Sayın Feyzullah KIYIKLIK
AKP Yerel Yönetimler Başkan
Yardımcısı
Ankara 11 Şubat 2009
Sizi, Habertürk Televizyonunda izledim. Konu; bugünlerde ülkenin en önemli gündem maddesi haline getirilen Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından yapılan ayni yardımlardır. Özellikle Tunceli’de dağıtılan beyaz eşya ve ev eşyası yardımlarıdır.
AKP’nin üst seviyedeki yöneticisi olmanız hasebiyle, bu yardımların, siyasî bir amaç taşımadığını ifade eden savunmanız hakkında bir değerlendirme yapmayacağım. Sâdece, genel kuralları hatırlatma ile yetineceğim.
Hayrın ve şerrin miktarı önemli değildir, vasfı çok önemlidir.
Yardım almaya alışanlar, zamanla, buyruk almaya da alışırlar.
İnsanlık âleminin hakiki kurtarıcısı Hz. Peygamberimizin bir hadis-i şerifi, şöyledir:
“Bir kime, bir kimseye makamından, servetinden bir şey bekleyerek dostluk gösterse; dininin üçte ikisini vermiş demektir. Dininin üçte ikisini bu şekilde veren kişi, geriye kalan üçte birini de gayet kolay verir.”
Bu esaslara ve geleneklerimize uygun düşen tarihi İMARETLERE ait bir örnek vermek istiyorum. Örnek şudur:
Osmanlı Devletinin kuruluşunda ve devamında çok önemli sosyal rolü olan imaretlerin nizamnamesine göre, yardım edenlerle yardım alanlar, asla ve asla karşı karşıya getirilmemişlerdir. Sebebi de şudur:
Allah, hiçbir varlığa vermediği İRADE ve HÜRRİYET sıfatlarını, sâdece insan sınıfına bahşetmiştir.
İnsan olmanın şerefi, kendisine bahşedilen bu İRADE ve HÜRRİYET sıfatlarının muhafazasıyla korunur.
Fakat, ulvî sıfatların sahibi insanın yaradılışında, süflî sıfatları da vardır. Süflî sıfatları sebebiyle insanlar, iyilik gördükleri kişilere karşı dâimâ, şükran duyguları sebebiyle bağlılık gösterirler. Ve bu şükran hisleriyle, yardım gördükleri kişilerin hatırına ahlâka, örfe ve vicdana aykırı işler yaparak, hatır için günah işleyebilirler. Yani; Allah’ın bahşettiği ve çok kıymet verdiği İRADE ve HÜRRİYETLERİNİ satabilirler.
İşte bu gerçeği gayet iyi bilen Osmanlı Devletinin yöneticileri, İRADE ve HÜRRİYETLERİN muhafazası için, yardım edenlerle, yardım alanları karşı karşıya getirmeyecek önemli bir SOSYAL MÜESSESE olan İMARETLERİ kurmuştur.
Bu imaretlere , haksızlıkları ve fırsatçıları önlemek için de, bir beyanname asmıştır:
“KİM, HAKKI OLMADIĞI HALDE BURADAN YARDIM ALIRSA, ALLAH İNDİNDE HIRSIZ MUAMELESİ GÖRECEKTİR”
Bu temel açıklamalardan sonra size, net bir soru soracağım. Lütfen; kendi vücut ikliminizde bulunan; sessiz, sözsüz, bizsiz, sizsiz konuşan; “SUS!” dendiği zaman da susmayan ve adına VİCDAN denilen MÂNEVÎ varlığınıza danışarak cevap veriniz. İşte sorum:
SOSYAL YARDIMLAŞMA ve DAYANIŞMA VAKFI tarafından yapılan aynî ve nakdî yardımlar, siyasî amaç taşımıyor mu? Yardım kriterlerini kimler ve nasıl belirliyor? Aynî yardım malzemeleri kimlerden ve nasıl temin ediliyor?
Sorularımı siysî maksatla sormuyorum. Gerçek bir demokrasi arayışının gereği olarak soruyorum. Siz de kabul edersiniz:
Parlâmento, gerçek bir demokrasinin KALBİ mesabesindedir. Seçimler de, ŞAHDAMARI mesabesindedir.
SEÇİMLERİN, bu işlevi görebilmesi için HÜR ve ÂDİL bir ortamda, EŞİT ŞARTLARDA yapılması şarttır. HİLE, ENTRİKA ve GASP ETME arzusuna dayalı SEÇİMLER, hiçbir zaman, gerçek bir demokrasinin ŞAHDAMARI işlevini göremez.
Sayın KIYIKLIK;
Her siyasî partinin hedefi iktidara gelmektir. Demokrasilerde, iktidar kadar muhalefet de önemlidir. Muhalefetin eleştirilerine katlanmak ve DEVLETİN imkânlarını siyasî amaçla kullanmamak, gerçek bir demokrasinin en büyük ve vazgeçilmez ERDEMİDİR.
Dikkatlerinize arz ediyorum:
2008 yılı bütçesinden HANE HALKI YARDIMLARI için, 7 milyar 514 milyon lira harcama yapılmıştır. Bu harcama, 6 milyar 517 milyon lira tutarındaki TEDAVİ GİDERLERİNDEN fazladır. Ayrıca, Hane Halkı Yardımları için harcanan para, Türk Telekom’un yüzde 70 oranındaki hissesinin satışından elde edilen bir gelire denktir. Bu durum karşısında;
“Türk Telekom’un satışından elde ettiğiniz geliri, HANE HALKI YARDIMLARI için harcamak, akıllı bir sosyal yardım mıdır?” sorusunu soranlara, acaba, cevabınız ne olur?
Gerçekten, ben de merak ediyorum.
İşsizliğin ve fukaralığın yaygın olduğu, tarım ve hayvancılığın çöktüğü, halkın borç yükü altında inlediği bir ortamda; kim olsa merak eder ve eleştiride bulunur. Zira; iktidarınız, Türkiye’nin geçmişini inkâr eden ve Türkiye’yi, 2002 yılında başlatan bir iktidardır.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
0216-4181726
11 Şubat 2009 Çarşamba
10 Şubat 2009 Salı
Çıkış yolu bulunur mu?
Sayın Suzan Sabancı DİNÇER
Akbank Yönetim Kurulu Başkanı
İstanbul 10 Şubat 2009
Sayın DİNÇER;
Fortune Türkiye Dergisi’ne verdiğiniz demeçte; “Her yere yatırım yapma devri geride kaldı. Eskiden neyi tutsanız altın oluyordu; öyle bir dönemin geri gelmesi, biraz zor.” demişsiniz.
Belli ki; Türkiye’nin gerçeklerini ve Türkiye’nin 29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikalarıyla idare edildiğini, henüz daha anlayamamışsınız. DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninden ibaret ve sadece RANTA dayalı bir ekonomi modeliyle, Türkiye’nin gerçek hedeflerinden uzaklaştırıldığını görememişsiniz. En önemlisi;
Türkiye’nin finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edildiğini kavrayamamışsınız. Bir milletin belkemiği durumundaki orta tabakanın yok edildiğini de, görmezden gelmişsiniz. Paralı kesimin sorumsuz davrandığını da, aklınızdan dahî geçirmemişsiniz.
Henüz daha mahiyeti ve hangi hedefe yönelik olduğu iyi bilinmeyen FİNANSAL KRİZ meydana gelince de, telâşa kapılıp, gerçekleri yansıtmayan beyanlarla, kendinizi avutmaya çalışmaktasınız.
Bilmenizi isterim ki; Türkiye, başkalarının dayattığı RANT ekonomisinden vazgeçip, ÜRETKEN bir ekonomi modelini hayata geçirmediği sürece; daimâ KRİZE maruz kalacak ve sizler de, haklı veya haksız ŞİKÂYETLERİNİZE devam edeceksiniz.
Sözü uzatmayacağım: Amcanız merhum Sakıp Sabancı’ya 23 Nisan 2001 tarihinde yazdığım mektubumun suretini, bilgilerinize ve tetkiklerinize sunmakla yetineceğim. Zira; söz konusu mektubumda, Türkiye’nin nereye varacağını, net bir şekilde ortaya koymuşum.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
0216-4181726
Ecz. Hüsnü Akıncı
Tel: 0216-4181726
İstanbul
Sayın Sakıp Sabancı
Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı
İstanbul 23 Nisan 2001
Medyada ve toplantılarda yaptığınız açıklamaları dikkatle ve merakla izliyorum. Gösteri ve şova yönelik hareketleriniz, iyi düşünmesini bilmeyen kişilerin hoşlarına gittiği de, kesindir. Ama; Türkiye’nin gerçeklerinden uzak ve günlük olayların sansasyonları ile bezenmiş bu açıklamalarınız, Türkiye’yi rahatlatmaz. Sadece siyaseti suçlayarak bir yere varılamayacağını, herkesten önce sizin bilmeniz gerekir.
Gerçek şudur ki; Türkiye, 20 yıldan beri yanlış para ve ekonomi politikalarıyla idare edilmektedir. Kur-Faiz makasına dayalı müthiş bir rant sistemi, Türkiye’ye, hem zaman kaybettirmiş ve hem de kaynakların ziyan olmasına sebep olmuştur. Geçen bu zaman zarfında; Türkiye, ihtiyacı olduğu altyapı yatırımlarını tamamlayamamış; reel ekonomiyi, olması gereken seviyeye çıkaramamış; tarım ve hayvancılığını geliştirememiş ve hatta bu sektörü, yere sermiştir. Gelir dağılımının çok kötü bozulmasının yanında Türkiye, hiç hak etmediği halde; iç ve dış borç batağına saplanmıştır. Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki; finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holding Türkiye’yi, kıpırdayamayacak bir şekilde esir almıştır. Kur- Faiz makasında yaratılan döviz ticareti, Türkiye’nin en büyük sektörü haline gelmiştir. Son devalüasyon, döviz hesabı bulunduran bir avuç insana, 17-18 katrilyonluk bir rant sağlamıştır. Ne acıdır ki; “Sakıp Sabancı” olarak bu çarpıklığı, hiçbir zaman dile getirmediniz. Finans ve bankacılık kesiminin, dayatmalar neticesinde çıkardıkları krizler karşısında hep, sessiz kaldınız veya sadece siyaseti suçlayarak, hedef saptırdınız. Paralı kesimi ise, asla ve asla, sorumluluğa ve fedakârlığa davet etmediniz.
Neden?
Çünkü bu sistem, sizin de işinize geliyordu. Para piyasalarıyla istediğiniz gibi oynayabilme imkânını elinizde bulundurduğunuz için; ülke ekonomisine katkısı olması gereken bankacılık sisteminin, acımasız tefeciler gibi faaliyet göstermesine göz yumdunuz. Hiç şüphesiz; bu sorumsuz davranışınızda, danışman olarak veya fiilen istihdam ettiğiniz ekonomist veya siyasi kişilerin etkisi olmuştur.
Sayın Sabancı;
Gücenmeyiniz ve alınmayınız; bu ülke hepimizindir ve herkes, tenkidin ve ithamın en ağırına da katlanmak zorundadır. Kaldı ki; elimdeki bilgileri, akılcı bir şekilde sentez etmeden, hiç kimse hakkında gelişigüzel tenkitlerde bulunmadım. İsterseniz bu konuyu, birkaç örnekle izah edeyim:
1-Yetkililerinizin açıkladığına göre Akbank, 1997 yılında 80 trilyon lira net kazanç sağlamıştır. Aynı yıl Akbank, 178 trilyon lira faiz geliri elde etmiştir. Bu faiz gelirinin 157 trilyon lirası, Devlet İç Borç Senetlerinden sağlanmıştır. Yani; bankayı, Devlet beslemiştir.
2-1999 başlarında Akbank Genel Müdürü, ”1998 yılı Akbank için iyi bir yıl oldu. 1998 yılında çok uygun şartlarla ( libor + 0.5 faiz oranıyla), 1 milyar dolar sendikasyon kredisi temin ettik.” diye, bir açıklama yapmıştır. Bu açıklama, sistemin getirdiği ve soygunu andıran müthiş bir rantın itirafı anlamına gelir. Şöyle ki:
1 Ocak 1998 tarihi ile 31 Aralık 1998 tarihleri arasında dolar kurundaki artış % 48’dir. Yani Tl., yüzde 48 oranında değer kaybetmiştir. Aynı yıl Devlet İç Borç Senetlerinin faizi, yüzde 120’nin üzerinde seyretmiştir. Bunun anlamı çok açıktır:
Ne ad altında (ister kredi, ister kendi parası) olursa olsun; dışarıdan getirilen dövizleri Tl.’ye çevirip, Hazine Bonosu ve Devlet Tahviline yatıranlar, dolar bazında en az, yüzde 50 oranında reel faiz elde etmişlerdir. “Kur-Faiz” makasına dayalı bir oyunda, nemalanmışlardır. Bu pastadan; Akbank da, hissesine düşen payı almıştır. Yani; Devlet, değişik ve meşru kılıf giydirilmiş bir mekanizmayla, bankacılık ve finans kesimini beslemiştir. Döviz açık pozisyonu bulunduranlara sağlanan bu avantaj, elbette ki, döviz ticaretini en büyük sektör haline getirmiş ve Türkiye’yi iç ve dış borç bataklığına saplamıştır. Ne yazık ki; bugüne kadar bu sistemin yanlışlığını dile getiren bir beyanatınıza rastlanmamıştır.
2-Akbank, Temmuz 1990 tarihinde, hisselerinin bir kısmını halka açtı. İhraç edilen hisse senetlerinin nominal değeri, 12 bin 500 lira idi. O günkü kur hesabına göre yaklaşık 4 dolar. Bugünkü kur değerine göre yaklaşık, 5 milyon lira. Aradan geçen 11 yıl zarfında Akbank hisselerinin değeri, hiçbir zaman nominal değerinin üzerine çıkmadı. Bugün hisselerin değeri, 3 bin 500 liradır. Dolar kuruna göre 0.3 Sent...Demek ki sistem, borsada da halka bir şey vermemiş. Ama; Borsaya açılanlara çok şeyler vermiş. 11 yıl evvel ihraç edilen 600 milyar Tl. tutarındaki hisseler, Akbank’a çok şeyler kazandırmış.
DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninde yaratılan bir RANT sisteminden daha ne beklenirdi ki?
Elbette ki borsada yaratılan spekülâsyonlar, halkın canını yakacaktır. Ne yazık ki finans ve bankacılık kesiminin açıkgözlüğünü, bugüne kadar hiç dile getirmediniz. Ama; fırsat buldukça, beslediğiniz çarpık siyaseti yerden yere vurarak, halka, şirin gözükmeye çalıştınız.
3-21Şubat2001 devalüasyonun akabinde boş bulunan Akbank Genel Müdürü, “Krizden, kazançlı çıktık.” şeklinde, bir açıklamada bulundu. Fiili durum ortadadır ve kimse aksini iddia etmedi:
Devalüasyondan bir gün önce Merkez Bankası 5 milyar dolar sattı. Kasım 2000 krizinde de 8 milyar dolar sattı. Yani; devalüasyondan evvel satılan 13 milyar dolar, finans ve bankacılık kesimine çok büyük bir rant sağladı. Bu rantın büyük paylaşımının yanında; bir haksız rekâbetle , sektörün, kendi arasındaki büyük kavgası mevcuttur. Kuvvetli olan, zayıfı, piyasadan silmiştir. Demirbank olayının içyüzü, bu müthiş kavgada gizlidir. Şimdi; “Akbank, devalüasyondan önce ne kadar dolar aldı?” sorusunu soran dikkatli vatandaşlar, yanlış bir hedefe mi yönelmiş olurlar? Sadece ve sadece siyaseti suçlarken, bu konulara açıklık getiren beyanatınız, niçin olmadı?
4-Gayet iyi bildiğiniz bir gerçek de şudur:
28 Nisan 2000 tarihine kadar iç borçlar, “İç Borç Danışma Kurulu” tarafından yönetilmiştir. 14 kişiden oluşan bu Kurulun Yönetimindeki 8 kişisi, “Para Yöneticileri Derneği’nin temsilcileridir. Ki; bu derneğin yönetimi, banka temsilcilerinin dönüşümlü olarak görev aldığı kişilerden oluşmuştur. 28 Nisan 2000 tarihinden itibaren de iç borç yönetimi, 19 bankadan oluşan “Piyasa Yapıcıları Kurulu” tarafından yürütülmektedir. Akbank da, bu kurulun içindedir. Yani Kurulda görevli 19 banka, Hazine ve Merkez Bankası bürokratlarıyla birlikte Türkiye’nin iç borcunu yönetmektedirler. Alabildiğine siyaseti suçlarken; bu çarpık sistemi dile getirmemiş olmanızı anlamak, mümkün değildir.
Sayın Sabancı;
Kurumlaşmamış ve paralı kesimle iç içe girmiş siyasetteki çarpıklığın ve verimsizliğin yanında; paralı kesimin de sorumsuzluğu ve ülke çıkarlarını gözetmeme ihtirası mevcuttur. Bu durum karşısında paralı kesimi sorumlu davranmaya davet etmek, düşünmesini ve doğruları aramasını başaran vatandaşların görevi değil midir?
Artık herkes, sorumlu davranmak zorundadır. Çünkü; zaman, zaman “Kriz” adı verilen fiili durumlar, paralı kesimin dayatmasından ibaret yapay bir durumdur. Faturası da, yıllardan beri fedakârlık gösteren halka çıkmaktadır. Artık; paralarını dövizden faize; faizden dövize yatırarak büyük rantlar sağlayan paralı kesim de, bu ülkeye katkıda bulunmalıdır. Dolar ticaretinin önü kesilmelidir. Dolara endeksli bir ekonominin, bağımsızlığından söz edilemez. Bir düşününüz:
Dolar, 20 yıl zarfında 15 bin kat pahalılanmıştır. Son 8 yıl zarfında 125 kat pahalılanmıştır. Her devalüasyon kararı, Türkiye’yi 10 yıl geriye götürmektedir. Türkiye’nin ekonomisi, bu acı durumu hak etmemiştir. Yanlış ekonomi ve para politikaları, Türkiye’nin önünü tıkamıştır. Ki: bu acı tablonun yaratılmasında, sizin de büyük payınız vardır. Öyle inanıyorum ki;
Sabancı Grubu, Koç Grubu, Çukurova Grubu, Doğuş Grubu bir araya gelse ve Türkiye’nin istikbali için ittifak etse; Türkiye’nin ekonomisi, 5-6 ay zarfında düzelir ve halkı bezdiren rant olgusu ortadan kalkar. Bu sayede, iç ve dış borç bataklığı da kurutulur. Çünki; Türkiye’nin iç borca ve hele böylesine yüksek miktardaki bir iç borca hiç ihtiyacı yoktur. İç borçlar, Kur- Faiz makasında rant sağlamak için yaratılmıştır. Kurulacak ittifakın ilk ayağı şu olmalıdır:
Herkes dışarıda tuttuğu paraları Türkiye’ye getirmelidir. Herkes, sıcak para rantından vazgeçmelidir. Merkez Bankası, döviz ticaretine son vermelidir. Tahtakale ve döviz büfelerinin etkinliği ortadan kaldırılmalıdır. Gelişmiş Batı ülkelerinin dahi uygulamadığı tam konvertibilite sevdasından vazgeçilmeli ve Türk parasının hakimiyeti sağlanmalıdır.
Aksi halde;
Bu çarpık sistem devam ettiği sürece, hiçbiriniz varlıklarınızı koruyamayacak ve yabancı şirketlerin boyunduruğu altına gireceksiniz. Dolayısıyla Türkiye’ye yazık olacaktır.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
0216-4181726
Not: Yalnız Türkiye’de değil; bütün dünyada para efendisini kaybetmiş ve spekülâtif hareketlerin peşinde koşup rant sağlayan ihtiraslı ve ahlakı dışlamış kişilerin eline geçmiştir. Bu gerçek karşısında Türkiye için çıkış arayanlar, her sabah, “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”ni okumalıdırlar.
Ayrıca; tarım ve hayvancılığa herkes dikkat etmelidir. Zira; tarım ve hayvancılığını geliştiremeyen ülkelerin, gerçek anlamda sanayileşmeleri mümkün değildir. Kendi kendisini besleyemeyen milletlerin de, büyüklük iddiasında bulunmaya hakları yoktur. Gelişmiş Batı ülkeleri her yıl 360 milyar dolarlık sübvansiyonla tarım kesimini desteklerken; Türkiye’nin, yok denecek orandaki tarım sübvansiyonlarının, ekonominin kamburu olarak kabullenilmesi;
aklın, mantığın, ilmin kabul edebileceği bir husus değildir.
Örnek ortadadır:
Türkiye, 1980’den önce 1 milyon tonun üstünde pamuk üretirken, Yunanistan 150 bin ton pamuk üretiyordu. Yunanistan’ın bugünkü pamuk üretimi 450 bin tona yükselirken, Türkiye’nin pamuk üretimi, 650 bin tona gerilemiştir. Gelecek yıl, daha da azalacaktır.
Akbank Yönetim Kurulu Başkanı
İstanbul 10 Şubat 2009
Sayın DİNÇER;
Fortune Türkiye Dergisi’ne verdiğiniz demeçte; “Her yere yatırım yapma devri geride kaldı. Eskiden neyi tutsanız altın oluyordu; öyle bir dönemin geri gelmesi, biraz zor.” demişsiniz.
Belli ki; Türkiye’nin gerçeklerini ve Türkiye’nin 29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikalarıyla idare edildiğini, henüz daha anlayamamışsınız. DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninden ibaret ve sadece RANTA dayalı bir ekonomi modeliyle, Türkiye’nin gerçek hedeflerinden uzaklaştırıldığını görememişsiniz. En önemlisi;
Türkiye’nin finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edildiğini kavrayamamışsınız. Bir milletin belkemiği durumundaki orta tabakanın yok edildiğini de, görmezden gelmişsiniz. Paralı kesimin sorumsuz davrandığını da, aklınızdan dahî geçirmemişsiniz.
Henüz daha mahiyeti ve hangi hedefe yönelik olduğu iyi bilinmeyen FİNANSAL KRİZ meydana gelince de, telâşa kapılıp, gerçekleri yansıtmayan beyanlarla, kendinizi avutmaya çalışmaktasınız.
Bilmenizi isterim ki; Türkiye, başkalarının dayattığı RANT ekonomisinden vazgeçip, ÜRETKEN bir ekonomi modelini hayata geçirmediği sürece; daimâ KRİZE maruz kalacak ve sizler de, haklı veya haksız ŞİKÂYETLERİNİZE devam edeceksiniz.
Sözü uzatmayacağım: Amcanız merhum Sakıp Sabancı’ya 23 Nisan 2001 tarihinde yazdığım mektubumun suretini, bilgilerinize ve tetkiklerinize sunmakla yetineceğim. Zira; söz konusu mektubumda, Türkiye’nin nereye varacağını, net bir şekilde ortaya koymuşum.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
0216-4181726
Ecz. Hüsnü Akıncı
Tel: 0216-4181726
İstanbul
Sayın Sakıp Sabancı
Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı
İstanbul 23 Nisan 2001
Medyada ve toplantılarda yaptığınız açıklamaları dikkatle ve merakla izliyorum. Gösteri ve şova yönelik hareketleriniz, iyi düşünmesini bilmeyen kişilerin hoşlarına gittiği de, kesindir. Ama; Türkiye’nin gerçeklerinden uzak ve günlük olayların sansasyonları ile bezenmiş bu açıklamalarınız, Türkiye’yi rahatlatmaz. Sadece siyaseti suçlayarak bir yere varılamayacağını, herkesten önce sizin bilmeniz gerekir.
Gerçek şudur ki; Türkiye, 20 yıldan beri yanlış para ve ekonomi politikalarıyla idare edilmektedir. Kur-Faiz makasına dayalı müthiş bir rant sistemi, Türkiye’ye, hem zaman kaybettirmiş ve hem de kaynakların ziyan olmasına sebep olmuştur. Geçen bu zaman zarfında; Türkiye, ihtiyacı olduğu altyapı yatırımlarını tamamlayamamış; reel ekonomiyi, olması gereken seviyeye çıkaramamış; tarım ve hayvancılığını geliştirememiş ve hatta bu sektörü, yere sermiştir. Gelir dağılımının çok kötü bozulmasının yanında Türkiye, hiç hak etmediği halde; iç ve dış borç batağına saplanmıştır. Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki; finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holding Türkiye’yi, kıpırdayamayacak bir şekilde esir almıştır. Kur- Faiz makasında yaratılan döviz ticareti, Türkiye’nin en büyük sektörü haline gelmiştir. Son devalüasyon, döviz hesabı bulunduran bir avuç insana, 17-18 katrilyonluk bir rant sağlamıştır. Ne acıdır ki; “Sakıp Sabancı” olarak bu çarpıklığı, hiçbir zaman dile getirmediniz. Finans ve bankacılık kesiminin, dayatmalar neticesinde çıkardıkları krizler karşısında hep, sessiz kaldınız veya sadece siyaseti suçlayarak, hedef saptırdınız. Paralı kesimi ise, asla ve asla, sorumluluğa ve fedakârlığa davet etmediniz.
Neden?
Çünkü bu sistem, sizin de işinize geliyordu. Para piyasalarıyla istediğiniz gibi oynayabilme imkânını elinizde bulundurduğunuz için; ülke ekonomisine katkısı olması gereken bankacılık sisteminin, acımasız tefeciler gibi faaliyet göstermesine göz yumdunuz. Hiç şüphesiz; bu sorumsuz davranışınızda, danışman olarak veya fiilen istihdam ettiğiniz ekonomist veya siyasi kişilerin etkisi olmuştur.
Sayın Sabancı;
Gücenmeyiniz ve alınmayınız; bu ülke hepimizindir ve herkes, tenkidin ve ithamın en ağırına da katlanmak zorundadır. Kaldı ki; elimdeki bilgileri, akılcı bir şekilde sentez etmeden, hiç kimse hakkında gelişigüzel tenkitlerde bulunmadım. İsterseniz bu konuyu, birkaç örnekle izah edeyim:
1-Yetkililerinizin açıkladığına göre Akbank, 1997 yılında 80 trilyon lira net kazanç sağlamıştır. Aynı yıl Akbank, 178 trilyon lira faiz geliri elde etmiştir. Bu faiz gelirinin 157 trilyon lirası, Devlet İç Borç Senetlerinden sağlanmıştır. Yani; bankayı, Devlet beslemiştir.
2-1999 başlarında Akbank Genel Müdürü, ”1998 yılı Akbank için iyi bir yıl oldu. 1998 yılında çok uygun şartlarla ( libor + 0.5 faiz oranıyla), 1 milyar dolar sendikasyon kredisi temin ettik.” diye, bir açıklama yapmıştır. Bu açıklama, sistemin getirdiği ve soygunu andıran müthiş bir rantın itirafı anlamına gelir. Şöyle ki:
1 Ocak 1998 tarihi ile 31 Aralık 1998 tarihleri arasında dolar kurundaki artış % 48’dir. Yani Tl., yüzde 48 oranında değer kaybetmiştir. Aynı yıl Devlet İç Borç Senetlerinin faizi, yüzde 120’nin üzerinde seyretmiştir. Bunun anlamı çok açıktır:
Ne ad altında (ister kredi, ister kendi parası) olursa olsun; dışarıdan getirilen dövizleri Tl.’ye çevirip, Hazine Bonosu ve Devlet Tahviline yatıranlar, dolar bazında en az, yüzde 50 oranında reel faiz elde etmişlerdir. “Kur-Faiz” makasına dayalı bir oyunda, nemalanmışlardır. Bu pastadan; Akbank da, hissesine düşen payı almıştır. Yani; Devlet, değişik ve meşru kılıf giydirilmiş bir mekanizmayla, bankacılık ve finans kesimini beslemiştir. Döviz açık pozisyonu bulunduranlara sağlanan bu avantaj, elbette ki, döviz ticaretini en büyük sektör haline getirmiş ve Türkiye’yi iç ve dış borç bataklığına saplamıştır. Ne yazık ki; bugüne kadar bu sistemin yanlışlığını dile getiren bir beyanatınıza rastlanmamıştır.
2-Akbank, Temmuz 1990 tarihinde, hisselerinin bir kısmını halka açtı. İhraç edilen hisse senetlerinin nominal değeri, 12 bin 500 lira idi. O günkü kur hesabına göre yaklaşık 4 dolar. Bugünkü kur değerine göre yaklaşık, 5 milyon lira. Aradan geçen 11 yıl zarfında Akbank hisselerinin değeri, hiçbir zaman nominal değerinin üzerine çıkmadı. Bugün hisselerin değeri, 3 bin 500 liradır. Dolar kuruna göre 0.3 Sent...Demek ki sistem, borsada da halka bir şey vermemiş. Ama; Borsaya açılanlara çok şeyler vermiş. 11 yıl evvel ihraç edilen 600 milyar Tl. tutarındaki hisseler, Akbank’a çok şeyler kazandırmış.
DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninde yaratılan bir RANT sisteminden daha ne beklenirdi ki?
Elbette ki borsada yaratılan spekülâsyonlar, halkın canını yakacaktır. Ne yazık ki finans ve bankacılık kesiminin açıkgözlüğünü, bugüne kadar hiç dile getirmediniz. Ama; fırsat buldukça, beslediğiniz çarpık siyaseti yerden yere vurarak, halka, şirin gözükmeye çalıştınız.
3-21Şubat2001 devalüasyonun akabinde boş bulunan Akbank Genel Müdürü, “Krizden, kazançlı çıktık.” şeklinde, bir açıklamada bulundu. Fiili durum ortadadır ve kimse aksini iddia etmedi:
Devalüasyondan bir gün önce Merkez Bankası 5 milyar dolar sattı. Kasım 2000 krizinde de 8 milyar dolar sattı. Yani; devalüasyondan evvel satılan 13 milyar dolar, finans ve bankacılık kesimine çok büyük bir rant sağladı. Bu rantın büyük paylaşımının yanında; bir haksız rekâbetle , sektörün, kendi arasındaki büyük kavgası mevcuttur. Kuvvetli olan, zayıfı, piyasadan silmiştir. Demirbank olayının içyüzü, bu müthiş kavgada gizlidir. Şimdi; “Akbank, devalüasyondan önce ne kadar dolar aldı?” sorusunu soran dikkatli vatandaşlar, yanlış bir hedefe mi yönelmiş olurlar? Sadece ve sadece siyaseti suçlarken, bu konulara açıklık getiren beyanatınız, niçin olmadı?
4-Gayet iyi bildiğiniz bir gerçek de şudur:
28 Nisan 2000 tarihine kadar iç borçlar, “İç Borç Danışma Kurulu” tarafından yönetilmiştir. 14 kişiden oluşan bu Kurulun Yönetimindeki 8 kişisi, “Para Yöneticileri Derneği’nin temsilcileridir. Ki; bu derneğin yönetimi, banka temsilcilerinin dönüşümlü olarak görev aldığı kişilerden oluşmuştur. 28 Nisan 2000 tarihinden itibaren de iç borç yönetimi, 19 bankadan oluşan “Piyasa Yapıcıları Kurulu” tarafından yürütülmektedir. Akbank da, bu kurulun içindedir. Yani Kurulda görevli 19 banka, Hazine ve Merkez Bankası bürokratlarıyla birlikte Türkiye’nin iç borcunu yönetmektedirler. Alabildiğine siyaseti suçlarken; bu çarpık sistemi dile getirmemiş olmanızı anlamak, mümkün değildir.
Sayın Sabancı;
Kurumlaşmamış ve paralı kesimle iç içe girmiş siyasetteki çarpıklığın ve verimsizliğin yanında; paralı kesimin de sorumsuzluğu ve ülke çıkarlarını gözetmeme ihtirası mevcuttur. Bu durum karşısında paralı kesimi sorumlu davranmaya davet etmek, düşünmesini ve doğruları aramasını başaran vatandaşların görevi değil midir?
Artık herkes, sorumlu davranmak zorundadır. Çünkü; zaman, zaman “Kriz” adı verilen fiili durumlar, paralı kesimin dayatmasından ibaret yapay bir durumdur. Faturası da, yıllardan beri fedakârlık gösteren halka çıkmaktadır. Artık; paralarını dövizden faize; faizden dövize yatırarak büyük rantlar sağlayan paralı kesim de, bu ülkeye katkıda bulunmalıdır. Dolar ticaretinin önü kesilmelidir. Dolara endeksli bir ekonominin, bağımsızlığından söz edilemez. Bir düşününüz:
Dolar, 20 yıl zarfında 15 bin kat pahalılanmıştır. Son 8 yıl zarfında 125 kat pahalılanmıştır. Her devalüasyon kararı, Türkiye’yi 10 yıl geriye götürmektedir. Türkiye’nin ekonomisi, bu acı durumu hak etmemiştir. Yanlış ekonomi ve para politikaları, Türkiye’nin önünü tıkamıştır. Ki: bu acı tablonun yaratılmasında, sizin de büyük payınız vardır. Öyle inanıyorum ki;
Sabancı Grubu, Koç Grubu, Çukurova Grubu, Doğuş Grubu bir araya gelse ve Türkiye’nin istikbali için ittifak etse; Türkiye’nin ekonomisi, 5-6 ay zarfında düzelir ve halkı bezdiren rant olgusu ortadan kalkar. Bu sayede, iç ve dış borç bataklığı da kurutulur. Çünki; Türkiye’nin iç borca ve hele böylesine yüksek miktardaki bir iç borca hiç ihtiyacı yoktur. İç borçlar, Kur- Faiz makasında rant sağlamak için yaratılmıştır. Kurulacak ittifakın ilk ayağı şu olmalıdır:
Herkes dışarıda tuttuğu paraları Türkiye’ye getirmelidir. Herkes, sıcak para rantından vazgeçmelidir. Merkez Bankası, döviz ticaretine son vermelidir. Tahtakale ve döviz büfelerinin etkinliği ortadan kaldırılmalıdır. Gelişmiş Batı ülkelerinin dahi uygulamadığı tam konvertibilite sevdasından vazgeçilmeli ve Türk parasının hakimiyeti sağlanmalıdır.
Aksi halde;
Bu çarpık sistem devam ettiği sürece, hiçbiriniz varlıklarınızı koruyamayacak ve yabancı şirketlerin boyunduruğu altına gireceksiniz. Dolayısıyla Türkiye’ye yazık olacaktır.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
0216-4181726
Not: Yalnız Türkiye’de değil; bütün dünyada para efendisini kaybetmiş ve spekülâtif hareketlerin peşinde koşup rant sağlayan ihtiraslı ve ahlakı dışlamış kişilerin eline geçmiştir. Bu gerçek karşısında Türkiye için çıkış arayanlar, her sabah, “Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi”ni okumalıdırlar.
Ayrıca; tarım ve hayvancılığa herkes dikkat etmelidir. Zira; tarım ve hayvancılığını geliştiremeyen ülkelerin, gerçek anlamda sanayileşmeleri mümkün değildir. Kendi kendisini besleyemeyen milletlerin de, büyüklük iddiasında bulunmaya hakları yoktur. Gelişmiş Batı ülkeleri her yıl 360 milyar dolarlık sübvansiyonla tarım kesimini desteklerken; Türkiye’nin, yok denecek orandaki tarım sübvansiyonlarının, ekonominin kamburu olarak kabullenilmesi;
aklın, mantığın, ilmin kabul edebileceği bir husus değildir.
Örnek ortadadır:
Türkiye, 1980’den önce 1 milyon tonun üstünde pamuk üretirken, Yunanistan 150 bin ton pamuk üretiyordu. Yunanistan’ın bugünkü pamuk üretimi 450 bin tona yükselirken, Türkiye’nin pamuk üretimi, 650 bin tona gerilemiştir. Gelecek yıl, daha da azalacaktır.
Temeldeki Yanlışlık
Sayın Tevfik BİLGİN
BDDK BAŞKANI
Ankara 10 Şubat 2009
Sayın Başkan;
Bankacılık sektörü ile ilgili olarak yaptığınız açıklama üzerine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a yazdığım 17 Ocak 2009 tarihli mektubumun suretini bilgilerinize ve takdirlerinize arz ediyorum.
29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikalarıyla idare edilen Türkiye'nin, evvelce olduğu gibi bir bankacılık kriziyle karşılaşması mukadderdir ve muhtemel bir kriz Türkiye'yi ve Türk milletini, daha da zora sokacaktır.
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 17 Ocak 2009
Sayın BAŞBAKAN;
Gerçek bir vatandaş size, duymak istemediklerinizi de söyler. Eğer size yardımcı olacaksa; ona, kızmanıza razı olur. Hem de, kızacağınızı bile, bile…
Bu gerçeğe istinaden bir konu hakkında görüşlerimi arz etmeyi uygun buldum.
Bir konuşmanızda; "Ne demek KREDİ KARTI mağduru? Parayı sınırsız kullanıyorsun, ondan sonra da ödemiyorsun. Sonra da kredi kartı mağduru oluyorsun, bu, nasıl iş? Kredi kartını kullanmada ciddi bir yanlışlık, haksızlık var." İfadelerini kullandınız.
Evet; kredi kartlarında ciddi bir yanlışlık ve büyük bir haksızlık vardır. Ama; bu, vatandaşların sınırsız kullanması ve ölçüsüz tüketmesi sebebiyle değildir. Zaruretler, vatandaşları, "KREDİ KARTI MAĞDURU" yapmıştır. Üstelik bu durum, çok yüksek faiz aldıkları için, bankaların da işine gelmektedir. Şöyle ki:
Ticarî, sanayi kredileri dışında vatandaşlara, İHTİYAÇ (konut, otomobil, beyaz eşya, v.s. gibi), KREDİLİ MEVDUAT, yeni adı DESTEK HESAP kredileriyle, KREDİ KARTI kapıları açıktır.
İhtiyaç kredileri uzun vadelidir ve faizleri düşüktür. Ayrıca teminata (Kefil veya ipotek) tabidir. Örnek:
120 veya 180 ay vadeli konut ve otomobil kredilerinin faiz oranı aylık, yüzde 1,5'tir.
Kredili mevduat veya destek hesaplarındaki krediler çok kısa vadelidir (aylık faiz ödemeli, azami 3 ay) ve aylık faiz oranları yüzde 4,8'dir. Genellikle küçük tacir, esnaf ve sanatkâr tarafından yaygın olarak kullanılır. Bu krediler için genellikle teminat istenmez. Çünkü, yüksek faiz geliri için risk göze alınır.
Kredi kartlarına gelince; bankaların en çok geçit verdiği kredi türüdür. Zira; bu kredilerin faizleri çok yüksektir ve vadeleri çok kısadır. Aylık faiz oranı, yüzde 5.75; yıllık, yüzde 65-70'tir. Üstelik teminat aranmadığı için sokakta da dağıtılmaktadır. Ayrıca "çifte kavrulmuş" denilecek tarzda yüksek verimlidir. Şöyle ki:
Nakit çekişlerde aylık faize ilâveten yüzde 3 oranında "nakit çekim ücreti" adı altında ilâve faiz alınmaktadır. Buna ilâveten kredi kartı ile satış yapan büyük, küçük işletmeler; genellikle, nakit sıkışıklıkları sebebiyle tahsilâtlarını, süresini beklemeden erken olarak ilgili bankadan yaparlar ve bunun için de yine, yüzde 3 oranında bir faiz öderler. Dolayısıyla kredi kartı kullandıran bankalar, yıllık yüzde 100 oranını aşan bir faiz geliri elde ederler. Bu rakamlar, 2008 yılı ve bugün için geçerlidir. 2008'den evvel kredi kartları faizleri, yıllık yüzde 120 ile yüzde 180 arasında seyrediyordu.
Vatandaşların gelir azlığı, beklenmedik zarurî ihtiyaçları (hastalık, iş kaybı, eğitim harcamaları,) v.s. gibi sebeplerle, bir kredi kartı canavarı doğmuştur. Bugün, vatandaşların kredi kartı borçlarının 40 milyar liraya ulaştığı ifade edilmektedir. Uygulanan yüksek faizler sebebiyle borçlar katlanmakta, gelir yetersizliği sebebiyle de vatandaşlar, acze düşmektedirler.
Ödenmeyen kredi kartları borçları sebebiyle bugün, bankaları zora sokan bir durum yoktur. Çünkü; hâlen, yüksek oranlı faiz uygulaması devam etmektedir. Herkes bir düşünmelidir:
120 veya 180 ay vadeli konut kredilerine aylık yüzde 1,5 oranında faiz uygulanırken; çok kısa vadeli kredi kartlarına aylık, en düşük yüzde 5.75 oranında faiz uygulanmaktadır. Bunun anlamı; yoksul kesimden, varlıklı kesime rant aktarmaktır.
Sayın BAŞBAKAN;
Bu durum karşısında hükümet olarak size düşen görev, bu müthiş haksızlığı önlemek ve yoksul kesimin haklarını korumaktır. Zira; hiç kimse keyfî olarak borçlanmaz ve zor duruma düşmek istemez. Bankaların icra takipleri o kadar acımasızdır ki; insanın kanını dondurur. Evdeki buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon, bilgisayar gibi insanların vazgeçilmezi olan eşyaları kaldırılmaktadır. Bilgisizlikten dolayı mal beyanında bulunmayanlar, hapis cezasına çarptırılmaktadır. Etrafa karşı mahcubiyetin verdiği eziklik de işin, cabasıdır.
Bu sebeple sistemi sorgulayarak, geçerli tedbirleri bulmak ve yürürlüğe koymak zorundasınız. Bir inceleme yaptırsanız; yüksek faiz uygulanmadığı takdirde, bugün icraya ve acze düşen vatandaşların, bankalardan alacaklı olduğu gerçeğine ulaşırsınız. Ayrıca; kredi kartlarına uygulanan yüksek faizler olmasa ve bankacılık hizmetlerinden yüksek ücretler alınmasa, banka bilânçolarının pek parlak olmayacağı gerçeğine ulaşmış olursunuz. Zayıf kesimi ezen ve varlıklı kesime büyük rantlar sağlayan bir bankacılık sistemimizin varlığını görmüş olursunuz.
Artık; Türkiye'nin 28 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edildiği gerçeği kabul edilmeli ve "PARA TİCARETİNE" dayalı bu çarpık RANT MODELİ sorgulanmalı ve de ÜRETKEN BİR EKONOMİ MODELİNE geçilmelidir. Aksi halde Türkiye, kalıcı bir ekonomik istikrara kavuşamayacak ve krizlerden kurtulamayacaktır. Zaten iktisat ilminin, hiçbir zaman göz ardı edilmeyecek gerçek kuralı bellidir:
"ÜRETMEYEN VEYA YETERLİ SEVİYEDE ÜRETİM YAPAMAYAN EKONOMİLERDE, POZİTİF YÜKSEK ORANLI REEL FAİZ UYGULAMASI, EVVELÂ BANKACILIK SEKTÖRÜNÜ BATIRIR VE SONRA DA, EKONOMİNİN BÜTÜN DENGELERİNİ BOZAR."
Bugüne kadar bu kurala uyulmadığı; KUR*FAİZ-BORSA üçgeninden ibaret bir RANT modeli uygulandığı için Türkiye ve Türk milleti zora düşmüştür. İç ve dış borçların, ödenen faizlerin, dış ticaret, cari ve bütçe açıklarının gerçek sebebi de, budur.
Bu sebeple; bir an için Başbakan olmadığınızı; emekli veya bir işçi ve memur olduğunuzu farz ederek, kredi kartları konusunu, olması gereken zeminde inceletmenizde, her bakımdan fayda vardır. Ayrıca bu tarz bir inceleme, yürürlükteki para ve ekonomi politikalarının yanlışlığını ortaya koyacaktır.
Bilgilerinize ve takdirlerinize arz ederim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
BDDK BAŞKANI
Ankara 10 Şubat 2009
Sayın Başkan;
Bankacılık sektörü ile ilgili olarak yaptığınız açıklama üzerine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a yazdığım 17 Ocak 2009 tarihli mektubumun suretini bilgilerinize ve takdirlerinize arz ediyorum.
29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikalarıyla idare edilen Türkiye'nin, evvelce olduğu gibi bir bankacılık kriziyle karşılaşması mukadderdir ve muhtemel bir kriz Türkiye'yi ve Türk milletini, daha da zora sokacaktır.
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 17 Ocak 2009
Sayın BAŞBAKAN;
Gerçek bir vatandaş size, duymak istemediklerinizi de söyler. Eğer size yardımcı olacaksa; ona, kızmanıza razı olur. Hem de, kızacağınızı bile, bile…
Bu gerçeğe istinaden bir konu hakkında görüşlerimi arz etmeyi uygun buldum.
Bir konuşmanızda; "Ne demek KREDİ KARTI mağduru? Parayı sınırsız kullanıyorsun, ondan sonra da ödemiyorsun. Sonra da kredi kartı mağduru oluyorsun, bu, nasıl iş? Kredi kartını kullanmada ciddi bir yanlışlık, haksızlık var." İfadelerini kullandınız.
Evet; kredi kartlarında ciddi bir yanlışlık ve büyük bir haksızlık vardır. Ama; bu, vatandaşların sınırsız kullanması ve ölçüsüz tüketmesi sebebiyle değildir. Zaruretler, vatandaşları, "KREDİ KARTI MAĞDURU" yapmıştır. Üstelik bu durum, çok yüksek faiz aldıkları için, bankaların da işine gelmektedir. Şöyle ki:
Ticarî, sanayi kredileri dışında vatandaşlara, İHTİYAÇ (konut, otomobil, beyaz eşya, v.s. gibi), KREDİLİ MEVDUAT, yeni adı DESTEK HESAP kredileriyle, KREDİ KARTI kapıları açıktır.
İhtiyaç kredileri uzun vadelidir ve faizleri düşüktür. Ayrıca teminata (Kefil veya ipotek) tabidir. Örnek:
120 veya 180 ay vadeli konut ve otomobil kredilerinin faiz oranı aylık, yüzde 1,5'tir.
Kredili mevduat veya destek hesaplarındaki krediler çok kısa vadelidir (aylık faiz ödemeli, azami 3 ay) ve aylık faiz oranları yüzde 4,8'dir. Genellikle küçük tacir, esnaf ve sanatkâr tarafından yaygın olarak kullanılır. Bu krediler için genellikle teminat istenmez. Çünkü, yüksek faiz geliri için risk göze alınır.
Kredi kartlarına gelince; bankaların en çok geçit verdiği kredi türüdür. Zira; bu kredilerin faizleri çok yüksektir ve vadeleri çok kısadır. Aylık faiz oranı, yüzde 5.75; yıllık, yüzde 65-70'tir. Üstelik teminat aranmadığı için sokakta da dağıtılmaktadır. Ayrıca "çifte kavrulmuş" denilecek tarzda yüksek verimlidir. Şöyle ki:
Nakit çekişlerde aylık faize ilâveten yüzde 3 oranında "nakit çekim ücreti" adı altında ilâve faiz alınmaktadır. Buna ilâveten kredi kartı ile satış yapan büyük, küçük işletmeler; genellikle, nakit sıkışıklıkları sebebiyle tahsilâtlarını, süresini beklemeden erken olarak ilgili bankadan yaparlar ve bunun için de yine, yüzde 3 oranında bir faiz öderler. Dolayısıyla kredi kartı kullandıran bankalar, yıllık yüzde 100 oranını aşan bir faiz geliri elde ederler. Bu rakamlar, 2008 yılı ve bugün için geçerlidir. 2008'den evvel kredi kartları faizleri, yıllık yüzde 120 ile yüzde 180 arasında seyrediyordu.
Vatandaşların gelir azlığı, beklenmedik zarurî ihtiyaçları (hastalık, iş kaybı, eğitim harcamaları,) v.s. gibi sebeplerle, bir kredi kartı canavarı doğmuştur. Bugün, vatandaşların kredi kartı borçlarının 40 milyar liraya ulaştığı ifade edilmektedir. Uygulanan yüksek faizler sebebiyle borçlar katlanmakta, gelir yetersizliği sebebiyle de vatandaşlar, acze düşmektedirler.
Ödenmeyen kredi kartları borçları sebebiyle bugün, bankaları zora sokan bir durum yoktur. Çünkü; hâlen, yüksek oranlı faiz uygulaması devam etmektedir. Herkes bir düşünmelidir:
120 veya 180 ay vadeli konut kredilerine aylık yüzde 1,5 oranında faiz uygulanırken; çok kısa vadeli kredi kartlarına aylık, en düşük yüzde 5.75 oranında faiz uygulanmaktadır. Bunun anlamı; yoksul kesimden, varlıklı kesime rant aktarmaktır.
Sayın BAŞBAKAN;
Bu durum karşısında hükümet olarak size düşen görev, bu müthiş haksızlığı önlemek ve yoksul kesimin haklarını korumaktır. Zira; hiç kimse keyfî olarak borçlanmaz ve zor duruma düşmek istemez. Bankaların icra takipleri o kadar acımasızdır ki; insanın kanını dondurur. Evdeki buzdolabı, çamaşır makinesi, televizyon, bilgisayar gibi insanların vazgeçilmezi olan eşyaları kaldırılmaktadır. Bilgisizlikten dolayı mal beyanında bulunmayanlar, hapis cezasına çarptırılmaktadır. Etrafa karşı mahcubiyetin verdiği eziklik de işin, cabasıdır.
Bu sebeple sistemi sorgulayarak, geçerli tedbirleri bulmak ve yürürlüğe koymak zorundasınız. Bir inceleme yaptırsanız; yüksek faiz uygulanmadığı takdirde, bugün icraya ve acze düşen vatandaşların, bankalardan alacaklı olduğu gerçeğine ulaşırsınız. Ayrıca; kredi kartlarına uygulanan yüksek faizler olmasa ve bankacılık hizmetlerinden yüksek ücretler alınmasa, banka bilânçolarının pek parlak olmayacağı gerçeğine ulaşmış olursunuz. Zayıf kesimi ezen ve varlıklı kesime büyük rantlar sağlayan bir bankacılık sistemimizin varlığını görmüş olursunuz.
Artık; Türkiye'nin 28 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edildiği gerçeği kabul edilmeli ve "PARA TİCARETİNE" dayalı bu çarpık RANT MODELİ sorgulanmalı ve de ÜRETKEN BİR EKONOMİ MODELİNE geçilmelidir. Aksi halde Türkiye, kalıcı bir ekonomik istikrara kavuşamayacak ve krizlerden kurtulamayacaktır. Zaten iktisat ilminin, hiçbir zaman göz ardı edilmeyecek gerçek kuralı bellidir:
"ÜRETMEYEN VEYA YETERLİ SEVİYEDE ÜRETİM YAPAMAYAN EKONOMİLERDE, POZİTİF YÜKSEK ORANLI REEL FAİZ UYGULAMASI, EVVELÂ BANKACILIK SEKTÖRÜNÜ BATIRIR VE SONRA DA, EKONOMİNİN BÜTÜN DENGELERİNİ BOZAR."
Bugüne kadar bu kurala uyulmadığı; KUR*FAİZ-BORSA üçgeninden ibaret bir RANT modeli uygulandığı için Türkiye ve Türk milleti zora düşmüştür. İç ve dış borçların, ödenen faizlerin, dış ticaret, cari ve bütçe açıklarının gerçek sebebi de, budur.
Bu sebeple; bir an için Başbakan olmadığınızı; emekli veya bir işçi ve memur olduğunuzu farz ederek, kredi kartları konusunu, olması gereken zeminde inceletmenizde, her bakımdan fayda vardır. Ayrıca bu tarz bir inceleme, yürürlükteki para ve ekonomi politikalarının yanlışlığını ortaya koyacaktır.
Bilgilerinize ve takdirlerinize arz ederim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
9 Şubat 2009 Pazartesi
Salaklıkla, hainlik.
Sayın Rahmi TURAN
Hürriyet Gazetesi Yazarı 9 Şubat 2009
Sayın TURAN;
9 Şubat 2009 tarihli ve “Pavlov’un Köpekleri” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Türkiye’nin maruz kaldığı iç ve dış husumetleri, bu kadar güzel tarif eden bir yazı yazdığınız için sizi, gönülden tebrik ederim.
Hz. Peygamberimiz, “Her doğan çocuk, selâmet-i fıtriye üzerine doğar.” Sözünü, bir hikmete istinaden söylemişlerdir. Bunun anlamı gayet açıktır:
Doğan her çocuk, hak ve hakikati, doğruları kabule müsait bir kabiliyette yaratılmıştır. Bu kabiliyeti işlemek, doğan çocuğun vatana, millete ve hatta bütün insanlık âlemine hayırlı bir fert olarak yetişmesini sağlamak, ancak ve ancak, karakterinin ulvî değerlerini üstün kılacak şekilde eğitilmesiyle mümkün olur.
Bu gerçeği, dini, siyasete alet ederek, kitleleri uyutan kişileri teşhir gayesiyle bir örnek vererek açıklamak istiyorum:
İslâm Dini’ne göre sokak köpeğinin avladığı et haramdır, yenmez. Fakat, av köpeğinin avladığı et helâldir ve yenir.
Acaba, neden?
İşte, gerçek sebebi:
Sokak köpeği, eğitilmemiştir. Av köpeği, eğitilmiştir. Onda, ilim vardır. Avladığı hayvanı yemek için içi titrer. Fakat, vaktiyle eğitim gördüğü için avını, sahibine teslim eder.
Bu örnek, aynı zamanda, İslâm Dini’nin ilme ve eğitime verdiği değeri de belirtir.
Bu yazıyı, siyasî ihtiras ve çıkarları uğruna yalan söyleyenlere, kamu malına tecavüz ederek kasalarını dolduranlara, Allah’ın bahşetmiş olduğu nimetleri yerli yerinde kullanmayarak, zulüm vasıtası yapanlara ve halkı aldatarak, gerçekleri gizleyenlere ithaf ediyorum.
Ayrıca; salaklıkla, hainlik arasında çok ince bir çizgi olduğunu ve bu ince çizgide yürürken, hangi akla hizmet ettiğini bilmeyenleri, uyarmak istiyorum. Zira; Türkiye, bir müstemleke ülkesi ve Türk milleti de, bir müstemleke halkı haline gelmek üzeredir.İspatı da meydandadır:
Avrupa’da, Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip olan Türkiye’nin, kendi kendisini besleyemeyip, fukaralaşmasıdır.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
0216-4181726
Hürriyet Gazetesi Yazarı 9 Şubat 2009
Sayın TURAN;
9 Şubat 2009 tarihli ve “Pavlov’un Köpekleri” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Türkiye’nin maruz kaldığı iç ve dış husumetleri, bu kadar güzel tarif eden bir yazı yazdığınız için sizi, gönülden tebrik ederim.
Hz. Peygamberimiz, “Her doğan çocuk, selâmet-i fıtriye üzerine doğar.” Sözünü, bir hikmete istinaden söylemişlerdir. Bunun anlamı gayet açıktır:
Doğan her çocuk, hak ve hakikati, doğruları kabule müsait bir kabiliyette yaratılmıştır. Bu kabiliyeti işlemek, doğan çocuğun vatana, millete ve hatta bütün insanlık âlemine hayırlı bir fert olarak yetişmesini sağlamak, ancak ve ancak, karakterinin ulvî değerlerini üstün kılacak şekilde eğitilmesiyle mümkün olur.
Bu gerçeği, dini, siyasete alet ederek, kitleleri uyutan kişileri teşhir gayesiyle bir örnek vererek açıklamak istiyorum:
İslâm Dini’ne göre sokak köpeğinin avladığı et haramdır, yenmez. Fakat, av köpeğinin avladığı et helâldir ve yenir.
Acaba, neden?
İşte, gerçek sebebi:
Sokak köpeği, eğitilmemiştir. Av köpeği, eğitilmiştir. Onda, ilim vardır. Avladığı hayvanı yemek için içi titrer. Fakat, vaktiyle eğitim gördüğü için avını, sahibine teslim eder.
Bu örnek, aynı zamanda, İslâm Dini’nin ilme ve eğitime verdiği değeri de belirtir.
Bu yazıyı, siyasî ihtiras ve çıkarları uğruna yalan söyleyenlere, kamu malına tecavüz ederek kasalarını dolduranlara, Allah’ın bahşetmiş olduğu nimetleri yerli yerinde kullanmayarak, zulüm vasıtası yapanlara ve halkı aldatarak, gerçekleri gizleyenlere ithaf ediyorum.
Ayrıca; salaklıkla, hainlik arasında çok ince bir çizgi olduğunu ve bu ince çizgide yürürken, hangi akla hizmet ettiğini bilmeyenleri, uyarmak istiyorum. Zira; Türkiye, bir müstemleke ülkesi ve Türk milleti de, bir müstemleke halkı haline gelmek üzeredir.İspatı da meydandadır:
Avrupa’da, Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip olan Türkiye’nin, kendi kendisini besleyemeyip, fukaralaşmasıdır.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
0216-4181726
7 Şubat 2009 Cumartesi
Adalet değil, zulüm var.
Rahmi TURAN
rturan@hurriyet.com.tr 1 Şubat 2009
Adalet değil, zulüm var!
ERGENEKON soruşturması ve Davos skandalı türündeki olaylar, aspirin gibi, ağrı kesiciler gibi, ülkemizin içinde bulunduğu diğer sancıları arka plana attı.Bir okur mektubu bana bunu anımsattı.
Kadim okurlarımdan Eczacı Hüsnü Akıncı, yıllardır, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve köşe yazarları dahil herkese mektuplar yazar, haksızlıkları, çarpıklıkları eleştirir, çözüm yollarını gösterir. (husnuakinci@gmail.com)...İşte onun, ülkemizin üzücü halini hatırlatan mektubu:
"Mantar gibi türeyen yeni iktidar zenginlerini kimler, nasıl yaratıyor?Bu zenginleri, kurulu ve denetleyemeyen sistem yaratıyor. Çünkü bu sistemde her türlü kanunsuzluk, meşru nizam haline getirilmiştir. Yürürlüğe konulan kanunlar, beraberinde adaleti sağlamamaktadır.Fikren geçmişe bir seyahate çıkarak Türkiye'nin son 28 yılını irdeleyecek olursak, bugün şahit olduğumuz yolsuzlukların, hırsızlıkların, usulsüzlüklerin ve yağmaların izlerine, geçmişte de rastlayabiliriz.Yürürlükteki demokrasi modelimiz, halkı depolitize etmiştir. Bu ortamda da şişirilmiş şöhretler, ülkenin kaderine hükmeder hale gelmiştir. Halk gerçekleri bilmediği için de, parlatılan şişirilmiş şöhretleri, avuçları patlayıncaya kadar alkışlamıştır.
Bu kurulu sistem, baştakilerin yolsuzluklarına hesap sormadığı için, hırsızlar, yalancılar ve ahlaksızlar, istedikleri gibi at oynatmışlar ve edindikleri servetler sebebiyle muteber adam olarak saygı görmüşlerdir.
Şayet bu sistem değişmez ve baştakilerin yolsuzluklarının hesabı sorulmazsa, bu soygunlar ve keyfilikler, sonsuza kadar devam edecektir.İktidar sahipleri ve yakınları, halkın gözü önünde birdenbire zenginleşmektedirler.
28-30 yaşındaki genç insanlar, gemilerin, villaların, fabrikaların sahibi olabilmektedir. On-on beş yıl evvel önemli bir varlığı olmayan siyasetçiler, yakınları ve yandaşları, birdenbire trilyonların sahibi oluveriyorlar.
Hiç kimse de 'Bunların parasını nereden buldun?' diye sormuyor veya soramıyor.
Acaba sorulması, bu sistemde hukuken mümkün müdür?
Hayır!
Bugünkü sistemde mümkün değildir. Çünkü bunun kılıfı, ustaca ve herkesi uyutacak şekilde hazırlanmıştır.
Nasıl mı?
İşte şöyle:
* * *Daha önce Vergi Usul Kanunu'nun 30/7. maddesi vardı. Bu maddeye göre kişiler, harcamalarının, satın aldıkları malların ve birikimlerinin kaynağını belgelemek zorundaydı. Gelir Vergisi Kanunu'nun 82/2. maddesine göre de, vergiye tabi gelirle ilişkilendirilemeyen ve harcandığı ya da tasarruf edildiği tespit edilen mal ve haklar, safi irat kabul ediliyordu. Yani kişilerden hesap sorulabiliyordu.
Şimdi dikkat ediniz:
Bu iki yasa maddesi, 3 Kasım 2002 seçimlerinden 66 gün sonra, 9 Ocak 2003 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 4783 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır. AKP iktidarı döneminde kabul edilen 4783 sayılı kanunun 7. ve 9. maddelerine göre hiç kimseye 'Sen bu paraları nereden buldun? Bu serveti nasıl edindin?' diye, hukuken sorulamaz.
* * *Merak ediyorum:
Bu şartlarda hesap sormak, yolsuzlukları, usulsüzlükleri, hırsızlıkları önlemek ve temiz bir sistem kurmak mümkün müdür? Acaba kaç kişi bu gerçeğin farkındadır?Adaletin zıddı zulümdür. Adaletsizliğin kol gezdiği ve zulmün yaygınlaştığı bir ülkenin dirlik ve düzenliğe kavuştuğunu, yüceldiğini, milletin sulh, sükûn, huzur ve güvene kavuştuğunu gördünüz mü veya tarih kitaplarından okudunuz mu?"
rturan@hurriyet.com.tr 1 Şubat 2009
Adalet değil, zulüm var!
ERGENEKON soruşturması ve Davos skandalı türündeki olaylar, aspirin gibi, ağrı kesiciler gibi, ülkemizin içinde bulunduğu diğer sancıları arka plana attı.Bir okur mektubu bana bunu anımsattı.
Kadim okurlarımdan Eczacı Hüsnü Akıncı, yıllardır, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve köşe yazarları dahil herkese mektuplar yazar, haksızlıkları, çarpıklıkları eleştirir, çözüm yollarını gösterir. (husnuakinci@gmail.com)...İşte onun, ülkemizin üzücü halini hatırlatan mektubu:
"Mantar gibi türeyen yeni iktidar zenginlerini kimler, nasıl yaratıyor?Bu zenginleri, kurulu ve denetleyemeyen sistem yaratıyor. Çünkü bu sistemde her türlü kanunsuzluk, meşru nizam haline getirilmiştir. Yürürlüğe konulan kanunlar, beraberinde adaleti sağlamamaktadır.Fikren geçmişe bir seyahate çıkarak Türkiye'nin son 28 yılını irdeleyecek olursak, bugün şahit olduğumuz yolsuzlukların, hırsızlıkların, usulsüzlüklerin ve yağmaların izlerine, geçmişte de rastlayabiliriz.Yürürlükteki demokrasi modelimiz, halkı depolitize etmiştir. Bu ortamda da şişirilmiş şöhretler, ülkenin kaderine hükmeder hale gelmiştir. Halk gerçekleri bilmediği için de, parlatılan şişirilmiş şöhretleri, avuçları patlayıncaya kadar alkışlamıştır.
Bu kurulu sistem, baştakilerin yolsuzluklarına hesap sormadığı için, hırsızlar, yalancılar ve ahlaksızlar, istedikleri gibi at oynatmışlar ve edindikleri servetler sebebiyle muteber adam olarak saygı görmüşlerdir.
Şayet bu sistem değişmez ve baştakilerin yolsuzluklarının hesabı sorulmazsa, bu soygunlar ve keyfilikler, sonsuza kadar devam edecektir.İktidar sahipleri ve yakınları, halkın gözü önünde birdenbire zenginleşmektedirler.
28-30 yaşındaki genç insanlar, gemilerin, villaların, fabrikaların sahibi olabilmektedir. On-on beş yıl evvel önemli bir varlığı olmayan siyasetçiler, yakınları ve yandaşları, birdenbire trilyonların sahibi oluveriyorlar.
Hiç kimse de 'Bunların parasını nereden buldun?' diye sormuyor veya soramıyor.
Acaba sorulması, bu sistemde hukuken mümkün müdür?
Hayır!
Bugünkü sistemde mümkün değildir. Çünkü bunun kılıfı, ustaca ve herkesi uyutacak şekilde hazırlanmıştır.
Nasıl mı?
İşte şöyle:
* * *Daha önce Vergi Usul Kanunu'nun 30/7. maddesi vardı. Bu maddeye göre kişiler, harcamalarının, satın aldıkları malların ve birikimlerinin kaynağını belgelemek zorundaydı. Gelir Vergisi Kanunu'nun 82/2. maddesine göre de, vergiye tabi gelirle ilişkilendirilemeyen ve harcandığı ya da tasarruf edildiği tespit edilen mal ve haklar, safi irat kabul ediliyordu. Yani kişilerden hesap sorulabiliyordu.
Şimdi dikkat ediniz:
Bu iki yasa maddesi, 3 Kasım 2002 seçimlerinden 66 gün sonra, 9 Ocak 2003 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan 4783 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırılmıştır. AKP iktidarı döneminde kabul edilen 4783 sayılı kanunun 7. ve 9. maddelerine göre hiç kimseye 'Sen bu paraları nereden buldun? Bu serveti nasıl edindin?' diye, hukuken sorulamaz.
* * *Merak ediyorum:
Bu şartlarda hesap sormak, yolsuzlukları, usulsüzlükleri, hırsızlıkları önlemek ve temiz bir sistem kurmak mümkün müdür? Acaba kaç kişi bu gerçeğin farkındadır?Adaletin zıddı zulümdür. Adaletsizliğin kol gezdiği ve zulmün yaygınlaştığı bir ülkenin dirlik ve düzenliğe kavuştuğunu, yüceldiğini, milletin sulh, sükûn, huzur ve güvene kavuştuğunu gördünüz mü veya tarih kitaplarından okudunuz mu?"
Göstermelik demokratlar.
Sayın Hasan CEMAL
Milliyet Gazetesi yazarı 7 Şubat 2009
Sayın CEMAL;
4 Şubat 2009 tarihli ve “Demirel haklı, ödetebilirler Türkiye’ye, ama, Nasıl?...” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Ne kadar saçmaladığınızı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni acz içersinde göstermek için elinizden geleni yaptığınızı kayıt düşmek için bu yazınızı, aşağıya aynen aktarıyorum.
Lütfen, hislerden âzâde ve kendi iradenizi ortaya koyarak bir de siz okuyunuz:
“Demirel, Erdoğan’ın Davos çıkışıyla ilgili olarak, “Uluslararası meselelerde birtakım faturalar çıkar ve keserler faturayı, farkında bile olmazsın” demiş...Haklı Demirel.Kaç kere gidip geldiği için, kendi hayat tecrübesiyle sabit olan bu siyasal gerçeği çok iyi biliyor. Böyle bir tedirginliğin izleri yalnız Demirel’de değil, iş dünyasıyla basında, diplomatik çevrelerimizde de var.Evet, fena ödetebilirler.Ama nasıl, hangi koşullarda?Eğer ekonomik reformlara yan çizer de, Türkiye’yi 1970’lerdeki gibi 70 sente muhtaç edersen...Fena ödetirler tabii.Dış kredi musluklarını 1970’lerdeki gibi kısmaya başladıkları vakit bir anda elin kolun bağlanır.Eğer Kıbrıs sorununu çözmezsen, Kıbrıs’ta çözümün değil de sorunun yanında olursan, türlü çeşitli hesaplarla çözümsüzlüğe oynarsan...Fena ödetirler tabii.1970’lerdeki gibi Türkiye’ye silah ambargosu da koyarlar, Türkiye’nin altınlarını da rehnederler, elinden bir şey gelmez.Eğer Türkiye’nin demokrasi ve hukuk sorunlarını dert edinmezsen, askeri otoritenin seçilmiş sivil otoriteye tabi olması gerçeğini yıllar yılı görmezlikten gelirsen...Fena ödetirler tabii.12 Mart 1971’de ya da 12 Eylül 1980’de olduğu gibi, Türkiye bir sabah vakti yine tank sesiyle uyandığında, Pentagon’un uçsuz bucaksız loş koridorlarından, “Nihayet yaptı bizim çocuklar!” diye sevinç çığlıkları kulağına çalınır ama çaresiz kalırsın.Eğer Kürt sorunu onca yıl askerin tekelinde kalır ve sen de bu sorunu yalnız terör ve yoksulluk olarak görmeye devam edersen... Meselenin insan hakları, hukuk ve demokrasi boyutlarına gözlerini kapamaya devam edersen...Fena ödetirler tabii.Aş ve iş sorununu çözmek için, Türkiye’yi kalkındırmak için gerekli kaynaklar özellikle 1980’lerden itibaren Güneydoğu ve Ege’de silahlanmaya harcanırsa, birden kendini öylesine bir kısır döngüde bulursun ki, dışarıya karşı elin kolun bağlanır, şaşırır kalırsın.Evet, fena ödetirler.Siyaset sahnemizde bu acı gerçeği, Türkiye’nin 70 sente muhtaç hale geldiği dönemi ve 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü Başbakan olarak yaşamış olan Sayın Demirel’den daha iyi bilen biri herhalde yoktur.Kısacası:Eğer ayakların yere sağlam basmıyorsa...Sorunlar yumağıyla baş edemiyorsan...Yumağı çözmek için önce hangi ucu çekeceğini bilemiyorsan...Bir ‘oyun plan‘ın yoksa...Demokrasiydi, hukuk devletiydi, özgürlükler düzeniydi, insan haklarıydı hiç derdin değilse...Günlük deyişle:Evinin içi çok dağınıksa...İşte o zaman, hiç kuşkun olmasın, faturayı bir anda keserler!Dün Demirel’e kesmişlerdi.Hem de kaç kez.”
Sayın CEMAL;
Evvelâ, bildiğiniz halde örtmeye çalıştığınız şu gerçekleri tekrar hatırlatmak istiyorum:
1-Türkiye, zaman, zaman sıkıntılı durumlara düşmüştür. Ama; hiçbir zaman 70 sente muhtaç olmamıştır. 1975 yılında, HAC konusunda yapılan tartışmalar üzerine Demirel’in, “70 sente de muhtaç olsak bu HAC Fârizası yerine getirilecektir” sözlerini, konuyu çarpıtacak şekilde Türkiye’yi, 70 sente muhtaç kalmış gibi gösterenler, aynı yıl, Türkiye’nin Afşin-Elbistan Termik santralleri için 20 yıl vadeli 1 milyar 400 milyon dolar dış kredi sağladığı gerçegini, her nedense görmezden gelmişlerdir. Ki; 12 Eylül 1980’de bu projenin A ve B üniteleri, elektrik üretiyordu. 12 Eylül 1980’den sonra gelen idareler, bu projenin C ve D ünitelerinin inşasını başaramamışlardır.
2-1974 Kıbrıs Barış Harekâtı gerçekleştirilmiştir. Bu harekâtı haklı sebeplere dayanarak gerçekleştirdiğimiz bilinmesine rağmen ABD, 3 Mart 1975 tarihinde Türkiye’ye ambargo kararı almış ve uygulamaya koymuştur. Bu ambargoya rağmen Türkiye yoluna devam etmiş ve kimseye karşı eğilmemiştir. Her şeye ve her zorluğa rağmen hedefindeki projeleri gerçekleştirmiştir. İşte örnekler:
1965 yılında 4,5 milyar kilovat/saat olan elektrik enerjisi üretimini, 40 milyar kilovat/saate, 4milyon ton olan çimento üretimini 22 milyon tona; 1 milyon ton olan rafineri kapasitesini 36 milyon tona; 280 bin ton olan sıvı çelik üretimini 7 milyon tona çıkaran; hiç olmayan Petro-kimya tesisleriyle, saymakla bitiremeyeceğimiz sanayi tesislerini ve hizmete sunduğu altyapı tesislerini, 12 Eylül 1980 idaresine devreden iktidarları kötülemek, aslında, bu ülkeye yapılabilecek en büyük fenalıktır.
Merak ediyorum:
Bunları gerçekleştiren Türkiye’nin, 70 sente muhtaç olduğu söylenebilir mi?
3-Demokrasiye gelince:
Bazı noksanlıklarına ve bazı kesimlerin hazımsızlıklarına rağmen 12 Eylül öncesi Türkiye, 12 Eylül 1980 sonrasına nispetle çok daha HÜR VE DEMOKRAT bir ülkeydi. Halk, sistemin içindeydi ve söz sahibiydi. Asıl 12 Eylül 1980’den sonra Türkiye’de, halkı sistemin dışına iten ve siyasi parti liderlerini “SEÇİLMİŞ DİKTATÖR” konumuna getiren “GÖSTERMELİK BİR DEMOKRASİ” hüküm sürmektedir. Bu modelde DEVLET, tanınmaz hale gelmiştir ve DEVLETİ, bir PARTİ DEVLETİ haline getirmek isteyen, şişirilmiş şöhretler, KEYFİ İDARELERİYLE dâimâ, halkı aldatmışlardır.
4-Hiçbir zaman tasvip etmediğim ve olmaması gereken 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askerî müdahalelerine gelince:
Bugün, gerçekte var olmayan demokrasi havarisi kesilenler, DEVLETİ, sokağa mağlûp ettirmek için o günlerde meydana getirilen ve başkaları tarafından yönlendirilen PROVOKASYONLARIN içinde yer almışlardır. En başta siz, başkalarının bu hedeflerine hizmet etmediniz mi? Vaktiyle var olan demokrasiyi yıkmak için görev üstlenenler, acaba bugün, hangi hedefe bağlı kalarak, gerçekte olmayan bir demokrasiyi savunmak için, Türkiye’nin geçmişini inkâr etmektedirler? Aslında hedef bellidir: TÜRK SİLÂHLI KUVVETLERİ’Nİ yıpratmak ve tahrik etmektir. Belki de, bir darbenin yapılmasını sağlamaktır.
5-Kürt, Ermeni, Kıbrıs, Avrupa Birliği sorunlarına gelince:
Geçmişte Türkiye’yi yönetenler, bu konularla ilgili olarak hangi yanlışı yaptılar?
Soruyu, şu şekilde de sorabilirim:
Size göre bu konuların çözümü nedir?
Ermenilerin iddialarını ve isteklerini tanıyalım mı?
Kıbrıs’tan vaz mı geçelim? Avrupa ülkelerinin bitmek, tükenmek bilmeyen isteklerine boyun mu eğelim?
Türkiye’nin bölünmesine razı mı olalım?
En önemlisi;
Siz: ABD’nin, İngiltere’nin, İsrail’in ve Avrupa Birliği’nin, Türkiye üzerinde emellerinin olduğunu; Türkiye’nin üniter yapısını bozarak, Türkiye’yi bölmek için çalıştıklarını bilmeyecek kadar bilgisiz ve duyarsız olabilir misiniz? Siz; Büyük Ortadoğu Projesi’nin olmadığını söyleyebilir misiniz?
Yoksa siz; salaklıkla, hainlik arasında çok ince bir çizginin olduğunu fark edemeyen ve hangi akla hizmet ettiğini anlayamayan bir toplum yapısı oluşturmak için mi gayret ediyorsunuz?
Bu sözlerime, tepki göstereceğinizi tahmin ediyorum. Çünkü; sizi, hiçbir zaman gerçek bir demokrat kabul etmedim. Gerçek bir demokrasinin hem var oluş sebebi ve hem de teminatı olan ve gerçekte, bu görevini unutan basının mensubu olduğunuz için, demokratik haklarını kullanan bir vatandaş olarak, uyarmak gayesiyle bu mektubumu yazdım ve bundan sonra da yazmaya devam edeceğim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Milliyet Gazetesi yazarı 7 Şubat 2009
Sayın CEMAL;
4 Şubat 2009 tarihli ve “Demirel haklı, ödetebilirler Türkiye’ye, ama, Nasıl?...” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Ne kadar saçmaladığınızı ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni acz içersinde göstermek için elinizden geleni yaptığınızı kayıt düşmek için bu yazınızı, aşağıya aynen aktarıyorum.
Lütfen, hislerden âzâde ve kendi iradenizi ortaya koyarak bir de siz okuyunuz:
“Demirel, Erdoğan’ın Davos çıkışıyla ilgili olarak, “Uluslararası meselelerde birtakım faturalar çıkar ve keserler faturayı, farkında bile olmazsın” demiş...Haklı Demirel.Kaç kere gidip geldiği için, kendi hayat tecrübesiyle sabit olan bu siyasal gerçeği çok iyi biliyor. Böyle bir tedirginliğin izleri yalnız Demirel’de değil, iş dünyasıyla basında, diplomatik çevrelerimizde de var.Evet, fena ödetebilirler.Ama nasıl, hangi koşullarda?Eğer ekonomik reformlara yan çizer de, Türkiye’yi 1970’lerdeki gibi 70 sente muhtaç edersen...Fena ödetirler tabii.Dış kredi musluklarını 1970’lerdeki gibi kısmaya başladıkları vakit bir anda elin kolun bağlanır.Eğer Kıbrıs sorununu çözmezsen, Kıbrıs’ta çözümün değil de sorunun yanında olursan, türlü çeşitli hesaplarla çözümsüzlüğe oynarsan...Fena ödetirler tabii.1970’lerdeki gibi Türkiye’ye silah ambargosu da koyarlar, Türkiye’nin altınlarını da rehnederler, elinden bir şey gelmez.Eğer Türkiye’nin demokrasi ve hukuk sorunlarını dert edinmezsen, askeri otoritenin seçilmiş sivil otoriteye tabi olması gerçeğini yıllar yılı görmezlikten gelirsen...Fena ödetirler tabii.12 Mart 1971’de ya da 12 Eylül 1980’de olduğu gibi, Türkiye bir sabah vakti yine tank sesiyle uyandığında, Pentagon’un uçsuz bucaksız loş koridorlarından, “Nihayet yaptı bizim çocuklar!” diye sevinç çığlıkları kulağına çalınır ama çaresiz kalırsın.Eğer Kürt sorunu onca yıl askerin tekelinde kalır ve sen de bu sorunu yalnız terör ve yoksulluk olarak görmeye devam edersen... Meselenin insan hakları, hukuk ve demokrasi boyutlarına gözlerini kapamaya devam edersen...Fena ödetirler tabii.Aş ve iş sorununu çözmek için, Türkiye’yi kalkındırmak için gerekli kaynaklar özellikle 1980’lerden itibaren Güneydoğu ve Ege’de silahlanmaya harcanırsa, birden kendini öylesine bir kısır döngüde bulursun ki, dışarıya karşı elin kolun bağlanır, şaşırır kalırsın.Evet, fena ödetirler.Siyaset sahnemizde bu acı gerçeği, Türkiye’nin 70 sente muhtaç hale geldiği dönemi ve 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü Başbakan olarak yaşamış olan Sayın Demirel’den daha iyi bilen biri herhalde yoktur.Kısacası:Eğer ayakların yere sağlam basmıyorsa...Sorunlar yumağıyla baş edemiyorsan...Yumağı çözmek için önce hangi ucu çekeceğini bilemiyorsan...Bir ‘oyun plan‘ın yoksa...Demokrasiydi, hukuk devletiydi, özgürlükler düzeniydi, insan haklarıydı hiç derdin değilse...Günlük deyişle:Evinin içi çok dağınıksa...İşte o zaman, hiç kuşkun olmasın, faturayı bir anda keserler!Dün Demirel’e kesmişlerdi.Hem de kaç kez.”
Sayın CEMAL;
Evvelâ, bildiğiniz halde örtmeye çalıştığınız şu gerçekleri tekrar hatırlatmak istiyorum:
1-Türkiye, zaman, zaman sıkıntılı durumlara düşmüştür. Ama; hiçbir zaman 70 sente muhtaç olmamıştır. 1975 yılında, HAC konusunda yapılan tartışmalar üzerine Demirel’in, “70 sente de muhtaç olsak bu HAC Fârizası yerine getirilecektir” sözlerini, konuyu çarpıtacak şekilde Türkiye’yi, 70 sente muhtaç kalmış gibi gösterenler, aynı yıl, Türkiye’nin Afşin-Elbistan Termik santralleri için 20 yıl vadeli 1 milyar 400 milyon dolar dış kredi sağladığı gerçegini, her nedense görmezden gelmişlerdir. Ki; 12 Eylül 1980’de bu projenin A ve B üniteleri, elektrik üretiyordu. 12 Eylül 1980’den sonra gelen idareler, bu projenin C ve D ünitelerinin inşasını başaramamışlardır.
2-1974 Kıbrıs Barış Harekâtı gerçekleştirilmiştir. Bu harekâtı haklı sebeplere dayanarak gerçekleştirdiğimiz bilinmesine rağmen ABD, 3 Mart 1975 tarihinde Türkiye’ye ambargo kararı almış ve uygulamaya koymuştur. Bu ambargoya rağmen Türkiye yoluna devam etmiş ve kimseye karşı eğilmemiştir. Her şeye ve her zorluğa rağmen hedefindeki projeleri gerçekleştirmiştir. İşte örnekler:
1965 yılında 4,5 milyar kilovat/saat olan elektrik enerjisi üretimini, 40 milyar kilovat/saate, 4milyon ton olan çimento üretimini 22 milyon tona; 1 milyon ton olan rafineri kapasitesini 36 milyon tona; 280 bin ton olan sıvı çelik üretimini 7 milyon tona çıkaran; hiç olmayan Petro-kimya tesisleriyle, saymakla bitiremeyeceğimiz sanayi tesislerini ve hizmete sunduğu altyapı tesislerini, 12 Eylül 1980 idaresine devreden iktidarları kötülemek, aslında, bu ülkeye yapılabilecek en büyük fenalıktır.
Merak ediyorum:
Bunları gerçekleştiren Türkiye’nin, 70 sente muhtaç olduğu söylenebilir mi?
3-Demokrasiye gelince:
Bazı noksanlıklarına ve bazı kesimlerin hazımsızlıklarına rağmen 12 Eylül öncesi Türkiye, 12 Eylül 1980 sonrasına nispetle çok daha HÜR VE DEMOKRAT bir ülkeydi. Halk, sistemin içindeydi ve söz sahibiydi. Asıl 12 Eylül 1980’den sonra Türkiye’de, halkı sistemin dışına iten ve siyasi parti liderlerini “SEÇİLMİŞ DİKTATÖR” konumuna getiren “GÖSTERMELİK BİR DEMOKRASİ” hüküm sürmektedir. Bu modelde DEVLET, tanınmaz hale gelmiştir ve DEVLETİ, bir PARTİ DEVLETİ haline getirmek isteyen, şişirilmiş şöhretler, KEYFİ İDARELERİYLE dâimâ, halkı aldatmışlardır.
4-Hiçbir zaman tasvip etmediğim ve olmaması gereken 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askerî müdahalelerine gelince:
Bugün, gerçekte var olmayan demokrasi havarisi kesilenler, DEVLETİ, sokağa mağlûp ettirmek için o günlerde meydana getirilen ve başkaları tarafından yönlendirilen PROVOKASYONLARIN içinde yer almışlardır. En başta siz, başkalarının bu hedeflerine hizmet etmediniz mi? Vaktiyle var olan demokrasiyi yıkmak için görev üstlenenler, acaba bugün, hangi hedefe bağlı kalarak, gerçekte olmayan bir demokrasiyi savunmak için, Türkiye’nin geçmişini inkâr etmektedirler? Aslında hedef bellidir: TÜRK SİLÂHLI KUVVETLERİ’Nİ yıpratmak ve tahrik etmektir. Belki de, bir darbenin yapılmasını sağlamaktır.
5-Kürt, Ermeni, Kıbrıs, Avrupa Birliği sorunlarına gelince:
Geçmişte Türkiye’yi yönetenler, bu konularla ilgili olarak hangi yanlışı yaptılar?
Soruyu, şu şekilde de sorabilirim:
Size göre bu konuların çözümü nedir?
Ermenilerin iddialarını ve isteklerini tanıyalım mı?
Kıbrıs’tan vaz mı geçelim? Avrupa ülkelerinin bitmek, tükenmek bilmeyen isteklerine boyun mu eğelim?
Türkiye’nin bölünmesine razı mı olalım?
En önemlisi;
Siz: ABD’nin, İngiltere’nin, İsrail’in ve Avrupa Birliği’nin, Türkiye üzerinde emellerinin olduğunu; Türkiye’nin üniter yapısını bozarak, Türkiye’yi bölmek için çalıştıklarını bilmeyecek kadar bilgisiz ve duyarsız olabilir misiniz? Siz; Büyük Ortadoğu Projesi’nin olmadığını söyleyebilir misiniz?
Yoksa siz; salaklıkla, hainlik arasında çok ince bir çizginin olduğunu fark edemeyen ve hangi akla hizmet ettiğini anlayamayan bir toplum yapısı oluşturmak için mi gayret ediyorsunuz?
Bu sözlerime, tepki göstereceğinizi tahmin ediyorum. Çünkü; sizi, hiçbir zaman gerçek bir demokrat kabul etmedim. Gerçek bir demokrasinin hem var oluş sebebi ve hem de teminatı olan ve gerçekte, bu görevini unutan basının mensubu olduğunuz için, demokratik haklarını kullanan bir vatandaş olarak, uyarmak gayesiyle bu mektubumu yazdım ve bundan sonra da yazmaya devam edeceğim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
4 Şubat 2009 Çarşamba
Ziyan edilen zaman ve kaynaklar.
Sayın Bülent Eczacıbaşı
TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı
İstanbul 27.12.2000
Konseyin son toplantısında yaptığınız konuşmanızın basına yansıyan bölümlerini dikkatle okudum.
Teşhis ve uyarılarınızda haklısınız. Ama; “Bugüne kadar neredeydiniz?” dersem, ben de haklılık kazanırım. Zira Türkiye, 20 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmektedir. DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninde yaratılan ve “Saadet Zinciri” olarak adlandırılan çarpık bir rant sistemi, reel ekonomiyi yere sermiş ve Türkiye’yi iç ve dış borç batağına saplamıştır. Tabir caizse Türkiye, finans ve bankacılık kesimiyle,
ekonomiyi istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edilmiştir. Kur-faiz makasına dayandırılan bu sistemle, Türkiye’nin önü tıkanmıştır.
Ne yazık ki; bu çarpık sistemden yararlananlar ve ülkenin varlığını aralarında bölüşenler, seslerini çıkarmamış ve bu sistemin yaşatılması için ellerinden gelen gayreti esirgememişlerdir. Sıcak para rantının bir gün ülkeyi yakacağı ve çaresiz duruma düşüreceği bilinirken; ekonomiyi, sadece bir finans olayı olarak algılayan ve kabullenen paralı kesim, sessizliğe bürünerek, ülke kaynaklarının ziyan olmasını görmezden gelmiştir.
Bu bakımdan sizleri, şikâyetlerinizden dolayı haklı bulmuyorum. Çünkü; henüz daha, gerçekleri görebilmiş ve çare üretecek duruma gelmiş değilsiniz.
Dikkatlerinize sunuyorum:
1- 20 yıl zarfında Amerikan doları, Türk parası karşısında 9000 kat değer kazanmıştır. Ve çare arayanlar ise; hala, “Kur, baskı altında tutulmaktadır.” diyerek feryat etmekte ve Tl.’nin değer kaybetmesini istemektedirler. Merak ediyorum:
Türk ekonomisi çok mu kötüydü ki; Tl. devamlı olarak değer kaybetti? Eğer ekonomi kötü idiyse; Türkiye, 20 yıl zarfında milli gelirini, 45 milyar dolardan, 210 milyar dolara nasıl çıkardı? Bunun anlamı açıktır:
Türkiye’de, yanlış kur politikası izlenmektedir.
2- Merkez Bankası’nın 12 Mayıs 2000 tarihli verilerine göre uluslar arası döviz rezervimiz, 37 milyar 194 milyon dolardır. Dağılımı şöyledir:
Ticari bankalarda 12.905 milyar dolar.
Merkez Bankasında 24.194 milyar dolar.
Merkez Bankasının aynı tarihli verilerine göre ise, döviz mevduat hesaplarının toplamı
58 milyar 908 milyon dolardır. Dağılımı şöyledir:
Ticari bankalarda 48.887 milyar dolar.
Merkez Bankasında 10.020 milyar dolar.
Bu verilere göre;
Sistemin döviz açığı 21.613 milyar dolar,
Bankalar sisteminin döviz açığı............................ 35.982 milyar dolardır.
Soruyorum:
Bu denli büyük bir döviz açık pozisyonlarının mevcut olduğu bir sistemde; ekonomi nasıl düzelir ve kim düzeltebilir? Bu çarpık sistemin ortadan kaldırılması için, paralı kesimin sorumluluk yüklenmesi ve fedakârlıkta bulunması gerekmez mi?
3- Kasım 2000 tarihi itibarı ile toplam banka mevduatı,45 katrilyon 755 trilyon liradır. Bu
toplam mevduatın sadece %5’i, vadesiz mevduattan oluşmuştur. % 95’ i, vadeli mevduattır.
Soruyorum:
Bu denli büyük oranda kaydi para üreten bir bankacılık sistemimiz varken; ekonomiyi, kim ve nasıl düzeltecektir? Bu çarpıklığın ortadan kaldırılması için paralı kesime sorumluluk düşmez mi?
Bankacılık sistemimizle ilgili bir çarpıklık daha:
Aktif toplamı 72 katrilyon liraya ulaşan bankacılık sistemimiz, topladığı 45 katrilyon liralık mevduata karşı, 20 katrilyon lira kredi plase etmiştir. Topladığı mevduatın % 50’sini, Devlet İç Borç senetlerinde, yani, sıcak para hareketinde kullanan bir bankacılık sistemiyle Türkiye, nasıl düze çıkabilir? Paralı kesim dayatınca, kriz çıkmaz mı? ( sizlerin kriz olarak ifade ettiği olay; bana göre, paralı kesimin dayatmasıdır. Ve doğru bir teşhistir.)
4-1980 yılında Türkiye’nin iç borç stoku. 100 milyon dolardı. Bu borç, 1987 yılı başında 4.6 milyar dolara ulaşmıştır. 1987 başından bu güne kadar anapara ve faiz ödemesi adı altında 416 milyar dolar ödeme yapıldığı halde; hala, 55 milyar dolar iç borç stokumuz mevcuttur. Kur-faiz makasında tanzim edilen ve tamamen sıcak para hareketine dayanan bu sistemde, Devlet iç borç senetlerine yatırım yapanlar, dolar bazında net, yıllık yüzde 45 oranında kazanç sağlamışlardır. Bu tatlı rantın cazibesi, hiç gereği yokken bir içborç bataklığı yaratmıştır. Bu tatlı ranttan, TÜSİAD üyeleri de, alabildiğine yararlanmıştır. Rantın cazibesi, bu çarpıklığın konuşulmasını engellemiştir. Hiçbir TÜSİAD üyesi, “Üretmeyen veya yeterli seviyede üretim yapamayan ekonomilerde pozitif reel faiz uygulaması, eninde sonunda bankacılık sistemini batırır ve ekonominin bütün dengelerini bozar.” şeklindeki gerçek iktisat kuralını görememiştir.
Soruyorum:
Bu çarpık ve tamamen paralı kesimin çıkarlarına hizmet eden sistem yaşatıldığı sürece; Türkiye ekonomisini, kim ve nasıl düzeltecektir? Düzelmesi için, paralı kesimin fedakârlığı ve sorumluluğu gerekmez mi?
Sayın Eczacıbaşı;
Türkiye, büyük ve güçlü bir ülkedir. Gücünün kanıtı ise; 20 yıldan beri süregelen yüksek oranlı enflasyona dayanabilmiş olmasıdır. Eğer Türkiye, iyi idare edilseydi ve paralı kesim sorumluluk taşıyarak üzerine düşeni yapsaydı; hiç şüphesiz Türkiye, bugün Avrupa para piyasasının hâkimi olurdu. Bugün dünya üzerinde; kendi kendine yeterli, başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş ve dünya üzerinde kurulan her masaya eşit ağırlıkta oturmasını başaran, güçlü ve müreffeh bir Türkiye olurdu.
Henüz vakit geçmiş değildir. Türkiye, bunu yine başarabilir. Bunun da şartları vardır. İşte şartları:
1-Her kurum ve kuruluş ve her fert, ANA KAİDELERE ve ANA BAELGELERE göre işleyen bir REJİM ve işleyen bir DEVLET arayışında olacak!
2-Her kurum ve kuruluş ve herkes, REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşıyacak!
Maksadımı anlatabildiğimi zannediyorum.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
0216-4181726
TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı
İstanbul 27.12.2000
Konseyin son toplantısında yaptığınız konuşmanızın basına yansıyan bölümlerini dikkatle okudum.
Teşhis ve uyarılarınızda haklısınız. Ama; “Bugüne kadar neredeydiniz?” dersem, ben de haklılık kazanırım. Zira Türkiye, 20 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmektedir. DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninde yaratılan ve “Saadet Zinciri” olarak adlandırılan çarpık bir rant sistemi, reel ekonomiyi yere sermiş ve Türkiye’yi iç ve dış borç batağına saplamıştır. Tabir caizse Türkiye, finans ve bankacılık kesimiyle,
ekonomiyi istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edilmiştir. Kur-faiz makasına dayandırılan bu sistemle, Türkiye’nin önü tıkanmıştır.
Ne yazık ki; bu çarpık sistemden yararlananlar ve ülkenin varlığını aralarında bölüşenler, seslerini çıkarmamış ve bu sistemin yaşatılması için ellerinden gelen gayreti esirgememişlerdir. Sıcak para rantının bir gün ülkeyi yakacağı ve çaresiz duruma düşüreceği bilinirken; ekonomiyi, sadece bir finans olayı olarak algılayan ve kabullenen paralı kesim, sessizliğe bürünerek, ülke kaynaklarının ziyan olmasını görmezden gelmiştir.
Bu bakımdan sizleri, şikâyetlerinizden dolayı haklı bulmuyorum. Çünkü; henüz daha, gerçekleri görebilmiş ve çare üretecek duruma gelmiş değilsiniz.
Dikkatlerinize sunuyorum:
1- 20 yıl zarfında Amerikan doları, Türk parası karşısında 9000 kat değer kazanmıştır. Ve çare arayanlar ise; hala, “Kur, baskı altında tutulmaktadır.” diyerek feryat etmekte ve Tl.’nin değer kaybetmesini istemektedirler. Merak ediyorum:
Türk ekonomisi çok mu kötüydü ki; Tl. devamlı olarak değer kaybetti? Eğer ekonomi kötü idiyse; Türkiye, 20 yıl zarfında milli gelirini, 45 milyar dolardan, 210 milyar dolara nasıl çıkardı? Bunun anlamı açıktır:
Türkiye’de, yanlış kur politikası izlenmektedir.
2- Merkez Bankası’nın 12 Mayıs 2000 tarihli verilerine göre uluslar arası döviz rezervimiz, 37 milyar 194 milyon dolardır. Dağılımı şöyledir:
Ticari bankalarda 12.905 milyar dolar.
Merkez Bankasında 24.194 milyar dolar.
Merkez Bankasının aynı tarihli verilerine göre ise, döviz mevduat hesaplarının toplamı
58 milyar 908 milyon dolardır. Dağılımı şöyledir:
Ticari bankalarda 48.887 milyar dolar.
Merkez Bankasında 10.020 milyar dolar.
Bu verilere göre;
Sistemin döviz açığı 21.613 milyar dolar,
Bankalar sisteminin döviz açığı............................ 35.982 milyar dolardır.
Soruyorum:
Bu denli büyük bir döviz açık pozisyonlarının mevcut olduğu bir sistemde; ekonomi nasıl düzelir ve kim düzeltebilir? Bu çarpık sistemin ortadan kaldırılması için, paralı kesimin sorumluluk yüklenmesi ve fedakârlıkta bulunması gerekmez mi?
3- Kasım 2000 tarihi itibarı ile toplam banka mevduatı,45 katrilyon 755 trilyon liradır. Bu
toplam mevduatın sadece %5’i, vadesiz mevduattan oluşmuştur. % 95’ i, vadeli mevduattır.
Soruyorum:
Bu denli büyük oranda kaydi para üreten bir bankacılık sistemimiz varken; ekonomiyi, kim ve nasıl düzeltecektir? Bu çarpıklığın ortadan kaldırılması için paralı kesime sorumluluk düşmez mi?
Bankacılık sistemimizle ilgili bir çarpıklık daha:
Aktif toplamı 72 katrilyon liraya ulaşan bankacılık sistemimiz, topladığı 45 katrilyon liralık mevduata karşı, 20 katrilyon lira kredi plase etmiştir. Topladığı mevduatın % 50’sini, Devlet İç Borç senetlerinde, yani, sıcak para hareketinde kullanan bir bankacılık sistemiyle Türkiye, nasıl düze çıkabilir? Paralı kesim dayatınca, kriz çıkmaz mı? ( sizlerin kriz olarak ifade ettiği olay; bana göre, paralı kesimin dayatmasıdır. Ve doğru bir teşhistir.)
4-1980 yılında Türkiye’nin iç borç stoku. 100 milyon dolardı. Bu borç, 1987 yılı başında 4.6 milyar dolara ulaşmıştır. 1987 başından bu güne kadar anapara ve faiz ödemesi adı altında 416 milyar dolar ödeme yapıldığı halde; hala, 55 milyar dolar iç borç stokumuz mevcuttur. Kur-faiz makasında tanzim edilen ve tamamen sıcak para hareketine dayanan bu sistemde, Devlet iç borç senetlerine yatırım yapanlar, dolar bazında net, yıllık yüzde 45 oranında kazanç sağlamışlardır. Bu tatlı rantın cazibesi, hiç gereği yokken bir içborç bataklığı yaratmıştır. Bu tatlı ranttan, TÜSİAD üyeleri de, alabildiğine yararlanmıştır. Rantın cazibesi, bu çarpıklığın konuşulmasını engellemiştir. Hiçbir TÜSİAD üyesi, “Üretmeyen veya yeterli seviyede üretim yapamayan ekonomilerde pozitif reel faiz uygulaması, eninde sonunda bankacılık sistemini batırır ve ekonominin bütün dengelerini bozar.” şeklindeki gerçek iktisat kuralını görememiştir.
Soruyorum:
Bu çarpık ve tamamen paralı kesimin çıkarlarına hizmet eden sistem yaşatıldığı sürece; Türkiye ekonomisini, kim ve nasıl düzeltecektir? Düzelmesi için, paralı kesimin fedakârlığı ve sorumluluğu gerekmez mi?
Sayın Eczacıbaşı;
Türkiye, büyük ve güçlü bir ülkedir. Gücünün kanıtı ise; 20 yıldan beri süregelen yüksek oranlı enflasyona dayanabilmiş olmasıdır. Eğer Türkiye, iyi idare edilseydi ve paralı kesim sorumluluk taşıyarak üzerine düşeni yapsaydı; hiç şüphesiz Türkiye, bugün Avrupa para piyasasının hâkimi olurdu. Bugün dünya üzerinde; kendi kendine yeterli, başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş ve dünya üzerinde kurulan her masaya eşit ağırlıkta oturmasını başaran, güçlü ve müreffeh bir Türkiye olurdu.
Henüz vakit geçmiş değildir. Türkiye, bunu yine başarabilir. Bunun da şartları vardır. İşte şartları:
1-Her kurum ve kuruluş ve her fert, ANA KAİDELERE ve ANA BAELGELERE göre işleyen bir REJİM ve işleyen bir DEVLET arayışında olacak!
2-Her kurum ve kuruluş ve herkes, REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşıyacak!
Maksadımı anlatabildiğimi zannediyorum.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
0216-4181726
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)