1 Şubat 2009 Pazar

İşin doğrusu nedir?

Sayın Mehmet Ali BİRAND
Kanal-D Televizyonu.

Sayın BİRAND; 30 Ocak 2009


Bu akşam sunduğunuz haberler programında, "Bizim bilmediğimiz bir plân yoksa!" ifadesini kullandınız.

Doğrusu; pek meraklandım ve "Acaba böyle bir plân ne olabilir?" diye aklıma takıldı.

Sebebine gelince:

Bilmediğiniz bir plân olabilir mi?

Bilmediğinizi farz edelim; böyle bir ihtimal, niçin aklınıza geldi?

Yoksa; DAVOS'taki zıtlaşma ve beklenmedik tepki, bir şike miydi?

ABD ve İsrail'in hedefi, ne pahasına olursa olsun; AKP'yi, daha doğrusu Erdoğan'ı, daha uzun yıllar iktidarda tutabilmek midir?

Malum ya; aklı, mantığı, ilmi dışlayarak hisleriyle hareket eden bir toplum yapısı oluşturulmuştur. Salaklıkla, hainlik arasındaki ince çizgiyi ayırabilen ve hangi akla hizmet ettiğini anlayan insan sayımız çok azdır. Hislerin galip geldiği ortamda aklın, mantığın ve ilmin yenik düşeceği, bilinen bir husustur.

Acaba, bilmediğiniz veya aslında çok iyi bildiğiniz plân, YEREL SEÇİMLER için midir?

Beni aydınlatırsanız, makbule geçer ve çok memnun olurum.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

29 Ocak 2009 Perşembe

Halkın Kutuplaşması.

Sayın Cüneyt ÜLSEVER
Hürriyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 29 Ocak 2009


Sayın ÜLSEVER;

29 Ocak 2009 tarihli ve “ERGENEKON NASIL GÖRÜNÜYOR?” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Ne yazık ki; insanlarımızın birer “İDEOLOJİK KÖR” haline getirildiği bir gerçektir.
Birbirimizin kafasını, gözünü yaracak kadar GÖZÜ DÖNMÜŞ BİR MİLLET değiliz. Ama; siyasallaştırılarak BÖLÜNEN BİR MİLLET haline getirilmek istendiğimiz ise, kesindir.

Dikkatlerinizi çekmek istiyorum:

“ERGENEKON” adı verilen davanın tartışmaları, sokaktaki insanlar arasında yaygınlaştırıldığı gibi; hukukçular arasında da tartışılmaktadır ve işin doğrusu ortaya konamamaktadır. Daha doğrusu; kimin veya kimlerin doğru söylediği irdelenmemektedir. Değerlendirmeler; sözün doğruluğundan ziyade, kimin tarafından söylendiğine göre yapılmaktadır.

Yaratılan böylesine bir kargaşa ortamında elbette ki halk, mensup olduğu siyasî görüşe göre ikiye bölünecektir. Zaten, istenen de budur. Zira; bir milleti ve bir devleti zaafa uğratmanın en kolay yolu, halkı, birbirleriyle zıtlaşan KUTUPLARA ayırmaktır.

Bütün bu olup, bitenlerin yegâne suçlusu da, görsel ve yazılı medyadır. Zira; gerçek bir demokrasinin hem var oluş sebebi ve hem de teminatı olması gereken medyamız; yükümlü olduğu görevini yerine getirmemektedir. Bu sebeple de DEVLET ve REJİM, ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletilememektedir. DEVLET, bir PARTİ DEVLETİ haline getirildiği halde; halkı bilgilendirme ve düzgün biçimde kamuoyu oluşturmakla görevli aydınlar, yazarlar, biliim ve fikir adamları sessiz kalarak, halkın yanıltılmasına sebep olmaktadırlar.

YOLSUZLUKLARIN, HIRSIZLIKLARIN, YALANCILIKLARIN ve AHLÂKSIZLIKLARIN üzerine gerektiği gibi giden olmadığı için de AHLÂK ve FAZİLET, modası geçmiş değerler olarak hafızalardan silinmiştir.

Böyle bir ortamda halkın kutuplara ayrılması ve hızla bölünmeye doğru gitmesi, sizi ve kimseyi şaşırtmamalıdır. Zira; gün, yalancıların, hırsızların, ahlâksızların, hak ve hukuk tanımayanların günüdür. Baştakilerin yolsuzluklarına hesap sormayan sistemden de, başka bir şey beklenemez. Zira; milliyetçiliğin (milli değerlere sahiplilik) SUÇ, vatana ve millete hizmet etmenin APTALLIK olarak algılandığı bir ÇÖKÜŞ DÖNEMİ yaşamaktayız.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

28 Ocak 2009 Çarşamba

2001 Krizi ve IMF dayatması

Ecz. Hüsnü Akıncı
Tel: 0216-4181726
İstanbul


Sayın Engin Akçakoca
BDDK Başkanı
Ankara 17/07/2001


11/07/2001 tarihli Milliyet Gazetesi’nden öğrendiğimize göre; 5 bankaya el konulması kararında IMF’nin “Katı tutumunun” etkili olduğunu söylemişsiniz.

Bankaları FON’a almadan rehabilite etme eğiliminde olduğunuzu ve bunun için dört hafta daha fırsat tanınmasını istediğinizi belirterek, şu sözleri söylemişsiniz:

“Dünya Bankasıyla mutabakat sağladık. Ama; IMF tarafı, daha katı davrandı. Ben gene de, düşünüyorum Ki; öyle bir fırsat tanısaydık, daha ucuz bir çözüm yolu bulunabilirdi. Garantisi yok; ama, denenmeliydi.”

Sayın Başkan;

Açıklamalarınızı ve sözlerinizi yadırgamamak mümkün değil. Sebebine gelince:
Dünya :Bankası ve IMF’nin istek ve dayatmaları, tek doğru kabul edilecekse; sizin, o makamda ne işiniz var?

Doğruları tespit edip, .gerekçeleriyle birlikte Dünya Bankası ve IMF’ye kabul ettiremezseniz; o makamda, niçin oturuyorsunuz?

Görev anlayışınız; verilen direktifleri uygulamaksa; Türkiye’deki bankacılık sistemine yabancısınız demektir ki; bu durumda size düşen görev, BDDK’nın başkanlığını bırakmaktır.

Elbette; bu görevi, hakkıyla yerine getirebilecek bir yetenekli kişi bulunur.

Sayın Akçakoca;

Yönelttiğim bu eleştiriden rahatsızlık duymamalısınız. Zira; bu önemli görevin üstesinden gelemeyecek derecede bilgisiz ve yeteneksizsiniz. Üstelik; ekonomiyi, sadece ve sadece, bir finans olayı olarak algılamaktasınız. Eğer, aksi olsaydı; Türkiye’deki bankacılık sisteminin çökeceğini, daha önceden bilirdiniz.

Neden mi?

İşte sebebi:

İktisat ilmine göre daima geçerli ve değerini hiç kaybetmeyen önemli bir kural vardır. O da şudur:

“Üretmeyen veya yeterli seviyede üretim yapamayan ekonomilerde; pozitif reel faiz uygulaması, eninde sonunda bankacılık sektörünü batırır.”

Türkiye’de, bu olmuştur. 20 yıldan beri uygulanan para ve ekonomi politikalarının özü, kur-faiz makasında yaratılan ve döviz-faiz-borsa üçgeninden ibaret bir rant sistemine dayandırılmıştır. Üretim, istihdam ve yatırım unutulmuştur. Reel ekonomiye ve gerçek sermaye piyasasına kaynak olması gereken sermaye, yani para, elden ele dolaşarak rant sağlayan bir mal durumuna düşürülmüştür. Fırsatçı ve para cambazlarının elindeki bankalarımız da, tefecilere rahmet okutan faizciliği ile reel ekonominin önünü tıkamış ve sistemin, hazin sonunu hazırlamışlardır. Ayakta kalmasını başaran bankalarımız ise; Hazine ve Merkez Bankası tarafından desteklenen ve kollanan bankalarımızdır.

Dikkatlerinize sunuyorum:

Merkez Bankası’nın 22 Haziran 2001 tarihli verilerine göre;

Tl. mevduatı, yaklaşık, 29 katrilyon liradır. Bu mevduatın sadece ve sadece 3.5 katrilyon lirası vadesizdir.

Döviz mevduatı ise 44 katrilyon liradır. (35.5 milyar dolar). Bu mevduat da vadeli sayılır. Çünkü, fiktif değer taşır. Bu durumda;

Bankalar arası döviz hesapları hariç toplam mevduat, 73 katrilyon liradır. Bu toplam mevduat içersinde, sadece ve sadece 3.5 katrilyon liralık vadesiz mevduat vardır. (Toplam mevduatın yüzde 4’ü).

Şimdi soruyorum:

Bu denli yüksek oranda kaydi para üreten bir bankacılık sistemi, ayakta kalabilir mi?

Böyle bir bankacılık sistemi mevcutken; hiç, Türkiye’nin ekonomisi düzelebilir mi?

FON’a devredilen bankaları bahane ederek ve “İçini boşaltmışlar veya yağmalamışlar” gibi, gerçeklerle asla ve asla bağdaşmayan sloganlara sarılan ve bu sloganlarla kamuoyunun dikkatlerini, yanlış istikametlere çekmek isteyen bir Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu ile, bankacılık sistemi düzelebilir mi?

Sayın Başkan;

İyi bilinmelidir ki; döviz ticareti devam ettiği sürece, ne enflasyon önlenir, ne faizler düşer, ne doların yükselişi durdurulur ve ne de bankacılık sistemi kurtarılabilir. Çünkü; uygulanan para politikaları yanlıştır. Türk parasının işlevsiz hale getirilişi, ekonomiyi hasta etmiştir.

Bir düşününüz:

Son 20 yıl zarfında dolar, Tl. karşısında 17 bin kat pahalılanmıştır.

Böylesine müthiş bir devalüasyon seli, her şeyi yerlebir etmiştir.

Hiç ihtiyaç yokken; kur-faiz makasına dayalı müthiş sıcak para rantı, iç ve dış borç canavarı yaratmıştır.

Bu tatlı rantı hak zanneden bankacılık sistemimiz neticede; hem kendisini ve hem de Türkiye’yi perişan etmiştir.

Anlı, şanlı sizler de, IMF ve Dünya Bankası buyruklarına, boyun eğmişsiniz!

Bu anlayış ve teslimiyetle, Türkiye’ye faydalı olmanız mümkün müdür?

Neyi ve nasıl savunacağınızı veya hangi şartların geçerli olması gerektiğini bilmezseniz; elbette ki, IMF ve Dünya Bankası karşısında aciz kalırsınız.

Sayın Başkan;

Cevabınızı bekleyeceğim. Cevap vermeseniz de, yazmaya devam edeceğim. Koçbank’tan, İktisat Bankası’ndan ve Dışbank’tan söz edeceğim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı


Not:
Yardım almaya alışanlar; zamanla, buyruk almaya da alışırlar.

Kendi milli parasını işlevsiz hale getiren milletler, ekonomik
bağımsızlıklarını koruyamazlar.

Gerçek iktisatçı Joan Robinson’un şu ünlü sözünü hatırlatmak isterim:

“İktisat bilmenin yararı; bir ülkenin ekonomisini düzeltmek ve ekonomik zorluklara
geçerli çözümler bulmak için değil; iktisatçıların, yanıltmalarını önlemek iç
indir.”

Kriz yoktur. Daha doğrusu; mevcut krizi, paralı kesim yaratmıştır. Siyasetçilerin
beyanlarına maledilen spekülasyonları da, para spekülatörleri yaratmışlardır.

“Tahtakale piyasası” adı verilen güç, nasıl bir güçtür ki; Türkiye Cumhuriyeti
Merkez Bankası’nı dize getirebilmektedir? Herhalde; bu müthiş gücü, bilmiyor
olamazsınız.

25 Ocak 2009 Pazar

6-7 Eylül tartışmaları.

Sayın Fatih Altaylı
Teke Tek programı
Habertürk Televizyonu 25 Ocak 2009


Sayın Altaylı;

Programınızı dikkatle izliyorum.

Hiç şüpheniz olmasın; 6-7 Eylül olayları, önceden plânlanmış bir tertiptir. Ama; bu tertibin, günün iktidarı ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Doğrudan doğruya, İngiltere'nin ve ABD'nin çok önceden hazırladığı bir plân devreye sokulmuştur.
Dikkatlerinize sunuyorum:

Bu bölgede Kıbrıs sorunu yaratılmasaydı ve Türkiye ile Yunanistan'ın dostlukları devam etseydi; acaba bugün, Türkiye ve Yunanistan'ın durumları ne olurdu? Her iki ülke de kaynaklarını, ülkelerinin kalkınması, gelişmesi için kullanabilseydi; bölgede sulh, sükûn, huzur ve güven hakim olmaz mıydı?

Bir hususa daha dikkatinizi çekmek istiyorum:

İngiltere, uzun vâdeli planlara göre tedbir alır ve hedeflerini seçer. Birinci Cihan Savaşından sonra İngiltere, Rusya'da bulunan 100 bin civarındaki Rumu, Kıbrıs'a yerleştirmiştir. İkinci Cihan Savaşı sona erince Yunanistan'da, büyük bir iç savaş başladı ve bu kanlı savaş, ancak İngiltere'nin fiili desteği sayesinde 1950 yılında sona erdirilebildi. Hükümet ve rejim karşıtı Rusya taraftarı komünist gerillalar, hapishaneleri doldurmuştu. Albay Grivas da tutuklananlar arasındaydı. Bu tutuklu veya hükümlüler, idamlarını beklerken; yine İngiltere devreye girdi ve 80 bin gerillayı, Kıbrıs'a yerleştirdi.

Demeokrat Parti iktidara gelince, Yunanistan'la gayet iyi dostluk ilişkilerine girişti. Kültür anlaşmaları çerçevesinde Türkiye'den Batı Trakya'ya öğretmenler gönderildi ve Gümülcine'ye "Celâl Bayar Lisesi" adı altında bir Türk Lisesi kuruldu. Lisenin açılışı, Celâl Bayar'ın 1954'te Yunanistan ziyaretinde gerçekleşti. Bu anlaşmalar çerçevesinde Türk Üniversitelerinde, Yunanlı öğrenciler için kontenjan tanındı ve Yunanistan'dan Türkiye'ye ,Yunanlı öğrenciler geldi.

Ne var ki; İngiltere, Kıbrıs kozunu oynamaya ve EOKA teşkilâtını Kıbrıslı Türklerin üzerine saldırtmaya başladı.

Bu noktada, ,işin siyasî boyutuna gelelim:

Menderes Hükümeti, 1954 yılında, işlemez durumdaki Balkan Paktı'nın tekrar canlandırılmasını sağladı.

1955 Şubat Ayında da Bağdat Paktı kuruldu. Bağdat Paktı, İngiltere'nin hiç beklemediği şekilde rağbet gördü. Türkiye- İran- Irak- Pakistan arasında müthiş bir kaynaşma oldu. Hatta, bu pakttan etkilenen Afganistan da, Türkiye ile kültür anlaşması imzaladı. Bu anlaşma çerçevesinde Afganlı öğrenciler, Türk üniversitelerine gelmeye başladı.
İşte bu durumdan İngiltere ve ABD rahatsız oldu. Bir düşününüz: Bağdat Paktı kuruluş gayesine uygun biçimde devam etseydi ve Türkiye, Irak, İran ve Pakistan, iktisadi ve siyasi işbirliğini sürdürseydi; Bugün, bölgenin gündemine oturan Büyük Ortadoğu ve hatta Genişletilmiş Büyük Ortadoğu Projesi gerçekleştirilebilir miydi? Bölgenin istikrarının bozulması şarttı ve ilk kıvılcım, Kıbrıs konusuyla ateşlendi. Kıbrıslı Türklere yapılan saldırılar sebebiyle Türk kamuoyu, iyice gerilmişti. Tertipçiler, Atatürk'ün Selânik'teki evine bomba koydurarak, tahriki, had safhaya çıkardılar. Açık ifadeyle, fitil ateşlendi.
Kendisini savunma durumunda hisseden Yunan Hükümeti, dünya kamuoyunu yanıltmak için bombanın, Selanik Üniversitesi Hukuk Fakültesinde öğrenci olan Oktay Engin'le, Selanik Konsolosluğu kavası, benim de ilkokul müzik öğretmenim olan Hasan Uçar tarafından konduğunu iddia ederek, bu masum ve günahsız ve aynı zamanda olayla uzaktan yakından ilgisi olmayan bu kişileri tutuklayarak mahkemeye sevk etmiştir. Kısa süren ve talimata dayalı mahkeme bu kişilerin mahkûmiyetlerine karar vermiştir.

Kıbrıs sebebiyle meydana getirilen 6-7 Eylül olaylarının gerçek hedefi, Bağdat Paktı'ydı. Husumet odakları, bu hususta başarı da sağlamışlardır ve böylece; Türkiye'yi, 1960 İhtilâli'ne götüren süreç başlatılmış oldu. Dikkat ederseniz; 1958'de Irak İhtilâli, 1959'da Suriye İhtilâli, 1960'da 27 Mayıs İhtilâli, 1961'de Pakistan İhtilâli gerçekleştirilmiştir ve İşin başında tasarlanan proje, yürürlüğe konmuştur.

Türkiye'yi ve Türk milletini iyi tanımayan; tarih ve coğrafya bilmeyen; dünya siyasî tarihini irdelemesini başaramayan ve dünya coğrafyasında Türkiye'nin konumunun önemini anlayamayan kişilerin ortaya attığı hezeyanlarla Türkiye'yi suçlayanlar, acaba, hangi gayeye hizmet etmektedirler? Doğrusu, pek merak ediyorum.
Bu hususların, gerçekçi olarak araştırılması ve Türkiye'nin maruz kaldığı iç ve dış husumetlerin gerçek hedeflerinin ortaya konması; geleceği tayin açısından bu ülkeye yapılabilecek en büyük iyilik olacaktır.

Unutulmamalıdır:

Kişi, cahili olduğu şeyin kuvvetli düşmanıdır. Bu kafa ile nereye kadar gidebileceğimiz, düşünülmelidir. Aksi halde; Türkiye'ye ve Türk milletine yazık olacaktır. Bugün, maruz kaldığımız husumet odaklarının gerçek hedeflerini anlayamamış olmamızın sebebi de, bu gafletimizdir.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

24 Ocak 2009 Cumartesi

Şeriat aldatmacası.

Sayın Ertuğrul ÖZKÖK
Hürriyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 18 Mayıs 2007


Sayın ÖZKÖK;

16 Mayıs 2007 tarih ve “ŞERİAT GELİRSE, NE YAPARIM?” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Kesin olmamakla birlikte ağırlıklı kanaatim şudur:

Çok çabuk alışır ve hattâ, kısa sürede uyum sağlarsınız. Sebebi de, gayet açıktır:

Paranın üstündeki yazıdan başka bir değer ve hedef tanımayarak, Türkiye’nin geleceğini düşünmeyen varlıklı kesim alkış tutacağı için, siz de sesinizi çıkaramayacaksınız!

Asıl merak ettiğim husus, şudur:

ŞERİAT denince ne anlıyorsunuz?

Eğer, zihninizde yaşattığınız olgu; SUUDÎ ARABİSTAN, AFGANİSTAN, LİBYA, KÖRFEZ ÜLKELERİ ve İRAN gibi ülkelerde uygulanan ve YÜCE İSLÂM DİNİ ile uzaktan, yakından ilgisi olmayan ZORBA ve ZALİM idareler ise, korkmayınız; YÜCE TÜRK MİLLETİ, şeriat adı altında yutturulmaya çalışılan bu kabil rejimlere rağbet etmez ve geçit vermez! Bu tarz idareleri de kimse, getirmeye cesaret edemez. Ancak, bir şey yapılabilir. O da, şudur:

Halkın din duygularını sömürerek, Ku’an’da ve hadislerde olmayan DİN DIŞI birtakım kural ve uygulamaları; kendi makam, mevki, rütbe ve servet aşkları için halkı aldatmaya çalışanlar, bir KAOS ORTAMI yaratabilirler. Yani; bulanık suda, balık avlama hevesine kapılabilirler.

Bu muhtemel gelişmeleri önlemek için, Dördüncü Halife Hz. ALİ, 14 asır önce Müslümanları uyarmak maksadıyla, ortaya bir kural koymuştur. Hz. ALİ, Mısır Valisi Mâlik İbni EŞTERİ’ye gönderdiği EMİRNÂMESİNİN bir bölümünde, şu ifadeleri kullanmıştır:

“EY MÂLİK! Şu hususa çok dikkat et ve olanca kuvvetinle çalış! Zirâ bu DİN, fena adamların elinde esir oldu. Din perdesi altında, o nâma, istenilen fenalıklar yapılıyor ve onunla, dünya nimetleri elde edilmeye çalışılıyor.”

Sayın ÖZKÖK;

Evet; Hz. ALİ’nin bu ALİCE sözü, her dimağda bir levha olarak kalmalıdır. Tarihi açınız; edepsizlerin, DİN PERDESİNE bürünerek, DİN NÂMINA yaptıkları fenalıkları okuyup, ağlayınız!

Belki o zaman, ÖVÜLMESİ gerekenleri KÖTÜLEMEKTEN; kötülenmesi gerekenleri ÖVMEKTEN vazgeçerek, HALKI AYDINLATIR ve KALEMİNİZİN HAKKINI vermiş olursunuz. Belki o zaman; 17 Mayıs 2007 tarihli ve “YAŞAR PAŞAYLA, anlatmamak için, birbirimize söz verdik.” başlığını taşıyan ve propagandaya dayalı yazılar yazmazsınız..

Bu arada, DİN İSTİSMARCILARININ, işlerine gelmediği için, hiç konuşmadıkları bir hususu belirtmek istiyorum. Ki; bu gerçek, düşünmesini bilenler için çok şey ifade eder. O da, şudur:

Hz. Peygamberimiz, bir HADİSİNDE; “HİLÂFET, BENDEN SONRA 33 YILDIR. ONDAN SONRA, ZALİM HÜKÜMDARLAR DEVRİ BAŞLAYACAKTIR.” İfadesini kullanarak, gelecek için gerçek İMAN SAHİPLERİNİ uyarmıştır.

Olaylar, Hz. Peygamberimizin belirttiği gibi gelişmemiş midir?

Şam Valisi MUAVİYE, halkın din duygularını sömürerek, halkı aldatarak ve halk üzerinde amansız bir baskı kurarak, İSLÂMLA uzaktan, yakından ilgisi olmayan zalim EMEVÎ SALTANATI’NI kurmamış mıdır?

Tarihin sayfalarını açınız ve DİN İSTİSMARINA dayalı zulümleri, okuyunuz! Gerçek anlamda insanların selâmetini hedef alan ve SOSYAL MESELELERİ ön plâna çıkaran İslâm Dininin, nasıl perdelendiğini görünüz. Kur’an’daki İslâm’dan uzaklaşıldığı için perişan olan İslâm Âlemi’nin perişanlığını, ibretle gözlemleyiniz.

Makam, mevki, rütbe ve servet aşkı için HAKİKATLARIN, nasıl örtüldüğünü anlamaya çalışınız. “ALLAH’IN HÂKİMİYETİ” diye, diye, EMPERYALİST güçlerin HÂKİMİYETİ altına girenleri, ibretle seyrediniz!

Sayın ÖZKÖK;

Bir insan, ne kadar çok okursa okusun; bilgisine yaraşır biçimde davranmıyorsa, gerçekte cahildir. Ne güzel söylemişler:

“BİR YERDE, KÜÇÜK İNSANLARIN BÜYÜK GÖLGELERİ OLUŞUYORSA; ORADA, GÜNEŞ BATIYOR DEMEKTİR.”

Dikkat ediniz:

BU DÜNYA, KÖTÜLÜK YAPANLAR DEĞİL; SEYİRCİ KALIP, HİÇBİR ŞEY YAPMAYANLAR YÜZÜNDEN TEHLİKELİ BİR YER HALİNE GELMİŞTİR. Ve unutmayınız:

İlim kıtlığı olan muhitte, kişinin malının çokluğu, ayıplarını örter. YALANCI olduğu halde; her söylediği, DOĞRU İMİŞ gibi onaylanır. CEHALETİN yaygın olduğu muhitte, insanın malının azlığı, aklını hor eder; AKILLI olduğu halde; herkes ona, “AHMAK” der. Hz. Peygamberimizin, “EN HAYIRLINIZ, AHLÂKÇA EN GÜZEL OLANINIZDIR.”sözündeki GERÇEK ve HİKMET unutulur ve EŞKİYA, baş tacı edilir.

Sizden beklediğim husus, şudur:

Yanılgılarınızı, tecrübelerinizle düzeltmeye çalışınız. Kaleminizi de, milletin hayrına kullanınız. Sahtekârların, yalancıların, hırsızların ve ahlâksızların ipliğini, pazara çıkartınız.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.


Sayın ÖZKÖK;

18 Mayıs 2007 tarihli mektubumu, aynı duygularla, tekrar gönderiyorum. Zirâ; bugün, nerede durduğunuzu, olayları nasıl değerlendirdiğinizi, nasıl davranacağınızı ve ne yapacağınızı merak ediyorum. Çünkü; gerçek anlamda görev yapan bir basının; DEMOKRASİNİN hem var oluş sebebi ve hem de teminatı olduğu gerçeğini, hiçbir zaman unutmadım ve dâimâ da, unutanlara hatırlattım. (24 Ocak 2009)

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

22 Ocak 2009 Perşembe

Kuvvetler ayrılığı ve gerçekler

Sayın Abdullah GÜL
Cumhurbaşkanı
Ankara 22 Ocak 2009


Sayın CUMHURBAŞKANI;

HEDEFLERİ ve SORUNLARI büyük olan TÜRKİYE, rahatsız ve sıkıntılıdır. Zirâ; iç ve dış HUSUMET ODAKLARININ, amansız saldırılarına maruzdur. Bu sebeple de; nasıl aşılacağı bilinmeyen büyük bir bunalım, Türkiye’nin ve Türk milletinin geleceğini düşünen insanlarımızın morallerini bozmaktadır.

Aslında Türkiye, uzun yıllardan beri bunalımdadır. Zirâ; DEVLET, ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletilememektedir. DEVLETİ, bir parti DEVLETİ haline getirmek isteyenlerin İHTİRAS ve BASKILARI, DEVLETİN ahengini ve işleyiş biçimini bozmuştur. KUVVETLER AYRILIĞI ilkesi gözetilmediği için de; KURUL, KURUM, KURAL ve KAVRAM kargaşası yaşanmaktadır.

Dün, Çankaya Köşkü’nde YASAMA, YÜRÜTME ve YARGI organları başkanlarıyla yaptığınız toplantı, arz ettiğim bu görüşlerimin doğruluğunu, ispatlayacak niteliktedir.

Türkiye meselelerini yakından ve dikkatli biçimde izleyen bir vatandaş olarak gözlem ve tespitlerim bellidir:

Türkiye,.28 yıldan beri siyaseten ve iktisaden, yanlış idare edilmektedir.Bu dönemde;.DEVLETİN kurumlarından ve kurallarından ziyade, kişilerin irade ve tasarrufları geçerli kılınmıştır. Âdetâ MUCİZE KİŞİLER yaratılmıştır. Bu sebeple de keyfilik ve taraflılık, HÜKÜMETLERİN vazgeçilmez ilkesi haline getirilmiştir. Açık ifadeyle; DEVLET ve HÜKÜMET kavramları, birbirine karıştırılmıştır. Hükümetlerin GEÇİCİ, DEVLETİN BAKÎ olduğu gerçeği unutulmuştur.

Maksadımı, geçmişte yaşanan ve herkese ibret olması gereken bir örnekle açıklamak istiyorum. Şöyle ki:

1969 seçimlerinden sonra Hükümet kuruluşu esnasında Adalet Partisi’nde büyük bir huzursuzluk ve zıtlaşma meydana gelmişti. Bu, bir bunalım işaretiydi. Bu bunalımın aşılması için AP, hemen, hemen her gün GRUP TOPLANTISI yapıyordu. Bu toplantıların birinde Başbakan Süleyman Demirel, şu sözleri söylemişti:

“Türkiye’nin kalkınması, bir kadro meselesidir. İşin, bütün siyasî sorumluluğunu üzerime alıyorum. DEVLET KADROLARI ile oynanmasına izin vermem.”. Merak ettim ve günün Bolu Senatörü Dr. Alâeddin Yılmaztürk’e, Demirel’in sarf ettiği bu sözün sebebini sordum. Aldığım cevap, beni şaşırtmıştı:

“Canım! Bu Demirel’den bir şey anlamadık. Gûyâ biz, sağ bir partiyiz. ve fakat bugün, devletin en önemli makamlarında hâlâ, Halk Partililer ve solcular oturmaktadır.”

Yılmaztürk’ün bu cevabı üzerine, ağzımdan gayri ihtiyarî, şu sözler dökülüverdi:

“Demek ki DEMİREL, Hükümetle Devlet kavramlarının farkındadır ve ilkeli davranmaktadır. Hem de; “Yerine daha iyisini getirme kudretin yoksa, kötü olan bir şeyi de bozma” şeklindeki atasözünün gereğine uymaktadır.”

Böylesine ilkeli davranan bir siyaset ve devlet adamını, maalesef, son 28 yıl zarfında göremedik. Bu sebeple de; DEVLETİ, bir PARTİ DEVLETİ haline getirmek isteyenler; keyfî tutum ve davranışları ile, bunalım yaratılmasına sebep olmuşlardır. Bugün YÜRÜTME, YASAMANIN fevkindedir. Başbakanların istemediği bir kanun tasarısı veya teklifi, Meclis’in gündemine gelemez; Başbakan’ın her istediği kanun tasarısı ve teklifi, sür’atle kanunlaşır. Meclis, denetim görevini dahî, mükellef olduğu şekilde yerine getirememektedir. Naklen yayınlanan Meclis müzakerelerini izleyenler, bu gerçeği, bütün çıplaklığı ile görürler.

Böylesine çarpık ve gerçek demokrasi ile asla ve asla bağdaşmayacak bir modelde; zıt mizaçları bir mefkûre etrafında birleştirmeye imkân ve ihtimal yoktur. İstense de, istenmese de; vatandaşlar arasında “Bizden olanlar ve bizden olmayanlar” ayrışması kesindir.

Bugün, bu ayrışımı, her alanda görmek mümkündür. En çarpıcı örneği de;Türkiye’nin bir numaralı gündemi haline getirilen ve “ERGENEKON” adı verilen davada görülmektedir. Medya, âdetâ ikiye bölünmüştür. İktidar yanlısı olan veya öyle bir görüntü veren medyanın yayınları, muhatap veya hedef kişilerin ANAYASAL HAKLARINI hiçe sayan ve çiğneyen niteliktedir ve de toplumu, huzursuz etmektedir. Bunun anlamı açıktır: Hukukun üstünlüğü ve hukuk devleti ilkesi zaafa uğratılmıştır. Bu durum, “Yargı bağımsızdır” sözleriyle düzeltilemez. Zira; ADÂLETİN, “İDDİA, SAVUNMA ve YARGI” olmak üzere üç ayağı vardır. Bu ayaklardan birsi koparsa ve iddianın savları, kesin hükümmüş gibi benimsenirse; “Hukukun üstünlüğü”nden bahsetmek; vücudu olmayan bir şeyin varlığına inanmak kadar gülünç olur.

Sayın CUMHURBAŞKANI;

Bulunduğunuz makam, devletin en yüce makamıdır. BU sebeple de; tarafsızlığınızı bütün vatandaşlara benimsetmek ve herkese, “BENİM CUMHURBAŞKANIM” dedirtmek, en önemli görevinizdir. Zaten; ANAYASA’nın “Cumhurbaşkanı seçilen kişinin, milletvekilliği sona erer, varsa, partisi ile ilişkisi kesilir.” Amir hükmü, bunu gerektirmektedir. Bu ifadeleri kullanırken, haddimi aştığımı zannetmiyorum. Zira; YÖK Başkanı konusu, bugün, hâlâ halk arasında konuşulmaktadır. Açık unutulan mikrofonlarda Meclis Başkanı Toptan’ın, “Aman Hoca; sözlerine dikkat et! Hepimizi zora sokarsın!” ve Maliye Bakanı Unakıtan ile Müsteşarı Aktan’ın “Hele dediğimizi yapmasın; o zaman gününü görür.” sözleri hafızalara, silinmeyecek şekilde yerleşmiştir.

Dikkat edilirse bugün; bazı kişi ve medya mensupları, doğrudan doğruya ülkemizin ve milletimizin gözbebeği ve en sağlam kurumu olan TÜRK SİLÂHLI KUVVETLERİ’ni hedef almıştır. Aslında bu hedef; kendi kendine yetersiz ve dâimâ başkalarına muhtaç; “Otur!” denilen yerde oturan ve “Kalk” denilen yerde kalkan; gerçek hedeflerinden uzaklaştırılarak iç ve dış gailelerle boğuşan huzursuz, mutsuz ZAYIF BİR TÜRKİYE arzu eden DIŞ HUSUMET ODAKLARININ da hedefidir. Dikkat edilirse; “Kürtçe televizyon hedefimizi gerçekleştirdik. Bundan sonraki asıl hedefimiz, topraklarımızı elde etmektir.” diyerek, açık bir şekilde bölücülük yapanlar unutulmuş; “ERGENEKON” adı verilen dâvâ, ülkenin bir numaralı gündemi haline getirilmiştir. Devletin televizyonu; ahlâkı, gayesi, niyeti ve misyonu iyi bilinmeyen Kanada’da yerleşik Tuncay Güney adlı kişiyi, 3 saat süren bir canlı yayına konuk etmiş ve tutarsız ithamlarına çanak tutmuştur.

Acaba; bu durumu, kim ve nasıl izah edecektir? Bu, askerleri rahatsız ve tahrik etmek anlamına gelmez mi? Doğu ve Güneydoğu’da görev yapan askerlerin morallerini bozmaz mı? Bu durumda size bir görev düşmez mi?

Ülke meselelerini yakından ve dikkatli takip eden bir vatandaş olarak ve de demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

21 Ocak 2009 Çarşamba

Sekiz yıl önce

Sayın Yaşar Büyükanıt
Orgeneral
Genelkurmay 2. Başkanı
Ankara 3 Mayıs 2001



Türk Telekom ile Türk Hava Yolları’nın yabancılara satışıyla ilgili görüş ve taleplerinizin; ülkede, kendilerini birinci kuvvet konumuna getiren “Medya Demokratları” tarafından yanlış yorumlanacağı ve yanlı kamuoyu oluşturulacağı gerekçesiyle bu mektubumu yazmış bulunmaktayım. Zirâ;

Gerçekleri halktan gizleyen ve birkaç grubun kesin kontrolü altındaki medyamız, Türkiye’nin meselelerini daima çarpıtarak halka sunmuştur. Hiçbir zaman ANA KAİDELERE ve ANA BELGELERE göre işleyen bir DEVLET ve işleyen bir REJİM arayışında olmamış; REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşımamıştır. Üstelik; kur-faiz makasında yaratılan müthiş bir rant sistemiyle Türkiye’nin, 15 yıldan beri soyulmasına göz yummuştur. Bunun yanında;

Coğrafî konumunun özelliği sebebiyle bölgede; kendi kendine yeterli, başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş ve dünya üzerinde kurulacak her masaya eşit ağırlıkta oturmasını başarmış; güçlü, müreffeh bir BÜYÜK TÜRKİYE için gayret göstermemiştir. Ayrıca;

Gelişmiş Batı ülkelerinin bölgede; kendi kendine yetersiz, daima başkalarına muhtaç; “otur” denilen yerde oturan; “kalk” denilen yerde kalkan; daima kendilerine tabi güçsüz ve iç gailelerle boğuşan; huzursuz ve mutsuz bir Türkiye hedeflediklerini de, hiç anlamamıştır.

Bu sebeple de; Türk Telekom ile Türk Hava Yolları’nın yabancılara satılamayışını, ekonominin çıkmazı ve kamburu olarak halka sunmaktadırlar. Kemal Derviş’i mucize adam ilan ederek, halka ümit aşılamaya çalışan medyamız; gelecek 10-15 milyar dolarlık dış yardımın Türkiye için olmadığı; bu yıl vadesi gelmiş dış borçlarımızın ödenmesini sağlayacağı, dolayısıyla; geçmişte, Türkiye’ye kredi verenleri kurtaracağı gerçeğini, halktan gizlemektedir.

Diğer acı gerçek de şudur:

Gelişmiş Batı ülkeleri, çok uluslu şirketleri vasıtasıyla dünya ekonomisini, tam anlamıyla kontrol altında tutmaktadırlar. Bilhassa; enerji, haberleşme ve ulaştırma alanları, vazgeçilmez tutkularıdır. Çünkü bu alanların; ticari önemleri yanında; stratejik ve siyasi önemleri çok büyüktür. Bu alanlarla ilgili stratejileri, IMF ve Dünya Bankası vasıtasıyla gerçekleştirmektedirler.

İşte; bu gerçekleri halktan gizleyen ve kamuoyunu yanlış yönlendiren medyamız; “İşe, asker karıştı.” Diyerek, zihinleri bulandırmaya çalışacaktır.

Gaflet içinde olanlara, şu gerçeklerin hatırlatılmasında fayda vardır:

1-İç borçlar:

Türkiye; 1987 yılı başından 2000 yılı sonuna kadar 257 milyar 133 milyon dolar anapara ve 147 milyar 683 milyon dolar faiz olmak üzere toplam 405 milyar 76 milyon dolar iç borç ödemesi yapmıştır. Halen, 55 milyar dolar iç borç stoku mevcuttur ve 2001 yılında sadece 37 milyar dolar iç borç faizi ödeyecektir. Ki: 2001 yılında ödenecek bu faiz, toplam vergi gelirlerinden fazladır.

Bu müthiş ödeme neye karşılık yapılmıştır?

Acı gerçeğe dikkat: 1987 başındaki 5 milyar 984 milyon dolarlık bir iç borç için yapılmıştır. Yani; anaparanın yüz katı kadar bir ödeme yapıldığı halde; halen, 55 milyar dolar iç borç stoku mevcuttur ve bu borç miktarı yılsonuna kadar katlanacaktır.

Türkiye’nin iç borca, hele bu miktardaki bir iç borca ihtiyacı var mıydı?

Yoktu! Bu borç canavarını, kur-faiz makasında yaratılan bir rant mekanizması meydana getirmiştir. Finans ve bankacılık kesimiyle işbirliği yapan Hazine ve Merkez Bankası, bu işi başarmıştır. Örnek vereyim:

21 Şubatta yüksek oranlı bir devalüasyon yapıldı. Devalüasyondan önce Merkez Bankası, bankalara 5 milyar dolar sattı. Aslında bu rakam, 13 milyar dolardır. Çünkü; Merkez Bankası, Kasım krizinde de 8 milyar dolar satmıştı. Basın da bu olayı, “Siyasi istikrarsızlıktan dolayı para, dışarı kaçtı” diye sunarak, halkı uyutmuştur.

Şimdi; kur-faiz makasına dayalı rant sisteminin nasıl çalıştığına bakalım:


Hazine, 20 Mart 2001 tarihinde Hazine Bonosu ihalesi yaptı. İhale bilgileri şöyledir:

Vade süresi...................... .......................................98 gün (Haziran sonu)
Basit faiz.................................................................Yüzde 124.
Bileşik faiz.............................................................. Yüzde 193.7.
Üç aylık net getiri.....................................................Yüzde 33.6.
Net satış.....................................................................3 katrilyon 385 trilyon lira.
Gelen talep.................................................................7 katrilyon 400 trilyon lira.
Ödenen faiz................................................................1 katrilyon 300 trilyon lira.

Devalüasyondan önce dolar alan bankalar, aldıkları dolarları, devalüasyondan sonra Tl.’ye çevirerek, Hazine Bonosu’na yatırım yaptılar. Dolar kurunun uzun süre bugünkü seviyesinde sabit kalacağı belli. İtfa günü, Hazineden para tahsil edecek bankalar, aldıkları para ile tekrar dolar alacaklar ve dolar bazında da en az, yüzde 30 net kâr sağlayacaklardır.

Bu örnek, rant sisteminin nasıl çalıştırıldığının aynasıdır. Evvelce de böyle çalışmıştı. Meselâ; 5 Nisan 1994 devalüasyonunda da aynı yöntem izlendi; bir anda yüzde 260 oranında bir devalüasyon yapıldı. Devalüasyondan sonra faizler çıldırdı. Fakat; dolar kuru, 16 ay sabit kaldı. Bu müddet zarfında finans kesimi, dolar bazında yıllık ve net yüzde 50 kazanç sağladı. Zaman, zaman da, bugün olduğu gibi, süper faizli Hazine Bonoları ihrâç edildi.

Bu örnekler, iç borç ihtiyacımızın olmadığını kanıtlamaktadır.

Ne yazık ki; bu borç bataklığının yaratıldığı ve yaşatıldığı dönemde Türkiye, yatırım fakiri kaldı. 14 yıl zarfında 405 milyar dolar iç borç ödemesi yapan Türkiye, hayati yatırımları için muhtaç olduğu 30-36 milyar dolar parayı bulamamaktan yakındı. Yani halk, aldatıldı.

2-Kamuda tasarruf aldatmacası:

Bu aldatmacanın göstergesi, OCAK-ŞUBAT 2001 bütçe performansıdır. Şöyle ki:

Giderler..................................7 katrilyon 387 trilyon.
Personel giderleri....2 katrilyon 40 trilyon.
Yatırım..................90 trilyon.
Cari harcamaları..125 trilyon
Faiz ödemesi............3 katrilyon 693 trilyon.
Diğer transfer...........1 katrilyon 441 trilyon.

Bütçe gelirleri..........................3 katrilyon 605 trilyon.
BÜTÇE AÇIĞI....................... 3 katrilyon 692 trilyon.

Bu gerçekten çıkan netice şudur:

Kamu görevlileri hiç ücret almadan çalışsalar ve bir hayırsever de Devletin bütün yatırım ve cari harcamalarını üstlense; bütçe, yine açık verecektir. Çünkü; faiz giderleri, bu harcamaların üç katından fazladır.

Revize edilecek bütçede durum, daha da vahimdir.

Revize taslak bütçede 68 katrilyon lira gider öngörülmektedir. Açık ise, 24.7 katrilyon liraya ulaşacaktır.

Faiz giderlerine ayrılan ödenek, 37.3 katrilyon liradır. Ki; revize bütçede hedeflenen vergi gelirleri, 37.3 katrilyon liradır.

3-Özel kesim- Kamu kesimi aldatmacası:

Türkiye’yi, özel sektör yönlendirmektedir. Tabir caizse Türkiye; finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edilmiştir. Ki, MEDYA da, bu kesimin kat’i kontrolündedir.

Şu örnek, bu fiili durumun kanıtıdır:

Kurtarıcı olarak ilan edilen Kemal Derviş’in kadrolaşmasına bir bakalım:

Mevduat Sigorta Fonuna devredilen bankalar için oluşturulan üst yönetimin Yönetim Kurulu Başkanlığı’na, Koç Grubundan emekli Tevfik Altınok getirilmiştir.

Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu’nun başına, uzun yıllar Koçbank’ın genel müdürlüğünü yürütmüş Engin Akçakoca getirilmiştir.

Ziraat Bankası’nın başına Aydın Doğan’ın ortağı ve Doğan Grubuna ait Dışbank’ın Murahhas Azası Vural Akışık getirilmiştir. Ki; oluşturulan bu yönetim, Birleştirilecek üç kamu bankasını (Ziraat, Halk, Emlak bankaları) da yönetecektir.

Yapıkredi, Anadolu Bankası, Bank Ekspres ve Garanti Bankasında uzun yıllar Genel Müdür yardımcılığı yapan Ahmet Çakaloz, Ziraat Bankası yönetim kurulu üyeliğine getirilmiştir. (Çukurova Grubu)

MNG Holding Yönetim Kurulu Üyesi Yavuz Arınsoy, Ziraat Bankası Yönetim Kurulu Üyeliğine getirilmiştir.

Aslında; özel sektörün açığı, kamu kesiminin açığından çok daha fazladır. Ne var ki; Devlet imkânlarıyla beslenen özel kesim, açığını gizlemesini başarmıştır. Kamu bankalarının görev zararlarını konu edenler, Merkez Bankasının özel bankaları devamlı surette beslediğini, fonladığını görmezden gelmişlerdir. Merkez Bankası, Hazineyi fonlayacağına, özel bankaları fonlamıştır. Merkez Bankasından düşük faizli para alan bankalar, aldıkları bu paraları, yüksek faizli Devlet İç Borç senetlerine yatırarak, tatlı rantlar elde etmişlerdir.

20 yıldan beri uygulanan yanlış ekonomi ve para politikaları yüzünden Türkiye; hem avantajını kaybetmiş ve hem de dışarıya muhtaç hale gelmiştir. Bu gerçeği göremeyenler, görmek istemeyenler veya gizlemek isteyenler; şimdi de, Türk Telekom’un özeleştirilmeyişini, ekonominin kamburu ve çıkmazı ilan ederek, halkı aldatmaktadırlar.

Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanımayan; tarih ve coğrafya bilmeyen; dünya siyasi tarihini irdelemesini başaramayan; dünya coğrafyasında Türkiye’nin konumunun önemini anlayamayan; gafleti veya ihaneti elbise yapan; gelecek nesillerin istikbalini düşünmeyen ve paranın kölesi olmuş kişilerden ne beklenirdi ki?

Türkiye’yi yakından izleyen ve vatandaşlık görevlerini tam anlamıyla yerine getirmeye çalışan dikkatli bir vatandaş olarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Hüsnü Akıncı

0216-4181726

Not: Herkes ve hergün, Atatürk’ün “Gençliğe Hitabesi”ni okumalıdır.
Ve imkân bulanlar, Orhan Erkanlı’nın “Anılar, Sorunlar ve Sorumlular” adlı kitabını
Okumalıdırlar.