Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
BAŞBAKAN ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 3 Şubat 2009
Sayın BAŞBAKAN;
Bugün, siyasî partilerin TRT-3 kanalı tarafından naklen yayınlanan grup toplantılarını, dikkatle izledim. Temenni ve arzum şudur:
Naklen yapılan bu yayınlar, artık sona erdirilmelidir. Zira; bu toplantılar, siyasî amaçlı olarak yapıldığı için faydasızdır ve halk arasındaki kutuplaşmaları arttırmaktadır. Siyasî parti liderlerinin yaptıkları konuşmalar, vatanî bir gerekçeye ve hizmet arzusuna dayanmamaktadır. Hem de lüzumsuz yere, halkı germektedir. Çünkü halk, sözün doğruluğuna veya yanlışlığına göre değil de; sözün, kimin tarafından söylendiğine göre değerlendirme yapmaktadır. Üstelik; liderlerin konuşmaları ufuk açıcı değildir ve hemen, hemen evvelce yapılan konuşmaların tekrarı niteliğindedir.
Örnekleri arz ediyorum:
Bugünkü konuşmanızda iki feribotu ve bir vapuru hizmete soktuğunuzu belirttiniz. Bunu da, çok büyük bir hizmetmiş gibi takdim ettiniz. Sizden evvel İstanbul’da vapurlar ve iskeleler yok muydu? Yolcu vapurları, deniz otobüsleri, araba vapurları hizmet vermiyor muydu? Zaten İstanbul Büyük Şehir Belediyesi, bu işin reklâmını yeteri kadar yapıyor. İşte Belediyenin bir reklâm panosu:
“87 iskele, 74 vapurla yolcu taşımacılığında İDO’yu, 4 yıl zarfında, dünyanın en büyük şirketi haline getirdik!” Sanki, bütün vapurlar ve iskeleler, 4 yılda yapılmış gibi!..
İkinci husus ise; Türkiye’nin dış politika sorunlarının, meydan nutukları üslûbunda tartışılmasıdır. Bir ülkenin dış politikasını, bulunduğu coğrafyası belirler. Coğrafî özelliklerinin önemine göre de bir ülke, daimâ iç ve dış husumetlere maruzdur. Haklılık veya haksızlık, dış politikalar için pek önem arz etmez. Dış politikada geçerli hukuk, para ve silâhtan oluşan güce dayanır. Örnek:
Kıbrıs konusunda haklılığımız ve iyi niyetimiz, bütün dünya ülkeleri tarafından bilinmektedir. Ama; bu, hiçbir zaman lehimize kullanılmamış ve hattâ, her şey aleyhimize kullanılmıştır. Haksız durumdaki ve kötü niyetli Yunanistan, her plâtformda hak etmediği her şeyi almıştır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni, Müslüman ülkeler dâhil, bizden başka tanıyan ülke yoktur. 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra ABD, Türkiye’ye ambargo uygulamıştır. (3 Mart 1975).
Şubat 1967 ve 12 Aralık 1976’da Sovyetler Birliği ile yaptığımız “Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşmaları, başımıza dert açmıştır.
Dış politika ile ilgili olarak Fransa’nın ünlü Devlet Adamı De Gaulle, şu sözleriyle ünlüdür:
“Fransa’nın dış meseleleriyle ilgili, olarak bir beyanat vereceğim zaman günlerce düşünürüm; düşündüklerimi not ederim; bu notları, işin uzmanlarına vererek yazılı metin haline getirtirim. Konuşacağım zaman da; asla ve asla, o yazılı metnin dışına çıkmam.”
Sayın BAŞBAKAN;
Bir önemli hususu daha arz etmekte sakınca görmüyorum. O da şudur:
Hemen, hemen her konuşmanızda; “Türkiye, on yıllardır bir adım ileriye gitmemiş. Türkiye artık, o eski Türkiye değil. Onlar, gemiyi batırdı; biz, yüzdürüyoruz.”Eskiden su akar, Türk bakar” denirdi. Şimdi biz, bunu tersine çevirdik.” Sözlerini söylemektesiniz. Bu sözleriniz, aksini düşünenler olsa da, halk arasında gerginlik ve burukluk yaratmaktadır. Zira; sizden evvelki iktidarlar sizin iktidarınıza, önemli miktarda ve çok değerli varlıklar devretmişlerdir. Bu gerçeği inkâr etmek mümkün değildir. Alt yapısı ve sanayi tesisleriyle çok zengin bir varlık devraldınız. Bu varlıkların bazılarının yabancılara satışından 50 milyar dolar gelir de sağladınız. Barajlar, elektrik santralleri, otoyollar ve köprüler dahî, başlı başına önemli birer değerdir. İhracatta lider konumunda olan otomotiv sanayi dahî, size miras olarak bırakılan önemli varlıktır.
“Bu, nasıl gemi batırmadır, nasıl bir adım ileriye gitmemedir, nasıl bir akan suya bakmadır?”diye sorulsa; acaba, cevabınız ne olur?
Unutulmamalıdır:
Boğaz köprüleriyle otoyollar, yılda 1000 km. lüks yol yapımına yetecek bir gelire sahiptir.
Elbette ki; iktidarda olmanız hasebiyle, siz de hizmete devam edeceksiniz. Bu hizmetleri yaparken geçmişi kötülemek ve inkâr etmek; kime, ne fayda sağlayacaktır? Hem de, iktidarınız döneminde fakirleşen ve borç yükü altında ezilen bir halk varken!...
Konuşmalarınızda; “İktidara geldiğimiz zaman raflarda bulduğumuz tozlu dosyaları açmaya başladığımız zaman, değişik çevrelerden, o malûm çevrelerden koro halinde itirazlar geldi.” ifadelerini kullanmaktasınız.
Bir Başbakan olarak örtülü konuşmanız doğru değildir. Çevreleri ve dosyaları da açıklamalısınız. Ki; biz vatandaşlar, doğru yolu bulalım ve değerlendirmelerimizi, ona göre yapalım. Kastınız;
Türkiye’nin bir numaralı gündemi haline getirilen “ERGENEKON DAVASI” ise; bunu da bilmek isteriz. Zira; bu dava, yargı safhasındadır ve yoruma tabî tutulamaz.
2 Şubat gecesi Star Televizyonu’nda seyrettiğim ARENA programı, beni, hayrette bıraktı. İzlerken irkildim ve endişeye kapıldım. Kasetini buldurup izlemenizde, sayısız faydalar vardır. Zaten bu maksatla bu hususu, bilgilerinize ve takdirlerinize arz etmeyi uygun buldum.
Milletimizin yaradılışındaki özelliktir:
Bizim insanlarımız, idarecilerine karşı daimâ bağlı ve saygılıdırlar ve de, idarecilerinin sözlerine kıymet verirler. Hattâ, söz ve davranışlarını, hüccet (delil, vesika, senet, şâhit) kabul ederler. Milletimizin bu özelliğine binâen ülkeyi idare edenler, “Her sözün bir makamı ve her makamın bir sözü vardır.” Gerçeğine göre hareket etmek zorundadırlar.
Ülke meselelerini dikkatli ve yakından takip eden, vatandaşlık görevini, eksiksiz biçimde yerine getirmeye çalışan bir vatandaş olarak ve demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı,
0216- 4181726
3 Şubat 2009 Salı
Siyaset ve Devlet.
Sayın Tansu Çiller
DYP Genel Başkanı
Ankara 19 Nisan 2000
Hürriyet Gazetesi Yazarı Pınar Türenç’le yapmış olduğunuz ve Hürriyet Gazetesi’nin 18/19 Nisan 2000 tarihli nüshalarında yayınlanan söyleşinizi dikkatle okudum. Ülke sorunlarıyla hiç ilgisi olmayan yüzeysel sorulara dahi, tutarlı ve ufuk çizici cevaplar verememişsiniz.
Sadece reklâma dayalı ve gündemde kalabilme amacını taşıyan bu gibi beyanlarla nereye kadar gidebileceğinizi merak ediyorum. Aslında âkibet bellidir; ama, yine de merak ediyorum.
Sebebine gelince:
Ülkenin gerçekten çimentosu konumunda olan tutarlı, hedefleri bilinen, her hedefi gerçekleştirdikten sonra yeni hedeflere yönelmesini başaran ve mazisinde utanılacak bir lekesi olmayan DYP gibi bir partiyi, “Yeni bir seçimde acaba,barajı aşabilir mi?” noktasına getirdikten sonra, siyasete devam etmemeniz gerekirdi. Aslında, CHP’nin seçim barajını aşamaması sebebiyle Meclis’e girebilmiş bir Genel Başkan olmanız sebebiyle, partiye gönül vermiş insanlarımızı rencide etmemek için suskun kalmanız daha hayırlı olurdu.
Medeniyetini taklide çalıştığınız ve bir zamanlar “İkinci Vatanım” dediğiniz Amerika’da siyasetin erdemi, bunu gerektirmektedir. Elbette ki Türkiye, en az Amerika’daki kadar bir siyaset erdemi ister. Çünkü siyaset, bir takım kişilerin egolarını tatmin eden bir vasıta değildir. Aksi halde; Türkiye, hiçbir zaman tam anlamıyla hür ve demokrat bir ülke olamaz.
Kaderinizin bir cilvesi olarak esen bir rüzgârla geldiniz ve devrinizi tamamladınız. Siyaseti de, ülke idaresini de başaramadınız. Bu durum karşısında size düşen görev bellidir:
“Nehirler ters akar mı, akmaz mı?” tartışmasını bir kenara bırakarak özel hayatınıza dönmektir. Bu gerçek, en önemli göreviniz olmalıdır. Hattâ bu; sizi, en yüce makamlara getiren bu büyük millete karşı borcunuzdur.
Görüşlerim ve sözlerim hoşunuza gitmeyebilir. Yadırgamam. İddianız büyük olabilir. Size, iddianızı ispat etme fırsatı da verebilirim. Bunun yöntemi de bellidir:
İstediğiniz televizyon kanalında sizinle, Türkiye’nin meselelerini tartışmaya ve başarılarınızı ve başarısızlıklarınızı, her ferdin anlayacağı biçimde teşhir etmeye hazırım.
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı
0216-4181726
DYP Genel Başkanı
Ankara 19 Nisan 2000
Hürriyet Gazetesi Yazarı Pınar Türenç’le yapmış olduğunuz ve Hürriyet Gazetesi’nin 18/19 Nisan 2000 tarihli nüshalarında yayınlanan söyleşinizi dikkatle okudum. Ülke sorunlarıyla hiç ilgisi olmayan yüzeysel sorulara dahi, tutarlı ve ufuk çizici cevaplar verememişsiniz.
Sadece reklâma dayalı ve gündemde kalabilme amacını taşıyan bu gibi beyanlarla nereye kadar gidebileceğinizi merak ediyorum. Aslında âkibet bellidir; ama, yine de merak ediyorum.
Sebebine gelince:
Ülkenin gerçekten çimentosu konumunda olan tutarlı, hedefleri bilinen, her hedefi gerçekleştirdikten sonra yeni hedeflere yönelmesini başaran ve mazisinde utanılacak bir lekesi olmayan DYP gibi bir partiyi, “Yeni bir seçimde acaba,barajı aşabilir mi?” noktasına getirdikten sonra, siyasete devam etmemeniz gerekirdi. Aslında, CHP’nin seçim barajını aşamaması sebebiyle Meclis’e girebilmiş bir Genel Başkan olmanız sebebiyle, partiye gönül vermiş insanlarımızı rencide etmemek için suskun kalmanız daha hayırlı olurdu.
Medeniyetini taklide çalıştığınız ve bir zamanlar “İkinci Vatanım” dediğiniz Amerika’da siyasetin erdemi, bunu gerektirmektedir. Elbette ki Türkiye, en az Amerika’daki kadar bir siyaset erdemi ister. Çünkü siyaset, bir takım kişilerin egolarını tatmin eden bir vasıta değildir. Aksi halde; Türkiye, hiçbir zaman tam anlamıyla hür ve demokrat bir ülke olamaz.
Kaderinizin bir cilvesi olarak esen bir rüzgârla geldiniz ve devrinizi tamamladınız. Siyaseti de, ülke idaresini de başaramadınız. Bu durum karşısında size düşen görev bellidir:
“Nehirler ters akar mı, akmaz mı?” tartışmasını bir kenara bırakarak özel hayatınıza dönmektir. Bu gerçek, en önemli göreviniz olmalıdır. Hattâ bu; sizi, en yüce makamlara getiren bu büyük millete karşı borcunuzdur.
Görüşlerim ve sözlerim hoşunuza gitmeyebilir. Yadırgamam. İddianız büyük olabilir. Size, iddianızı ispat etme fırsatı da verebilirim. Bunun yöntemi de bellidir:
İstediğiniz televizyon kanalında sizinle, Türkiye’nin meselelerini tartışmaya ve başarılarınızı ve başarısızlıklarınızı, her ferdin anlayacağı biçimde teşhir etmeye hazırım.
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı
0216-4181726
2 Şubat 2009 Pazartesi
Hatalı ve hasta model!
Sayın Rahmi Koç
Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı
İstanbul 11/04/2002
Sayın KOÇ;
Ford Otomotiv Sanayii’nin Olağan Genel Kurulu’nun ardından gazetecilerin sorularına ilginç cevaplar vermişsiniz. Örnek:
Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesi tartışmalarına ilişkin bir soru üzerine, şu açıklamayı yapmışsınız:
“Bizler, her durumda ağlıyoruz. Tepkiyi gösteriyoruz. Karlarımız azalıyor, ihracatta bazı piyasaları kaybediyoruz, mal satamıyoruz... Öbür tarafta da, TL. kıymetlendiği zaman, ithalat nispeten daha ucuza geliyor. Orada da, seviniyoruz. O bakımdan kimin şapkasını giydiğimize bağlı TL. meselesi.”
Ülkenin anlı, şanlı ve de, ülke yönetimini etkisi altında tutan işadamlarının durumunu gayet net açıklayan, bundan daha tutarlı bir ifade bulunamaz. Evet; bu sözlerinizle, 20 yıldan beri ülkeyi kasıp, kavuran; üretken bir ekonomi modelini, rant esasına göre şekillendiren ve kur-faiz makasında yaratılan çarpık yapının varlığını tescil etmişsiniz
Bu görüşüm, doğru değil midir?
Sayın Koç;
Şikayet, insanın doğasında vardır. Hele; müstakbel nesilleri düşünmeyen ve sadece günlük çıkarlarını hedef alan kişiler, yeri, göğü inleterek feryat ederler. Ama; yarattıkları ve yaşattıkları çarpık modellerin; bir gün, kendilerini de inleteceğini, zamanında, asla ve asla düşünemezler.
Düşünebilme noktasına geldiklerinde ise; artık, çok geçtir ve iş, işten geçmiş olur
Bugün Türkiye, bu noktaya gelmiştir. Ve “İstanbul Yaklaşımı” adı verilen feryat, ülkenin ufkunu kaplamıştır.
Neden?
Çünkü; kur- faiz makasında yaratılan tatlı rant, ahlakı, fazileti ve en önemlisi ülkenin ve milletin çıkarlarını gözetmek gibi ulvi bir vatan sevgisini ortadan kaldırmıştır. Tabir caizse; paranın üstündeki yazı, bütün değerlerin önüne geçmiştir.
Hepinizin gayet iyi bildiği gerçek şudur:
20 yıldan beri yaşatılan modelde; ya ani kur artışları veya beklenmeyen büyük oranlı devalüasyonlar veya uzun süreli sabit kur uygulamaları ile büyük rantlar yaratılmış ve ülkenin varlık kumaşı doğranarak, bir avuç insan arasında paylaşılmıştır.
Bu modelin yaratıcıları ve yaşatıcıları, ithalat ve ihracatın tekelleri olduğu için de; model, yeteri kadar tartışılmamış ve siyasi iktidarlar, yanlış yönlendirilmiştir. Sistemin hakimi kişi ve guruplar, birbirleriyle kavgaya tutuştukları zaman da, “Kriz” adı verilen fiili durumlar, ülkeyi ve milleti perişan etmiştir. Bu noktaya gelindiği zaman da herkes, devletten şikayetçi olmuştur.
Ekonominin asıl derdi, özel sektörün açıkları olduğu halde; kabahat, daima devlette aranmış ve bu arayış sebebiyle, siyasi iktidarlar baskı altına alınarak, özel sektörün açıklarının faturası, devlete ödetilmiştir.
Neden?
Çünkü; döviz tacirleri, sıcak para rantçıları, enflasyon ve faiz lobileri, kara para sahipleri, öyle olmasını istemişlerdir de, ondan!...
Neticede de Türkiye; finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edilmiştir.
Sayın Koç;
Ciddi yatırım yapacak güç elde etmek istiyorsanız ve artan nüfusa iş imkanları sağlamak istiyorsanız; evvela, Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanımaya çalışınız. Zira; Türkiye’nin gücü ve Türk milletinin yaratıcılığı, işlerin düzelmesi için yeterlidir.
Ve biliniz ki; “DÖVİZ-FAİZ-BORSA” üçgeninde yaratılan RANT sistemi, Türkiye’yi güçsüz; Türk milletini de, çaresiz bırakmıştır. Çünkü bu sistem, “SOSYAL REFAH DEVLETİ” kavramını yıkmıştır.
Büyük Atatürk, ne güzel söylemiş:
“Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden kolay yaşamayı alışkanlık haline getiren milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istiklallerini kaybetmeye mahkum olurlar!”
Ancak; bu gerçeği öğrenemeyen, anlayamayan ve hayata geçiremeyenler, dışarıdan gelecek dış kaynaklardan medet umarlar. Dış kaynak gelse dahi, gelen kaynağı, kendi aralarında bölüştükleri için, hedef gerçekleştiremezler. Türkiye’de öyle de olmuştur; gelen dış kaynaklar, kur-faiz makasında, bir avuç insan tarafından yağmalanmıştır ve dünya üzerinde, dış borçları sebebiyle taviz veren bir Türkiye yapısı ortaya çıkmıştır.
Hiç aklınızdan çıkarmayınız:
Her fert ve kuruluş, ANA KAİDELERE ve ANA BELGELERE göre işleyen bir REJİM ve işleyen bir DEVLET arayışında olduğu ve REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşıdığı zaman Türkiye yücelir ve Türk milleti refaha ulaşır.
Şimdi; oturup, bir düşününüz: acaba siz, hangi noktadasınız ve görevinizi yerine getirdiniz mi?
Dolar ticaretini en güçlü ve en büyük sektör haline getiren para politikalarını hiç eleştirmediğiniz için, görevinizi yerine getirmediğinize ve sorumluluk taşımadığınıza inanıyorum.
İsteseniz de, bunu başaramazsınız. Zira; görevlendirdiğiniz ekonomistlerin ve iktisatçıların, paranın üstündeki yazıdan başka bir hedef gütmeyen kişilerden oluştuğuna inanıyorum.
Saygılarımla.
ECZ. Hüsnü Akıncı
0216-4181726
Not: Hazine’nin 9 Nisan 2002 tarihinde gerçekleştirdiği ihaleye 3.9 katrilyon
liralık teklif veren grupların bulunduğu Türkiye’de, sermaye yokluğundan bahsetmek,
vücudu olmayan bir şeyin varlığına inanmak kadar gülünç olur.
Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı
İstanbul 11/04/2002
Sayın KOÇ;
Ford Otomotiv Sanayii’nin Olağan Genel Kurulu’nun ardından gazetecilerin sorularına ilginç cevaplar vermişsiniz. Örnek:
Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesi tartışmalarına ilişkin bir soru üzerine, şu açıklamayı yapmışsınız:
“Bizler, her durumda ağlıyoruz. Tepkiyi gösteriyoruz. Karlarımız azalıyor, ihracatta bazı piyasaları kaybediyoruz, mal satamıyoruz... Öbür tarafta da, TL. kıymetlendiği zaman, ithalat nispeten daha ucuza geliyor. Orada da, seviniyoruz. O bakımdan kimin şapkasını giydiğimize bağlı TL. meselesi.”
Ülkenin anlı, şanlı ve de, ülke yönetimini etkisi altında tutan işadamlarının durumunu gayet net açıklayan, bundan daha tutarlı bir ifade bulunamaz. Evet; bu sözlerinizle, 20 yıldan beri ülkeyi kasıp, kavuran; üretken bir ekonomi modelini, rant esasına göre şekillendiren ve kur-faiz makasında yaratılan çarpık yapının varlığını tescil etmişsiniz
Bu görüşüm, doğru değil midir?
Sayın Koç;
Şikayet, insanın doğasında vardır. Hele; müstakbel nesilleri düşünmeyen ve sadece günlük çıkarlarını hedef alan kişiler, yeri, göğü inleterek feryat ederler. Ama; yarattıkları ve yaşattıkları çarpık modellerin; bir gün, kendilerini de inleteceğini, zamanında, asla ve asla düşünemezler.
Düşünebilme noktasına geldiklerinde ise; artık, çok geçtir ve iş, işten geçmiş olur
Bugün Türkiye, bu noktaya gelmiştir. Ve “İstanbul Yaklaşımı” adı verilen feryat, ülkenin ufkunu kaplamıştır.
Neden?
Çünkü; kur- faiz makasında yaratılan tatlı rant, ahlakı, fazileti ve en önemlisi ülkenin ve milletin çıkarlarını gözetmek gibi ulvi bir vatan sevgisini ortadan kaldırmıştır. Tabir caizse; paranın üstündeki yazı, bütün değerlerin önüne geçmiştir.
Hepinizin gayet iyi bildiği gerçek şudur:
20 yıldan beri yaşatılan modelde; ya ani kur artışları veya beklenmeyen büyük oranlı devalüasyonlar veya uzun süreli sabit kur uygulamaları ile büyük rantlar yaratılmış ve ülkenin varlık kumaşı doğranarak, bir avuç insan arasında paylaşılmıştır.
Bu modelin yaratıcıları ve yaşatıcıları, ithalat ve ihracatın tekelleri olduğu için de; model, yeteri kadar tartışılmamış ve siyasi iktidarlar, yanlış yönlendirilmiştir. Sistemin hakimi kişi ve guruplar, birbirleriyle kavgaya tutuştukları zaman da, “Kriz” adı verilen fiili durumlar, ülkeyi ve milleti perişan etmiştir. Bu noktaya gelindiği zaman da herkes, devletten şikayetçi olmuştur.
Ekonominin asıl derdi, özel sektörün açıkları olduğu halde; kabahat, daima devlette aranmış ve bu arayış sebebiyle, siyasi iktidarlar baskı altına alınarak, özel sektörün açıklarının faturası, devlete ödetilmiştir.
Neden?
Çünkü; döviz tacirleri, sıcak para rantçıları, enflasyon ve faiz lobileri, kara para sahipleri, öyle olmasını istemişlerdir de, ondan!...
Neticede de Türkiye; finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edilmiştir.
Sayın Koç;
Ciddi yatırım yapacak güç elde etmek istiyorsanız ve artan nüfusa iş imkanları sağlamak istiyorsanız; evvela, Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanımaya çalışınız. Zira; Türkiye’nin gücü ve Türk milletinin yaratıcılığı, işlerin düzelmesi için yeterlidir.
Ve biliniz ki; “DÖVİZ-FAİZ-BORSA” üçgeninde yaratılan RANT sistemi, Türkiye’yi güçsüz; Türk milletini de, çaresiz bırakmıştır. Çünkü bu sistem, “SOSYAL REFAH DEVLETİ” kavramını yıkmıştır.
Büyük Atatürk, ne güzel söylemiş:
“Çalışmadan, yorulmadan, öğrenmeden kolay yaşamayı alışkanlık haline getiren milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istiklallerini kaybetmeye mahkum olurlar!”
Ancak; bu gerçeği öğrenemeyen, anlayamayan ve hayata geçiremeyenler, dışarıdan gelecek dış kaynaklardan medet umarlar. Dış kaynak gelse dahi, gelen kaynağı, kendi aralarında bölüştükleri için, hedef gerçekleştiremezler. Türkiye’de öyle de olmuştur; gelen dış kaynaklar, kur-faiz makasında, bir avuç insan tarafından yağmalanmıştır ve dünya üzerinde, dış borçları sebebiyle taviz veren bir Türkiye yapısı ortaya çıkmıştır.
Hiç aklınızdan çıkarmayınız:
Her fert ve kuruluş, ANA KAİDELERE ve ANA BELGELERE göre işleyen bir REJİM ve işleyen bir DEVLET arayışında olduğu ve REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşıdığı zaman Türkiye yücelir ve Türk milleti refaha ulaşır.
Şimdi; oturup, bir düşününüz: acaba siz, hangi noktadasınız ve görevinizi yerine getirdiniz mi?
Dolar ticaretini en güçlü ve en büyük sektör haline getiren para politikalarını hiç eleştirmediğiniz için, görevinizi yerine getirmediğinize ve sorumluluk taşımadığınıza inanıyorum.
İsteseniz de, bunu başaramazsınız. Zira; görevlendirdiğiniz ekonomistlerin ve iktisatçıların, paranın üstündeki yazıdan başka bir hedef gütmeyen kişilerden oluştuğuna inanıyorum.
Saygılarımla.
ECZ. Hüsnü Akıncı
0216-4181726
Not: Hazine’nin 9 Nisan 2002 tarihinde gerçekleştirdiği ihaleye 3.9 katrilyon
liralık teklif veren grupların bulunduğu Türkiye’de, sermaye yokluğundan bahsetmek,
vücudu olmayan bir şeyin varlığına inanmak kadar gülünç olur.
1 Şubat 2009 Pazar
Şişirilmiş Şöhretler.
Sayın Mehmet Tezkan
Sabah Gazetesi Yazarı
İstanbul 16 Haziran 2002
15 Haziran 2002 tarihli ve “Halk, Kemal Derviş’i neden seviyor?” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
“Bir süredir kafamı kurcalayan bir soru var.
Halk Derviş’i niye seviyor?..
Kemal Derviş politikacı değil. Attığı temel, yaptığı baraj, kurdelasını kestiği fabrika bile yok..
Yani, “Bu da benim eserim” dediği bir icraatı yok...
Peki o zaman halk neden seviyor?..” diyorsunuz ve şaşırmış görünüyorsunuz..
Sayın Tezkan;
Yaptığınız propagandayı anlarım. Ama, şaşırmış görünmenize aldanmam. Sebebine gelince:
Temel atan, baraj yapan, fabrika kurdelası kesen ve eserler veren kişiler, bu ülkede hep kötülenmişlerdir. Şişirilmiş şöhretler ise; ülkeye, zarar da verseler, hep övülmüşlerdir. Üstelik; halkın neyi sevip sevmeyeceği gayet iyi bilinirken; medya tarafından şişirilen şöhretlerle, daima halkın zihni karıştırılmıştır. Ekonomi, iktisat, tarih ve coğrafya bilgisinden yoksun kalemşorler, geçim gailesi altında ezilen halkı, daima yanıltmışlardır.
Bu örneklerden bir tanesi de, yere göğe sığdıramadığınız Kemal Derviş’tir.
Kurtarıcı olarak ilan edilen Kemal Derviş, 15 ay evvel göreve başladı. Bu müddet zarfında;
1 milyon 200 bin kişi, işini kaybetti.
15 bin fabrika, 400 bin küçük işyeri kapandı.
Yatırımlar durdu.
8-10 bankanın mutlak egemenliğini sağlamak için 22 banka kapatıldı.
İç borçlar, 39 katrilyon liradan, 126 katrilyon liraya yükseldi.
IMF’den temin edilen 33 milyar dolar buharlaştı.
Kur- Faiz makasında yaşatılan müthiş oyunla, FON bankaları ile Kamu Bankalarına aktarılan
60 katrilyon liralık Hazine Bonosu, kuş olup uçtu.
Halk, akıl almaz biçimde fakirleşti.
Yabancı finans kuruluşlarının alacakları, Hazine garantisi altına alındı.
Bu tabloya rağmen, “Halk, Kemal Derviş’i seviyor.” diyenler varsa; hiç şüphesiz, Kemal Derviş’in propagandistleridir. Ki; bu sayede, Kemal Derviş’i, siyasete hazırlamaktadırlar.
Zaten Kemal Derviş de, bu sevdaya kapılmış ve “Seçim tarihi belirlensin ki; herkes önünü görsün, belirsizlik, “ne olacak?” telaşı ortadan kalksın” demektedir. Medya desteği elindeyken, fırsatı kaçırmak istememektedir.
Bu da, gayet normaldir. Zira; çarpık sistemden yararlananlar, Kemal Derviş’i, alabildiğine parlatacaklardır.
Halk mı?
O da, ne demektir?
Türkiye’yi esir alan 8-10 banka ile 10-15 holding varken; halkın bir anlamı olur mu?
Şimdi siz, istediğiniz kadar “Kemal Derviş, Amerika’nın ve IMF’nin adamı değildir.” deyiniz; gerçekleri örtemezsiniz. Zira;
Balkanlarda, Kafkaslarda, Orta Asya ve Ortadoğu’da büyük hesapları olan Amerika, bu coğrafyada, kendi kendine yeterli, başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş ve dünya üzerinde kurulan her masaya eşit ağırlıkta oturmasını başaran huzurlu, mutlu, hedef kovalayan ve her hedefi gerçekleştirdikten sonra yeni hedeflere yönelmesini başaran bir büyük Türkiye istemez.
Ya ne ister?
Amerika’nın istediği bellidir:
Kendi kendine yetersiz, daima başkalarına muhtaç, “Otur” denilen yerde oturan, “Kalk” denen yerde kalkan; huzursuz, mutsuz, iç gailelerle boğuşan ve gerçek hedeflerinden uzaklaşan güçsüz bir Türkiye!..
Amerika’nın bu hedefini bilmeyenler, bildikleri halde söylemeyenler veya anlayamayanlar veya Türkiye’nin gerçek gücünü göremeyenler, IMF’den 33 milyar dolar temin edildi diye, Kemal Derviş’i, hak etmediği biçimde göklere çıkararak, parlatırlar.
Daima da, böyle olmuştur.
Sayın Tezkan;
Tarihin ibret dolu sayfalarında, tekzip edilemeyen gerçek şudur:
Övülmesi gerekenleri yermek, yerilmesi gerekenleri övmek, bir milletin yıkım sebebidir.
Şişirilmiş şöhret Kemal Derviş’i göklere çıkaracağınıza, Büyük Atatürk’ün şu ünlü sözlerini, tekrar, tekrar okuyunuz:
“Çalışmadan, üretmeden, öğrenmeden, kolay yaşamayı alışkanlık haline getiren milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istiklallerini kaybetmeye mahkûm olurlar.”
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı
Not:
Unutulmamalıdır:
Yardım almaya alışanlar, zamanla, buyruk almaya da alışırlar.
Sabah Gazetesi Yazarı
İstanbul 16 Haziran 2002
15 Haziran 2002 tarihli ve “Halk, Kemal Derviş’i neden seviyor?” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
“Bir süredir kafamı kurcalayan bir soru var.
Halk Derviş’i niye seviyor?..
Kemal Derviş politikacı değil. Attığı temel, yaptığı baraj, kurdelasını kestiği fabrika bile yok..
Yani, “Bu da benim eserim” dediği bir icraatı yok...
Peki o zaman halk neden seviyor?..” diyorsunuz ve şaşırmış görünüyorsunuz..
Sayın Tezkan;
Yaptığınız propagandayı anlarım. Ama, şaşırmış görünmenize aldanmam. Sebebine gelince:
Temel atan, baraj yapan, fabrika kurdelası kesen ve eserler veren kişiler, bu ülkede hep kötülenmişlerdir. Şişirilmiş şöhretler ise; ülkeye, zarar da verseler, hep övülmüşlerdir. Üstelik; halkın neyi sevip sevmeyeceği gayet iyi bilinirken; medya tarafından şişirilen şöhretlerle, daima halkın zihni karıştırılmıştır. Ekonomi, iktisat, tarih ve coğrafya bilgisinden yoksun kalemşorler, geçim gailesi altında ezilen halkı, daima yanıltmışlardır.
Bu örneklerden bir tanesi de, yere göğe sığdıramadığınız Kemal Derviş’tir.
Kurtarıcı olarak ilan edilen Kemal Derviş, 15 ay evvel göreve başladı. Bu müddet zarfında;
1 milyon 200 bin kişi, işini kaybetti.
15 bin fabrika, 400 bin küçük işyeri kapandı.
Yatırımlar durdu.
8-10 bankanın mutlak egemenliğini sağlamak için 22 banka kapatıldı.
İç borçlar, 39 katrilyon liradan, 126 katrilyon liraya yükseldi.
IMF’den temin edilen 33 milyar dolar buharlaştı.
Kur- Faiz makasında yaşatılan müthiş oyunla, FON bankaları ile Kamu Bankalarına aktarılan
60 katrilyon liralık Hazine Bonosu, kuş olup uçtu.
Halk, akıl almaz biçimde fakirleşti.
Yabancı finans kuruluşlarının alacakları, Hazine garantisi altına alındı.
Bu tabloya rağmen, “Halk, Kemal Derviş’i seviyor.” diyenler varsa; hiç şüphesiz, Kemal Derviş’in propagandistleridir. Ki; bu sayede, Kemal Derviş’i, siyasete hazırlamaktadırlar.
Zaten Kemal Derviş de, bu sevdaya kapılmış ve “Seçim tarihi belirlensin ki; herkes önünü görsün, belirsizlik, “ne olacak?” telaşı ortadan kalksın” demektedir. Medya desteği elindeyken, fırsatı kaçırmak istememektedir.
Bu da, gayet normaldir. Zira; çarpık sistemden yararlananlar, Kemal Derviş’i, alabildiğine parlatacaklardır.
Halk mı?
O da, ne demektir?
Türkiye’yi esir alan 8-10 banka ile 10-15 holding varken; halkın bir anlamı olur mu?
Şimdi siz, istediğiniz kadar “Kemal Derviş, Amerika’nın ve IMF’nin adamı değildir.” deyiniz; gerçekleri örtemezsiniz. Zira;
Balkanlarda, Kafkaslarda, Orta Asya ve Ortadoğu’da büyük hesapları olan Amerika, bu coğrafyada, kendi kendine yeterli, başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş ve dünya üzerinde kurulan her masaya eşit ağırlıkta oturmasını başaran huzurlu, mutlu, hedef kovalayan ve her hedefi gerçekleştirdikten sonra yeni hedeflere yönelmesini başaran bir büyük Türkiye istemez.
Ya ne ister?
Amerika’nın istediği bellidir:
Kendi kendine yetersiz, daima başkalarına muhtaç, “Otur” denilen yerde oturan, “Kalk” denen yerde kalkan; huzursuz, mutsuz, iç gailelerle boğuşan ve gerçek hedeflerinden uzaklaşan güçsüz bir Türkiye!..
Amerika’nın bu hedefini bilmeyenler, bildikleri halde söylemeyenler veya anlayamayanlar veya Türkiye’nin gerçek gücünü göremeyenler, IMF’den 33 milyar dolar temin edildi diye, Kemal Derviş’i, hak etmediği biçimde göklere çıkararak, parlatırlar.
Daima da, böyle olmuştur.
Sayın Tezkan;
Tarihin ibret dolu sayfalarında, tekzip edilemeyen gerçek şudur:
Övülmesi gerekenleri yermek, yerilmesi gerekenleri övmek, bir milletin yıkım sebebidir.
Şişirilmiş şöhret Kemal Derviş’i göklere çıkaracağınıza, Büyük Atatürk’ün şu ünlü sözlerini, tekrar, tekrar okuyunuz:
“Çalışmadan, üretmeden, öğrenmeden, kolay yaşamayı alışkanlık haline getiren milletler, evvela haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istiklallerini kaybetmeye mahkûm olurlar.”
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı
Not:
Unutulmamalıdır:
Yardım almaya alışanlar, zamanla, buyruk almaya da alışırlar.
Değişmeyen düşünceler ve kalıplar.
Sayın Melih Aşık
Milliyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 19 Mayıs 2001
18 Mayıs 2001 tarihli yazınızın,” Çağlayangil” başlığını taşıyan bölümünü okudum.
Kalıcı olsun diye kaydediyorum:
“Rahmetli İhsan Sabri Çağlayangil’in adına uydurulan bir kafiye vardı:
“İpleri Amerika’ya bağlayangil.”
Rahmetli yaşasaydı da şu Türkiye’yi Amerika’nın kucağına oturtup ülkeyi Washington’dan gelen talimatla yöneten milliyetçi, mukaddesatçı, liberal zevatı görseydi...
Kendisine yapılan haksızlığa isyan etmez miydi?”
Sayın Aşık;
Hiç merak etmeyiniz; rahmetli Çağlayangil yaşasaydı, kendisine yapılan haksızlığa isyan etmezdi. Zira; Çağlayangil, yaşarken de kendisine haksızlık yapıldığını ve maruz kaldığı çok yönlü husumetlerin mihraklarını gayet iyi biliyordu. Bu sebeple de; her haksızlığa ve husumete, sabırla ve metanetle göğüs geriyordu. Çünkü O;
Türkiye’yi ve Türk milletini çok iyi tanıyor; tarih ve coğrafya biliyor; dünya siyasi tarihini gayet iyi irdeliyor ve Türkiye’nin, dünya coğrafyasındaki konumunun önemini çok iyi anlıyordu. Bu özelliği sebebiyle de; her yerde, her masada Türkiye’yi savunuyor ve çıkarlarını çok iyi koruyordu. Dolayısıyla Gelişmiş Batı ülkeleri, hem Çağlayangil’den ve hem de içinde bulunduğu hükümetlerden rahatsızlık duyuyordu. Adalet Partisi’ni yıpratmak maksadıyla 1967 yılında başlayan ve 12 Eylül !980 darbesiyle son bulan anarşi ve terör olaylarının
tahrik ve teşvikçiliğini yapmışlardı. Kendilerine “68 Kuşağı” sıfatını yakıştıranlar da, sahneye konan oyunun figüranları olmuşlardır.
İşte; bu bilinen gerçekler karşısında “Çağlayangil, kendisine yapılan haksızlığa isyan etmez miydi?” sorusunu soracağınıza; “Bilerek veya bilmeyerek, Amerika’nın tuzağına düşen yaşayan figüranlar utanmazlar mı?” sorusunu sorsaydınız; çok daha şık olurdu ve Çağlayangil’in ruhunu şad ederdiniz...
Geçmişe fikren bir seyahate çıkınız ve hatırlayınız:
1966’da Avrupa ve Amerika, Türkiye’nin kalkınmasında lazım olan kredilerde kısıntılara gitmişlerdi. Bunun üzerine Demirel 1967 Şubat ayında, daha önceleri sürdürülen temasları geliştirerek (Adnan Menderes’le başlayan temaslar), Rusya ile geniş bir ekonomik ve teknik işbirliği anlaşması yapmıştı.
17 büyük projeyi kapsayan ve kliring sistemine göre yapılan arlaşmaya göre; 15 yıl vadeli, yüzde 2.5 faizle, kurulacak tesislerin karşılığı olarak Türkiye, dünya piyasalarında serbest dövizle satmakta zorluklarla karşılaştığı fındık, portakal, zeytin gibi malları veriyordu. Yani; para yerine mal...Böyle bir durum, Türkiye’nin işine geliyordu.
Rusya ile yapılan anlaşmalar, daima kendilerinden yana hükümetler arzulayan Amerika ve Avrupa ülkelerini rahatsız etmişti.
İşte bu anlaşmalar, Türkiye’yi huzursuz eden sokak hareketlerini başlatmıştır. Tahrik ve tertipçileri de, Gelişmiş Batı ülkeleridir.
Geçmişte olup, bitenleri detaylı olarak anlatmaya lüzum yoktur. Ama; yaratılan kaos ortamına rağmen Türkiye, Rusya ile yapılan anlaşmalar çerçevesindeki bütün projeleri gerçekleştirmiştir. Yalnız, bir projenin bir ayağı noksan kalmıştır ki; bu ayak, Türkiye’yi, maruz kaldığı bütün sıkıntılardan kurtaracaktı. Noksan kalan ayak, Trabzon’da kurulması ve 1986 yılında işletmeye açılması planlanan KARADENİZ RAFİNERİSİ ve PETRO KİMYA tesisleridir.
Bu projenin önemi, hem Rusya ve hem Türkiye açısından çok büyüktü. Bilindiği gibi Rusya, petrolünü dünya piyasalarına arz etmekte güçlük çekiyordu. Bu proje gerçekleşseydi; Rusya zorlukları aşacak ve Türkiye de, enerji sıkıntısı çekmeyecekti. Trabzon’daki rafineri boru hatları ile Kırıkkale, Aliağa, İzmit rafinerilerine ve Yumurtalık’a bağlanacaktı. Yani Rus Petrolü, Marmara Denizine, Ege Denizine ve Akdenize ulaşacaktı. Bu proje sayesinde Türkiye, enerji hususunda tek kapıya bağımlı kalmayacaktı ve petrol ambargolarına maruz kalmayacaktı. Bilmem ki; Kırıkkale Rafinerisini Romanya ile ve Aliağa Rafinerisi ve Petro Kimya tesislerini Rusya ile gerçekleştirdiğimizi hatırlatmaya lüzum var mıdır?
Sayın Aşık;
İşte bu büyük proje, Amerika’yı ürküttü. Ve Amerika düğmeye basarak, Türkiye’yi huzursuz bir ülke haline getirdi. Solcu hüviyetleriyle meydanlara çıkarak, bilerek veya bilmeyerek bu oyunda figüranlık yapan kişiler; milliyetçi ve mukaddesatçı mihraklar yaratmak gayesiyle “İpleri Amerika’ya bağlayangil” sloganını yaratıverdiler. Başarılı da oldular. Çünkü, kaos ortamında Komünist-Antikomünist tartışmaları, Adalet Partisi’ni zaafa uğratan hareket ve oluşumları sağladı.
Demirel’in 3 Ocak 1976 tarihindeki beyanatı, tarihi bir vesikadır. Demirel, şöyle diyordu:
“İngilteresi, Amerikası, Fransası, Sovyetlerle tam işbirliği halindeyken; Türkiye, neden tek kapıya dayanacak? Çek Başbakanı gelecek yakında, ondan elektrik santralleri alacağım. Yararım neyse, onu yapacağım. Sadece Amerika, sadece Dünya Bankası ve Avrupa Kalkınma Bankası mı? Hayır! Kısıtlı verdikleriyle yetinmek neden?.Yakında Japonlar gelecek, heyetle...Bir demir-çelik fabrikası da onlarla konuşacağım. Nereden bulursam, oradan alacağım elbette…”
Sayın Aşık;
O yıllarda elbette Türkiye’nin kaynakları kıttı. 1965’te Türkiye’nin 5 milyar dolar dış borcu vardı. Bütün ihracat geliri 500 milyon dolardı. Bu yokluğa rağmen Türkiye, büyük işler başarmıştı. Başarının büyüklüğünü anlamak isteyenler, 1965 Türkiye’si ile 1980 Türkiye’sinin envanterlerine bakmalıdırlar. Bu büyük işler başarılırken Türkiye, borç batağına da batmamıştır. 1980 yılındaki dış borç stoku, 12 milyar dolara ulaşmıştır. 1980 sonrası idarelere devrettiği varlığını, 7 milyar dolar borçlanarak meydana getirmiştir. Bu varlık; 50 milyar doların üstündedir ve 1980 sonrası idarelerin sağlam kaynaklarını oluşturmuştur. Dış borcumuzu 120 milyar dolara ve iç borcumuzu 60 milyar dolara ulaştıran idareler, Çağlayangil’in de içinde bulunduğu idarelerin meydana getirdiği varlığı dahi koruyamamışlardır. Rafineri, petro kimya ve demirçelik tesislerine bir ilave yapamamışlardır.
Neden?
Çağlayangil’in de içinde bulunduğu iktidarlar, Türkiye’nin gerçek hedefini kovalamışlardır; bir projeyi gerçekleştirdikten sonra, yeni projelere yönelmişlerdir. Yöneldikleri hedef gayet açıktır:
Kendi kendine yeterli, başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş ve dünya üzerinde kurulacak her masaya eşit ağırlıkta oturmasını başaran güçlü, müreffeh bir BÜYÜK TÜRKİYE...
Bu büyük hedefe karşılık Amerika ve Avrupa ülkelerinin de bir hedefi mevcuttur. O da şudur:
Kendi kendine yetersiz, daima başkalarına muhtaç, “Otur” denilen yerde oturan, “Kalk” denen yerde kalkan; iç gailelerle boğuşan huzursuz, mutsuz ve hedefini şaşırmış güçsüz bir TÜRKİYE...
Bir gazetenin köşesine yerleşip kalem oynatan kişiler bir düşünmelidirler:
Acaba, hangi hedefe yönelmişler?
Hedefin doğruluğu, bilgi ve gerçek analizlerle belirlenir. Zira; bilgisiz ve doğru histen mahrum olanlar, anlamadıklarına taparlar. Tapmak bir yana; kamuoyunu da yanıltarak, gelecek nesillerin istikballerini de mahvederler. Türkiye’de olduğu gibi...
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı
Eki:
Güneri Civaoğlu’nun 12 Mart 1978 tarihli yazısının bir sureti.
Tavsiyem:
Orhan Erkanlı’nın “Anılar, Sorunlar, Sorumlular” adlı kitabını okumalısınız.
Milliyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 19 Mayıs 2001
18 Mayıs 2001 tarihli yazınızın,” Çağlayangil” başlığını taşıyan bölümünü okudum.
Kalıcı olsun diye kaydediyorum:
“Rahmetli İhsan Sabri Çağlayangil’in adına uydurulan bir kafiye vardı:
“İpleri Amerika’ya bağlayangil.”
Rahmetli yaşasaydı da şu Türkiye’yi Amerika’nın kucağına oturtup ülkeyi Washington’dan gelen talimatla yöneten milliyetçi, mukaddesatçı, liberal zevatı görseydi...
Kendisine yapılan haksızlığa isyan etmez miydi?”
Sayın Aşık;
Hiç merak etmeyiniz; rahmetli Çağlayangil yaşasaydı, kendisine yapılan haksızlığa isyan etmezdi. Zira; Çağlayangil, yaşarken de kendisine haksızlık yapıldığını ve maruz kaldığı çok yönlü husumetlerin mihraklarını gayet iyi biliyordu. Bu sebeple de; her haksızlığa ve husumete, sabırla ve metanetle göğüs geriyordu. Çünkü O;
Türkiye’yi ve Türk milletini çok iyi tanıyor; tarih ve coğrafya biliyor; dünya siyasi tarihini gayet iyi irdeliyor ve Türkiye’nin, dünya coğrafyasındaki konumunun önemini çok iyi anlıyordu. Bu özelliği sebebiyle de; her yerde, her masada Türkiye’yi savunuyor ve çıkarlarını çok iyi koruyordu. Dolayısıyla Gelişmiş Batı ülkeleri, hem Çağlayangil’den ve hem de içinde bulunduğu hükümetlerden rahatsızlık duyuyordu. Adalet Partisi’ni yıpratmak maksadıyla 1967 yılında başlayan ve 12 Eylül !980 darbesiyle son bulan anarşi ve terör olaylarının
tahrik ve teşvikçiliğini yapmışlardı. Kendilerine “68 Kuşağı” sıfatını yakıştıranlar da, sahneye konan oyunun figüranları olmuşlardır.
İşte; bu bilinen gerçekler karşısında “Çağlayangil, kendisine yapılan haksızlığa isyan etmez miydi?” sorusunu soracağınıza; “Bilerek veya bilmeyerek, Amerika’nın tuzağına düşen yaşayan figüranlar utanmazlar mı?” sorusunu sorsaydınız; çok daha şık olurdu ve Çağlayangil’in ruhunu şad ederdiniz...
Geçmişe fikren bir seyahate çıkınız ve hatırlayınız:
1966’da Avrupa ve Amerika, Türkiye’nin kalkınmasında lazım olan kredilerde kısıntılara gitmişlerdi. Bunun üzerine Demirel 1967 Şubat ayında, daha önceleri sürdürülen temasları geliştirerek (Adnan Menderes’le başlayan temaslar), Rusya ile geniş bir ekonomik ve teknik işbirliği anlaşması yapmıştı.
17 büyük projeyi kapsayan ve kliring sistemine göre yapılan arlaşmaya göre; 15 yıl vadeli, yüzde 2.5 faizle, kurulacak tesislerin karşılığı olarak Türkiye, dünya piyasalarında serbest dövizle satmakta zorluklarla karşılaştığı fındık, portakal, zeytin gibi malları veriyordu. Yani; para yerine mal...Böyle bir durum, Türkiye’nin işine geliyordu.
Rusya ile yapılan anlaşmalar, daima kendilerinden yana hükümetler arzulayan Amerika ve Avrupa ülkelerini rahatsız etmişti.
İşte bu anlaşmalar, Türkiye’yi huzursuz eden sokak hareketlerini başlatmıştır. Tahrik ve tertipçileri de, Gelişmiş Batı ülkeleridir.
Geçmişte olup, bitenleri detaylı olarak anlatmaya lüzum yoktur. Ama; yaratılan kaos ortamına rağmen Türkiye, Rusya ile yapılan anlaşmalar çerçevesindeki bütün projeleri gerçekleştirmiştir. Yalnız, bir projenin bir ayağı noksan kalmıştır ki; bu ayak, Türkiye’yi, maruz kaldığı bütün sıkıntılardan kurtaracaktı. Noksan kalan ayak, Trabzon’da kurulması ve 1986 yılında işletmeye açılması planlanan KARADENİZ RAFİNERİSİ ve PETRO KİMYA tesisleridir.
Bu projenin önemi, hem Rusya ve hem Türkiye açısından çok büyüktü. Bilindiği gibi Rusya, petrolünü dünya piyasalarına arz etmekte güçlük çekiyordu. Bu proje gerçekleşseydi; Rusya zorlukları aşacak ve Türkiye de, enerji sıkıntısı çekmeyecekti. Trabzon’daki rafineri boru hatları ile Kırıkkale, Aliağa, İzmit rafinerilerine ve Yumurtalık’a bağlanacaktı. Yani Rus Petrolü, Marmara Denizine, Ege Denizine ve Akdenize ulaşacaktı. Bu proje sayesinde Türkiye, enerji hususunda tek kapıya bağımlı kalmayacaktı ve petrol ambargolarına maruz kalmayacaktı. Bilmem ki; Kırıkkale Rafinerisini Romanya ile ve Aliağa Rafinerisi ve Petro Kimya tesislerini Rusya ile gerçekleştirdiğimizi hatırlatmaya lüzum var mıdır?
Sayın Aşık;
İşte bu büyük proje, Amerika’yı ürküttü. Ve Amerika düğmeye basarak, Türkiye’yi huzursuz bir ülke haline getirdi. Solcu hüviyetleriyle meydanlara çıkarak, bilerek veya bilmeyerek bu oyunda figüranlık yapan kişiler; milliyetçi ve mukaddesatçı mihraklar yaratmak gayesiyle “İpleri Amerika’ya bağlayangil” sloganını yaratıverdiler. Başarılı da oldular. Çünkü, kaos ortamında Komünist-Antikomünist tartışmaları, Adalet Partisi’ni zaafa uğratan hareket ve oluşumları sağladı.
Demirel’in 3 Ocak 1976 tarihindeki beyanatı, tarihi bir vesikadır. Demirel, şöyle diyordu:
“İngilteresi, Amerikası, Fransası, Sovyetlerle tam işbirliği halindeyken; Türkiye, neden tek kapıya dayanacak? Çek Başbakanı gelecek yakında, ondan elektrik santralleri alacağım. Yararım neyse, onu yapacağım. Sadece Amerika, sadece Dünya Bankası ve Avrupa Kalkınma Bankası mı? Hayır! Kısıtlı verdikleriyle yetinmek neden?.Yakında Japonlar gelecek, heyetle...Bir demir-çelik fabrikası da onlarla konuşacağım. Nereden bulursam, oradan alacağım elbette…”
Sayın Aşık;
O yıllarda elbette Türkiye’nin kaynakları kıttı. 1965’te Türkiye’nin 5 milyar dolar dış borcu vardı. Bütün ihracat geliri 500 milyon dolardı. Bu yokluğa rağmen Türkiye, büyük işler başarmıştı. Başarının büyüklüğünü anlamak isteyenler, 1965 Türkiye’si ile 1980 Türkiye’sinin envanterlerine bakmalıdırlar. Bu büyük işler başarılırken Türkiye, borç batağına da batmamıştır. 1980 yılındaki dış borç stoku, 12 milyar dolara ulaşmıştır. 1980 sonrası idarelere devrettiği varlığını, 7 milyar dolar borçlanarak meydana getirmiştir. Bu varlık; 50 milyar doların üstündedir ve 1980 sonrası idarelerin sağlam kaynaklarını oluşturmuştur. Dış borcumuzu 120 milyar dolara ve iç borcumuzu 60 milyar dolara ulaştıran idareler, Çağlayangil’in de içinde bulunduğu idarelerin meydana getirdiği varlığı dahi koruyamamışlardır. Rafineri, petro kimya ve demirçelik tesislerine bir ilave yapamamışlardır.
Neden?
Çağlayangil’in de içinde bulunduğu iktidarlar, Türkiye’nin gerçek hedefini kovalamışlardır; bir projeyi gerçekleştirdikten sonra, yeni projelere yönelmişlerdir. Yöneldikleri hedef gayet açıktır:
Kendi kendine yeterli, başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş ve dünya üzerinde kurulacak her masaya eşit ağırlıkta oturmasını başaran güçlü, müreffeh bir BÜYÜK TÜRKİYE...
Bu büyük hedefe karşılık Amerika ve Avrupa ülkelerinin de bir hedefi mevcuttur. O da şudur:
Kendi kendine yetersiz, daima başkalarına muhtaç, “Otur” denilen yerde oturan, “Kalk” denen yerde kalkan; iç gailelerle boğuşan huzursuz, mutsuz ve hedefini şaşırmış güçsüz bir TÜRKİYE...
Bir gazetenin köşesine yerleşip kalem oynatan kişiler bir düşünmelidirler:
Acaba, hangi hedefe yönelmişler?
Hedefin doğruluğu, bilgi ve gerçek analizlerle belirlenir. Zira; bilgisiz ve doğru histen mahrum olanlar, anlamadıklarına taparlar. Tapmak bir yana; kamuoyunu da yanıltarak, gelecek nesillerin istikballerini de mahvederler. Türkiye’de olduğu gibi...
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı
Eki:
Güneri Civaoğlu’nun 12 Mart 1978 tarihli yazısının bir sureti.
Tavsiyem:
Orhan Erkanlı’nın “Anılar, Sorunlar, Sorumlular” adlı kitabını okumalısınız.
Aldatanlar ve gerçekler.
Sayın Politik Açılım Programı katılımcıları
TRT-1 Televizyonu 1 Şubat 2009
Sayın Baylar;
İster kızgınlık, ister ölçüsüzlük, ister tesadüf neticesi, ister danışıklı olsun; DAVOS'da meydana gelen olayı, AKP ve bilhassa Başbakan ERDOĞAN, iç politika malzemesine dönüştürmüştür.
Üretmeyen, borç içinde yüzen, kendi kendisini besleyemeyen; işsizliğin, fukaralığın, yolsuzluğun kol gezdiği; kendi kendisine yetersiz ve daima başkalarına muhtaç olan bir ülkenin, bulunduğumuz coğrafyada büyük oyuncu olamayacağını, sizler de çok iyi bildiğiniz halde; niçin, gerçekleri dile getirerek halkı bilgilendir miyorsunuz?
Dış siyasetimizi ABD'ye, iç siyasetimizi AB'ye, ekonomimizi IMF ve Dünya Bankası'na endekslediğimizi ve bu durumun çıkar yol olmadığını anlatarak, halkı bilgilendireceğinize; niçin siyasî amaçlı yorumlar yapıyorsunuz?
Krizi, fırsata çevirerek siyasi rant peşinde koşanları alkışladığınız ve büyük ilân ettiğiniz sürece, bu ülkenin iki yakası bir araya gelebilir mi?
Yoksa sizler, ülkemizde; salaklıkla, hainlik arasında kâğıt inceliğinde bir fark olduğunu anlamayan ve bu ince çizgide yürürken, hangi akla hizmet ettiğini bilmeyen bir toplum yapısı mı oluşturmak istiyorsunuz?
Son 29 yıl zarfında Türkiye, gerçek hedeflerinden uzaklaşmış ve iddiasını kaybetmiştir.
Bu gerçeği göremeyecek kadar bilgisiz olduğunuzu düşünemem. Ama; bu gerçeği örtmek için gayret edenlerle birlikte hareket ettiğinize inanırım. Bu hususta, Fehmi Koru'ya da hiç güvenim yoktur. Zira; bugüne kadar, hiçbir konuda akılcı davranmamış ve hislere hitap etmeyi gaye edinmiştir.
Lütfen, gerçeklerden uzaklaşmayınız ve yükümlü olduğunuz görevlerinizi eksiksiz yerine getiriniz.
Hüsnü Akıncı.
TRT-1 Televizyonu 1 Şubat 2009
Sayın Baylar;
İster kızgınlık, ister ölçüsüzlük, ister tesadüf neticesi, ister danışıklı olsun; DAVOS'da meydana gelen olayı, AKP ve bilhassa Başbakan ERDOĞAN, iç politika malzemesine dönüştürmüştür.
Üretmeyen, borç içinde yüzen, kendi kendisini besleyemeyen; işsizliğin, fukaralığın, yolsuzluğun kol gezdiği; kendi kendisine yetersiz ve daima başkalarına muhtaç olan bir ülkenin, bulunduğumuz coğrafyada büyük oyuncu olamayacağını, sizler de çok iyi bildiğiniz halde; niçin, gerçekleri dile getirerek halkı bilgilendir miyorsunuz?
Dış siyasetimizi ABD'ye, iç siyasetimizi AB'ye, ekonomimizi IMF ve Dünya Bankası'na endekslediğimizi ve bu durumun çıkar yol olmadığını anlatarak, halkı bilgilendireceğinize; niçin siyasî amaçlı yorumlar yapıyorsunuz?
Krizi, fırsata çevirerek siyasi rant peşinde koşanları alkışladığınız ve büyük ilân ettiğiniz sürece, bu ülkenin iki yakası bir araya gelebilir mi?
Yoksa sizler, ülkemizde; salaklıkla, hainlik arasında kâğıt inceliğinde bir fark olduğunu anlamayan ve bu ince çizgide yürürken, hangi akla hizmet ettiğini bilmeyen bir toplum yapısı mı oluşturmak istiyorsunuz?
Son 29 yıl zarfında Türkiye, gerçek hedeflerinden uzaklaşmış ve iddiasını kaybetmiştir.
Bu gerçeği göremeyecek kadar bilgisiz olduğunuzu düşünemem. Ama; bu gerçeği örtmek için gayret edenlerle birlikte hareket ettiğinize inanırım. Bu hususta, Fehmi Koru'ya da hiç güvenim yoktur. Zira; bugüne kadar, hiçbir konuda akılcı davranmamış ve hislere hitap etmeyi gaye edinmiştir.
Lütfen, gerçeklerden uzaklaşmayınız ve yükümlü olduğunuz görevlerinizi eksiksiz yerine getiriniz.
Hüsnü Akıncı.
İşin doğrusu nedir?
Sayın Mehmet Ali BİRAND
Kanal-D Televizyonu.
Sayın BİRAND; 30 Ocak 2009
Bu akşam sunduğunuz haberler programında, "Bizim bilmediğimiz bir plân yoksa!" ifadesini kullandınız.
Doğrusu; pek meraklandım ve "Acaba böyle bir plân ne olabilir?" diye aklıma takıldı.
Sebebine gelince:
Bilmediğiniz bir plân olabilir mi?
Bilmediğinizi farz edelim; böyle bir ihtimal, niçin aklınıza geldi?
Yoksa; DAVOS'taki zıtlaşma ve beklenmedik tepki, bir şike miydi?
ABD ve İsrail'in hedefi, ne pahasına olursa olsun; AKP'yi, daha doğrusu Erdoğan'ı, daha uzun yıllar iktidarda tutabilmek midir?
Malum ya; aklı, mantığı, ilmi dışlayarak hisleriyle hareket eden bir toplum yapısı oluşturulmuştur. Salaklıkla, hainlik arasındaki ince çizgiyi ayırabilen ve hangi akla hizmet ettiğini anlayan insan sayımız çok azdır. Hislerin galip geldiği ortamda aklın, mantığın ve ilmin yenik düşeceği, bilinen bir husustur.
Acaba, bilmediğiniz veya aslında çok iyi bildiğiniz plân, YEREL SEÇİMLER için midir?
Beni aydınlatırsanız, makbule geçer ve çok memnun olurum.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Kanal-D Televizyonu.
Sayın BİRAND; 30 Ocak 2009
Bu akşam sunduğunuz haberler programında, "Bizim bilmediğimiz bir plân yoksa!" ifadesini kullandınız.
Doğrusu; pek meraklandım ve "Acaba böyle bir plân ne olabilir?" diye aklıma takıldı.
Sebebine gelince:
Bilmediğiniz bir plân olabilir mi?
Bilmediğinizi farz edelim; böyle bir ihtimal, niçin aklınıza geldi?
Yoksa; DAVOS'taki zıtlaşma ve beklenmedik tepki, bir şike miydi?
ABD ve İsrail'in hedefi, ne pahasına olursa olsun; AKP'yi, daha doğrusu Erdoğan'ı, daha uzun yıllar iktidarda tutabilmek midir?
Malum ya; aklı, mantığı, ilmi dışlayarak hisleriyle hareket eden bir toplum yapısı oluşturulmuştur. Salaklıkla, hainlik arasındaki ince çizgiyi ayırabilen ve hangi akla hizmet ettiğini anlayan insan sayımız çok azdır. Hislerin galip geldiği ortamda aklın, mantığın ve ilmin yenik düşeceği, bilinen bir husustur.
Acaba, bilmediğiniz veya aslında çok iyi bildiğiniz plân, YEREL SEÇİMLER için midir?
Beni aydınlatırsanız, makbule geçer ve çok memnun olurum.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)