücadelemiz Müslümanların aradığı Asr-ı Saadet'e yakın bir biçim ortaya çıkarabilir. İslam'a en yakın hareket biziz." demeci bile vermiştir.(19 Temmuz 1994 Milliyet)


1965 yılında S. Demirel'in dile getirdiği Türk-Kürt Federe Cumhuriyeti, I. Körfez savaşında T. Özal tarafından hayata geçirilmek istenmiştir. Kendisi de Kürt kökenli olan Özal'ın amacı;
K. Irak'a girip Kürt bölgelerini işgal etmek ve Türkiye topraklarına katarak ulus devleti yok edip iki milletli federasyona geçmekti. Türkler ve Kürtler arasında yıllarca sürecek bu savaşı engellemek uğruna; dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etmek zorunda kalmıştır.

Güneri Civaoğlu 1991 Körfez Savaşında Amerikalı bir yarbayla Ortadoğu haritasının önünde yaptığı söyleşiyi Milliyet gazetesinde şöyle yazmış: "Musul ve Kerkük Vilayetlerinin olduğu bölgeyi gösteren yarbay; savaşın biteceğini, Saddam'ın çökeceğini, bölgedeki başıbozukluktan yararlanacak Kürtlere, bu bölgede devlet kurdurulacağını, Türkiye Amerika'nın müttefiki olmaktan vazgeçerse, Türkiye'den de toprak taleplerinin olacağını dile getirdi. Kürtlerin silahı yok ki dediğimde; Saddam'ın silahları onların olacak dedi." 1991 Körfez Savaşında değil ama 2003 yılındaki Irak işgalinde yarbayın söylediği her şey gerçekleşti. Türkiye teskereyi geçiremeyince PKK devreye alındı ve K. Irak'ta üslenmelerine ve Türkiye'de terör eylemleri gerçekleştirmelerine izin verildi.


Başbakan Erdoğan'da daha 1993 yılında Osmanlı Eyalet sistemi ve Kürtlere özerklik verilmesine sıcak baktığını dile getirmiştir. "II. Cumhuriyet Tartışmaları" isimli kitapta kendisine sorulan "ülkede yaşayan bazı gruplar milli yapı içinde olmak istemezse ne olur sorusuna; kararı halkın vereceğini, Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz, bağımsızlık istiyoruz derlerse ne olacak sorusuna ise; Osmanlı Eyalet sistemi benzeri bir şey yapılabilir" diye cevap vermiştir. Ulus devlet yerine; eyalet sistemini tercih eden Başbakan Erdoğan'ın Emniyet Müdürü; bir bilgilendirme toplantısında ulusalcılığı terör kapsamına alarak, ulus devleti yıkma girişimlerinde, Amerika'nın devlet içindeki yapılanmada ne kadar yol aldığını göstermiştir.

Bugün Amerika'yı ve Avrupa Birliğini; kurtarıcı ve bir çeşit -özgürlük savaşlarına destekçi- olarak görenlerin ne büyük bir yanılgı içinde olduğunu görüyorsunuz.
Emperyalizme hizmet için; demokrasi maskesi takan bu kişi ve kuruluşlar da çok iyi bilmektedir ki; bağımsız ve özgür bir Kürdistan hayalden öte bir şey değildir. Bu hayallerine engel olarak gördükleri ve nefretle andıkları, terörist saldırılarla kayıplar verdirdikleri Türk Silahlı Kuvvetleri sayesinde, Amerika güdümlü Türk-Kürt savaş yaşanmamıştır. Amerika'nın, İsrail'in ve Avrupa Birliği ülkelerinin; Kürtlerin özgür ve bağımsız bir devlet kurmalarını desteklemek gibi bir niyetleri yoktur. Onlar maalesef Kürtleri; Ortadoğu'da petrol yataklarına bekçi, Türkiye'de ise istedikleri her an küçük bir kıvılcımla iç çatışmalar yaratabilecekleri ve sürekli bir kaosun hakim olduğu federasyona dönüştürmek için kullanmaktadır.


Ülkemizde bir takım yanlışlıklar yapılmış olabilir. Ancak şurası da bir gerçek ki; Ortadoğu'da hiçbir Kürt; Türkiye'de olduğu kadar özgür değildir. Federasyon ya da özerklik; Kürtlere bugün olduğundan daha fazla özgürlük sağlamayacaktır. İşte bu yüzden emperyalistlerin bu isteklerine karşılık; Türklerin ve Kürtlerin; federasyon ya da eyalet sistemini değil; aksine ulus devlet modelinin devam etmesi gerektiğini, birlik ve bütünlüğümüzü bozmalarına izin vermeyeceğimizi dile getirmesi gerekmektedir.

ŞEBNEM ÖZBEK
23-09-2008