Sayın Bülent ARINÇ
TBMM Başkanı
Ankara 24 Nisan 2006
Sayın BAŞKAN;
23 Nisan nedeniyle TBMM Genel Kurulu’ndaki konuşmanızı dinledim ve gazetelere yansıyan bölümlerini okudum.
ANA KAİDELERE ve ANA BELGELERE göre işleyen bir REJİM ve işleyen bir DEVLET arayan; REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşıyan bir vatandaş olarak gözlemim şudur:
Ülkemizde RJİM sorunu vardır ve sebebi de bellidir:
KUVVETLER AYRILIĞI prensibi, çalışmamaktadır. YASAMA, YARGI ve YÜRÜTMENİN, birbirlerine karşı bağımsızlığı, göz ardı edilmiştir. İktidar Partisi ve Genel Başkanı ve dolayısıyla BAŞBAKAN, TBMM’ne tam anlamıyla hâkimdir. Bu sebeple de; beraberinde adâleti getirmeyen kanunlar, yürürlüğe konmaktadır.
Sayın BAŞKAN;
DEVLET, bir kavramdır. Devletin ilmî tarifi bellidir:
“BİR HÜKÜMET İDARESİNDEKİ SİYASÎ TOPLULU:” şeklindedir.
Bunun anlamı açıktır:
DEVLETİ İŞLETME görevi, hükümetlerindir. Eğer hükümetler, devleti gerektiği biçimde yönetemiyorsa; ”KURUMLAR SALTANATI” olarak ifade ettiğiniz oluşum, kaçınılmazdır. Hele hükümetler, Meclisin HÜR İRADESİ üzerine hakimiyet kuruyorsa; REJİM, tanınmaz hale gelir ; KURUL, KURAL ve KAVRAM kargaşası, ülkeyi tanınmaz ve devleti, işlevsiz hale getirir.
Açık ifade etmek gerekirse; ülkemizde DEVLET, dinî inançları teminat altına almıştır. Tartışılan, TÜRBAN konusudur. Ki; bu konu istismar edilmeseydi ve bazı siyasî partiler bunu, bir İDEOLOJİ haline getirmeseydi; bugün, gündemde olmayacaktı. Her aksiyonun, bir reaksiyonunun olacağı, tarihi süreçte kesin bir sonuçtur.
Aklıselim sahibi, bilen ve bilgisi tahtında düşünmesini bilen vatandaşları üzen husus, şudur:
Yüce İslâm Dini’nin güzellikleri, sosyal nitelikleri, ideolojik bir türban konusuna hapsedilmemeliydi. Zira; İslâm Dini’ne göre YALAN, İRTİKÂP, HAKSIZ KAZANÇ, GERÇEKLERİ ÖRTME, BAŞKALARININ ZARARINA SERVET EDİNME, israf, makam ve mevki sahiplerinin ADÂLETSİZLİĞİ, türban konusundan daha önemlidir.
Hz. Peygamberimiz, Taât ve ibadetlerin kabulü için, HELÂL KAZANCI şart kılmıştır. “YALAN ve İMAN, bir kalpte barınmaz.” diye, net beyanda bulunmuştur.
Yine Hz. Peygamberimiz, “Herkes yaptıklarının hesabını verecektir.” diye, açık bir şekilde beyanda bulunduğu halde; henüz daha ülkemizde, “Milletvekili Dokunulmazlığı” hakkında bir karara varılamamış ve bir sisteme bağlanamamıştır.
Sayın BAŞKAN;
Konuşmanızda kast ettiğiniz yasak, açık ifade etmeseniz de, kamusal alandaki türban yasağıdır. Çünkü; bunun haricinde dinî bir yasak yoktur. Hattâ; İslâm Dini’ne göre yasak olmasına rağmen, “MEŞRU NİZAM HALİNE GETİRİLMİŞ” yasaklar dahî serbesttir. Bu yasaklar da; adam kayırma, vergi kaçırma, hak etmeyenlere makam ve mevki dağıtma, ihalelerde yandaş kollama, insanları, “Bizden olanlar ve bizden olmayanlar” diye tasnife tâbî tutma, vs. gibi yasaklardır.
Bu bilinenler sebebiyle konuşmalarınızda, İslâm Dini’nin EVRENSEL kurallarına yer verseniz; daha isabetli davranmış olursunuz ve işin özüyle ilgisi olmayan tartışmaları da, kökünden kesersiniz. İşte o zaman bütün millet sizi, gönülden alkışlar.
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
11 Mart 2009 Çarşamba
Övünmenin gizlediği gerçekler.
Sayın Kemal UNAKITAN
Maliye Bakanı 17 Temmuz 2008
Sayın Bakan;
AA muhabirine yaptığınız açıklamada, "Bazı kişiler, kehanette bulunuyorlar. Bakan olduğumdan beri, bunları dinliyorum. Her gün bunlar, kriz çıkartıyorlar; ancak, kriz miriz olduğu yok." demişsiniz.
Bir vatandaş olarak merak ediyorum:
Krizin ölçüsü nedir?
Kriz, kimler için yoktur?
Düzgün gittiğini ifade ettiğiniz ekonomi, hangi kesim içindir?
Ekonomi düzgün gidiyorsa;
a- Bir türlü önlenemeyen Dış ticaret açığı,
b- Ürkütücü boyutlara ulaşan cari açık (Ki; son 6 yılın cari açığı, 165 milyar dolardır),
c- Mart 2008 sonu itibarıyla 262 milyar dolara ulaşan dış borçlar,
d- 220 milyar dolara ulaşan iç borçlar, neyin nesidir?
Üstelik; Başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadi değerlerimiz yabancıların eline geçtiği halde bu olumsuz tablo meydana gelmiştir. Buna rağmen cari açığa, işsizliğe ve ekonomideki kayıt dışılığa çare bulunamamıştır.
Demecinizin bir bölümünde özelleştirme ile ilgili olarak, "Köprü ve otoyolların ihalesine bu yıl çıkmak istiyoruz. Otoyolların özelleştirilmesiyle ilgili TBMM'de bir kanun var. Komisyondan geçti. Şimdi genelkurulda. genelkurulda kabul edilince, önü açılacak. Şeker Fabrikalarının özelleştirilmesi bir ay içinde başlanacak. Bu yıl özelleştirmelerde önemli hamleler yapıyoruz. Bu yıl, biliyorsunuz PETKİM ve TEKEL'i özelleştirdik ve paralarını aldık. Limanlar var, özelleştirildi. Sırada, şeker fabrikaları, otoyollar, Milli Piyango ve Halk Bankası var." demişsiniz.
Yapılan ve yapılacak özelleştirmeler, acaba, tutarlı ve ülke ekonomisine fayda sağlayacak icraatlar mıdır? Bu icraatların halka ne faydası vardır?
Kar transferleri sebebiyle, gelecek nesiller, büyük bir yük altına girecektir. Bunun, ne anlama geldiğini acaba, hiç düşündüğünüz oldu mu? Bu soruyu haklı olarak soruyorum. Zira;
2003'ten Mayıs 2008 sonuna kadar doğrudan yatırım şirketleri, 7.6 milyar dolar kar transferi yapmışlardır. Finansal portfoy yatırımlarından yapılan kar transferi ise, 18 milyar dolardır. Ve bu transferler, bundan sonra artarak devam edecektir. Yani; hiç bitmeyen borç misali, Türk milletinin hakları, yabancıların nimeti olacaktır.
Bu durumun vahametini, bir örnekle açıklamak istiyorum:
Şişe Cam Sanayii’nde 17 bin kişi çalışmaktadır. Şişe Cam Sanayii'nin aylık personel gideri, devletin payı da (SSK primleri ve muhtasar vergiler) dâhil, 40 milyon dolardır. Yıllık, 480 milyon dolar. Şimdi bir hesap yapalım:
Doğrudan yatırım şirketlerinin kar olarak transfer ettikleri 7,6 milyar doların içinde 15 adet 500 milyon dolar vardır. Bunun anlamı, gayet açıktır:
Şişe Cam Sanayii şartlarında çalışan 255 bin kişinin ücretlerine ve devletin alacağı paya denk bir para, dış ülkelere transfer edilmiştir.
Yabancıların portföy yatırımları karşılığı transfer ettikleri 18 milyar doları da dahil edersek; ortaya çok acı bir tablo çıkar. Şöyle ki:
25,6 milyar doların içinde 51 adet 500 milyon dolar vardır. Bu da, devletin kaybettiği pay dahil, Şişe Cam Sanayii şartlarında çalışan 900 bin personelin ücretine denktir.
Gelecekteki rakamlar da, çok daha feci olacaktır. Yani; asıl riskimiz, önümüzdeki yıllarda anlaşılacaktır.
Acaba, bu fiili durumun hesabını yapabildiniz mi?
Bu modelle mi işsizliğe çare bulunacaktır?
Sayın Bakan;
Milletin büyük bir kesimi, ağır bir borç yükü altındadır. Ayrıca, ekonomik bağımsızlığımızı da kaybetmiş durumdayız. Her türlü olumsuzluklara rağmen rahat olan kitle, RANTİYE sınıfı ve KAYIT DIŞI faaliyet gösterenlerdir. Ki; bunların genel nüfus içindeki oranı, yüzde 10'u geçmez. Bu kesim için, krizden etkilenme de söz konusu olamaz. Bu kesim, "Kriz miriz yok" sözlerinizi alkışlayan kesimdir. Siz; geriye kalan yüzde 90'lık kesime, ne verdiğinizin hesabını yapmak zorundasınız. Ülkeyi, topyekün bir kalkınmaya götüremediğinizi, kabul etmek zorundasınız.
Mirasyedi fütursuzluğu ile size devredilen varlığı (Ki; bu varlığı, Türkiye'yi 2002 yılından başlatarak hep inkar ettiniz.) satmak suretiyle Türkiye'yi huzur ve refaha ulaştıramazsınz. En nihayet, bu varlıklar tükenecektir ve geriye, "Acaba, bana bir parça ekmek verirler mi?" diye yabancılara el açan geniş halk kitleleri kalacaktır.
Demokratik haklarımı kullanan bir vatandaş olarak görüşüm ve kabullenişim şudur:
Tek başına iktidar olmanıza rağmen, Türkiye'yi iyi idare edemediniz; bundan sonra da idare edemeyeceksiniz ve edemezsiniz.
Bu gerçeği lütfen kabulleniniz ve vicdani bir muhasebesini yapınız. Zira; Türkiye demek, belirli bir kesimin Türkiye'si demek değildir.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Not: Halkı asıl soyan husus, çok yüksek oranlı
dolaylı vergilerdir. Mutlaka, buna bir çare bulunmalıdır.
Maliye Bakanı 17 Temmuz 2008
Sayın Bakan;
AA muhabirine yaptığınız açıklamada, "Bazı kişiler, kehanette bulunuyorlar. Bakan olduğumdan beri, bunları dinliyorum. Her gün bunlar, kriz çıkartıyorlar; ancak, kriz miriz olduğu yok." demişsiniz.
Bir vatandaş olarak merak ediyorum:
Krizin ölçüsü nedir?
Kriz, kimler için yoktur?
Düzgün gittiğini ifade ettiğiniz ekonomi, hangi kesim içindir?
Ekonomi düzgün gidiyorsa;
a- Bir türlü önlenemeyen Dış ticaret açığı,
b- Ürkütücü boyutlara ulaşan cari açık (Ki; son 6 yılın cari açığı, 165 milyar dolardır),
c- Mart 2008 sonu itibarıyla 262 milyar dolara ulaşan dış borçlar,
d- 220 milyar dolara ulaşan iç borçlar, neyin nesidir?
Üstelik; Başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadi değerlerimiz yabancıların eline geçtiği halde bu olumsuz tablo meydana gelmiştir. Buna rağmen cari açığa, işsizliğe ve ekonomideki kayıt dışılığa çare bulunamamıştır.
Demecinizin bir bölümünde özelleştirme ile ilgili olarak, "Köprü ve otoyolların ihalesine bu yıl çıkmak istiyoruz. Otoyolların özelleştirilmesiyle ilgili TBMM'de bir kanun var. Komisyondan geçti. Şimdi genelkurulda. genelkurulda kabul edilince, önü açılacak. Şeker Fabrikalarının özelleştirilmesi bir ay içinde başlanacak. Bu yıl özelleştirmelerde önemli hamleler yapıyoruz. Bu yıl, biliyorsunuz PETKİM ve TEKEL'i özelleştirdik ve paralarını aldık. Limanlar var, özelleştirildi. Sırada, şeker fabrikaları, otoyollar, Milli Piyango ve Halk Bankası var." demişsiniz.
Yapılan ve yapılacak özelleştirmeler, acaba, tutarlı ve ülke ekonomisine fayda sağlayacak icraatlar mıdır? Bu icraatların halka ne faydası vardır?
Kar transferleri sebebiyle, gelecek nesiller, büyük bir yük altına girecektir. Bunun, ne anlama geldiğini acaba, hiç düşündüğünüz oldu mu? Bu soruyu haklı olarak soruyorum. Zira;
2003'ten Mayıs 2008 sonuna kadar doğrudan yatırım şirketleri, 7.6 milyar dolar kar transferi yapmışlardır. Finansal portfoy yatırımlarından yapılan kar transferi ise, 18 milyar dolardır. Ve bu transferler, bundan sonra artarak devam edecektir. Yani; hiç bitmeyen borç misali, Türk milletinin hakları, yabancıların nimeti olacaktır.
Bu durumun vahametini, bir örnekle açıklamak istiyorum:
Şişe Cam Sanayii’nde 17 bin kişi çalışmaktadır. Şişe Cam Sanayii'nin aylık personel gideri, devletin payı da (SSK primleri ve muhtasar vergiler) dâhil, 40 milyon dolardır. Yıllık, 480 milyon dolar. Şimdi bir hesap yapalım:
Doğrudan yatırım şirketlerinin kar olarak transfer ettikleri 7,6 milyar doların içinde 15 adet 500 milyon dolar vardır. Bunun anlamı, gayet açıktır:
Şişe Cam Sanayii şartlarında çalışan 255 bin kişinin ücretlerine ve devletin alacağı paya denk bir para, dış ülkelere transfer edilmiştir.
Yabancıların portföy yatırımları karşılığı transfer ettikleri 18 milyar doları da dahil edersek; ortaya çok acı bir tablo çıkar. Şöyle ki:
25,6 milyar doların içinde 51 adet 500 milyon dolar vardır. Bu da, devletin kaybettiği pay dahil, Şişe Cam Sanayii şartlarında çalışan 900 bin personelin ücretine denktir.
Gelecekteki rakamlar da, çok daha feci olacaktır. Yani; asıl riskimiz, önümüzdeki yıllarda anlaşılacaktır.
Acaba, bu fiili durumun hesabını yapabildiniz mi?
Bu modelle mi işsizliğe çare bulunacaktır?
Sayın Bakan;
Milletin büyük bir kesimi, ağır bir borç yükü altındadır. Ayrıca, ekonomik bağımsızlığımızı da kaybetmiş durumdayız. Her türlü olumsuzluklara rağmen rahat olan kitle, RANTİYE sınıfı ve KAYIT DIŞI faaliyet gösterenlerdir. Ki; bunların genel nüfus içindeki oranı, yüzde 10'u geçmez. Bu kesim için, krizden etkilenme de söz konusu olamaz. Bu kesim, "Kriz miriz yok" sözlerinizi alkışlayan kesimdir. Siz; geriye kalan yüzde 90'lık kesime, ne verdiğinizin hesabını yapmak zorundasınız. Ülkeyi, topyekün bir kalkınmaya götüremediğinizi, kabul etmek zorundasınız.
Mirasyedi fütursuzluğu ile size devredilen varlığı (Ki; bu varlığı, Türkiye'yi 2002 yılından başlatarak hep inkar ettiniz.) satmak suretiyle Türkiye'yi huzur ve refaha ulaştıramazsınz. En nihayet, bu varlıklar tükenecektir ve geriye, "Acaba, bana bir parça ekmek verirler mi?" diye yabancılara el açan geniş halk kitleleri kalacaktır.
Demokratik haklarımı kullanan bir vatandaş olarak görüşüm ve kabullenişim şudur:
Tek başına iktidar olmanıza rağmen, Türkiye'yi iyi idare edemediniz; bundan sonra da idare edemeyeceksiniz ve edemezsiniz.
Bu gerçeği lütfen kabulleniniz ve vicdani bir muhasebesini yapınız. Zira; Türkiye demek, belirli bir kesimin Türkiye'si demek değildir.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Not: Halkı asıl soyan husus, çok yüksek oranlı
dolaylı vergilerdir. Mutlaka, buna bir çare bulunmalıdır.
10 Mart 2009 Salı
9 Mart 2009 Pazartesi
Şükür ve İnsan
Sayın Rahmi TURAN
Hürriyet Gazetesi Yazarı 9 Mart 2009
Sayın TURAN;
9 Mart 2009 tarihli ve “Hamdolsun açız” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Şayet bu millet, “Hamdolsun!” nun mânâsını bilmiş olsaydı, bugünkü perişan bir duruma düşer miydi?
Avrupa’da, Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip olan bir ülkede yaşayan insanlar, fukaralıkla boğuşur muydu?
Evet; hamdolsunun anlamı, Allah’a şükretmektir. Zira; insanların sahip oldukları bütün nimetler, Allah’ın, lütfederek verdiği ikramıdır. Bu sebeple de kullarının şükrünü görmek, yani, verdiği nimetlerin yerli yerinde kullanılmasını ister. Yalnız; bunun da, çok önemli şartları vardır:
Bir nimete kavuştuktan sonra “Hamdolsun” demekle bu şükür, eda edilmiş sayılmaz. Allah, şükrün eserini de görmek ister. Karnını tıka basa doyuran bir adamın yemekten sonra “Çok şükür Ya Rabbi veya hamdolsun” demesi, bir anlam ifade etmez. Açları bulup doyurması ile şükrünü yerine getirmiş olur. Birkaç örnek daha vermek isterim:
Servetin şükrü, memleketin, milletin ve insanların hayrı için sarf etmektir.
Güzelliğin şükrü, iffet ve namustur.
Kuvvetin şükrü, mazluma ve güçsüzlere inen yumruğa siper olmaktır.
Makam, mevki sahibi olmanın şükrü, adâletle hükmetmektir.
İlmin şükrü, bildikleriyle insanları aydınlatmaktır.
Hür bir ülkede yaşamanın şükrü, ülkeye ve millete hizmet etmektir.
Aklın şükrü, hayırda kullanmaktır. Aklı, şer aleti yapmamaktır.
Bunlar, maddi nimetlerdir ve örnekleri çoğaltmak mümkündür. Şükretmenin bir de mânevî yönü vardır ki; bugüne kadar bunu pek konuşan çıkmamıştır. O da, şudur:
Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimet, hiçbir varlığa vermeyip, sâdece insan sınıfına bahşettiği İRADE ve HÜRRİYET sıfatlarıdır. Bu sıfatlar sayesinde insan, insan olma hakkını kazanmıştır. Zira; insanlık seciyesi, bu sıfatların yerli yerinde kullanılması ile muhafaza edilir.
İşte, en zor şükür de, İRADE ve HÜRRİYET sıfatlarının hakkını vermek ve yerli yerinde kullanmaktır. Bu şükrü eda edebilmek için;
Zalime ve zulme elpençe divan durmamak, haksızlık yapmamak, kamunun malına tecavüzde bulunmamak, yalan söylememek, insanları aldatmamak, kula, kulluk ederek, aciz insan putu yaratmamak, vatana ve millete ihanet etmemek, adâletten ayrılmamak, EVET ve HAYIR kelimelerinin nerede kullanılacağını iyi bilerek, zalim istidatlara fırsat vermemek, bir şeyler karşılığı (makam, mevki, yardım, vs karşılığı) hatır için günah işlememek ve hürriyetleri satmamak şarttır.
Görülmektedir ki; mânen ve felsefî açıdan bakacak olursak, şükür eda etmek ve “Hamdolsun!” demek, kolay bir iş değildir; YÜKSEK AHLÂK ve FAZİLET sahibi olmayı gerektirir.
Bu gerçeğe istinaden Hz. Peygamberimiz, “Bir millet, lâyık olduğu şekilde idare edilir” diye buyurmuşlardır.
İsmi hafızamdan silinmiş bir bilge kişi de, “Böcek olmayı kabullenenler, ayaklar altında ezilmeye mahkûm olurlar.” demiştir.
Bu sebeple; ölümü öldüremeyenler, kabrin kapısını kapayamayanlar, beşeriyetten aczi gideremeyenler, çok düşünmelidirler ve kuru sözlerle hamd edilemeyeceğini iyi bilmelidirler. Ayrıca, dikkat etsinler: Allah’ın kendilerine ikram ettiği bütün nimetler, bir gün, kabirlerinin üzerinde bir toprak yığınından ibaret kalacaktır. Zamanla, o toprak yığını da kalmaz ya!
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Hürriyet Gazetesi Yazarı 9 Mart 2009
Sayın TURAN;
9 Mart 2009 tarihli ve “Hamdolsun açız” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Şayet bu millet, “Hamdolsun!” nun mânâsını bilmiş olsaydı, bugünkü perişan bir duruma düşer miydi?
Avrupa’da, Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip olan bir ülkede yaşayan insanlar, fukaralıkla boğuşur muydu?
Evet; hamdolsunun anlamı, Allah’a şükretmektir. Zira; insanların sahip oldukları bütün nimetler, Allah’ın, lütfederek verdiği ikramıdır. Bu sebeple de kullarının şükrünü görmek, yani, verdiği nimetlerin yerli yerinde kullanılmasını ister. Yalnız; bunun da, çok önemli şartları vardır:
Bir nimete kavuştuktan sonra “Hamdolsun” demekle bu şükür, eda edilmiş sayılmaz. Allah, şükrün eserini de görmek ister. Karnını tıka basa doyuran bir adamın yemekten sonra “Çok şükür Ya Rabbi veya hamdolsun” demesi, bir anlam ifade etmez. Açları bulup doyurması ile şükrünü yerine getirmiş olur. Birkaç örnek daha vermek isterim:
Servetin şükrü, memleketin, milletin ve insanların hayrı için sarf etmektir.
Güzelliğin şükrü, iffet ve namustur.
Kuvvetin şükrü, mazluma ve güçsüzlere inen yumruğa siper olmaktır.
Makam, mevki sahibi olmanın şükrü, adâletle hükmetmektir.
İlmin şükrü, bildikleriyle insanları aydınlatmaktır.
Hür bir ülkede yaşamanın şükrü, ülkeye ve millete hizmet etmektir.
Aklın şükrü, hayırda kullanmaktır. Aklı, şer aleti yapmamaktır.
Bunlar, maddi nimetlerdir ve örnekleri çoğaltmak mümkündür. Şükretmenin bir de mânevî yönü vardır ki; bugüne kadar bunu pek konuşan çıkmamıştır. O da, şudur:
Allah’ın insanlara bahşettiği en büyük nimet, hiçbir varlığa vermeyip, sâdece insan sınıfına bahşettiği İRADE ve HÜRRİYET sıfatlarıdır. Bu sıfatlar sayesinde insan, insan olma hakkını kazanmıştır. Zira; insanlık seciyesi, bu sıfatların yerli yerinde kullanılması ile muhafaza edilir.
İşte, en zor şükür de, İRADE ve HÜRRİYET sıfatlarının hakkını vermek ve yerli yerinde kullanmaktır. Bu şükrü eda edebilmek için;
Zalime ve zulme elpençe divan durmamak, haksızlık yapmamak, kamunun malına tecavüzde bulunmamak, yalan söylememek, insanları aldatmamak, kula, kulluk ederek, aciz insan putu yaratmamak, vatana ve millete ihanet etmemek, adâletten ayrılmamak, EVET ve HAYIR kelimelerinin nerede kullanılacağını iyi bilerek, zalim istidatlara fırsat vermemek, bir şeyler karşılığı (makam, mevki, yardım, vs karşılığı) hatır için günah işlememek ve hürriyetleri satmamak şarttır.
Görülmektedir ki; mânen ve felsefî açıdan bakacak olursak, şükür eda etmek ve “Hamdolsun!” demek, kolay bir iş değildir; YÜKSEK AHLÂK ve FAZİLET sahibi olmayı gerektirir.
Bu gerçeğe istinaden Hz. Peygamberimiz, “Bir millet, lâyık olduğu şekilde idare edilir” diye buyurmuşlardır.
İsmi hafızamdan silinmiş bir bilge kişi de, “Böcek olmayı kabullenenler, ayaklar altında ezilmeye mahkûm olurlar.” demiştir.
Bu sebeple; ölümü öldüremeyenler, kabrin kapısını kapayamayanlar, beşeriyetten aczi gideremeyenler, çok düşünmelidirler ve kuru sözlerle hamd edilemeyeceğini iyi bilmelidirler. Ayrıca, dikkat etsinler: Allah’ın kendilerine ikram ettiği bütün nimetler, bir gün, kabirlerinin üzerinde bir toprak yığınından ibaret kalacaktır. Zamanla, o toprak yığını da kalmaz ya!
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Türkiye, bilinçli olarak aldatılmıştır.
Sayın Gazi Erçel
Merkez Bankası Başkanı
Ankara 11 Eylül 2000
Sayın Başkan;
Hazine ile birlikte uygulamaya koyduğunuz program yanlış ve Türkiye şartlarına uygun değildir. Zira; programın özü olan para politikaları, yine rant esasına göre şekillenmiştir. Reel ekonomiyi canlandıracak tedbirler içermemektedir. Kur- faiz makasına dayandırılan bu program da başarısız olacaktır. Bu bakımdan yapılan toplantılarda ortaya sürdüğünüz risklerin geçerliliği yoktur. Şöyle ki:
I- TL’nin değer kazanması mazereti, halkı aldatıcı bir mazerettir. Çünkü, yılbaşından Ağustos sonuna kadar geçen sekiz aylık süre zarfında Amerikan doları yüzde 21.4 değer kazanmıştır. Ağustos- Ağustos arası bir yıllık zaman dilimi zarfında dolar, Tl karşısında yüzde 48 oranında değer kazanmıştır. Geçen 20 yıl zarfında ise Amerikan doları, 9000 kat pahalılaşmıştır. Merak ediyorum:
Türk parası daha ne zamana kadar değer kaybetmeye devam edecektir? 20 yıldan beri uygulanan ve kur-faiz makasına dayandırılan bu programlardan Türkiye, nasıl bir fayda sağlayacaktır. İthalatı pahalılaşdırdığı için Türkiye’yi yatırımsız bırakan bu programlar, hedeflenen ihracat artışını nasıl sağlayacaktır? En önemlisi; daha ne zamana kadar Türkiye, pahalı döviz kazanma modeline boyun eğecektir?
2- Ekonomi bürokratları daha ne zamana kadar petrol fiyatları aldatmacasına sığınacaklardır? Türkiye’nin petrol faturası bellidir: petrolün en pahalı olduğu yıllarda dahi 3,5 milyar doları aşmamaktadır. İşte rakamlar:
İkibin yılının ilk beş ayında petrole ödediğimiz para 1.4 milyar dolardır. Petrol faturası geçmiş yıllarda şöyledir (yılın ilk beş ayı) :
1999’da 896 milyon dolar,
1998’ de 920 milyon dolar,
1997’de 1.4 milyar dolar,
1996’da 1.3 milyar dolar,
1995’te 1.1 milyar dolar.
I994’ te 889 milyon dolar,
1993’te 1 milyar dolar.
20 yıllık rakamları ortaya koyduğumuz zaman bu gerçeğin değişmediğini görürüz. 1977, 1978, 1979, 1980 yıllarında bir varil petrolün 35 dolar olduğunu akıldan çıkarmamak lazımdır. Bu gerçek, petrol fiyatlarına sığınanlara bir ders verebilir. Çünkü, petrol fiyatlarının ekonomiye etkisi, dış fiyatlardan değil; iç fiyatlardan dolayıdır. Maliyet üzerine konan yüzde 250 oranındaki vergilerle, sürekli devalüasyonlar, iç piyasadaki fiyatları dayanılmaz hale getirmiş ve reel ekonomiyi yere sermiştir.
3- Siyasi riske gelince; evet, siyasi iktidarlar risk taşımaktadır. Çünkü, iktidarlar siyasi riskin bedelini ödemektedirler. Ama, bürokratların siyasi riskten yakınmaları tutarlı ve gerçekçi değildir. Belki de, iktidarları yanıltmak ve sorumluluktan kurtulmak için ileri sürülen bir faktördür. Türkiye iyi idare edildiği zaman bu gerçek daha iyi anlaşılacaktır.
Şimdi, asıl konuya gelmek istiyorum:
İddiamı tekrarlıyorum: Türkiye, yanlış para ve ekonomi politikalarıyla idare edilmektedir. 12 Eylül ı980’ den sonra ülkeyi yönetenler, reel ekonomiyi yıkarak, rant ekonomisini geçerli kılmışlardır. Türkiye’nin potansiyeli, gücü ve kaynakları, rant sağlayanlar (kayırılanlar) arasında paylaşılmıştır. Finans kesimine sağlanan ayrıcalıklar, reel ekonomi alanında faaliyet gösteren kesimleri ezip, geçmiştir. İç borçların tahlili, iddiamı, inkâr edilemeyecek derecede doğrulamaktadır. İşte, iç borç gerçeği:
1987 başından bu güne kadar ( ikibin yılı sonu dahil) geçen 14 yıllık süre zarfında ana para ve faiz adı altında yapılan ödemelerle 405 milyar dolar iç borç ödemesi yapılmıştır ve halen 55 milyar dolar iç borç stoku mevcuttur. 2000 yılında yapılan ve yıl sonuna kadar yapılacak ödemelerin tutarı, 58,5 milyar dolardır. 2001 yılında ise, 43 milyar dolar ödenecektir. Ki; bu ödeme, program hedefidir. Muhakkak surette ödeme, program hedefini aşacaktır. Çünkü, yürürlükteki para politikası, döviz açık pozisyonu taşıyan finans kesimine, dolar bazında daha yüksek reel faiz ödenmesini sağlamaktadır. Faizlerin düşük seyretmesi ve kurun önceden belirlenmesi, bu amaca yöneliktir. 2001 Haziran sonuna kadar bu hedef gözetilecektir. Haziran’dan sonrası ise Allah kerim; belki de, ince ayar adı altında yüksek oranlı bir devâlüasyonla karşı karşıya kalabiliriz. Bunun kararını da, 19 bankadan oluşan “Piyasa Yapıcıları Kurulu” verecektir.
Şimdi, dikkat ediniz:
I987 başında iç borç stoku, 4,5 milyar dolardır. Bu borç için 14 yıl zarfında 405 milyar dolar ödeme yapılmıştır ve halen 55 milyar dolar iç borç stoku mevcuttur. Yani; 1987 başındaki borcun yüz katı kadar iç borç ödemesi yapılmıştır. Yüz dolarlık borç için 11.100 dolar ödeme yapılmıştır. Bu sıcak para hareketinde oynayanlar, yıllık olarak dolar bazında ortalama yüzde 40 oranında faiz geliri elde etmişlerdir. Bu faiz oranı 2000 yılı için yüzde 41 olarak hedeflenmiştir. Bu hedef, kamufle edilmiş bir hedeftir; gerçek kar, yüzde 50’leri aşacaktır.
Şimdi soruyorum: Dünyanın hangi ülkesinde finans kesimine bu oranda bir kar ikram edilir?
Cevap vermekte zorlanacağınızı zannediyorum. Zira Türkiye, korkunç bir şekilde sıcak para batağına saplanmıştır. Finans kesiminin baskısını aşmak, sorumluları korkutmaktadır. Merak ediyorum: Pahalı döviz edinme yolunu açan bu sıcak para esaretinden Türkiye’yi kim ve nasıl kurtaracaktır?
Duygusal davrandığımı kimse iddia etmemelidir. Bu görüşlerimi doğrulayan çok sebep vardır. Bankaların fonlanması, tedavüldeki banknot miktarının çok düşük tutulması, bıyıklı yabancıların para transferlerine göz yumulması, hayali ithalat ve ihracatın yaygınlaşması, döviz açık pozisyonlarına alabildiğine izin verilmesi, düşüncelerimin doğruluğunu kanıtlar.
Döviz gerçeğine bir bakalım:
Merkez Bankası’nın 12 Mayıs 2000 tarihli verilerine göre uluslar arası döviz rezervimiz, 37 milyar 194 milyon dolardır.
Bu rezervin dağılımı şöyledir:
Ticari bankalarda 12.905 milyar dolar.
Merkez Bankası’nda 24.290 milyar dolar.
Döviz Mevduat Hesapları:
12 Mayıs 2000 tarihi itibarıyla toplam döviz mevduatı, 58.908 milyar dolardır. Döviz mevduat hesaplarının dağılımı şöyledir:
Ticari bankalarda 48.887 milyar dolar.
Merkez Bankası’nda 10.020 milyar dolar.
Buna göre 12 Mayıs itibarıyla sistemin döviz açığı, 21.613 milyar dolardır. Bankacılık sisteminin döviz açık pozisyonu ise, 35.982 milyar dolardır.
Bankalar arası döviz mevduatı 4.388 milyar dolardır. Bu rakam düşülürse; bankacılık sisteminin gerçek döviz açık pozisyonu, 31 milyar 594 milyon dolardır.
Buna karşılık Merkez Bankası’nın artı pozisyonu 19.279 milyar dolardır. Şimdilik bir döviz sıkışıklığı söz konusu olmayabilir. Ama; bankaların açık pozisyonları çok yüksek. Üstelik, dış ticaret açığı da büyüyor. Ödemeler dengesi de büyük açık veriyor. Bankalar açık pozisyonlarını kapatmak için döviz biriktirmeye başlarlarsa acaba ne olur?
Bu gerçekler, ister istemez aklımıza, uygulanan para politikalarının aslında bankaların açık pozisyonlarının kapatılmasına matuf olduğu şüphesini getirmektedir. Bu ihtimal, akla da yatkındır. Şöyle ki:
Bankaların Merkez Bankası’ndaki 18 milyar dolarını geri istemeleri mümkün değildir .Çünkü, açık pozisyon bulundurmaları kârlılıklarının kaynağıdır. Hazine bonolarından büyük kârlar elde etmektedirler. Paralarını Merkez Bankası’ndan çekseler, bununla yapabilecekleri karlı bir işlem yoktur.
Merkez Bankası, bu dövizleri ödeyemez. Çünkü, 1984 başından beri en büyük döviz kaynağımız, sıcak para hareketlerine dayanmaktadır.
Bu durum karşısında, şu gerçeği kabullenmek zorundayız:
Sıcak para hareketi, hem bankaların ve hem de Merkez Bankası’nın işine gelmektedir. Ekonomi, kur-faiz makasına göre düzenlenmiştir.. Bu sistemin yaşatılması için iç borç tuzağı geliştirilmiştir. Merkez Bankası ve Hazine, finans kesimi ile sıkı bir işbirliği yaparak, Türkiye’yi çıkmaza sokmuşlardır. Türkiye’nin iç borca, hele bu denli büyük bir iç borca 1ihtiyacı olmadığı halde, bir iç borç canavarı yaratılmıştır. Hayati ihtiyacı için lüzumlu olan mega projelere 30-35 milyar dolar kaynak bulamayan Türkiye, 14 yıl zarfında 405 milyar dolar iç borç ödemeye mahkum edilmiştir. I980 yılında Türkiye’nin iç borç miktarı 100 milyon dolardı. Büyük işler de başarmıştı.
Sayın Başkan;
Gerçekleri görerek ve kabul ederek, Türkiye’nin şartlarına uygun ve 65 milyon insanımızı topyekün kalkınmaya götürebilecek bir ekonomik modeli hayata geçirecek gücünüz ve bilginiz var mıdır? İsteseniz de başarabilir misiniz? IMF ve Dünya Bankası engellerini aşabilir misiniz? İktisatçıların, siyasetçileri yanıltmasını önleyebilir misiniz?
Haksız mıyım?
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Merkez Bankası Başkanı
Ankara 11 Eylül 2000
Sayın Başkan;
Hazine ile birlikte uygulamaya koyduğunuz program yanlış ve Türkiye şartlarına uygun değildir. Zira; programın özü olan para politikaları, yine rant esasına göre şekillenmiştir. Reel ekonomiyi canlandıracak tedbirler içermemektedir. Kur- faiz makasına dayandırılan bu program da başarısız olacaktır. Bu bakımdan yapılan toplantılarda ortaya sürdüğünüz risklerin geçerliliği yoktur. Şöyle ki:
I- TL’nin değer kazanması mazereti, halkı aldatıcı bir mazerettir. Çünkü, yılbaşından Ağustos sonuna kadar geçen sekiz aylık süre zarfında Amerikan doları yüzde 21.4 değer kazanmıştır. Ağustos- Ağustos arası bir yıllık zaman dilimi zarfında dolar, Tl karşısında yüzde 48 oranında değer kazanmıştır. Geçen 20 yıl zarfında ise Amerikan doları, 9000 kat pahalılaşmıştır. Merak ediyorum:
Türk parası daha ne zamana kadar değer kaybetmeye devam edecektir? 20 yıldan beri uygulanan ve kur-faiz makasına dayandırılan bu programlardan Türkiye, nasıl bir fayda sağlayacaktır. İthalatı pahalılaşdırdığı için Türkiye’yi yatırımsız bırakan bu programlar, hedeflenen ihracat artışını nasıl sağlayacaktır? En önemlisi; daha ne zamana kadar Türkiye, pahalı döviz kazanma modeline boyun eğecektir?
2- Ekonomi bürokratları daha ne zamana kadar petrol fiyatları aldatmacasına sığınacaklardır? Türkiye’nin petrol faturası bellidir: petrolün en pahalı olduğu yıllarda dahi 3,5 milyar doları aşmamaktadır. İşte rakamlar:
İkibin yılının ilk beş ayında petrole ödediğimiz para 1.4 milyar dolardır. Petrol faturası geçmiş yıllarda şöyledir (yılın ilk beş ayı) :
1999’da 896 milyon dolar,
1998’ de 920 milyon dolar,
1997’de 1.4 milyar dolar,
1996’da 1.3 milyar dolar,
1995’te 1.1 milyar dolar.
I994’ te 889 milyon dolar,
1993’te 1 milyar dolar.
20 yıllık rakamları ortaya koyduğumuz zaman bu gerçeğin değişmediğini görürüz. 1977, 1978, 1979, 1980 yıllarında bir varil petrolün 35 dolar olduğunu akıldan çıkarmamak lazımdır. Bu gerçek, petrol fiyatlarına sığınanlara bir ders verebilir. Çünkü, petrol fiyatlarının ekonomiye etkisi, dış fiyatlardan değil; iç fiyatlardan dolayıdır. Maliyet üzerine konan yüzde 250 oranındaki vergilerle, sürekli devalüasyonlar, iç piyasadaki fiyatları dayanılmaz hale getirmiş ve reel ekonomiyi yere sermiştir.
3- Siyasi riske gelince; evet, siyasi iktidarlar risk taşımaktadır. Çünkü, iktidarlar siyasi riskin bedelini ödemektedirler. Ama, bürokratların siyasi riskten yakınmaları tutarlı ve gerçekçi değildir. Belki de, iktidarları yanıltmak ve sorumluluktan kurtulmak için ileri sürülen bir faktördür. Türkiye iyi idare edildiği zaman bu gerçek daha iyi anlaşılacaktır.
Şimdi, asıl konuya gelmek istiyorum:
İddiamı tekrarlıyorum: Türkiye, yanlış para ve ekonomi politikalarıyla idare edilmektedir. 12 Eylül ı980’ den sonra ülkeyi yönetenler, reel ekonomiyi yıkarak, rant ekonomisini geçerli kılmışlardır. Türkiye’nin potansiyeli, gücü ve kaynakları, rant sağlayanlar (kayırılanlar) arasında paylaşılmıştır. Finans kesimine sağlanan ayrıcalıklar, reel ekonomi alanında faaliyet gösteren kesimleri ezip, geçmiştir. İç borçların tahlili, iddiamı, inkâr edilemeyecek derecede doğrulamaktadır. İşte, iç borç gerçeği:
1987 başından bu güne kadar ( ikibin yılı sonu dahil) geçen 14 yıllık süre zarfında ana para ve faiz adı altında yapılan ödemelerle 405 milyar dolar iç borç ödemesi yapılmıştır ve halen 55 milyar dolar iç borç stoku mevcuttur. 2000 yılında yapılan ve yıl sonuna kadar yapılacak ödemelerin tutarı, 58,5 milyar dolardır. 2001 yılında ise, 43 milyar dolar ödenecektir. Ki; bu ödeme, program hedefidir. Muhakkak surette ödeme, program hedefini aşacaktır. Çünkü, yürürlükteki para politikası, döviz açık pozisyonu taşıyan finans kesimine, dolar bazında daha yüksek reel faiz ödenmesini sağlamaktadır. Faizlerin düşük seyretmesi ve kurun önceden belirlenmesi, bu amaca yöneliktir. 2001 Haziran sonuna kadar bu hedef gözetilecektir. Haziran’dan sonrası ise Allah kerim; belki de, ince ayar adı altında yüksek oranlı bir devâlüasyonla karşı karşıya kalabiliriz. Bunun kararını da, 19 bankadan oluşan “Piyasa Yapıcıları Kurulu” verecektir.
Şimdi, dikkat ediniz:
I987 başında iç borç stoku, 4,5 milyar dolardır. Bu borç için 14 yıl zarfında 405 milyar dolar ödeme yapılmıştır ve halen 55 milyar dolar iç borç stoku mevcuttur. Yani; 1987 başındaki borcun yüz katı kadar iç borç ödemesi yapılmıştır. Yüz dolarlık borç için 11.100 dolar ödeme yapılmıştır. Bu sıcak para hareketinde oynayanlar, yıllık olarak dolar bazında ortalama yüzde 40 oranında faiz geliri elde etmişlerdir. Bu faiz oranı 2000 yılı için yüzde 41 olarak hedeflenmiştir. Bu hedef, kamufle edilmiş bir hedeftir; gerçek kar, yüzde 50’leri aşacaktır.
Şimdi soruyorum: Dünyanın hangi ülkesinde finans kesimine bu oranda bir kar ikram edilir?
Cevap vermekte zorlanacağınızı zannediyorum. Zira Türkiye, korkunç bir şekilde sıcak para batağına saplanmıştır. Finans kesiminin baskısını aşmak, sorumluları korkutmaktadır. Merak ediyorum: Pahalı döviz edinme yolunu açan bu sıcak para esaretinden Türkiye’yi kim ve nasıl kurtaracaktır?
Duygusal davrandığımı kimse iddia etmemelidir. Bu görüşlerimi doğrulayan çok sebep vardır. Bankaların fonlanması, tedavüldeki banknot miktarının çok düşük tutulması, bıyıklı yabancıların para transferlerine göz yumulması, hayali ithalat ve ihracatın yaygınlaşması, döviz açık pozisyonlarına alabildiğine izin verilmesi, düşüncelerimin doğruluğunu kanıtlar.
Döviz gerçeğine bir bakalım:
Merkez Bankası’nın 12 Mayıs 2000 tarihli verilerine göre uluslar arası döviz rezervimiz, 37 milyar 194 milyon dolardır.
Bu rezervin dağılımı şöyledir:
Ticari bankalarda 12.905 milyar dolar.
Merkez Bankası’nda 24.290 milyar dolar.
Döviz Mevduat Hesapları:
12 Mayıs 2000 tarihi itibarıyla toplam döviz mevduatı, 58.908 milyar dolardır. Döviz mevduat hesaplarının dağılımı şöyledir:
Ticari bankalarda 48.887 milyar dolar.
Merkez Bankası’nda 10.020 milyar dolar.
Buna göre 12 Mayıs itibarıyla sistemin döviz açığı, 21.613 milyar dolardır. Bankacılık sisteminin döviz açık pozisyonu ise, 35.982 milyar dolardır.
Bankalar arası döviz mevduatı 4.388 milyar dolardır. Bu rakam düşülürse; bankacılık sisteminin gerçek döviz açık pozisyonu, 31 milyar 594 milyon dolardır.
Buna karşılık Merkez Bankası’nın artı pozisyonu 19.279 milyar dolardır. Şimdilik bir döviz sıkışıklığı söz konusu olmayabilir. Ama; bankaların açık pozisyonları çok yüksek. Üstelik, dış ticaret açığı da büyüyor. Ödemeler dengesi de büyük açık veriyor. Bankalar açık pozisyonlarını kapatmak için döviz biriktirmeye başlarlarsa acaba ne olur?
Bu gerçekler, ister istemez aklımıza, uygulanan para politikalarının aslında bankaların açık pozisyonlarının kapatılmasına matuf olduğu şüphesini getirmektedir. Bu ihtimal, akla da yatkındır. Şöyle ki:
Bankaların Merkez Bankası’ndaki 18 milyar dolarını geri istemeleri mümkün değildir .Çünkü, açık pozisyon bulundurmaları kârlılıklarının kaynağıdır. Hazine bonolarından büyük kârlar elde etmektedirler. Paralarını Merkez Bankası’ndan çekseler, bununla yapabilecekleri karlı bir işlem yoktur.
Merkez Bankası, bu dövizleri ödeyemez. Çünkü, 1984 başından beri en büyük döviz kaynağımız, sıcak para hareketlerine dayanmaktadır.
Bu durum karşısında, şu gerçeği kabullenmek zorundayız:
Sıcak para hareketi, hem bankaların ve hem de Merkez Bankası’nın işine gelmektedir. Ekonomi, kur-faiz makasına göre düzenlenmiştir.. Bu sistemin yaşatılması için iç borç tuzağı geliştirilmiştir. Merkez Bankası ve Hazine, finans kesimi ile sıkı bir işbirliği yaparak, Türkiye’yi çıkmaza sokmuşlardır. Türkiye’nin iç borca, hele bu denli büyük bir iç borca 1ihtiyacı olmadığı halde, bir iç borç canavarı yaratılmıştır. Hayati ihtiyacı için lüzumlu olan mega projelere 30-35 milyar dolar kaynak bulamayan Türkiye, 14 yıl zarfında 405 milyar dolar iç borç ödemeye mahkum edilmiştir. I980 yılında Türkiye’nin iç borç miktarı 100 milyon dolardı. Büyük işler de başarmıştı.
Sayın Başkan;
Gerçekleri görerek ve kabul ederek, Türkiye’nin şartlarına uygun ve 65 milyon insanımızı topyekün kalkınmaya götürebilecek bir ekonomik modeli hayata geçirecek gücünüz ve bilginiz var mıdır? İsteseniz de başarabilir misiniz? IMF ve Dünya Bankası engellerini aşabilir misiniz? İktisatçıların, siyasetçileri yanıltmasını önleyebilir misiniz?
Haksız mıyım?
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)