31 Aralık 2009 Perşembe

Bir Demokrasi YILDIZI!

Sayın Turgut ÖZAL
Başbakan ve ANAP Genel Başkanı
Ankara 10 Ağustos 1987


Sayın BAŞBAKAN;

10 Ağustos 1987 tarihli gazetelere, yurt dışında çalışan Türk işçileri için verdiğiniz İLÂNDAKİ şu sözlerinizi, HAYRET ve İBRETLE okudum:

“Bugün Türkiye’de;


Başta Sayın Demirel,


Sayın Ecevit,


Sayın Erbakan,


Sayın Türkeş olmak üzere; bazı siyasiler, hukuken, 10 yıl politika yapmaktan, parti kurmaktan men edilmişlerdir.


Ne ile?


1982’de, Türk halkının yüzde 92 oy çoğunluğunu kazanmış bir HALKOYLAMASI, yani REFERANDUM ile….


Neden Türk halkı, böylesine ezici bir çoğunlukla bu kesimleri, POLİTİKADAN DIŞLAMAK dâhil, YENİ BİR ANAYASA’YI onaylamıştır?


Nedenini, tahmin ediyorum, hepiniz biliyorsunuz:


…………………………………………………..”






Sayın BAŞBAKAN;


Ne yapmak istiyorsunuz?

Sizi, zorlayan mı vardı da; SİYASET YASAKLARINI Meclis’in gündemine getirip, iktidar çoğunluğunuzla, “Yasakların kaldırılması” için OY verdiniz?

Ve şimdi de niçin, YASAKLARIN DEVAMI için, halkın oy kullanmasını istiyorsunuz?

1977 seçimlerinde, sayın Erbakan’ın partisinden aday oldunuz ve seçilemediniz. 1979 ara seçimlerinden sonra azınlık Hükümeti kuran Sayın Demirel, Millî Selâmet Partili olmanıza bakmaksızın size, önemli bir görev verdi.

O zaman Erbakan’ın Partisine niçin katıldınız ve niçin Demirel’in verdiği görevi kabul ettiniz?

Şayet; 1997 seçimlerinde Milletvekili seçilseydiniz; şimdi, siz de YASAKLI olmayacak mıydınız?

Unutmayınız ki:

1982 Anayasası’ndaki geçici maddeler, Danışma Meclisi’nin ürünleri değildir.


Anayasa’ya sonradan, KONSEY tarafından ilâve edilmiştir. Oylama esnasında vatandaşlar, Geçici Maddelerden habersizdi. Çünkü; Anayasa, kamuoyunda tartışmaya açılmamıştır. Kaldı ki; 1982 Anayasası’nın oylanış biçimi de, karmakarışıktır. Bir “EVET”le;

Hem Anayasa kabul edilmiş,


Hem Cumhurbaşkanı seçilmiş,


Hem de, GEÇİCİ MADDELER, yürürlüğe konulmuştur.


Yani; günün şartları icabı, millet yanıltılmıştır. Yanıltılmasa bile, karanlıkta bırakılmıştır.

O günlerde; Anayasa’ya “HAYIR!” istikametinde oy verdireceği tahmin edilen etkili kişiler, birkaç gün evvelinden “GÖZALTINA” alınmışlardır. Meselâ; o günlerde gözaltına alınan kişileri, bugünkü Sakarya teşkilâtınız ve Sakarya halkı, gayet iyi bilmektedir.

Her zaman ve her yerde, “Her şeye, halk karar vermelidir. Halkın kabul ettiği her şey DEMOKRASİDİR” dediğinize ve buna inandığınızı belirttiğinize göre; 1982 Anayasası’nda yapılacak değişiklikleri ( Seçmen yaşının düşürülmesi, Milletvekili sayısının artırılması, 175.ci maddenin değiştirilmesi), niçin bir PAKET halinde HALKOYUNA sunmadınız?

Bu halk oylaması, verdiğiniz ilânda belirttiğiniz kişilerden herhangi birisini, iktidara getirecek değildir. Veya sizi, iktidardan düşürecek değildir. Nasıl olsa bir seçim yapılacaktır. Eğer ülkeyi idarede başarılı kabul ediliyorsanız, kendinizden emin iseniz, tekrar iktidara gelememe endişesini taşımıyorsanız; siyaset yasaklarının devamını, niçin istiyorsunuz? Yoksa; millete güvenmiyor da, yasaklardan medet mi umuyorsunuz?

Doğrusu; bu davranışınızı kabullenmek ve yadırgamamak mümkün değildir. Her zaman ve her yerde demokrasiden bahseden siz; kendi hevesinize, keyfinize ve hedefinize uygun bir demokrasi arayışına mı girdiniz? Yoksa; CAH HISINIZ (Makam, mevki) mı galip geldi?

Gerçek demokrasiyi arayan bir vatandaş olarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ederek, yanlış yaptığınızı belirtmek ve hatırlatmak istedim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

Adapazarı

Tel:11528

30 Aralık 2009 Çarşamba

Devlet, Parti Devleti haline getirilemez.

Sayın Abdullah GÜL
Cumhurbaşkanı
Ankara 30 Aralık 2009

Sayın CUMHURBAŞKANI;

Çankaya Köşkü’ndeki “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve sanat Büyük Ödülleri” töreninden sonra verilen resepsiyonda;

“’Adaptasyon’ derken bunu diyorum. Hukuk uygulanıyor. Hukukumuza herkes riayet edecek.
Beni rahatsız eden, konuşurken, yazarken üslup kaçırılıyor. Özellikle TSK ile ilgili tasvip etmediğim yazılar çıkıyor. Sanki ’Diyarbakır Emniyet Müdürünü biz vurdurmuşuz’ gibi... TSK’ya lüzumsuz, haksız yakıştırmalar yapılıyor; ölçüsüz ve rahatsız edici değerlendirmeler yapılıyor. Bunlar yanlış şeyler. Diğer taraftan hukuk uygulanıyor. Sanki kanunun uygulanmasından rahatsızlık duyuluyor gibi oluyor. Bizim hukuk sistemimiz gelişmiş ülkeler seviyesine getiriliyor. Buna kendimizi adapte etmemiz lazım. Her kurumun içinde yanlış yapanlar çıkar. Kurumları haksız yere yıpratmayın. TSK, emniyet ve istihbaratı haksız yere yıpratmayın. Bunlar yanlış şeyler." ifadelerini kullanmışsınız.

Evet; belirttiğiniz gibidir:

Yalnız son günlerde değil; aylardan beri hatta birkaç yıldan beri, bazı odaklar ve medya mensupları, alabildiğine Türk Silâhlı Kuvvetleri hakkında yıpratıcı, tahrik edici ve küçük düşürücü yayınlar ve yorumlar yapmaktadırlar.

“Devletin yatak odasına girildi” ve “Kozmik sırlar var ve açığa çıkacak” gibi süper manşetler, bazı gazetelerde yeralmıştır.

Bir gizli tanığın ifadelerine dayanılarak, Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ı, askerlerin öldürdüğüne dair yorumlar yapılmıştır.

Bütün bunlar olurken de; etkili ve yetkili makamlar, kişiler ve görevliler, derin bir sessizliğe bürünmüşlerdir. Âdetâ görünmeyen, bilinmeyen bir organizasyon, halkı huzursuz etmek, halkı birbirine düşürmek, kaos ortamı yaratmak için elinden geleni yapmıştır ve yapmaktadır. Sanki bu oluşum; kurul, kurum, kuram ve kavram kargaşası yaratmak için seferber olmuştur. Halkın efkârı, o derece karışmıştır ki; herkes, devletin kurumları arasında büyük bir çekişmenin olduğuna inanır hale gelmiştir.

Bugün, yargının bağımsızlığı tartışılır haldedir. Devletin işleyiş biçimi bozulmuştur. Herkes, siyasî eğilimine göre taraf haline gelmiştir.

Devleti, kurallarına göre ve ahenk içinde çalıştırmakla görevli Siyasî İktidar, meydana gelen bunalımları, yönetemez duruma düşmüştür. “Kuvvetler Ayrılığı İlkesi” önemli ölçüde zedelendiği için; DEVLET, âdetâ, bir PARTİ DEVLETİ haline getirilmiştir. Kabul edilsin veya edilmesin; devletin çarkı ve ahengi bozulmuştur.

Bu hengâmede; değil kurumlar arasındaki ahenk, kurumların kendi içindeki ahenk dahî, bozulmuştur. Siyaset nüfuz edemediği için, kendi içinde en sağlam kurum, Türk Silâhlı Kuvvetleri’dir. Yargı dahî ahengini kaybetmiştir. “Hukuk Devleti mi, Kanun Devleti mi” tartışmaları, zihinleri karıştırmıştır. Zîra; beraberinde adâleti getirmeyen kanunlar, yürürlüktedir. Bu ifadem, belki yadırganabilir. Ama, iyi düşünüldüğü ve irdelendiği takdirde, ifademin doğruluğu, açık bir şekilde görülebilir. İşte, Çarpıcı ve düşündürücü bir örnek:

5-6 aydan beri Türkiye, Çek Kanunu tartışmıştır. Bu kanun tasarısı, uzun müzakere ve tartışmalardan sonra TBMM’nde kanunlaşmıştır. Eski uygulamaya göre herhangi bir değişiklik getirmeyen yeni kanunun, beraberinde adâleti getirip, getirmediği, hiç tartışılmamıştır. Hiçbir borç için getirilmeyen ve alacaklıya bir faydası olmayan hapis cezası, eski kanunda olduğu gibi, yine muhafaza edilmiştir.

Bankaların, resmi izinli tefeci factoring şirketlerinin, bir türlü önlenemeyen tefecilerin oluşturdukları etkin ve baskın lobiyi, hiç kimse görmemiştir veya hesaba katmamıştır. Çek karnelerini yüksek fiyata satan bankaların, elde ettikleri büyük kazançları uğruna, o veya bu sebeple işi bozulan, iflâs ederek çaresiz kalan insanlar, fedâ edilmiştir. Bu kanun çıkartılırken; hiç kimse, “Avrupa hukuk normunu” aklına getirmemiştir. Tefecilerin, factoring şirketlerinin, acımasız bir silâh olarak kullandıkları ve alacaklıya hiçbir faydası olmayan hapis cezası, yürürlükte kalmıştır.

Sayın CUMHURBAŞKANI;

İcranın başı olması sebebiyle Siyasî İktidar, yani Hükümet, büyük bir Güçtür. Güç, avuç içine alınan kum gibidir, sıktıkça, parmakların arasından akıp gider. Bu sebeple; elinde güç bulunduran her kurum ve kişi, bu gerçeği, düşünmek zorundadır.

Bu Güç, hakkı KUVVETTE arayanlarla; kuvveti, HAKTA arayanlara göre, farklı neticeler hâsıl eder.

CÂH (Makam) hırsları galip ve HAKKI, kuvvette arayan Hükümetler; bu GÜCE dayanarak, mağrur olurlar ve yanlış işler yaparlar.

Kuvveti, HAKTA arayan Hükümetler ise; milletin dayanağıdır. Zîra; bu tarz hükümetler, ellerindeki GÜCÜ, ülkenin imar ve inşası, milletin sulh, sükun, huzur, güven, refahı ve ülkenin topyekûn kalkınması için kullanırlar.

Bu gerçeklerin tahtında herkes; hislerini bir tarafa bırakarak, gelişen olayları, aklın, mantığın ve ilmin tahtında izlemek, irdelemek ve değerlendirmek zorundadır. Türkiye’nin buna, şiddetle ihtiyacı vardır. Aksi halde Türkiye; kaostan kurtulamaz; provokasyonlar, anarşi ve terör, hem milletin ve hem de ülkenin, dirlik ve düzenliğini bozar. Zîra, Türkiye; zor ve netameli bir coğrafyadadır ve de her zaman için, iç ve dış odakların husumetlerine maruz kalan bir ülkedir.

Bu hususta, ülkenin Cumhurbaşkanı olarak size de, çok önemli görevler düşmektedir. Milletimiz, bu görevinizin izlerini görmek ister ve de, hakkıdır.

Bir vatandaş olarak ve demokratik haklarımı kullanarak, duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

28 Aralık 2009 Pazartesi

Büyük Tasfiye Hareketi

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 28 Aralık 2009


Sayın BAŞBAKAN;


İcranın başı olması sebebiyle BAŞBAKNLIK, büyük bir GÜÇTÜR.

Bu BÜYÜK GÜÇ, hakkı, KUVVETTE arayanlarla; kuvveti HAKTA arayanlara göre farklı neticeler hâsıl eder.

CAH HIRSI galip ve HAKKI kuvvette arayanlar, bu güce dayanarak mağruru olurlar ve yanlış işler yaparlar.

Kuvveti, HAKTA arayanların başbakanlığı ise, milletin dayanağıdır. Zîra; bu özelliği taşıyan kişiler, ellerindeki gücü, ülkenin ve milletin refahı için kullanırlar.

Bu mektubumu yazış sebebim şudur:

Dış ekonomik İlişkiler Kurulu’nun (DEİK) 2009 yılı Olağan Genel Kurulu’nda yaptığınız konuşmanızda, eczacıların eylemlerini, bir hak arayışı olarak değil de, bir direniş olarak değerlendirerek, marketlerde ilâç satışını sağlayacak hazırlıklar yaptığınızı ifade ettiniz.

Mesleği, zorunlu olarak bırakmış bir eczacı olarak ifade etmek isterim ki; uygulamaya geçileceği düşünülen bu tasarruf, uygun değildir. İşin özünde, eczanelerin tasfiyesi ve ilâç ticaretinin global sermayenin eline geçmesi düşüncesi yatmaktadır. Öyle zannediyorum ki; eczaneler, SGK ile ferdî sözleşme yapsalar da, yapmasalar da, eczaneler zinciri kurularak, mevcut eczaneler tasfiye edilecektir. Aynen; süper marketlerin ve büyük alış-veriş merkezlerinin, bakkalları, küçük esnafları tefsiye etmelerinde olduğu gibi.

Bugün dünyada, silâh ve petrol ticaretinden sonra en büyük kâr sağlayan sektör, sağlık ve ilâç sektörüdür. 72 milyonluk Türkiye, global sermaye için, çok cazip bir pazardır ve bu global sermaye, yerli ortakları ile birlikte, Türkiye pazarına göz dikmişlerdir. Değişik, anlaşılması zor ve eczacıları zora sokan uygulamaların altında, bu gerçek yatmaktadır. Basit bir örnek:

Kurum ıskontoları, eczanelerin sorumluluğuna bırakılmış ve eczacılar, kurumların tahsildarı konumuna getirilmiştir. Muayene ücretlerinin tahsilâtı dahî, eczacılar vasıtasıyla yapılmaktadır.

İlâç fabrikaları ve ilâç ithalâtçıları, SGK’ya iskonto yapmayı kabul etmişlerse; devreye, niçin eczacılar sokulmaktadır?

Bunun sebebi düşünülmeli ve gerçeklere ulaşılmalıdır.

Başta bankacılık ve finans sektörümüz olmak üzere, önemli iktisadî değerlerimiz, altyapı tesislerimiz ve hatta perakende ticaretimiz yabancıların eline geçtiği gibi; ilâç sanayimiz de önemli ölçüde yabancıların eline geçmiştir. Sıra; perakende ilâç ticaretine, yani eczanelere gelmiştir. “Eczaneler zincirlerinin” oluşturulacağı, zaten 5-6 yıldan beri söylenmektedir ve bununla ilgili olarak yasa teklifinin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sevk edildiği ifade edilmektedir.

Bu sebepten dolayı, eczacıların eylemlerini, hislerden azâde aklın, mantığın ve ilmin tahtında değerlendirmekte, ülkenin çıkarları açısından büyük faydalar vardır.

Günümüzdeki gelişmelere ışık tutacağı ve bugün yaşananlarla benzerliği olduğu için, günün Maliye Bakanı Kemâl Unakıtan’a yazdığım 10 Şubat 2005 tarihli mektubumun suretini, bilgilerinize, dikkatlerinize ve tetkiklerinize arz etmeyi uygun buldum. Gereğini yapacağınıza inanmaktayım,

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

Eki:

Sayın Kemâl UNAKITAN
Maliye Bakanı
Ankara 10 Şubat 2005


Sayın BAKAN;


14 Aralık 2004 tarihinde Maliye Bakanı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ve Türk Eczacıları Birliği arasında imzalanan, 2005 malî yılında Sosyal Güvenlik Kuruluşları’nın ilâç alımı ile ilgili PROTOKOLÜN iptalinde, zaruret vardır. Zîra; bu protokol, karmaşıktır ve adâletsizdir. Ayrıca bu protokol, çifte standartlıdır. Şöyle ki:

Protokol, Sosyal Güvenlik Kuruluşları ile Konsolide Bütçeye tâbî kuruluşların ilâç alımlarında, yüzde 14,5 oranında ıskontoyu öngörmektedir ve bu ıskonto tahsilâtı, eczacılar vasıtasıyla yapılacaktır.Yani eczacılar, kurumların tahsildarı konumuna düşürülmektedir. Diğer kurumlar ve vatandaşlar için, ıskonto öngörülmemektedir.

Iskonta kapsamı dışında kalan kuruluşlar ile vatandaşlar, “Biz de, aynı oranda ıskonto istiyoruz.” diye dayatırlarsa; bu durum karşısında eczacılar, ne yapacaklardır.

Ayrıca protokol, “Ucuz eşdeğer ilâç uygulaması” adı altında, karışık ve işin içinden çıkılamaz bir kargaşa getirmektedir. Ki; bu ifade, bazı firmaların kayırılmasına ve kollanmasına matuftur.

İlâç fiyatlarının tayin ve tespitinde, eczacıların söz hakkı yoktur. Bu yetki, Sağlık Bakanlığı’na aittir.

Eğer; ilâç fiyatlarında bir dengesizlik ve farklılık varsa; bunun giderilmesi, Sağlık Bakanlığı’nın görevidir. “Kamuya 500 trilyon lira tasarruf sağlanacaktır.” varsayımı ve ifadesiyle, eczacıları zora sokmanın bir anlamı yoktur.

Eğer ilâç üreticileri ve ilâç ithalâtçıları, kamuya söz konusu ıskontoyu vermeyi kabullenmişlerse; en çıkar yol, ilâç fiyatlarını, ıskonto oranı kadar ucuzlatmak değil midir?

Bir önemli husus da şudur:

Söz konusu protokol, 14 Aralık 2004 tarihinde imzalanmıştır. Uygulama, 10 Şubat 2005 tarihinde başlayacaktır.

Her eczanenin iş kapasitesine göre belirli bir ilâç stoku mevcuttur. Bu kısa süre içersinde eczanelerin, stoklarını eritmeleri mümkün değildir. Stoklara ait ıskontolar, eczacıların zararı olacaktır. Bu, bir haksızlıktır ve bu haksızlığın yaratıcısı da, devlettir. Bu da, “HUKUK DEVLETİ” ilkesine aykırıdır.


Sayın BAKAN;

İşin kolay yolu varken zor yolun seçilişine, gerçekten bir anlam veremiyorum ve bu PARLAK FİKİR, kimlere aittir?” diye sormadan edemiyorum. Sahi, bu parlak fikir, kimden çıkmıştır?

Sayın Başbakanın dahî şikâyetçi olduğu “BÜROKRATİK OLİGARŞİ” den mi? Yoksa; ilâç piyasasını, başkalarının istekleri doğrultusunda yönlendirmesini başaran Türk Eczacıları Birliği Başkanı Mehmet Domaç’tan mı?

Kimse alınmasın; demokratik ve vatandaşlık haklarımı kullanarak, öğrenmek istiyorum.

Yalancı şeyhlerin, sahte mürşitlerin, insanları aldatmak için tezgâh kurduğu günümüzde; gadab, hiddet, hırs ve şehvet rüzgârlarının estiği bu zamanda; kaşınmakla UYUZU, tedavi edeceklerini zanneden; gönül gözü kör olan ve söz ile vatanperver geçinen ve bilinenle amel etmeyen zavallılardan olmadığım için; her zaman ve her şart altında duygu, düşünce ve görüşlerimi söylerim.

Halk efkârını karıştıran, hürriyeti takdir etmeyen ve kıymetini bilmeyen;

Cehalet Ağa’nın,
İnat Efendi’nin,
Garaz Bey’in,
İntikam Paşa’nın,
Taklit Hazretleri’nin,
Mösyö Geveze’nin, müştereken kurdukları ittifakın; alabildiğine kavram kargaşası meydana getirdiğinin; meseleleri, içinden çıkılmaz hale soktuğunun farkına vardığım için; her yerde ve her zaman, doğru olanı savunmayı, bir görev addettim.

Bu sebeple; bu protokol konusunda, tekrar bizzat size müracaat etmeyi uygun buldum.

İlgilenip, ilgilenmeyeceğinizi; geçerli ve uygun bir çözüm bulup, bulmayacağınızı bilmemekle beraber, yine de, vatandaşlık haklarımı kullanarak, konuyu, gündeme getirdim.

Adâleti sağlamak ve vatandaşların haklarını korumak, ülkeyi yönetenlerin görevidir. Kapalı kapılar ardında, “BEN YAPTIM; OLDU!” fiili durumu, DEMOKRATİK HUKUK DEVLETİ anlayışı ile bağdaşmayacağı, reddedilmez bir gerçektir.

Uygulama ile gerçekten, kamunun 500 trilyon liralık tasarrufu hedef alınmışsa ve bizim bilmediğimiz ve idare olarak sizlerin de farkında olmadığı birtakım çıkarlar söz konusu değilse; ilâç fiyatlarının yüzde 20 oranında ucuzlatılması, en doğru ve en tutarlı yol değil midir?

Gereğini yapacağınıza inanıyorum.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

27 Aralık 2009 Pazar

Halkı, daima çok bilmişler yanıltmıştır.

Sayın Derya Sazak,
Sayın Fehmi Koru,
Sayın Mustafa Erdoğan,
Sayın Fuat Keyman,


POLİTİK AÇILIM PROGRAMI
TRT-1 Televizyonu 27 Aralık 2009


Sayın Baylar;

Yorumlarınız, baştan aşağıya, belirli bir istikamette fikir oluşturmaya matuf bir görüntü vermektedir.

Siyasî hedefleri ya göremiyorsunuz veya kasıtlı hareket ediyorsunuz. Zira; kurul, kurum, kuram ve kavram kargaşası meydana getiriyorsunuz.

Bu tutum ve davranışlarınız, devleti zaafa uğratır.

Şu hususa dikkat etmelisiniz:

DEVLET, bir kavramdır, bizatihi vücudu yoktur. Devletin, kurumları, kuruluşları, organları vardır. Devletin ilmi tarifi de;

“BİR HÜKÜMET İDARESİNDEKİ SİYASÎ TOPLULUK” şeklindedir.

Hükümet, bir kurumdur. Fakat, DEVLET demek değildir. Hükümetlerin görevi, Devleti, ana kaidelere ve ana belgelere göre işletmektir.

TBMM, bir kurumdur. Fakat, DEVLET demek değildir. TBMM’nin görevi, yasama ve denetleme işlevini yerine getirmektir.

YARGI, bir kurumdur. Fakat, DEVLET demek değildir. Yargının görevi, adâleti sağlamaktır.

ORDU, bir kurumdur. Fakat, DEVLET demek değildir. Ordunun görevi, iç ve dış düşmanlara karşı ülkeyi korumaktır.

Emniyet Teşkilâtı bir kurumdur. Fakat, DEVLET demek değildir. Emniyet teşkilâtının görevi, asayişi sağlamaktır.

Hükümetler, devleti bir ahenk içersinde yönetmesini başarırlarsa; devletin kurumları, kuruluşları ve organları da görevlerini, eksiksiz bir şekilde yerine getirirler.

Şayet Hükümetler, kendilerini DEVLET ZANNEDEREK, keyfî, tutarsız ve bizden olanlar ve bizden olmayanlar ayırımına göre devleti işletmeye çalışırlarsa; kurum, kurul, kuram ve kavram kargaşası meydana gelir ve devletin çarkı bozulur.

Yazınıza konu ettiğiniz hususlara bakacak olursak; devletin iki önemli kurumu olan ordu ile emniyet teşkilâtını karşı karşıya getirmek; hükümetle ordunun zıtlaşmalarını sağlamak isteyen bir gayretin olduğunu görürüz. Bu da, kurumlar arasındaki ahengin bozulduğunun kanıtıdır.

Açık olalım: Ordu, siyasî baskının ve siyasî yapılanmanın etki alanı dışındadır. Tayin ve terfilerde, kendi düzenine yapılmaktadır ve kadrolar oluşturulmaktadır.Yani; Ordu, bütünlüğünü, önemli ölçüde koruyan bir kurumdur.

Bugün DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ haline getirildiği veya getirilmek istendiği, bilinmeyen bir husus değildir. Bunun en belirgin işaretleri, başta medya olmak üzere kurum ve kuruluşların iktidar yanlısı ve iktidar karşıtı olarak bölündüğüdür.

Böyle bir ortamda; Türkiye, kendisine yönelik iç ve dış odakların husumetlerinden yara almadan çıkamaz. Meydana getirilen senaryo, provokasyonlar, anarşi ve terör, ülkemize ve milletimize büyük zararlar verir. Devletin ve ülkenin dirlik ve düzenliği bozulur.

Anlaşılmaktadır ki; bütün kurgular, ordu üzerine odaklanmıştır. Ve bilinmeyen bir el, hükümetle orduyu, karşı karşıya getirme gayretine girmiştir.

Siyasî iktidar, bunalımları iyi yönetememektedir. Bu zaaf ve basiretsizlik, yalnız ordu-hükümet arasındaki ahengi bozmakla kalmamış; devletin bütün kurumları arasındaki uyuşmazlığı had safhaya çıkarmıştır.

Açık ifadeyle; bunalımın boyutu çok büyüktür. Bu bunalım, varsayımlara dayalı hareketlerle önlenemez. Devletin, bir ahenk içinde işletilmesiyle aşılabilir.

Bu bakımdan, bu programdaki konuşma ve yorumlarınızı yadırgamamak mümkün değildir.

Lütfen; yanlış istikamette bir kamuoyu oluşturarak, siyasî taraflılıktan vazgeçiniz ve gerçekleri dile getiriniz.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

26 Aralık 2009 Cumartesi

Geçmiş bilinmezse, gelecek kurulamaz.

Sayın Nihal Karaca BENGİSU
Habertürk Gazetesi Yazarı
İstanbul 26 Aralık 2009


Sayın BENGİSU;

Dün gece sizi, Habertürk Televizyonu’nunda yayınlanan “Basın Kulübü” programında izledim.

Sorduğunuz sorularda ve yaptığınız yorumlarda, iki önemli hususta, hissî davrandığınızı; aklı, mantığı ve ilmi dışladığınızı gözlemledim.

Bunlardan birincisi, din; ikincisi de, Kürt sorununda dış etkilerin olmadığı konusundaki, peşin hükümlülüğünüzdür.

Din konusuna bakalım:

Yüce ve evrensel İslâm Dini, akla kıymet verir, tefekkürü şart kılar, irade ve hürriyet sıfatlarının gereği olarak, sorgulamayı emreder.

Bu bakımdan; dini ve dindarlığı referans alan AKP İktidarını, kayıtsız ve şartsız destekler bir görüntü vermeniz; İslâm Dini’nin özüne uygun değildir ve teslimiyetçiliği kabullenişinizin delilidir.

Maksadımı daha iyi anlatabilmek için Tarihî bir örnek vermek istiyorum. Şöyle ki:

Hz. Ömer, devlet başkanı seçildiği gün yaptığı konuşmasının bir bölümünde, şu önemli sözleri söylemiştir:

"Ey Milletim! Hak ve hakikat peşinde koştuğum sürece benim peşimden geliniz! Hak ve hakikatten ayrıldığım zaman benim peşimden gelmeye devam ederseniz; Allah indinde, siz de sorumlu olursunuz!" Hz. Ömer'in bu sözü üzerine bir kişi, hemen kılıcını çekerek, şu sözleri söylemiştir:

"Ömer! Sözlerine dikkat et! bu millete hakaret hakkını sana kim verdi? Hak ve Hakikatten ayrıldığın zaman senin peşinden gelecek insan tasavvur etmen, bu millete yapılan en büyük hakarettir. Haktan ayrılırsan, bu kılıç, sana haddini bildirir." Bunun üzerine Hz. Ömer, teşekkür ederek şu sözleri söylemiştir:

"Beni, böyle bir milletin başına devlet başkanı tayin ettiği için Allah'a şükürler olsun! Ve biliniz ki; Bir millet icabında idarecilerini acı, acı tenkit etmezse; o idareciler de, kendilerine yöneltilen bu acı tenkitlere lâzım gelen alâkayı göstermezlerse; ne o milletten ve ne de o idarecilerden hayır gelmez!"

Bu ölçülere göre kendinizi sorgulamanız ve bu öze göre okuyucularınıza hitap etmeniz, sizin için de, ülke için de ve millet için de, daha hayırlı olur.

Şimdi, Kürt sorununa bakalım:

Bulunduğumuz coğrafyanın önemi ve özellikleri sebebiyle Türkiye, daima, iç ve dış odakların husumetlerine maruz kalmıştır, kalmaktadır ve bundan sonra da kalacaktır. Çünkü; bölgemizde, başkalarının da hedefleri ve projeleri vardır.

Bu hususla ilgili olarak örnekler vermek istiyorum. Şöyle ki:

1- Bölgemizin büyük oyuncusu ABD’nin emelleri, Amiral Webb’in, Lord Curzon’a yazdığı 19 Ağustos 1919 tarihli yazısından tarafımızca bilinmektedir. Amiral Webb, söz konusu yazısında şu ifadeleri kullanmıştır:

“AMERİKA, TRABZON ve ERZURUM’u içine alan bir ERMENİSTAN’ı himaye edecektir. GERİ KALAN DÖRT İLDE DE, KÜRT DEVLETİ KURDURACAKTIR.”

2- Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu sınırlarına itirazı olduğu gerekçesiyle ABD, LOZAN ANTLAŞMASI’nı onaylamamıştır. Bu hususta, Hasan Pulur’un yazısı örnek gösterilebilir:

Milliyet Gazetesi Yazarı Hasan Pulur, 13 Nisan 1995 tarihli yazısının bir bölümünde şunları yazmıştır:

“Geçenlerde Akademi üyelerinden emekli Büyükelçi Sayın Oğuz Gökmen’in bir yazısını okuyorduk.

Oğuz Gökmen, eski, dağınık, perişan bir dosyadan söz ediyordu. Dosyada, şimdi KUZEY IRAK denilen yörelerin, Birinci Cihan Savaşı ve Kurtuluş Savaşından sonraki hazin, elemli hikâyesi var…

Dosyada bir fotoğraf…Lozan’da İsmet Paşa ve İngiltere’nin baş delegesi Lord Curzon…

Misak-ı Millî sınırları içinde kalan Musul ve Kerkük’ün âkibeti, iki ülkenin, Cemiyet-i Akvam gözetiminde yapılacak görüşmelere bırakılmış.

Yerli halk, Türkiye diyor; İngiltere, diretiyor. Türkiye plebisit, halk oylaması istiyor; İngilizler, “Buranın halkı cahildir.” diye karşı çıkıyor ve Nasturi İsyanı başlıyor. Hristiyanlığın bir mezhebi olan Nasturilerin isyanı kısa sürede bastırılıyor….

Yıllarca süren savaştan sonra, yeni Türk Devletini kuranlardan Musul ve Kerkük’ü almak için direnen İngilizler, yeni bir isyan hazırlığına giriyorlar.

Oğuz Gökmen’in anlattığına göre, “CERİDE D’ORİENT” Kulübünde iki kişi bezik oynamaktadırlar. Biri, Türkiye’nin Başbakanı Fethi Okyar, diğeri de İngiltere Büyükelçisi Lindsay’dır.

İngiliz büyükelçisi bir ara iskambil kâğıtlarını bırakıp, Türkiye Başbakanına hayırlı önerilerde bulunuyor:

“Ekselans; bırakınız artık şu MUSUL ve KERKÜK hayallerini, bakın başınıza ne belâlar geliyor.”

İngiliz elçisi gelen belâları hatırlatırken, gelecek belâların müjdesini de verir:

“Bu işin peşini bırakırsanız, Musul Petrollerinden size pay veririz, limanlarınızın yapımı için kredi açarız.”

İngiliz Elçisi, baklayı ağzından çıkarır:

“Üstelik; bir daha ülkenizde zinhar bir KÜRT İSYANI çıkmayacağını taahhüt ederiz.”
Fethi Okyar, İngilizin bamteline basar:

“Ama sizin, Irak üzerindeki MANDA SÜRENİZ bitmek üzere…”

Ne gam! Emperyalizmin oyunu biter mi?

“Tasanız o olsun; biz, o süreyi hemen uzatırız.”

Sonra ne mi oldu?

Şeyh Sait İsyanı başlar; genç Türkiye Cumhuriyeti bu isyanı bastırır. Ama, MUSUL ve KERKÜK de gider.

İngiliz elçisinin dediği çıkmıştır.”

3- Güneri Civaoğlu’nun yazısı da, konuya ışık tutan iyi bir örnektir:

Güneri Civaoğlu’nun 2 Şubat 1991 tarihli ve “İKİ YARBAY” başlığını taşıyan yazısından bir bölüm şöyledir:

“Hyati Regeny Otelinin 11. katında bir dairede, ABD Kuvvetleri Ordu Sözcülüğü Merkezinde Amerikalı yarbayın sözleri…

Amerikalı yarbayla duvara asılı dev Ortadoğu haritasının önündeyiz.

Sağ elinin avuç içini Musul/Kerkük vilâyeti olan geniş alanda gezdiriyor. Ve sakin bir sesle kelimeleri, tane, tane seçerek anlatıyor:

“İşte KÜRT DEVLETİ burada kurulur. Savaş bitecek, Saddam çökmüş olacak. Bu yörede devlet kalmayacak. Devlet otoritesinden yoksun bir boşluk doğacak. Kürtler, bir devlet kurarak, buradaki boşluğu dolduracaklar. BELKİ, TÜRKİYE’DEN DE TOPRAK İSTERLER.

Ona, anımsatıyorum:

“Türkiye, bunu kabul etmeyeceğini açıklamış bulunuyor.”

Amerikalı Yarbay, “O ZAMAN ÇARPIŞACAKSINIZ!” diyor.

Soruyorum:

“Türkiye’nin düzenli orduları, silâhları, topları, zırhlıları, tankları, uçakları, füzeleri var. Böyle büyük bir güce nasıl karşı koyarlar? Hem gerek Suriye, gerek İran, Irak’ın toprak bütünlüğü için açık tavır koymuş bulunuyorlar. Onların da bölgede bir Kürt devleti oluşmasına göz yumacaklarına, nasıl ihtimal veriyorsunuz?”

Amerikalı Yarbayın verdiği yanıt, düşündürücüdür:

“Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerin de yakında, çok silâhları olacaktır. Saddam’ın bıraktığı silâhlar, onlara kalıyor. Belki Türkiye’de sizinkilerden bile ileri silâhları olacak. Uçakları, tankları, füzeleri, zırhlıları, helikopterleri, havaalanları, vs. gibi”

4- Yeni olduğu için hafızalarımızdadır:

ABD Dışişleri Bakanı Hilary Clinton Türkiye'yi ziyaretinde; resmî görüşmelerin ardından yaptığı açıklamada, "Türkiye'nin demokrasisini ve etnik yapısını konuştuk. Şu anda size, Başkan Obama'nın Nisan başında Türkiye'yi ziyaret edeceğinin müjdesini verebilirim. Başkan Obama, Türkiye ile bir likte, Dünyayı yeniden şekillendirecektir." sözlerini söylemiştir.

Sayın BENGİSU;

Verdiğim bu örnekler, bir hayal ürünü değil, tarihin sayfalarında ve olaylara ssmuhatap olan kişilerin hatıralarında kayıtlıdır. Bugün PENTAGON’da, Avrupa Birliği’nde yayınlanan haritalar da bilinmektedir. Kaldı ki; 29 Mart Yerel Seçimlerinden sonra, DTP’li bazı milletvekillerinin ve belediye başkanlarının, “Bu seçimler, Kürt Bölgesinin sınırlarını belirlemiştir.” dedikleri de bilinmektedir.

Meydana gelen gelişmelerin Kürt kökenli vatandaşlarımızın, olmadığı iddia edilen haklarını savunmakla uzaktan, yakından bir ilgisinin olmadığı aşikârdır. Bu sebeple; büyük ve iddialı bir gazetenin köşe yazarı olduğunuz için, meydana gelen ve ülkemizi rahatsız eden olayları, kendi his terazinizde değil de, tarihin ışığında değerlendirmenizde fayda vardır. Zîra; tarih, olayları anlatan bir bilim dalı değil; olayların cereyan ettiği zamandaki siyasî, iktisadî ve askerî hedefleri inceleyen ve irdeleyen bir bilim dalıdır. Bu gerçeği dikkate almayanlar, ihtiyatsız yaşarlar. Yine tarihen sabittir ki; tarih, ihtiyatsızlığa karşı gayet acımasız ve zalimdir.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

25 Aralık 2009 Cuma

Türkiye, son 29 yılını sorgulamalıdır.

Sayın Nurettin Canikli
AKP Grup Başkan Vekili
TBMM
Ankara 25 Aralık 2009

Sayın Canikli;

Doğrudur: Türkiye, yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmektedir. Turgut Özal tarafından yürürlüğe konan bu model, Türkiye'nin millî ekonomisini tasfiye etmiştir.

Ancak; geçmişi kötüleyerek, kendi döneminizi aklamaya çalışmanız düşündürücüdür. Zîra; aynı yanlışlığı iktidarınız da devam ettirmiş ve Türkiye'yi, tam anlamıyla dışa bağımlı hale getirmiştir.

Lütfen; ekteki mektuplarımı okuyarak bana cevap veriniz.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

Not: İç ve dış borçların millî gelire göre oarantılanması, daima yanıltıcı olur. Zîra; Carî fayatlara göre hesaplanan dolara endeksli milli gelir ile sabit fiyatlara göre hesaplanan milli gelir farklıdır.

8 Yıldan beri dolar kuru, sabit ve hatta 8 yıl öncesine göre daha gerilerdedir. TÜİK'in, sabit fiyatlara göre açıkladığı 7 yıllık milli gelir artışı yüzde 33'tür.


Sayın Nazım EKREN
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Ankara 24 Eylül 2008


Sayın Bakan;

Katıldığınız bir toplantıda, "TÜRKİYE HEM YAPISAL REFORMLARLA, HEM DE MÂLİ VE FİNANSAL DİSİPLİNLE KENDİ İÇİNDEN ORTAYA ÇIKACAK BİR KRİZ İHTİMÂLİNİ ÖNEMLİ ÖLÇÜDE KONTROL ALTINA ALMIŞ BULUNUYOR. MÂLÎ SEKTÖR BAKIMINDAN, KAMU SEKTÖRÜ BAKIMINDAN, BİLÂNÇO AÇISINDAN CİDDİ BİR PROBLEMLE KARŞI KARŞIYA DEĞİLİZ. İÇ BORÇLAR YTL OLDUĞU İÇİN KOLAY. ÖZEL SEKTÖRÜN DIŞARDAN ALDIĞI KREDİ MİKTARINDA ARTIŞ VAR. ELBETTE BU PARANIN NEREDE KULLANILDIĞI ÖNEMLİ. ARTAN MİKTAR DÖVİZ GELİRİ VE DÖVİZ GİDERİ DENGESİ OLUŞMADIYSA BİR RİSKTİR." dediğinizi, gazetelerden okudum.

Merak ettiğim husus şudur:

28 yıldan beri etkili ve yetkili kişilerden masal dinler gibi YAPISAL REFORM, MÂLÎ ve FİNANSAL DİSİPLİN sözlerini dinlemekteyim. Dâima büyük risklerle ve ekonomik krizlerle karşı karşıya kaldığımız için de, yetkililerin bu sözlerinin bir anlam ifade etmediğini gördüm. Neticesi de bellidir:

Üretmeyen veya yeterli seviyede üretemeyen bir ekonomik yapı oluşmuştur.

1980 yılında 13 milyar dolar olan iç ve dış borç stokumuz bugün, 28 yıl zarfında ödenen 500 milyar dolar faize rağmen, 480 milyar dolara ulaşmıştır.

Dış ticaret ve cari açığımız, son 6 yılda yapılan 50 milyar dolar tutarındaki özelleştirmeye rağmen, Türkiye'nin geleceğini karartacak derecede artmıştır. Ve giderek artmaktadır.

İç pazara ve sanayiye sağlam bir kaynak sağlayan tarım ve hayvancılığımız çökmüştür ve Türkiye, kendi kendini besleyemez hale düşmüştür.

Ham madde, ara malı ve gıda maddeleri ithalâtı, büyük boyutlara ulaşmıştır.

Yıllık faiz giderlerimiz, 50 milyar dolar seviyelerine ulaşmıştır.

Bu durum karşısında merak ediyorum:

28 yıldan beri Türkiye'nin yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edildiğine dair bir kanaatiniz oluşmuş mudur?

Sâdece parasal ve mâlî politikalarla idare edilen bir ülkede, üretmek veya yeterli seviyede üretmek mümkün olur mu?

Türkiye'nin bu derece borçlanmasına ve dış ülkelere katma değer transfer etmesine ihtiyaç var mıydı?

TÜİK açıklamıştır: Sabit fiyatlarla 2003 yılında 76 milyar YTL olan Gayri Safî Millî Hasıla, 2007 sonunda ancak 101 milyar YTL'ye ulaşabilmiştir. Beş yıl zarfındaki artış, yüzde 34'tür. Size göre bu, yeterli midir?

En önemlisi; muhtemel bir malî krizde, Türkiye'nin durumu ne olacaktır?

Sayın Bakan;

Herkesin müşterek düşüncesi, 2001 krizinin bir beceriksizlik ve kötü idare sebebiyle meydana geldiği şeklindedir. Hattâ, Anayasa kitapçığının fırlatılması neticesinde bu krizin oluştuğu kanaati yaygındır. Acaba, siz de ayni kanaatte misiniz? Bu krizin, yabancılar tarafından plânlı ve bir hedefe yönelik olarak bilinçli bir şekilde çıkartıldığını düşündüğünüz olmuş mudur?

Konuyu biraz açayım:

Hatırlarsınız; Türkiye, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremiyle sarsıldı ve ekonomisi, ağır bir darbe aldı.

29 Kasım 2000 tarihinde İngiltere Bankalar Birliği Başkanı ve İngiltere Merkez Bankası Yönetim Kurulu Üyesi Andrew Buxton, verdiği bir demeçte Türk bankacılığı için şu sözleri söylemişti:

"TÜRKİYE'DE FİNANSAL HİZMETLERİN YAYGINLAŞTIRILMASI VE GENİŞLETİLMESİ İÇİN BİRLEŞTİRMELER GERÇEKLEŞTİRİLECEK VE BAZI BANKALAR YOK OLACAKTIR."

Bu sözler, yaratılacak bir krizin işaretleriydi. Sonraki gelişmeler, Buxton'un sözlerinin doğruluğunu ıspatlamıştır. Her nedense; hiç kimse, bu gerçeği ülkenin gündemine getirmemiştir. Yani; 21 Şubat 2001 krizinin, bilinçli olarak yaratıldığını ifade eden çıkmamıştır.

Günün BDDK Başkanı Engin Akçakoca, 11 Temmuz 2001 tarihli Milliyet Gazetesi'nde yayımlanan demecinde, şu dikkat çekici sözleri söylemişti:

"BANKALARI FONA ALMADAN REHABİLİTE EĞİLİMİNDEYDİK. BUNUN İÇİN DÖRT HAFTA DAHA FIRSAT TANINMASINI İSTEDİK. DÜNYA BANKASI İLE MUTABAKAT SAĞLADIK. AMA, IMF TARAFI DAHA KATI DAVRANDI VE İMF'Yİ İKNA EDEMEDİK. BEN, GENE DE DÜŞÜNÜYORUM Kİ; ÖYLE BİR FIRSAT TANINSAYDI, DAHA UCUZ BİR ÇÖZÜM YOLU BULUNABİLİRDİ. GARANTİSİ YOK; AMA, DENENMELİYDİ."

Engin Akçakoca'nın bu sözlerinin ne anlama geldiğini konuşan, irdeleyen ve sorgulayan çıkmamıştır. Başkalarına boyun eğdiğimizi, bilerek veya bilmeyerek herkes kabullenmiştir.

Başka bir örnek, çok daha vahimdir:

Günün FON bankaları Ortak Yönetim Kurulu Başkanı Tevfik Altınok ise; Sabah Gazetesi Yazarı Yavuz Semerci'ye verdiği ve 1 Aralık 2001 tarihli Sabah Gazetesi'nde yayımlanan demecinde, şu dikkat çekici sözleri söylemiştir:

"25 KASIM 2001 TARİHİ İTİBARİYLE TMSF'YE 18 BANKA DEVREDİLMİŞ; 4 BANKA SATILMIŞ, BİR BANKANIN LİSANSI İPTÂL EDİLMİŞTİR. 30 KASIM'DA BİR BANKA DAHA FON'A ALINMIŞ VE BİR BANKA DA KAPATILMIŞTIR. BİZ, FON'A ALINAN BANKALARI VE İŞTİRAKLERİNİ YAŞATMAYI DEĞİL, TASFİYELERİNİ HEDEF ALDIK."

Sonraki gelişmeler, Tevfik Altınok'un dediği gibi gerçekleşmiştir. Yani; "Batmış banka" kavramı ile "Nakit ihtiyacı olan banka" kavramı bir birine karıştırılarak, büyük bir tasfiye sağlanmış ve yabancıların banka alma kapısı açılmıştır.

Bu hususu da kimse konuşmamıştır ve Türkiye ekonomisinin tasfiye hareketini, "BÜYÜK REFORM" olarak alkışlamıştır.

Merak ediyorum:

Bu hususlarla ilgili olarak, acaba, sizin kanaat ve görüşleriniz nedir?

Gelinen nokta bilinmektedir: BUGÜN, BAŞTA BANKALARIMIZ OLMAK ÜZERE ÖNEMLİ İKTİSADÎ DEĞERLERİMİZ, YABANCILARIN ELİNE GEÇMİŞTİR. Üstelik; en büyük tasfiye, Kemâl Derviş'in programını doğru kabul eden iktidarınız tarafından gerçekleştirilmiştir.

Acaba; geldiğimiz bu durum, sizi rahatsız ediyor mu?

Ve; muhtemel bir krizde, Türkiye'nin durumu ne olacaktır? Veya dolar ticaretine dayalı bu RANT EKONOMİSİ İLE TÜRKİYE, NEREYE GİDECEKTİR?

FİNANS ve BANKACILIK kesimiyle, TÜRKİYE'NİN ekonomisini İSTEK ve ÇIKARLARI doğrultusunda YÖNLENDİRMESİNİ başaran ve idareleri BASKI altında TUTABİLEN 15-20 holdinge ESİR edilen TÜRKİYE'NİN durumu ne olacaktır?

Ülke meselelerini dikkatli yakından takip eden bir vatandaş olarak demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.


Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan Ve AKP Genel Başkanı
Ankara 14 Aralık 2009


Sayın BAŞBAKAN;


2010 yılı Bütçesi’nin, TBMM’sindeki müzakereleri sırasında yaptığınız konuşmanızı dikkatle dinledim.

Hitabet kabiliyetinizin verdiği rahatlıkla ateşli konuşmalar yapmanız ve geçmişe ve de muhalefete yönelik eleştirileriniz, Türkiye’nin gerçeklerini ve zorluklarını örtmeye yeterli olamaz. Zîra; 7 yıldan beri tek başınıza iktidardasınız ve Meclis’teki çoğunluğunuz sebebiyle her türlü kararı alabilecek durumdasınız.

Kabul edilmelidir ki; bugün, Türkiye rahat değildir ve halk, büyük sıkıntı içindedir. Halkın, büyük bir borç yükünün altında olması, işsizliğin yaygınlaşması, bütçe açıklarının büyüklüğü, faiz yükünün ağırlığı, işlerin iyi gitmediğinin işaretidir.

Evet; belirttiğiniz gibidir: Sizden önceki iktidarlar da, ülkeyi iyi idare edememiştir. Esasen 12 Eylül 1980’den itibaren Türkiye, yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmiştir. Kur-Faiz makasında oluşturulan iktisadî model, üretimi gözardı etmiş ve rant ağırlıklı bir yapı oluşturmuştur.

Bu çarpık model; Türkiye’yi, iç ve dış borç batağına sürüklemiş ve her zaman için halkı zora sokmuştur. Bu dönemde sosyal meseleler unutulmuş; hem siyasette ve hem de iktisadî faaliyetlerde, fırsatçıların önünü açmıştır. Ayrıca; hem kalkınmanın lokomotifi ve aynı zamanda üreticinin ve tüketicinin teminatı olan KİT’ler, BİRLİKLER tasfiye edilmiş veya işlevsiz hale getirilmiştir. DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgenindeki PARA TİCARETİ, ülkenin ve milletin geleceğini karartacak derecede, en büyük ve en kârlı sektör haline getirilmiştir. “Sermaye hareketi” adı altında, her iktisadî karar ve uygulama, para sahiplerini koruyacak şekilde düzenlenmiştir; emek ve verimlilik unutulmuştur. Tabir caizse Türkiye; FİNANS ve BANKACILIK kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 HOLDİNGE esir edilmiştir. Bu zaman zarfında bazı holdinglerin tasfiyesi veya el değiştirmesi, neticeyi etkilememiştir.

İktidara geldiğiniz zaman, faizci ve rantçı sistemi eleştiren bir siyasî anlayışın mensubu olduğunuz için, bu modeli değiştirerek, Türkiye’nin ihtiyacı olan üretken bir iktisadî modele geçeceğinizi ummuştum. Ne yazık ki; iktidarınız da, bu yanlış ve çarpık modeli devam ettirmiştir.

7 yıllık bir iktidar süresi, her şeyi düzeltmeye ve yeni ufuklar açmaya yeterliydi. Sadece döviz ticaretini ortadan kaldırabilseydiniz, tarihe geçecek iktisadî başarılara imza atmış olurdunuz. Dikkatlerinize arz ediyorum:

Kur-Faiz makasında oluşturulan bu modelde; ya ani kur artışlarıyla veya uzun süren sabit kur uygulamalarıyla ya da, beklenmedik yüksek oranlı devalüasyonlarla, iç ve dış para sahiplerine büyük rantlar aktarılmıştır. Sistem, düşük kur, yüksek faiz esasına göre çalıştırılmıştır. Her ne kadar, bugün faizlerin düşmesini bir başarı olarak sunsanız da; reel faizlerin yüksekliği, sistemi devam ettirmektedir. İktidara geldiğiniz zaman dolar kuru, 1,7 lira idi. Bugün dolar kuru, 1,5 lira seviyesindedir. Aradan geçen 7 yıl zarfında zaman, zaman dolar kurunda inişler ve çıkışlar olmuştur. Bunun anlamı gayet açıktır:

Sıcak para sahipleri, bankalar ve büyük holdingler, dış kredi temin ederek, iç piyasadaki yüksek reel faizler sebebiyle büyük kârlar sağlamışlardır. Özel sektörün dış borçlarının artmasının sebebi budur. Neredeyse sıfır faizli temin ettikleri dış kaynaklarla halkı, alabildiğine sömürmüşler ve Türkiye’nin iktisadî yapısını, kendi çıkarları doğrultusunda bozmuşlardır. Gecelik repo ve Devlet İç Borç Senetleri’nin ve de mevduat faizlerinin düşmesi, övünülecek bir başarı değildir. Zîra; halkın ödediği reel faizler (kredi kartları, tüketici ve ihtiyaç kredileri, kredili mevduat hesapları), hâlâ çok yüksektir. Yük, küçük mevduat sahibi kişilerle, kredi kullanan kişilerin sırtına bindirilmiştir.

Bu da; KUR ve FAİZLERİN tespitinde, sizden evvelki iktidarlarda olduğu gibi; iktidarınızın, bir rolünün olmadığını göstermektedir. Burada söz sahibi, paralı kesimdir. Ve paralı kesim, istediği, zaman ekonomik kriz çıkartabilir. Yabancılar, istedikleri zaman bir kriz çıkartarak, Türkiye’yi ve Türk milletini zora sokabilirler. Dubai örneğini, hiç kimse aklından çıkarmamalıdır. Dünya ekonomisine hâkim ve dünya ekonomisini yönlendiren büyük sermaye, istediği zaman ve her yerde, iktisadî kriz çıkartabilir. Öyle bir gün gelir ki; sizden sonra gelecek iktidarlar, sizin metodunuzla, sizin iktidarınızı da kötülerler. Onlar da, iktidara geldikleri günü milât kabul ederek, Türkiye’yi, o günden başlatırlar.


Sayın BAŞBAKAN;


Gerçek Türkiye, anlattığınız ve göstermeye çalıştığınız gibi değildir. Halkın çok büyük kesimi zordadır, çaresizlik içindedir, günlük maişetini teminde zorlanmaktadır. İşsizliği bir tarafa bırakıyorum; elinde işi olanlar dahî, aldıkları ücretlerle geçinemeyecek durumdadırlar. Hele; emekliler, dul ve yetimler, aklın kabul etmeyeceği derecede zordadırlar. Belirli bir kesimin, dayandıkları rantlar sebebiyle refah içerisinde yüzmeleri, Türkiye’nin gerçeklerini örtmeye yetmez. Devletin personel giderlerinin, faiz giderlerine eşit olduğu ve yatırımların unutulduğu bir bütçeden de, REFAH çıkmaz. Yeri geldiği için gerçek iktisatçı Joan Robinson’un, şu ünlü sözünü hatırlatmakta fayda umuyorum:

“İktisat bilmenin yararı, bir ülkenin ekonomisini düzeltmek ve ekonomik zorluklara geçerli çözümler bulmak için değil, iktisatçıların yanıltmalarını önlemek içindir.”

Demokratik haklarımı kullanarak, duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı


Sayın Ali BABACAN
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Ankara 18 Ağustos 2009


Sayın BAKAN;


Şanlıurfa’da yapılan toplantıdaki konuşmanıza başlarken söylediğiniz;

“Başbakanımızın yaptığı gibi artık yüksek sesle kendimize sormamız gerekiyor:’Türkiye, son 25 yılını Güneydoğu'da çatışmalarda heba etmeseydi, enerjisini terör belâsı nedeniyle harcamasa, sorunları daha erken çözebilseydi, bugün nerelerde olurdu?’ Bunun için artık hiçbir alanda kaybetmeye tahammülümüz yok. Önümüzde eşsiz bir fırsat var ve yıllardır süren terör belasını sona erdirip, kardeşler arasına nifak tohumları ekenleri elimizin tersiyle iterek, bunu beraber başarabiliriz.” sözleriniz, düşündürücüdür ve bir o kadar da hayret vericidir. Sebebine gelince:

Terörün sebebi ne Türkiye’dir ve ne de, Türk milletidir. Ülkemizin hiçbir köşesinde Türk-Kürt ayrışması ve düşmanlığı yoktur. Terörü yaratanların, destekleyenlerin, yönlendirenlerin dışında herkes, terörden şikâyetçidir ve sona erdirilmesini istemektedir. Kürt kökenli vatandaşlarımızın, bir ayrılıkçı ve bütünlüğümüzü bozacak talepleri de yoktur.

Ne var ki: Bölgeyi, kendi istek, çıkar ve hedefleri doğrultusunda şekillendirmeye kararlı olan ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL, müştereken Türkiye’yi huzursuz etmek, gerçek hedeflerinden uzaklaştırmak ve kendilerine tabi hale getirmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Zira; iç ve dış gailelerle boğuşan, gerçek hedeflerinden uzaklaşan huzursuz, mutsuz, çaresizlik içersinde kalan; fertleri, bir birleriyle kavga eden bir Türkiye istemektedirler. Türkiye’nin siyasî tarihini iyi bilenler, bu gerçeği, gayet açık bir şekilde görürler. Bu sebeple;

Henüz daha ne olduğu bilinmeyen ve kamuoyuna açıklanmayan “Kürt sorunu açılımı” veya “Demokratik açılım” adını verdiğiniz konu ile gündem belirlemeye çalışacağınıza; gerçekleri, dosdoğru bir şekilde açıklayarak, “Bu sorun, bizim yarattığımız bir sorun değildir. Bu sorun, ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL’İN, müştereken kendi hedefleri doğrultusunda yarattıkları, destekledikleri, yönlendirdikleri bir sorundur. Hedeflerini gerçekleştirmek için Talabanî’yi, Barzanî’yi, PKK’yı ve DTP’yi teşvik ederek maşa olarak kullanmaktadırlar.” deseniz, bu meseleyi kökünden halletmiş olursunuz ve sorunun gerçek muhataplarını, kamuoyuna duyurmuş olursunuz.

Konuşmanızın bir başka bölümünde;

“Ekonomide de bu gelişmelere paralel atılım sergiliyoruz. Tüm ekonomik göstergelerde bu ülkeyi tarihinde şahit olmadığı seviyelere taşıdık. Büyüme, enflasyon, ihracat, istihdam ve her alanda hiç tecrübe edilmeyen seviyeleri beraber gördük. En küçük siyasi krizde dengeleri alt üst olan Türkiye ekonomisi artık küresel ölçekte tarihi krizlere karşı bile direnç gösteriyor. Türkiye ne dış politikada, ne iç politikada sosyal yaşamda ekonomide bu seviyelere kendiliğinden ulaşmadı. Türkiye’yi bu seviyelere bizim kararlı, tutarlı, sağlam politikalarımız ulaştırdı. Ülke genelinde sağladığımız istikrar ve güven bizi bu seviyeye taşıdı.” ifadelerini kullanarak, Türkiye’nin geçmişini ret ve inkâr etmişsiniz. Ki; buna hiç hakkınız yoktur. Üstelik bu ifadeler, Türkiye’nin iktisadî tarihini iyi bilmediğiniz anlamına gelir ve yanlış iktisat ve para politikaları ile milleti oyalamış olursunuz. Bilinmesini isterim:

Türkiye, 12 Eylül 1980’den itibaren yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmiştir ve bu dönem zarfında bütün ekonomik krizler, Türkiye’yi zaafa uğratmak, gerçek hedeflerinden uzaklaştırmak ve milleti fakirleştirmek için, küresel sermaye tarafından bilinçli olarak yaratılmıştır. Aynı yanlış iktisadî politikaları, iktidarınız da kabullenmiş ve devam ettirmiştir. Var olduğunu iddia ettiğiniz istikrar, halka bir şey vermemiştir ve “Döviz-Faiz-Borsa” üçgeninde rant sağlayanlara yaramıştır. Bu modelde üretim ve topyekûn kalkınma yoktur. Dolar ticaretine dayalı bu model, ancak dış desteklerle sürdürülmektedir. Ki; bu tarz gelen dış sermaye, Türkiye’nin varlıklarını eritmekte ve yatırım fakiri bırakmaktadır. Bu model, milleti aç ve işsiz bırakmış ve gırtlağına kadar borca batırmıştır. İtiraz edenler, bugünkü dolar kurunun, 2002 yılı Mayıs ayının kuruna, niçin eşit olduğunu, açıklamak zorundadırlar. Geçerli bir açıklama, her şeyin sırrını çözecektir.

Şanlıurfa’da bulunuşunuzun sebebi, bölgenin ekonomisini canlandırmak, bazı açılımları açıklamak içindir. Ki; buna benzer bir açıklamayı, 28 Mayıs 2008 tarihinde Başbakan Erdoğan, “Gap Eylem Plânı” adını verdiği açılımı sebebiyle yapmıştı. Bu plânı gerçekleştirmiş olsaydınız, bugün Şanlıurfa toplantısına lüzum kalır mıydı?

Maksadımı daha iyi anlatabilmek için, Başbakan Erdoğan’a yazdığım 28 Mayıs 2008 tarihli mektubumun suretini bilgilerinize ve takdirlerinize arz ediyorum:


“ Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
BAŞBAKAN
Ankara 28 Mayıs 2008


Sayın Başbakan;


Diyarbakır'da büyük gösteriyle ilan ettiğiniz "GAP EYLEM PLANINI" açıklarken yaptığınız konuşmanızı, dikkatle dinledim. Konuşmanızın en önemli bölümü;

"Bu paket, talihi de değiştirecek ve tarihi fırsatlar yaratacak, bölgeyi geri kalmışlıktan kurtaracak bir kurtuluş projesidir. Güneydoğu bölgemizin yüzünü güldürecek ve bütün Türkiye'nin kalkınmasını sağlayacak bir projedir. geçmiştekilerin yaptığı gibi siyasi söylem ve popülist politiklarla milletimizi oyalamayacağız. Açıkladığımız plan, kaynağı tamamlanmış, tarihi belirlenmiş bir eylem planıdır. Başarı, adaleti yaymak, refahı paylaştırmakla mümkündür." şeklindeki sözlerinizdir.

Türkiye'yi 1957 yılından beri çok dikkatli izleyen ve olup-bitenleri, hislerden azade aklın, mantığın ve ilmin tahtında irdeleyen bir vatandaş olarak merak ettiğim hususu şudur:

GAP PROJESİ, Türkiye'nin en iyi planlanmış ve en büyük projesidir.

Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde sulama amaçlı ve enerji üretimli 15 adet baraj planlanmıştır.

1965'ten itibaren yürürlüğe konan projeye göre inşa edilen 14 adet baraj, 2002 yılına kadar tamamlanmıştır. İnşası tamamlanan bu barajların sekiz adedinden 37 milyar kilovat/saat elektrik enerjisi elde edilmektedir.

İktidarınız döneminde ise 5 Ağustos 2006 tarihinde ILISU BARAJININ temeli atılmıştır ve 2013 yılında tamamlanması öngörülmüştür.

Bu projeyle yakın ilgisi bulunan Keban Barajı ve Hidroelektrik Santralinin inşasına 1965 yılında başlanmış ve 1975 yılında tamamlanmıştır.

Harran Ovası'nın ve Ceylanpınar'ın sulanması için Urfa Tünelleri'nin inşasına 3 Nisan 1977'de başlanmış; 7.62 çapında ve 26.4 kilometre uzunluğunda olan bu tünellerin birincisi (T1), 1995'te bitirilerek hizmete açılmış; İkincisi (T2), 6 Mayıs 2002'de tamamlanmıştır. Ancak; ovaların sulanması için gereken kanalların tamamlanmaması sebebiyle tünellerden sadece birisinden yararlanılmaktadır. T1 Tüneli, şu anda bakımdadır.

Fırat üzerindeki barajlar tamamlanmış; 1 milyon 100 bin hektar araziden ancak 200 bin hektar arazi sulanabilmektedir. Açıkladığınız eylem planına göre sulanacak araziler, 300 bin hektarlık Harran Ovası, 300 bin hektarlık Ceylanpınar Aşağı Mardin Ovası ile Dicle, Batman kıyı projeleri, Silopi Cizre- Nusaybin-İdil projeleri kapsamındaki arazilerdir.

Sulama projeleri için gereken para, 2.5 milyar dolardır.

Dikkat edilirse; aslında, GAP Projesi'nin yüzde 85'i tamamlanmıştır.

Bu gerçekler karşısında, "6 yıllık iktidarınız döneminde, sulama projelerini niçin gerçekleştirmediniz?" diye soracak olursam; acaba, cevabınız ne olur?

En kritik sorum da, şu olacaktır:

Sulama projelerinin tamamlandığını farz edelim ve bölgede 1 milyon ton pancar ürtimi imkanına kavuştuğumuzu farz edelim; o zaman, Şeker Kanunu kapsamına göre Türkiye, nasıl bir yaptırımla karşılaşacaktır? Mısır üretimi için de aynı sorum geçerlidir. Zira; şeker kanununa göre, tatlandırıcı elde edilen bitki üretimine de sınırlama getirilmektedir.

Pamuk, pirinç, ayçiçeği ülkemizin diğer bölgelerinde de üretilmektedir. Ama; uygulanan tarım politikaları sebebiyle yeterli seviyede üretim yapılamamaktadır.

Bu durum karşısında hazırlanan eylem planına göre tarım ve hayvancılık konusunda ne gibi teşvikler düşünülmektedir?

Sayın Başbakan;

GAP Projesi kapsamında 9 il bulunmaktadır. 9 ilin yüzölçümü, 75 bin kilometrekaredir ve nüfusu, 6.5 milyondur. Bu projeyle 4 milyon kişiye nasıl iş imkânı sağlanacaktır?

880 bin kilometrekare arazisi olan Türkiye ve 75 milyon insanımız için nasıl bir eylem planı düşünmektesiniz? Türkiye'yi ve Türk milletini topyekûn kalkınmaya götürecek nasıl bir ekonomi modeli geliştirmeyi düşünmektesiniz?

Bu mektubumu, Türkiye'yi 2002 yılında başlattığınız ve geçmiş iktidarları, hiçbir şey yapmadıkları ithamıyla suçladığınız için yazdım.

Görüşlerimi ve eleştirilerimi, samimi duygularla yapmaktayım. Görevlilerin ve danıştığınız iktisatçıların sizi, yanılttıklarına inanmaktayım. Duygulara hitap etmekle, hisleri galeyana getirip, iktidarda kalabilme gayretleriyle Türkiye'nin sorunlarının çözülemeyeceği ve hedeflerinin gerçekleştirilemeyeceği gerçeğini hatırlatmak istiyorum.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı”


Sayın BAKAN;


Ne kadar övünürseniz övününüz; gerçek olan husus, ülkeyi iyi idare edememiş olmanızdır.

2002 yılı sonunda iktidarınıza devredilen önemli varlıklarımızı yabancılara satmış olmanıza ve bu yolla 50 milyar dolar gelir sağlamış olmanıza rağmen; ekonomimiz, düzgün değildir ve yabancı desteğine muhtaçtır. Spekülâtif ve ideolojik yatırım için gelen bu dış sermaye kesildiği an, KRİZİN gerçek boyutu anlaşılacaktır. Zira:

Türkiye, üretimden uzaklaşmıştır.

İşsizlik yaygınlaşmıştır ve işi olanlar da, aldıkları ücretlerle geçinememektedir.

Tarım ve hayvancılık çökmüştür ve Türkiye, kendi kendisini besleyemez duruma düşmüştür. Avrupa’da, Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip Türkiye, kendi kendisini besleyemez durumdadır.

Bankacılık sektörü iyi kâr etmektedir. Ama, millet, borç batağına saplanmıştır.

Küçük esnaf, tacir ve sanatkâr tasfiye edilmiş ve küresel sermaye, perakende ticaretimizi eline geçirmiştir.

Bütçe açığı ürkütücü boyuttadır ve Sosyal Güvenlik Kuruluşları, yükümlülüklerini yerine getiremeyecek derecede zordadır.

İç ve dış borçlar, millî gelire yaklaşmıştır ve giderek artmaktadır.

Millî sermaye tasfiye edilmiştir.

Bu durum karşısında eğer, selektif teşviklerle Türkiye’nin ekonomisini düzelteceğinizi zannediyorsanız, yanılıyorsunuz ve yanıldığınızı, acı bir şekilde öğreneceksiniz. Zira; yürürlükteki ekonomi ve para politikaları ile Türkiye’yi rahatlatmak ve milleti refaha ulaştırmak, mümkün değildir ve bunu, hiç kimse başaramaz.

Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

İslâm Dini, evrensel bir Din'dir.

Sayın Tevfik DİKER
19-20.ci dönem Milletvekili
Ankara 25 Aralık 2009


Kıymetli Tevfik Bey;

Tanzimat'a kadar okullarda, Arapça ve Türkçe birlikte öğretiliyordu. Eğitim kurumları yaygın olmadığı için, eğitim kurumları dışında, çocukluktan itibaren halka sâdece Kur'an'ın Arapça metninden okuması öğretiliyordu. Okuma-Yazma oranının çok düşük olduğu bu dönemde, hemen hemen, herkes, Kur'an'ı okuyabiliyordu. Fakat, Arapça bilmediği için herkes, Ku'an'ın mânâsından habersizdi. Bu sebeple de, 2-3 asırdan beri büyük kitap Kur'an, mezarlık kitabı yapılarak, sâdece ölülere ve belirli günlerde (Cuma akşamları) okunan bir kitap haline geldi. Yani; kitleler, metnini anlamadıkları kitabı okuyarak, âdet halinde, dededen, nineden gördükleri şekildeki bir Müslümanlığın izinden yürüdüler ve sâdece, kürsülerde vazeden hocaların, minberde hutbe okuyan hatiplerin söylediklerine göre günlük hayatlarını devam ettirdiler.

Tabii, Hocalar ve Hatiplerin çoğu da Arapça bilmedikleri için 7-8 asır öncesi yapılan içtihatlara göre dini öğretmeye çalıştılar. Hz. Peygamberimizin, nübüvvet kuvvetiyle 23 yılda öğrettiği bir dini, mahallenin imamı veya hatibi, 3-4 ayda dini öğrettiğini zannetti. Bu sebeple de, İRTİCA ve TAASSUP, ortalığı kasıp, kavurduğu gibi; kitleleri, gerçek İslâm'dan uzaklaştırdı. Fenne, ilme ve sanayideki gelişmelere sırt çevrildi. Öylesine ki; "Gâvur icadıdır" diye, fennî gelişmeler reddedildi; mucitlere, zındık gözü ile bakıldı. Kısacası; toplum, her alanda geri kaldı.

Tanzimatçı akımın öncüleri, İslâm Dini'ni iyi bilmedikleri ve bilenleri de dışladıkları için, "Din, ilerlemeye mânidir." görüş ve kabullenişi ile okulların ayrılmasını uygun bularak, idareleri etkilediler ve fen bilimleri öğreten okullarla, sadece din bilimleri okutan okulları, “Medreseleri” kurdular. Öyle bir yola girildi ki; medreselerde sâdece, eski içtihatlara dayalı din bilimleri okutularak, fen bilimleri dışlandı. Fen okullarında ise; sâdece fen bilimleri okutularak, din bilimleri dışlandı.

Bu eğitim sistemi, din biliminden habersiz fencilerle, fen biliminden habersiz dincileri, karşı karşıya getirdi. Dolayısı ile bu zıtlaşma, topluma da yansıdı. Geniş halk kitleleri, sâdece cami imamının veya hatibin sözlerini doğru kabul ettiği için, fen bilimleri sahiplerini dışladı. Fen bilimleri tahsili yapanlar da, dindarlara “İrticacı” gözü ile bakarak, dindar kesimi dışladı. Bu hal, halkı, kesin çizgilerle ayırdı; taassup ve irtica İslâm'ın gerçek nurunu örttü. "Kalbin nuru dindir. Aklın nuru fendir. Akıl ve kalp taaruz halinde (zıtlaşma) olursa; akıldan hile ve entrika; dinden de, taassup ve İrtica doğar. Akıl ve kalp imtizaç (uyuşma) halinde olursa; bu uyumdan, hakikî medeniyet doğar" gerçeği gözardı edildi. Dinli-Dinsiz tartışmaları ve ayırımları, insanların da, ülkenin de ufkunu kararttı.

Bu gerçeği gayet iyi bilen Atatürk, Cumhuriyetin kuruluşunda "Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nu" çıkararak, bu eksikliği gidermeyi hedefledi. Yani; her kademedeki bütün okullarda, din ve fen ilimlerinin birlikte okutulmasını sağlamak istiyordu. Ama; eğitimi düzenlemek ve yürütmekle görevli Maarif Teşkilâtı, Atatürk'ün bu hedefini, ya anlayamadığı için veya kasıtlı olarak, olması gereken biçimde yürürlüğe koymadı. Dolayısıyla; dinli- dinsiz tartışmalarının meydana getirdiği zıtlaşmalar, günümüze kadar sarktı ve cemaat oluşumlarını yaygınlaştırdı. İslâm Dini'nin bizatihi kendisi lâik bir din olduğu halde; bu gerçeğin üstü örtülerek, "Lâik- Antilâik" algılamaları ve tartışmaları, "Dinli- Dinsiz" eksenine oturtuldu. Cemaatler, dindarlığı kabullenmiş olsalar dahî, kendilerinden olmayanları dışladılar. Nurcusu, Gülencisi'ne, Süleymancısı, Süleymancı olmayana, Işıkçısı, ışıkçı olamayana, âdetâ düşman kesildi. Dolayısıyla "dindarım" diyen kesimler dahî, birbirlerine yan bakmaya başladılar ve kıyasıya bir zıtlaşma ile mücadele halinde oldular. Günümüzde bunun o kadar çok örneği vardır ki; bu hususlar, geniş kapsamlı bir araştırma ile kamuoyunu aydınlatacak bir şekilde ortaya konamadı.

Birkaç ay evvel bir üniversite'nin yaptığı araştırma, gayet dikkate değer ve ibret vericidir. Deneklere sorulmuş; yüzde 83 oranındaki denek, kendisini "Dindar" olarak tanımlamış. Aynı deneklere, Kur'an'ın meâlini veya tefsirini okuyup, okumadıkları sorulmuş; deneklerin ancak yüzde 2.8'i, Kur'an'ın tefsirini veya meâlini okuduğunu söylemiş. Dindarlığın ne olduğunu da, doğru, dürüst kimse açıklayamamış.

Bu tablodan sağlıklı bir toplum yapısı çıkmaz ve zıtlaşmalar, sonsuza kadar devam eder. Öneriniz yerindedir. Ama; uzun vadeli bir programdır. En kısa yolu; hiç olmazsa, Kur'an'ın meâli veya tefsiri, ders olarak okutulmalıdır. Bu sayede; din görevlilerin eksiklikleri anlaşılır ve fertler, iRADE ve HÜRRİYET sıfatlarının kıymetini anlayarak birleşirler ve İslâmiyet'te RUHBANİYETİN olmadığını anlayarak, kendilerini yanıltanları, sorgulamayı başarırlar. Bununla birlikte, din eksenli bir siyasetin önünü keserler. Yani; kula, kul olmaktan vazgeçerler.

Saygılarımla.

Ecz: Hüsnü Akıncı

24 Aralık 2009 Perşembe

Devletin ahenkle işletilmesi şarttır.

Sayın Akif BEKİ;
Radikal Gazetesi Yazarı
İstanbul 24 Aralık 2009


Sayın BEKİ;

24 Aralık 2009 tarihli ve “Genelkurmay’a itirazlarım.” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın oturduğu sokakta gezinen şüpheli araçlarda iki subayın gözaltına alınması üzerine, “Kulağı delik arkadaşınızın” verdiği bilgilere dayanarak, kendi aklınızca müthiş bir komplo teorisi üretmişsiniz. Bu davranışınızı yadırgamadım. Zîra; sizin nazarınızda Hükümet demek, Devlet demektir. Konuyu biraz açayım:

DEVLET, bir kavramdır, bizatihi vücudu yoktur. Devletin, kurumları, kuruluşları, organları vardır. Devletin ilmi tarifi de;

“BİR HÜKÜMET İDARESİNDEKİ SİYASÎ TOPLULUK” şeklindedir.

Hükümet, bir kurumdur. Fakat, DEVLET demek değildir. Hükümetlerin görevi, Devleti, ana kaidelere ve ana belgelere göre işletmektir.

TBMM, bir kurumdur. Fakat, DEVLET demek değildir. TBMM’nin görevi, yasama ve denetleme işlevini yerine getirmektir.

YARGI, bir kurumdur. Fakat, DEVLET demek değildir. Yargının görevi, adâleti sağlamaktır.

ORDU, bir kurumdur. Fakat, DEVLET demek değildir. Ordunun görevi, iç ve dış düşmanlara karşı ülkeyi korumaktır.

Emniyet Teşkilâtı bir kurumdur. Fakat, DEVLET demek değildir. Emniyet teşkilâtının görevi, asayişi sağlamaktır.

Hükümetler, devleti bir ahenk içersinde yönetmesini başarırlarsa; devletin kurumları, kuruluşları ve organları da görevlerini, eksiksiz bir şekilde yerine getirirler.

Şayet Hükümetler, kendilerini DEVLET ZANNEDEREK, keyfî, tutarsız ve bizden olanlar ve bizden olmayanlar ayırımına göre devleti işletmeye çalışırlarsa; kurum, kurul, kuram ve kavram kargaşası meydana gelir ve devletin çarkı bozulur.

Yazınıza konu ettiğiniz hususlara bakacak olursak; devletin iki önemli kurumu olan ordu ile emniyet teşkilâtını karşı karşıya getirmek; hükümetle ordunun zıtlaşmalarını sağlamak isteyen bir gayretin olduğunu görürüz. Bu da, kurumlar arasındaki ahengin bozulduğunun kanıtıdır.

Açık olalım: Ordu, siyasî baskının ve siyasî yapılanmanın etki alanı dışındadır. Tayin ve terfilerde, kendi düzenine yapılmaktadır ve kadrolar oluşturulmaktadır.Yani; Ordu, bütünlüğünü, önemli ölçüde koruyan bir kurumdur.

Emniyet Teşkilâtı ise; siyasî baskıya ve siyasî yapılanmaya maruzdur. Bizden olanlar ve bizden olmayanlar ayırımcılığı, Emniyet Teşkilâtı içersinde yaygındır. Bunun varlığı da, zaman, zaman medyaya yansıyan huzursuzluklardan bellidir. Ahengini ve huzurunu, kısmen dahî olsa kaybeden bir kurumda, iktidar yanlısı ve iktidar karşıtı gruplaşmaların olacağı pek tabiidir. Bu sebeple; Hükümetle, Orduyu karşı karşıya getirmeye matuf hareketlerin, komplo ve oluşumların meydana getirilmesi, emniyet teşkilâtı içindeki gruplar için daha kolaydır.

Şimdi; Bülent Arınç’a süikast iddialarına ait varsayıma bu gözle bakacak olursak:

Kurumlar arasında ahenk olsaydı; itham edilen iki subayla, polis karşılaştığı zaman, polisle asker, karşı karşıya gelmez ve tutuklamaya varacak bir durum olmazdı. Dikkat ediniz:

Hazırlık soruşturmalarının gizli olması gerekirken; bu olay, anında medyaya yansımış ve Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni hedef alan yayınlar ve yorumlar, ortalığı toza-dumana katmıştır. Başta Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç olmak üzere; bazı AKP’li milletvekilleri, henüz daha mahiyeti ve hedefi bilinmeyen veya açığa çıkarılmayan bu olaya balıklama atlayarak, basına ve televizyonlara yaptıkları açıklamaları ile, açık veya kapalı bir şekilde askerleri suçlar mahiyette sözler söylemişlerdir. Devlet Bakanı Bülent Arınç, Ankara Emniyet Müdürü’nün verdiği bilgilere dayanarak, bir takım açıklamalar yapmıştır. Ki; bu açıklamalar, soruşturmanın gizliliğine aykırıdır. Bu hususta maalesef Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da yanıltılmıştır.

“Derin Kulak” size de ulaştığına göre; işin içinde, bir iş var demektir. Yani, olaya siz de balıklama dalmışsınız.

Sayın BEKİ;

Bulunduğumuz coğrafya zor ve netamelidir ve Türkiye, iç ve dış odakların husumetlerine maruz kalan bir ülkedir. Kimin, neyi, niçin yaptığı da, kamuoyunca iyi bilinmemektedir. Maalesef ülke de, iyi idare edilmemektedir. Siyasî iktidar, kabullenmeseniz de; DEVLETİ, bir PARTİ DEVLETİ haline getirme gayretine girmiştir.

Bir ülkenin halkını, bir siyasî görüşün etrafında ve bir siyasî partinin çatısı altında toplamak mümkün değildir. Siyasî iktidarların görevleri; toplumdaki zıt mizaçları, bir mefkûre etrafında birleştirerek; sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı içerisinde topyekûn kalkınmaya götürmektir.

Medyanın ve medya mensuplarının görevleri de; siyasî taraflılığı bırakarak; olayları, hislerden âzâde, aklın, mantığın ve ilmin tahtında inceleyerek, irdeleyerek, doğru biçimde halkı aydınlatmak ve ülkeyi idare edenleri denetlemektir. Kısacası;

Her kurum ve kuruluş ve de her fert; ana kaidelere ve ana belgelere göre işleyen bir devlet ve işleyen bir rejim aramak ve rejime ve devlete sahiplilik bilgi ve şuuru taşımak zorundadır. Bu yapılmadığı takdirde; huzursuzluk, kaos, anarşi ve terör kaçınılmazdır.

Unutmayınız:

Basın, bugünkü ifadesiyle medya; gerçek bir demokrasinin hem varoluş sebebi ve hem de teminatıdır. Basın mensupları, olayları siyasî eğilimlerine göre yorumlarlar ve sempati veya antipati ölçülerine göre kamuoyu oluşturmaya çalışırlarsa; hem kendilerine, hem ülkeye, hem de millete zarar vermiş olurlar. Tutarsız, hissî ve taraflı yazı yazan ve yorum yapanlar, taraf oldukları siyasî iktidarları da zora sokmuş olurlar. Ve şu gerçeği de, hiç aklınızdan çıkarmayınız:

Yüce Türk milleti, DEMOKRASİDEN DE vazgeçmez; bir siyasî gaye uğruna KURUMLARINI DA fedâ etmez ve de, DEVLETİN İYİ İŞLETİLMESİNİ ister!

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

20 Aralık 2009 Pazar

Kim, ne kadar demokrattır?

Sayın Hasan CEMÂL
Milliyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 20 Aralık 2009

Sayın CEMÂL;

20 Aralık 2009 tarihli ve “Yoksa bende asker takıntısı mı var?” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Evet; sizde, sebebini, ancak kendinizin bileceği şekilde bir asker takıntısı mevcuttur. Yıllardan beri bıkmadan, usanmadan askerleri hedef alarak, halkı yanıltmak ve korkutmak için, olmayan ve asla olmayacak bir “darbe öcüsü” yaratmaya çalışıyorsunuz. Her ne kadar;

“Bende ‘asker takıntısı’ yok, biliyorum, bende demokrasi takıntısı var.” demiş olsanız da, bilen ve düşünmesini bilenleri, asker takıntınızın olmadığına inandıramazsanız. Zîra; sizin demokrasi takıntınız da, yapmacıktır ve aldatmacadır. Sebebine gelince:

1- 12 Eylül 1980’den önce ve bilhassa 12 Mart 1971’den önce; askeri tahrik ederek, darbe ortamının oluşturulması ve devletin sokağa mağlûp ettirilmesi için meydana getirilen bütün provokasyonların içinde aktif rol üstlenen Hasan Cemâl’in, samimi olmasını ve tahrikin değişik bir şeklini uygulamadığını kabul etmek, akla, mantığa ve ilme göre uygun değildir. Çünkü; 29 yıldan beri hüküm süren rejime, demokrasi denilemeyeceğini bilecek kadar akıllısınız.

2- Askerî müdahaleleri kabullenmek ve uygun görmek, başta askerler olmak üzere, hiç kimse için mümkün değildir. Zaten bu gerçeği, zaman, zaman askerler de açıklamışlardır. Askerî idarelerin kalıcı olmamasının sebebi de, bu gerçeğe dayanmaktadır. Bu gerçeği, darbe ortamlarını hazırlamak için çalışanlar da düşünmelidirler. Ki; bugün askeri hedef alanların, bir darbe ortamının oluşmasına çalışmış olabilecekleri ihtimâlini de, dikkate almak şarttır.

3- 12 Eylül 1980 İhtilâli’nden sonra askeri yönetim, sür’atle demokrasiye dönüş çalışmalarını başlatmış ve Danışma Meclisi oluşturmuştur. Askeri darbeyi alkışlayanlar, siyasî parti liderlerinin kavgalarını, çekişmelerini ve zıtlaşmalarını, darbenin sebebi olarak gösterdikleri ve bu doğrultuda kamuoyu oluşturdukları için askerler, 1982 Anayasası’nın kabulünden sonra hazırladıkları Seçim ve Siyasî Partiler Kanunları’nı, liderlerin ve parti üst yönetimlerinin hâkimiyetlerini azaltacak şekilde düzenlemişlerdir. Bu düzenlemeye göre; siyasî partilerin her kademedeki yöneticilerini ve milletvekili aday tespitlerini, partiye kayıtlı üyeler bırakmışlardır. Ön seçimler, partiye kayıtlı üyelerce ve hâkim teminatında yapılacaktı. Asıl hâkim düşünce; halkı, bütünüyle sistemin içine çekebilme düşüncesidir. Gerçek demokrasinin gereği de budur. Bu sistemde, ülke ve çevre barajları yoktu.

4- 1983 seçimlerine Doğru Yol Partisi ile Sosyal Demokrat Halkçı Parti iştirak ettirilmediği için, Anavatan Partisi, tek başına iktidara geldi ve Turgut Özal, Başbakan oldu. O günlerde, bugün demokrasi havarisi geçinenler başta olmak üzere, etkili sivil toplum örgütleri, siyaset yasakları ile DYP ve SODEP’in seçimlere sokulmamasına hiç karşı çıkmamışlardır. Hattâ, 1987’de yapılan referandum’da, siyaset yasaklarının devamı için, halkı etkilemeye çalışmışlardır. Referandumun çok az bir farkla sonuçlanması, bu kişi ve kuruluşların yönlendirilmeleri sebebiyledir.

5- 1986 ara seçimlerinde, iktidarı kaybedeceğini anlayan Turgut Özal, askerlerin yaptığı Siyasî Partiler ve Seçim Kanunlarını değiştirerek, halkı, tamamen sistemin dışına itmiş ve siyasi parti liderlerine, diktatörlük kapılarını açmıştır. Ön seçimlerin tamamen kaldırılması, yüksek oranlı çevre ve ülke barajının getirilmesi, Seçim Çevrelerinin oluşturulması, kontenjan milletvekilliği uygulaması, demokrasiye vurulan en büyük darbe olmuştur. Bu düzenlemelerle Turgut Özal, 1987 baskın seçimlerinde, yüzde 34,6 oy oranıyla, Meclis’te kahir bir sayı üstünlüğü sağlayarak, tekrar tek başına iktidara gelmiştir. Özal’ın getirdiği bu sistem, halen yürürlüktedir. Bu sistemde Türkiye, hiçbir zaman düzgün bir seçim yapamamıştır. Halk, sistemin dışında tutulduğu için, siyasî parti liderlerini tek söz sahibi yapan bu sistemi, demokrasi olarak kabullenenler, askerin savunma maksatlı beyanlarını, antidemokratik ilân ederek, ortalığı, toza-dumana katmaktadırlar. DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ haline getirilmesini alkışlamaktadırlar.


Sayın CEMÂL;


Göstermelik ve azıcı demokrasi ile Türkiye, bir yere varamaz ve zaman kaybeder. Son 29 yılda zaten, çok şey kaybetmiştir. Keyfî ve hukuk dışı uygulamalarla Devletin Çarkı, bir daha düzeltilmesi çok zor bir şekilde bozulmuştur. Avrupa’da, Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip olan Türkiye, kendi kendisini besleyemez duruma düşmüş ve çaresizlik içindedir; halk, fukaralıkla boğuşmaktadır.

Bugüne kadar bu konularla ilgili tutarlı bir yazınızı göremedim. Gerçekten demokrasi arayışında olsaydınız, askerleri hedef alacağınıza; Türkiye’nin, tam anlamıyla Hür ve Demokrat bir ülke haline gelmesi için, gayret sarf ederdiniz ve düzgün bir kamuoyu oluşturmak için çalışırdınız. TARAF’ın, “Paşa, sen bize KAFES’i anlat!” başlığını güzel bulmazdınız. Cehalet, sefalet ve husumet içinde yüzen muhbirlerin peşine takılmazdınız. Henüz daha yargı safhasında olan ve nasıl neticeleneceği bilinmeyen KAFES, bir yarbayın intiharına sebep olmuştur.

Siz, siz olun da; her şeyden önce kendi vicdanınızla hesaplaşınız. Askerleri hedef almakla, geçmişte işlediğiniz ve ülkenin huzurunu bozan günahlarınızdan arınacağınızı zannediyorsanız, yanılırsınız. Zîra; geçmişte işlediğiniz günahlar, Türkiye’nin dirlik ve düzenliğini bozmuştur. Türkiye, 12 Mart 1971’den beri bunalımdadır ve çok şey kaybetmiştir. Eski günahlarınıza yenilerini eklemenizin, size de, ülkeye de ve millete de bir faydası olmaz. Fayda; sulh, sükûn, huzur ve güven ortamını sağlamakta vardır.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

Devleti televizyonu, parti televizyonu haline gelmiştir.

Sayın Derya Sazak,
Sayın Fehmi Koru,
Sayın Mustafa Erdoğan,
Sayın Fuat Keyman.
Politik Açılım Programı TRT-1 Televizyonu.
İstanbul 20 Aralık 2009


Başkalarının yarattığı “Kürt sorununu” konuşurken, yorumlarken dikkatli olmak zorundasınız. Zîra; başkalarının “Kürt Bölgesi” olarak adlandırdıkları bölgelerde dahî, halkın “ayrılıkçı” bir hareketin içinde olmadığı bilinmektedir.

Bölücü bir hareketin kukla lideri konumundaki Abdullah Öcalan’ın talimat, istek ve yönlendirmelerine göre şekillendirilecek çözüm arayışları, Türkiye’yi, daha da zora sokacaktır.

Türkiye’nin bir numaralı gündemi haline getirilen bu sorun, Türkiye’nin diğer sorunlarını ve gerçek hedeflerini unutturmuştur. Bu durum, iddiasını kaybeden bir Türkiye yapısı oluşturmuştur.

Dikkat edilirse; önceleri Kürt açılımı, sonraları demokratik açılım, şimdi de millî birlik Projesi olarak ortaya atılan açılım hakkında iktidar partisi, ortaya tutarlı bir program koymamıştır. Yani; neyin tartışıldığı ve nelerin yapılacağı, belli değildir. Bu belirsizlik, PKK’nın tehdidi altında bulunan bölge halkını da çaresiz bırakmış ve devlete olan güvenlerini sarsmıştır.

Silâha başvuran PKK’dır. PKK, silâh bırakmaya niyetli olmadığına göre; sizler, “silâhlar bırakılsın.” ifadelerini kullanırken, hangi fikre ve kimlere yardımcı olduğunuzun farkında mısınız? Türkiye’de, sanki etnik kökene göre bir ayırımcılık yapılıyormuş gibi “herkese eşit vatandaşlık hakkı verilmelidir.” derken, neyi hedeflemektesiniz?

Kapatılan DTP’nin milletvekilleri, önceden kurulmuş Barış ve Demokrasi Partisi’ne katılırlarken, Ahmet Türk’ün “Halkımızın istekleri ve liderimiz sayın Abdullah Öcalan’ın talimatları doğrultusunda faaliyetlerimize TBMM çatısı altında devam etme kararı aldık” ifadeleri, bilinmeyen açılımın hedeflerini belirtmek için, yeterli değil midir?

O halde; sizler, neyi ve niçin tartışıyor ve yorum yapıyorsunuz? “Yaratılan Kürt sorununun” başkalarının projesi olduğunu, açık bir şekilde niçin itiraf edemiyorsunuz?

Ekonomik sıkıntı, Türkiye’nin her yeri için söz konusudur. Türkiye, ekonomik bağımsızlığını kaybetmiştir ve başkalarına muhtaç haldedir. Turgut Özal zamanında başlatılan plânsız, programsız ve hedefleri belirsiz özelleştirmeler sebebiyle, Başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz, altyapı tesislerimiz ve perakende ticaretimiz yabancıların eline geçmiştir. Tütün, şeker ve mısır ekimi için kontenjan belirlenmiştir. Tarım ve hayvancılığımız çökertildiği için Türkiye, gıda maddeleri ithal eden bir ülke haline getirilmiştir. Hem tüketicilerin ve hem de üreticilerin şemsiyesi durumundaki KİTLER, BİRLİKLER tasfiye edilmiş veya işlevsiz hale getirilmiştir. Sigara fabrikaları, kıyılmış tütün ithal ederek yabancı ülkelerin çitçilerini desteklemektedirler. Tatlandırıcı üreten fabrikalar, ithal mısır nişastası ile çalışmaktadırlar. Deri ve tekstil sanayimiz, ağırlıklı olarak ithal deri, ithal pamuk, ithal yünle çalışmaktadırlar.

Bu denli yanlış iktisadî ve para politikalarıyla işsizliğin, çaresizliğin ve fukaralığın yaygınlaşması normal değil midir?

Sizler; bu konuları konuşacağınıza; acaba niçin, başkalarının yarattığı, desteklediği ve tahrik ettiği Kürt sorununa odaklandınız? Gayeniz ve hedefiniz nedir?

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

19 Aralık 2009 Cumartesi

Çıkarcı medya, demokrasinin katilidir.

Sayın Mustafa ERDOĞAN
Star Gazetesi Yazarı
İstanbul 19 Aralık 2009

Sayın ERDOĞAN;

19 Aralık 2009 tarihli ve “Medyanın demokrasiyle sorunu” başlığını taşıyan yazınızı okudum. Yazınızın bir bölümünde;


“Medyanın demokrasiyle ilgili sorunu, elbette, seçilmiş hükümetlere “muhalif” medya gruplarının “Devletçi insiyakı” veya “militarizm sevgisi”nden ibaret değil. Sorunun bir yanı da, “demokrasi adına” hükümet sözcüsüymüş gibi yayın yapan gazetelerle ilgili. Oysa, demokrasiden yana olmak, demokratik yoldan göreve gelmiş hükümetlerin her yaptığında bir “hikmet” keşfetmeyi gerektirmez.” ifadelerini kullanmışsınız.


Bu ifadelerinize, sağlıklı bir aklın sahibi herkes katılır. Zîra; ülkemizde, her iki grubu da temsil eden medya grupları vardır ve birbirleriyle kıyasıya bir mücadele halindedirler. Bu durum karşısında, her “akıllıyım” diyen ve “vatanî bir gerekçeye ve hizmet arzusuna” dayanan kişiler, evvelâ, demokrasimizi sorgulamak zorundadırlar.


Evet; bugüne kadar insan zekâsının bulabildiği en iyi idare tarzı, demokrasidir. Çünkü demokrasi, insanların hür iradelerine dayanan bir sistemdir. Bu duruma göre; bilen ve düşünmesini bilen herkes, şu soruyu sormak zorundadır:


Ülkemizde, 29 yıldan beri hüküm süren ve halkı sistemin dışına iterek, ikinci seçmen konumuna düşüren ve de siyasî parti liderlerini, seçilmiş diktatörler konumuna getiren azıcık ve göstermelik demokrasinin, hakikî bir demokrasiyle ilgisi var mıdır?


Hür Parlâmento,
Hür ve serbest seçim,
Bağımsız yargı,
Hür ve serbest medya,
Hür üniversite, gerçek bir demokrasinin şartıdır ve olmazsa, olmazıdır.


Teferruata girmeden size sormak zorundayım:


Gerçek bir demokrasinin bu şartları, bizim ülkemizde var mıdır?


Bu hususta halk, ne derecede bilgilendirilmiş ve aydınlatılmıştır?


En önemlisi; “demokrasi sözcüğünü” dillerinden düşürmeyen aydınlarımız, akademisyenlerimiz, yazar ve çizerlerimiz ve de siyaset adamlarımız, gerçek bir demokrasinin kurulması, yaşatılması ve Türkiye’nin tam anlamıyla hür ve demokrat bir ülke haline getirilmesi için, ne yapmışlardır?


Demokrasi, aslında bir fazilet rejimidir. Zîra; her fazilet, kendisi ile saf tutanların arasında bir yakınlık, bir dostluk meydana getirir. Fazilet de, idare edenlerin adâleti sağlamalarıyla hâkim kılınır. Bugün ülkemizde; “demokrasi” diye feryat edenler, bu gerçeği görerek ve kabullenerek, halkı aydınlatıyorlar mı? Bu hususta toplumu bilinçlendirmek için bir gayret sarf ediyorlar mı?


Sayın ERDOĞAN;


Bilgisiz adam, anlamadığına tapar ve kula, kul olmayı kabullenir. Tarihen sabittir ki; bütün diktatörlükler, bütün zorbalıklar ve bütün keyfî ve baskıcı idareler, toplumların bu zaafları üzerine kurulmuştur. Hürriyetlerin, adâletle sınırlandırılmadığı sahalarda, demokrasi adı altında acı esaretlerin kurulduğu görülmemiş ve bilinmeyen bir husus değildir. Bu bakımdan yazınızın bir bölümünde söylediğiniz;


“Açıktır ki, hükümetlerin yaptığı doğru işleri destekleme, bu konuda hakşinas davranma saiki, bir gazete veya televizyonun kendisini, görevdeki hükümetle özdeşleştirmesini haklı göstermez. Kendi yayın çizgisini hükümet politikalarının seyrine göre ayarlayan bir medya organının sık, sık tutarsızlığa düşmesi de, kaçınılmazdır ve bu durum da, herkes tarafından kolaylıkla fark edilebilir.

Belirtmek gerekir ki, bu tür bir gazeteciliğin sorunu, sadece ahlâki değildir. “Militarizm sevgisi”yl malul olanlar kadar olmasa da, bu gibi medya organları da, bazen demokratik rejime zarar verebilirler. Bu zararların en tipik olanı da, hükümete angaje bir gazeteciliğin, seçilmiş iktidarların muhtemel otokratik eğilimlerini görme yeteneklerini zayıflatması veya büsbütün köreltmesidir. “ bu sözleriniz doğrudur.


Zîra; bahsettiğiniz bu hususlar, ülkemizde maalesef, ümit kırıcı bir şekilde yaygındır. Ve maalesef, gerçek bir demokrasinin hem varoluş sebebi ve teminatı olması gereken medyamız; yandaş medya, cemaat medyası, muhalif medya şeklinde bölünerek, bir kaos ve kargaşa ortamı yaratmıştır. Bu durum;


Baştakilerin yolsuzluklarına hesap sormayan bir sistemin oluşmasına ve yaşatılmasına sebep olmuştur. Ortaya, anti militarizm ve darbeci kavramları atılarak, halkın gerçeklerden uzaklaşmasını ve idare edenleri sorgulamamasını sağlanmıştır.


Bu sayede; Türkiye’nin meseleleri, açmazları, zorlukları ve hedefleri gündemden düşürülmüş ve halk, çaresiz bırakılmıştır. Hayalet taşlayanlar ve gölge avına çıkanlar, kendi saltanatlarının ve ihtiraslarının devamını sağlamak için, Türkiye’yi zora sokmuşlardır.


Bu bakımdan, söylemek istediklerinizi açık bir şekilde söyleyerek, üzerinize düşen görevleri, eksiksiz bir şekilde yerine getirmek zorundasınız. Aksi halde, tarih huzurunda sorumlu duruma düşersiniz.


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı

DİN ve VİCDAN

Sayın Hayrettin Karaman
Yeni Şafak Gazetesi Yazarı
İSTANBUL
6 Haziran 2008


Sayın Karaman;


6 Haziran 2008 tarihli ve "Cahilin Cesuru" başlığını taşıyan yazınızı okudum.

İlim sahibi olduğunu iddia eden kişinin, gıybeti andıran ve tefrika yaratacak yazılar yazması aslında, koyu bir cehaletin ispatıdır. Ki; bunlar, asırlardan beri görülen dışı hoş, içi boş, "ilim adamıyım" diye ortaya çıkan ve kitleleri yanıltıp, İslâm Dini'nin özünden uzaklaştıran gayretkeşliktir.

Önce, yanıldığınız ve belki de hiç düşünmediğiniz bir hususu hatırlatayım:

Kura'n-ı Kerim, bir sır kutusudur, erbabına açılır. Zira; elfazı Arapça olsa da, mânâsı Allah'çadır. Zaten öyle olmasaydı; her arabın okuyup, anlaması gerekirdi. Bu sebeple de Kur'an'daki ayetleri, zaman tefsir eder. Bunun anlamı da gayet açıktır: Kur'an-ı Kerimin ayetleri, daima nüzuldedir. Bu gerçeği de işin erbabı, Hz. Peygamberimize olan muhabbeti nispetinde anlar.

Bu gerçeği kabul edenler, "Asırlardan beri kabul edilmiş ve uygulanmış, Peygamberin de onayını almış" ifadelerini kullanamaz. Veya İslâmiyet’i, bu kalıba hapsedemez.

Bu gerçek reddedildiği takdirde, "Arz üzerinde dolaşınız; hilkate nasıl başlanıldığını öğreniniz." ayetinin sırrına vakıf olamaz.

Bu ayetle Allah, araştırmayı emretmiştir. Çünkü; kâinatta, Allah'ın saltanatı iktizası "Tekâmül kuralı" geçerlidir. Misâl vermek gerekirse, şu söylenebilir:

Allah, bu asırda fen ismiyle zahir olmuştur. Bu sebeple de ilimde ve fendeki terakki, akılları ve fikirleri durduracak ve de hayrette bırakacak derecede yüksektir.

Ne yazıktır ki; asırlardan beri İslâm âlemi, bu sırra sırtını çevirmiş ve araştırma işini, Batı’ya bırakmıştır. Neticede icatlar ve mucitlik, Batı’nın malı olmuştur. Sarık, misvak, cüppe ve bıyık, bize kalmıştır. Sadece tâat ve ibadetle her şeyin hallolacağını zannetmişiz.

Acı bir örnek.

Daha 11.ci asırda Fahrettin Razi, dünyanın yuvarlak olduğunu, araştırmaları neticesinde söylemiş ve ispatlamıştır. Bu çalışmaların ve araştırmaların devam etmesi gerekirken; Müslümanlar, asırlarca "Dünya, sarı öküzün boynuzları arasındadır" Hadisine inandırılarak uyutulmuştur.

Böyle bir hadis ver mıdır?

Evet vardır. Ama, burada kastedilen dünya, gezegenimiz olan arz değildir. Öküz de, bildiğimiz öküz değildir. Kast edilen mana şudur:

Dünya hayatı zordur. İmtihan âlemidir. Bazı olaylar, insanları bunaltır. Bunalımların ağırlığından, bunalımları imânına yükleyenler kurtulur. Bunu yapamayanlar, öküz gibi yük taşırlar. Yani, öküz gibi yaşarlar.

Bir örnek daha:

Bir ayet-i Kerimede "Dağlar, dünyanın direği, ormanlar da havanın tarağıdır" ifadesi kullanılmıştır. Bu ayetle, jeoloji ilmi ve bitkilerin önemi işaret edilmiştir.

Biz Müslümanlar uyumuşuz, ayetin sırrına kulağımızı koymamışız; Batı, hem jeoloji ilminde ve hem de, bitkilerin kimyasında söz sahibi olmuştur.

Demek ki; dini anlamak, metinleri yorumlamak ve hüküm çıkarmak için öğrenmek ve araştırmak şartmış!..

Bu gerçeklere istinaden Hz. Peygamberimiz, "Dünyanın neresinde ve ne zaman olursa olsun; sizden ileri gitmiş medeniyetler varsa, biliniz ki, Müslümanlığınızda iş yoktur." diye buyurmuşlardır.

İşte, Kur'an'daki İslâmı öğrenmeden, gerçek anlamda dindar olunamayacağı gerçeği, budur.

İsim vermeden suçladığınız kişi, bu gerçekleri anlatmak için çırpınmaktadır. Hem kalbin nurunu ve hem de aklın nurunu açığa çıkarmak için gayret sarf etmektedir. Sağlıklı bir akla göre İslâm Dini’nin, makul olmayan ne bir emrinin ve ne de bir yasağının olmadığını ifade etmek istemektedir. Genellikle de; dini istismar ederek makam, mevki, servet edinen zulüm sahiplerinin, içyüzlerini açığa çıkarmak istemektedir. İslâm Dini’nin sosyal meselelere verdiği önemi, herkese duyurmak gayreti içindedir. Tabii, 7-8 asır öncesine ait içtihat zincirini kırabilirse!...

Ve bir hatırlatma:

Hz. Peygamberimiz, "İman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz. Bir birinizi sevmedikçe de, iman etmiş sayılmazsınız" diye buyurmuşlardır.

Bu açık emre rağmen, "Dindarım" veya "Din bilginiyim" diye geçinenlerin, bir birlerini yediği ve fesat yarattığı bir ortamda, İslâm’ın nurunun parlaması mümkün olur mu?
 Şimdi herkes vicdanına danışarak, bu sorunun cevabını bulsun!..Tabii ki, vicdanı varsa! Vicdanın kelime manası "Bulmak" demektir. Neyi bulacak? Tabii ki, hak ve hakikati. Tersinden mana verecek olursak, şu hakikat ortaya çıkar:

"HAK ve HAKİKATİ” bulamayan insanın VİCDANI yoktur.
Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı