Sayın Akif Beki
Radikal Gazetesi Yazarı 19 Mart 2009
Sayın Beki;
19 Mart 2009 tarihli yazınızın “Soğuk savaşın unutulmaz yüzleri” başlığını taşıyan bölümünü okudum.
“Demirel’den ne istedin?” diye soranlar haklıdır. Zira; bu soruyu soranlar, RADİKAL GAZETESİ gibi büyük bir gazetenin köşesinde olayları, hislerden azâde; aklın, mantığın ve ilmin tahtında irdelemesini başaran ve kamuoyunu doğru bilgilendiren yazarlar görmek isterler.
Dikkatli ve ülke sorunlarını yakından takip etmesini başaran okuyucular, sorunların ve olayların hisler tahtında değerlendirildiği takdirde AKLIN, MANTIĞIN ve İLMİN, mutlak surette yenik düşeceğini iyi bilirler.
Şayet Demirel’le helâlleşmek istiyorsanız; her şeyden önce Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanımanız, tarih ve coğrafya bilmeniz, dünya siyasi tarihini irdelemesini başarmanız ve dünya coğrafyasında Türkiye’nin konumunun önemini anlamanız şarttır.
Önemli olayları ve Türk siyasetine damgasını vurmuş şahsiyetleri kulaktan dolma telkinlere göre ve sempati veya antipati ölçülerine göre değerlendirmek; insanları aldatmak, yanlış yönlendirmek ve bilgisiz bırakmak anlamına gelir.
Tarihen sabittir ki; övülmesi gerekenlerin kötülenmesi ve kötülenmesi gerekenlerin övülmesi, bir milletin yıkım sebebidir. Zira; bu durumda, anlamadığına tapan veya kin besleyen bir toplum yapısı oluşur. Böyle bir oluşum; diktatörlerin, zalim istidatların ve câh hırsına yenik düşmüş adâletsizlerin çok sevdiği bir oluşumdur.
Yine, Tarihen sabittir ki:
İlim adamları, idare adamlarına uşaklık etmeye başlarsa; toplumun edepsizleri, hayırlılarına galip gelirse; toplumun fertleri de nerede “EVET!” ve nerede “HAYIR!” denileceğini bilemez duruma düşerse; milletlerin çöküşü ve zillete mahkûm oluşu kaçınılmazdır. Zira; bu hale düşmüş milletlerin, adâleti gözetmedikleri için, zulme maruz kalacakları kesindir. Bu gerçeği de gayet açık ve yorum gerektirmeyecek şekilde Hz. Peygamberimiz, “BİR MİLLET İCANINDA KÜFÜRLE DEVAM EDEBİLİR. FAKAT, ZULÜMLE ASLA DEVAM EDEMEZ!” sözleriyle belirtmiştir.
Sayın Beki;
Bu mektubumu, köşe yazarlığı yapmanız sebebiyle sorumluluğunuzu hatırlatmak için yazdım. Bir uyarı da yapmak istiyorum. O da şudur:
Demirel veya bir başkasını anlatmak, değerlendirmek ve yargılamak istiyorsanız; önce, Türkiye’nin siyasî ve iktisadî tarihini iyi öğrenmeniz ve öğreneceğiniz bilgiler tahtında düşünmesini bilmeniz şarttır. Bunu başarmak da, zor değildir. Zira; Türkiye, kapalı rejimlerle idare edilmemiştir. Her dönemin provokatör olmayan gerçek tanıkları vardır ve olayları, kişileri, hisleri dışlayarak akılcı bir şekilde kamuoyuna sunmuşlardır.
12 Mart 1971 olayının üzerinden 38 yıl geçmiştir. Öğrenmeden, araştırmadan, irdelemeden bugün, 50- 60 yaşında olanlar dahi doğru bir fikrin sahibi olamazlar. Sizden örnek vereyim:
Şayet siz;
Orhan Erkanlı’nın “Anılar, Sorunlar ve Sorumlular” adlı kitabını,
Hüseyin Demirel’in “12 Mart’ın İçyüzü” kitabını,
Sırrı Yüksel Cebeci’nin “Silahların Gölgesinde Demirel” kitabını,
Mehmet Altan’ın ilk baskı “Darbelerin Ekonomisi” kitabını,
Hasan Cemal’in “Kimse kızmasın, kendimi yazdım” kitabını,
Süleyman Demirel’in “1971 Buhranı ve Adalet Partisi” kitabı ile “DEVRAN” adlı kitabını okumuş olsaydınız; böylesine tutarsız bir yazı yazmaz “Demirel’le helâlleşmek istedim” sözleriyle, zeytinyağı gibi üste çıkabilme gayretine girmezdiniz. Hele;
DEMİREL’i, Giulio Andreotti ile ayni kefeye koyarak, kendi cahilliğinizi sergilemezdiniz.
Bu mektubuma, hislerinize yenik düşerek tepki göstereceğinizi tahmin ediyorum. Zira; bulunduğunuz köşenin kendinize ait olmadığını ve okuyucularınıza ait bir köşe olduğunu kavrayamayacak derecede SİYASİ BİR FANATİK görüntüsü sergilemektesiniz. Aksi bir iddianız varsa; geliniz, istediğiniz yerde ve seçeceğiniz vasıtalarla konuları, kamuoyu huzurunda tartışalım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
19 Mart 2009 Perşembe
18 Mart 2009 Çarşamba
Göstermelik demokrasi
Sayın Hasan Celal Güzel
Radikal Gazetesi Yazarı 18 Mart 2008
Sayın Güzel;
18 Mart 2008 tarihli ve "Demokrasiyi sıfırlayan hukuk rezaleti" başlığını taşıyan yazınızı okudum ve Flash Televizyonundaki konuşmanızı dinledim.
"Türkiye'de demokrasi artık rayına oturuyor derken; baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz." sözünüz, benim için çok dikkat çekiciydi.
Nedenine gelince:
Türkiye'de 12 Eylül 1980'den beri demokrasi yoktur ve demokrasi adı altında çarpık bir model hüküm sürmektedir. Bu model, halkı sistemin dışına itmiş ve siyasi parti liderlerini, tam anlamıyla seçilmiş diktatör konumuna getirmiştir. Eğer; belirli zamanlarda sandık başına davet edilen seçmenlerin, siyasi parti liderlerinin düzenledikleri listelere oy vermeleri, "DEMOKRASİ" kabul ediliyorsa; söyleyecek sözüm yoktur ve "Herkes yoluna!" demek zorunda kalırım.
Evet; gerçek bir demokraside Parlamento, rejimin kalbidir ve yapılan seçimler de "Şahdamarı" mesabesindedir. Ancak; bunun şartı da bellidir:
Seçimler, hür, adil ve eşit şartlarda yapılırsa; ancak o zaman, demokrasinin "Şahdamarı" işlevini görür. Hile, entrika ve gasp etme arzusuna dayalı seçimler, hiçbir zaman bu işlevi göremez. Zaten; görmediği de, bir arpa boyu yol alamadığımızdan bellidir. Zira; bu modelde oluşan Parlamento, kendi içinde hür ve serbest değildir ve iktidar partisinin liderinin esiridir. Bugün; Başbakan Erdoğan'ın istemediği bir kanun tasarısı Meclis gündemine gelemez ve istediği her kanun tasarısı kabul edilir. Dahası da var: Liderlerin istemediği bir kişi aday olamaz; liderlerin istediği her kişi, vasfına bakılmaksızın aday olur ve seçilir. Şimdi, soruyorum:
Böyle bir modelde, milli irade, nerededir?
Modelin, teâmül haline getirilişinin seyrine bakacak olursak; "Türkiye'de, 12 Eylül 1980'den beri demokrasi yoktur!" sözünü söylerken haklılık kazanırım. Bu modelin suçlusu da, İHTİLÂL değildir. Evet; ihtilâl, demokrasiye büyük bir darbe vurmuştur. Darbelerin savunulacak yönü yoktur. Eğer; 12 Eylül idaresi, siyasi partileri kapatmasaydı; eminim ki, bu çarpıklıkları yaşamayacak ve bugünkü duruma düşmeyecektik. Ama; ihtilâlin bu hatasının üzerine, 1983'te iktidara gelen siyasi iradeler, hata üstüne hata yaparak, rejimi, tanınmaz hale getirmişlerdir.
Şöyle ki:
1982 Anayasa' sının kabulünden sonra düzenlenen Seçim Kanunu, liderlere "Tek seçici" hakkı tanımıyordu. Öylesine ki; Partilere kayıtlı bütün seçmenleri "önseçmen" yapıyordu ve önseçimlerin de hâkim teminatı altında yapılmasını öngörüyordu! Yani; halkı sistemin içine dâhil ederek, gerçek bir demokrasinin kurulmasını hedefliyordu. Ama; 1983'te iktidara gelen Özal; 1987 seçimlerine gidilirken, öngörülen önseçimi iptal ederek, mutlak iradesine dayalı çarpık bir sistemin temellerini atmıştır. O günden bugüne kadar da, hiçbir siyasi irade, bu keyfiliğe son vermemiş ve bu çarpık modelden nemâlanma yolunu seçmiştir. Yani; siyasi ihtiraslarına yenik düşmüş Başbakanlar, keyfi tutum ve davranışları ile Devleti, bir parti Devleti haline getirme gayretine girmişlerdir. Böylece de, Başbakanlık gücüne dayanan iktidar sahipleri, rejimi, tanınmaz hale getirmişlerdir. Sade vatandaşların ellerine de "Milli irade" oyuncağını vererek, halka yalan söylemişler ve halkı aldatmışlardır. Şimdi, soruyorum:
Rejimi tanınmaz hale getirenler, askerler midir, devletin kurumları mıdır, yoksa siyasiler midir?
Bir hususu daha dikkatlerinize sunmak istiyorum:
Bilinen köşe yazarları, medya patronları, bir bankanın veya bir holdingin müşâviri konumundaki iktisat adamları, mahiyeti vatandaşlarca iyi bilinmeyen misyonların misyonerleri, sistemin rant yiyicileri, devlete borç veren faiz yiyicileri; avazları çıktığı kadar "DEMOKRASİ" diye haykırırlarken; ülkeyi kasıp kavuran, milleti sefâlete iten ve Türkiye'yi dışa bağımlı hale getiren yolsuzluklardan, hırsızlıklardan, kanunsuzluklardan ve usulsüzlüklerden hiç dem vurmamaktadırlar.
Bu model mi, demokrasidir?
Unutulmamalıdır:
Baştakilerin yolsuzluklarına hesap soramayan sistemler; en uç noktasına kadar yalancıların, hırsızların ve ahlâksızların eline geçer. Ahlâk yere düştü mü; hırsızlar, yalancılar ve ahlâksızlar, milletin kaderine hükmeder hale gelirler. Bu şartlarda da DEVLET, tanınmaz hale gelir; ülkemiz ve milletimiz, telafisi imkânsız zararlara uğrar. Daha açık ifadeyle; Hürriyetler adâletle tahdid edilmezse; demokrasi adı altında, ACI ESÂRETLER kurulur.
Sayın Güzel;
Sistemin çarpıklığını dile getirelim; ama, devletin kurumlarını hedef alarak, yıpratılmalarına fırsat vermeyelim. Siyasi iktidarlar geçicidir; devlet, bakidir. Bir iktidar daima bulunur; ama, tahrip edilmiş bir devleti onarmak, o kadar kolay olmaz. Tarih, tahrip edilmiş devletlerin acı sonlarını belgeleyen ibret levhalarıyla doludur. Şu sözüm, sizi ve sizler gibi düşünenleri belki üzer; ama, gerçektir:
Bugün askerler, sizden, benden ve demokrasi havarilerinden daha fazla demokrattırlar ve devlete ve rejime sahiplilik bilgi ve şuuru taşımaktadırlar. Türkiye'yi ve dünyayı da çok iyi izlemektedirler. Siz; siz olun da, Yüce İslâm Dinini, kendi çıkarları doğrultusunda istismar ederek ve halkı aldatarak kendi saltanatlarını daim kılmak için gayret edenlerin, bedava avukatlığına soyunmayınız. Zirâ; yalanın, hırsızlığın, başkalarının zararına servet edinmenin, insanları "Bizden olanlar ve bizden olmayanlar" şeklinde tasnife tabi tutanların, insanların ve kamunun mallarına tecavüz edenlerin; söylemleri ne olursa olsun; Yüce ve evrensel İslâm Dininde yerleri yoktur ve bu gibileri Allah, insanlık defterinden isimlerini, hiç şüphesiz, silmiştir.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Radikal Gazetesi Yazarı 18 Mart 2008
Sayın Güzel;
18 Mart 2008 tarihli ve "Demokrasiyi sıfırlayan hukuk rezaleti" başlığını taşıyan yazınızı okudum ve Flash Televizyonundaki konuşmanızı dinledim.
"Türkiye'de demokrasi artık rayına oturuyor derken; baktık ki, bir arpa boyu yol gitmişiz." sözünüz, benim için çok dikkat çekiciydi.
Nedenine gelince:
Türkiye'de 12 Eylül 1980'den beri demokrasi yoktur ve demokrasi adı altında çarpık bir model hüküm sürmektedir. Bu model, halkı sistemin dışına itmiş ve siyasi parti liderlerini, tam anlamıyla seçilmiş diktatör konumuna getirmiştir. Eğer; belirli zamanlarda sandık başına davet edilen seçmenlerin, siyasi parti liderlerinin düzenledikleri listelere oy vermeleri, "DEMOKRASİ" kabul ediliyorsa; söyleyecek sözüm yoktur ve "Herkes yoluna!" demek zorunda kalırım.
Evet; gerçek bir demokraside Parlamento, rejimin kalbidir ve yapılan seçimler de "Şahdamarı" mesabesindedir. Ancak; bunun şartı da bellidir:
Seçimler, hür, adil ve eşit şartlarda yapılırsa; ancak o zaman, demokrasinin "Şahdamarı" işlevini görür. Hile, entrika ve gasp etme arzusuna dayalı seçimler, hiçbir zaman bu işlevi göremez. Zaten; görmediği de, bir arpa boyu yol alamadığımızdan bellidir. Zira; bu modelde oluşan Parlamento, kendi içinde hür ve serbest değildir ve iktidar partisinin liderinin esiridir. Bugün; Başbakan Erdoğan'ın istemediği bir kanun tasarısı Meclis gündemine gelemez ve istediği her kanun tasarısı kabul edilir. Dahası da var: Liderlerin istemediği bir kişi aday olamaz; liderlerin istediği her kişi, vasfına bakılmaksızın aday olur ve seçilir. Şimdi, soruyorum:
Böyle bir modelde, milli irade, nerededir?
Modelin, teâmül haline getirilişinin seyrine bakacak olursak; "Türkiye'de, 12 Eylül 1980'den beri demokrasi yoktur!" sözünü söylerken haklılık kazanırım. Bu modelin suçlusu da, İHTİLÂL değildir. Evet; ihtilâl, demokrasiye büyük bir darbe vurmuştur. Darbelerin savunulacak yönü yoktur. Eğer; 12 Eylül idaresi, siyasi partileri kapatmasaydı; eminim ki, bu çarpıklıkları yaşamayacak ve bugünkü duruma düşmeyecektik. Ama; ihtilâlin bu hatasının üzerine, 1983'te iktidara gelen siyasi iradeler, hata üstüne hata yaparak, rejimi, tanınmaz hale getirmişlerdir.
Şöyle ki:
1982 Anayasa' sının kabulünden sonra düzenlenen Seçim Kanunu, liderlere "Tek seçici" hakkı tanımıyordu. Öylesine ki; Partilere kayıtlı bütün seçmenleri "önseçmen" yapıyordu ve önseçimlerin de hâkim teminatı altında yapılmasını öngörüyordu! Yani; halkı sistemin içine dâhil ederek, gerçek bir demokrasinin kurulmasını hedefliyordu. Ama; 1983'te iktidara gelen Özal; 1987 seçimlerine gidilirken, öngörülen önseçimi iptal ederek, mutlak iradesine dayalı çarpık bir sistemin temellerini atmıştır. O günden bugüne kadar da, hiçbir siyasi irade, bu keyfiliğe son vermemiş ve bu çarpık modelden nemâlanma yolunu seçmiştir. Yani; siyasi ihtiraslarına yenik düşmüş Başbakanlar, keyfi tutum ve davranışları ile Devleti, bir parti Devleti haline getirme gayretine girmişlerdir. Böylece de, Başbakanlık gücüne dayanan iktidar sahipleri, rejimi, tanınmaz hale getirmişlerdir. Sade vatandaşların ellerine de "Milli irade" oyuncağını vererek, halka yalan söylemişler ve halkı aldatmışlardır. Şimdi, soruyorum:
Rejimi tanınmaz hale getirenler, askerler midir, devletin kurumları mıdır, yoksa siyasiler midir?
Bir hususu daha dikkatlerinize sunmak istiyorum:
Bilinen köşe yazarları, medya patronları, bir bankanın veya bir holdingin müşâviri konumundaki iktisat adamları, mahiyeti vatandaşlarca iyi bilinmeyen misyonların misyonerleri, sistemin rant yiyicileri, devlete borç veren faiz yiyicileri; avazları çıktığı kadar "DEMOKRASİ" diye haykırırlarken; ülkeyi kasıp kavuran, milleti sefâlete iten ve Türkiye'yi dışa bağımlı hale getiren yolsuzluklardan, hırsızlıklardan, kanunsuzluklardan ve usulsüzlüklerden hiç dem vurmamaktadırlar.
Bu model mi, demokrasidir?
Unutulmamalıdır:
Baştakilerin yolsuzluklarına hesap soramayan sistemler; en uç noktasına kadar yalancıların, hırsızların ve ahlâksızların eline geçer. Ahlâk yere düştü mü; hırsızlar, yalancılar ve ahlâksızlar, milletin kaderine hükmeder hale gelirler. Bu şartlarda da DEVLET, tanınmaz hale gelir; ülkemiz ve milletimiz, telafisi imkânsız zararlara uğrar. Daha açık ifadeyle; Hürriyetler adâletle tahdid edilmezse; demokrasi adı altında, ACI ESÂRETLER kurulur.
Sayın Güzel;
Sistemin çarpıklığını dile getirelim; ama, devletin kurumlarını hedef alarak, yıpratılmalarına fırsat vermeyelim. Siyasi iktidarlar geçicidir; devlet, bakidir. Bir iktidar daima bulunur; ama, tahrip edilmiş bir devleti onarmak, o kadar kolay olmaz. Tarih, tahrip edilmiş devletlerin acı sonlarını belgeleyen ibret levhalarıyla doludur. Şu sözüm, sizi ve sizler gibi düşünenleri belki üzer; ama, gerçektir:
Bugün askerler, sizden, benden ve demokrasi havarilerinden daha fazla demokrattırlar ve devlete ve rejime sahiplilik bilgi ve şuuru taşımaktadırlar. Türkiye'yi ve dünyayı da çok iyi izlemektedirler. Siz; siz olun da, Yüce İslâm Dinini, kendi çıkarları doğrultusunda istismar ederek ve halkı aldatarak kendi saltanatlarını daim kılmak için gayret edenlerin, bedava avukatlığına soyunmayınız. Zirâ; yalanın, hırsızlığın, başkalarının zararına servet edinmenin, insanları "Bizden olanlar ve bizden olmayanlar" şeklinde tasnife tabi tutanların, insanların ve kamunun mallarına tecavüz edenlerin; söylemleri ne olursa olsun; Yüce ve evrensel İslâm Dininde yerleri yoktur ve bu gibileri Allah, insanlık defterinden isimlerini, hiç şüphesiz, silmiştir.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
17 Mart 2009 Salı
Görülmek istenmeyen gerçekler.
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 1 Aralık 2004
Sayın BAŞBAKAN;
Belirttiğiniz gibi ülkemizde, “Bürokratik oligarşi” vardır ve bu durumdan siyaset adamlarının şikâyete hakları yoktur. Zira; bürokratik oligarşiyi, devlet katında çalışanları “Bizden olanlar ve bizden olmayanlar” şeklinde tasnife tâbi tutan SİYASET ADAMLARI yaratmıştır.
Bu ayırım, ehliyet ve liyakati dışlamış; dâimâ, “Evet Efendim!” diyen yalaka dalkavukları, ön plâna çıkarmıştır. Neticede; yüksek ahlâk ve faziletin kıymeti kalmamış ve insan karakterinin süflî yönlerini istismar eden alçak karakterli uşaklar himaye edildikleri için, boş buldukları meydanda, istedikleri gibi at koşturmuşlardır. Siyasî tarihimizin 33 yılı, bu gerçeğin acı örnekleriyle doludur. Ki; “Siyasî oligarşi” yaratıcılığının müsebbibi, 12 Mart 1971 muhtırasından sonra kurulan “Beyin takımı” hükümetidir. 1983 seçimlerinden sonra ise, iş, zıvanadan çıkmıştır.
Açık kalplilikle ifade ediyorum: iktidarınız da bu hususta, masum değildir.
Konuşmanızın bir bölümünde, “Doğrudan gelir desteğini alırsın, mazot desteğini alırsın. Bu millet, yatıp, kalkıp, size mi çalışacak?” tarzındaki ifadenizi ise, bir talihsizlik olarak değerlendiriyorum. Zira;
Bu ülkenin en mağdur insanları, çiftçiler ve köylülerdir. Bu mağduriyet sebebiyle de ülkemizde, tarım ve hayvancılık yere serilmiştir. Devletin destekleri; hayalisi de dâhil, ithalât ve ihracatçıya akıtılmıştır.
Kaynak Kullanımı ve Destekleme Fonuna (KKDF) kesilen paralarla (Ki; bunlar, bankalardan kredi kullanan zordaki vatandaşlarımızdan zoraki kesilen paralardır.), KDV ve vergi iadelerini hesaplayanlar, bu gerçeği net bir şekilde görürler. Hele; Türkiye’nin iç borca ihtiyacı yokken, KUR-FAİZ makasında şekillendirilen bir modelle İÇ BORÇ CANAVARI yaratanlara aktarılan DEVLET KAYNAKLARI, dudak uçuklatır.
Sayın BAŞBAKAN;
Doğruları bulmak iktidarların görevidir. Ekte; DÜNYA BANKASI’nın bir raporundan alıntıları, tetkiklerinize arz ediyorum:
Dünya Bankası’nın 9 Mart 2004 tarihli Raporundan alınmıştır:
1-2004 yılı itibariyle Köylü nüfusumuz, 24 milyondur. Yani, 3 kişiden biri, köyde oturmaktadır. Konuya tarım nüfusu olarak bakılırsa bu sayı, 32 milyona çıkar. Yani; Türkiye’nin yüzde 45’i, tarımla uğraşmaktadır. Buna karşılık; tarımın millî gelirden aldığı pay, son üç yıl içinde yüzde 15’ten, yüzde 13’e gerilemiştir.
2-Rapora göre; üç yıllık program sürecinde çiftçilere yapılan malî destek, 4.3 milyar dolar gerilemiştir. Yani, azalmıştır.
3-Dünya Bankası övünerek, bu üç yıl içinde, starımsal gelirlerin reel olarak yüzde 16; tarım fiyatlarının reel olarak yüzde 13 gerilediğini açıklamaktadır.
4-Yine, program süresince gübre sübvansiyonları, yüzde 50 azalırken, gübre fiyatları ikiye katlanmıştır.
5-Aynı dönemde ekili alanlarda, 450 hektarlık bir azalma olmuştur.
6-Türkiye, OECD ülkeleri içinde tarımını en az destekleyen ülke konumuna düşürülmüştür.
Bu RAPORDAN çıkan anlam şudur:
Türkiye, köylü için çalışmamıştır. Aksine köylü, başkaları için çalışmıştır. Bugünkü iktidar ve bundan önceki iktidarlar, şimdiye kadar işçi, memur ve köylüye KEMER SIKTIRMIŞTIR. Buna mukabil iktidarlar, devlete borç verenlere YÜKSEK FAİZ ödemişlerdir. Yani; halkın yüzde 90’ı, yüzde 10’u için çalışmıştır.
Şu gerçek unutulmamalıdır:
TARIM ve HAYVANCILIĞINI geliştiremeyen ülkelerin SANAYİLEŞME ve BÜYÜME şansları yoktur. Kendi kendisini besleyemeyen ülkelerin, BÜYÜKLÜK iddia etmeleri de mümkün değildir.
Bir ülkenin dağları, yaylaları et, süt ve yün deposudur. Ovaları ise; sanayinin bitmez, tükenmez, en sağlam kaynağıdır. Halkın satın alma gücünün yükseltilmesi için, vazgeçilemez en önemli kaynaktır.
Değerlendirilmesi dileklerimle arz ederim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 1 Aralık 2004
Sayın BAŞBAKAN;
Belirttiğiniz gibi ülkemizde, “Bürokratik oligarşi” vardır ve bu durumdan siyaset adamlarının şikâyete hakları yoktur. Zira; bürokratik oligarşiyi, devlet katında çalışanları “Bizden olanlar ve bizden olmayanlar” şeklinde tasnife tâbi tutan SİYASET ADAMLARI yaratmıştır.
Bu ayırım, ehliyet ve liyakati dışlamış; dâimâ, “Evet Efendim!” diyen yalaka dalkavukları, ön plâna çıkarmıştır. Neticede; yüksek ahlâk ve faziletin kıymeti kalmamış ve insan karakterinin süflî yönlerini istismar eden alçak karakterli uşaklar himaye edildikleri için, boş buldukları meydanda, istedikleri gibi at koşturmuşlardır. Siyasî tarihimizin 33 yılı, bu gerçeğin acı örnekleriyle doludur. Ki; “Siyasî oligarşi” yaratıcılığının müsebbibi, 12 Mart 1971 muhtırasından sonra kurulan “Beyin takımı” hükümetidir. 1983 seçimlerinden sonra ise, iş, zıvanadan çıkmıştır.
Açık kalplilikle ifade ediyorum: iktidarınız da bu hususta, masum değildir.
Konuşmanızın bir bölümünde, “Doğrudan gelir desteğini alırsın, mazot desteğini alırsın. Bu millet, yatıp, kalkıp, size mi çalışacak?” tarzındaki ifadenizi ise, bir talihsizlik olarak değerlendiriyorum. Zira;
Bu ülkenin en mağdur insanları, çiftçiler ve köylülerdir. Bu mağduriyet sebebiyle de ülkemizde, tarım ve hayvancılık yere serilmiştir. Devletin destekleri; hayalisi de dâhil, ithalât ve ihracatçıya akıtılmıştır.
Kaynak Kullanımı ve Destekleme Fonuna (KKDF) kesilen paralarla (Ki; bunlar, bankalardan kredi kullanan zordaki vatandaşlarımızdan zoraki kesilen paralardır.), KDV ve vergi iadelerini hesaplayanlar, bu gerçeği net bir şekilde görürler. Hele; Türkiye’nin iç borca ihtiyacı yokken, KUR-FAİZ makasında şekillendirilen bir modelle İÇ BORÇ CANAVARI yaratanlara aktarılan DEVLET KAYNAKLARI, dudak uçuklatır.
Sayın BAŞBAKAN;
Doğruları bulmak iktidarların görevidir. Ekte; DÜNYA BANKASI’nın bir raporundan alıntıları, tetkiklerinize arz ediyorum:
Dünya Bankası’nın 9 Mart 2004 tarihli Raporundan alınmıştır:
1-2004 yılı itibariyle Köylü nüfusumuz, 24 milyondur. Yani, 3 kişiden biri, köyde oturmaktadır. Konuya tarım nüfusu olarak bakılırsa bu sayı, 32 milyona çıkar. Yani; Türkiye’nin yüzde 45’i, tarımla uğraşmaktadır. Buna karşılık; tarımın millî gelirden aldığı pay, son üç yıl içinde yüzde 15’ten, yüzde 13’e gerilemiştir.
2-Rapora göre; üç yıllık program sürecinde çiftçilere yapılan malî destek, 4.3 milyar dolar gerilemiştir. Yani, azalmıştır.
3-Dünya Bankası övünerek, bu üç yıl içinde, starımsal gelirlerin reel olarak yüzde 16; tarım fiyatlarının reel olarak yüzde 13 gerilediğini açıklamaktadır.
4-Yine, program süresince gübre sübvansiyonları, yüzde 50 azalırken, gübre fiyatları ikiye katlanmıştır.
5-Aynı dönemde ekili alanlarda, 450 hektarlık bir azalma olmuştur.
6-Türkiye, OECD ülkeleri içinde tarımını en az destekleyen ülke konumuna düşürülmüştür.
Bu RAPORDAN çıkan anlam şudur:
Türkiye, köylü için çalışmamıştır. Aksine köylü, başkaları için çalışmıştır. Bugünkü iktidar ve bundan önceki iktidarlar, şimdiye kadar işçi, memur ve köylüye KEMER SIKTIRMIŞTIR. Buna mukabil iktidarlar, devlete borç verenlere YÜKSEK FAİZ ödemişlerdir. Yani; halkın yüzde 90’ı, yüzde 10’u için çalışmıştır.
Şu gerçek unutulmamalıdır:
TARIM ve HAYVANCILIĞINI geliştiremeyen ülkelerin SANAYİLEŞME ve BÜYÜME şansları yoktur. Kendi kendisini besleyemeyen ülkelerin, BÜYÜKLÜK iddia etmeleri de mümkün değildir.
Bir ülkenin dağları, yaylaları et, süt ve yün deposudur. Ovaları ise; sanayinin bitmez, tükenmez, en sağlam kaynağıdır. Halkın satın alma gücünün yükseltilmesi için, vazgeçilemez en önemli kaynaktır.
Değerlendirilmesi dileklerimle arz ederim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
16 Mart 2009 Pazartesi
Değişmeyen gerçekler.
Sayın Bülent ARINÇ
TBMM Başkanı
Ankara 12 Nisan 2006
Sayın BAŞKAN;
“KUTLU DOĞUM HAFTASI” törenindeki sözleriniz, düşündürücüdür.
PEYGAMBER SEVGİSİNİ, gül demeti şovuna dönüştürmeniz ise, ibret vericidir.
Sebebine gelince:
İnsanlık âlemini karanlıktan aydınlığa çıkaran ve insanlık âleminin hakiki kurtarıcısı Hz. PEYGAMBERİMİZ, “İnsanlar, sözleriyle değil; yaptıkları ile değer bulur.” diye buyurmuşlardır.
Ne yazık ki; Müslümanlar, asırlardan beri KUR’AN’DA belirtilen GERÇEK İSLÂMA sırt çevirdikleri için, zillete mahkûm olmuşlardır. İSLÂMLA taban tabana zıt söz ve uygulamalarla, dalâlete düşmüşlerdir.
KUR’AN’IN hemen, hemen her sayfasında, “ÂDİL olunuz, ZULÜM yapmayınız.” Emri olduğu halde; yetim hakkı yiyerek, başkalarının zararına kasalarını doldurarak, hak etmedikleri makam, mevki ve rütbeleri elde ederek, adâletten uzaklaşarak, hem kendilerine ve hem de başkalarına zulmetmişlerdir.
Sayın BAŞKAN;
Gerçek PEYGAMBER SEVGİSİ, Hz. Peygamberimizin HIRA DAĞI’ndan tek başına İSLAMİYETİ ilân ettiği zaman verdiği emirlere uymakla mümkün olur. Ki; o emirler, hiçbir zaman değerini kaybetmemiştir ve KIYAMETE kadar geçerli olacaktır. İşte, o EMİRLER:
1-Aciz insan PUTUNA tapılmayacak. Yani; KULA, kulluk edilmeyecek.
2-FUKARA, inletilmeyecek.
3-GARİPLERİN, sırtına binilmeyecek.
4-ACİZLER, GÜÇSÜZLER, itilip, kakılmayacak.
5-HERKES hakkını, serbestçe alacak.
6-Herkes, yaptıklarının hesabını verecek.
Bu emirler, EVRENSELDİR ve gerçek DEMOKRASİNİN de TEMEL kurallarıdır. Bu emirlerin icapları yapılmadıkça; gül dağıtmanın, tören yapmanın, parlak sözler söylemenin, duygusal davranmanın ve ağlamanın, gözyaşı dökmenin bir anlamı kalmaz. Yapılan etkinlikler de, his istismarından öteye geçemez.
Bu sebeple; Hz. Peygamberimizin sevgi ve muhabbetini gönüllerde yaşatmak isteyenler, her şeyden önce, Hz. Peygamberimizin bu emirlerini, hayata geçirmelidirler. Herkesten önce de ülkeyi yönetenler, nefislerinin hayırlarını ayaklar altına alarak, bu emirlere uymak suretiyle topluma örnek olmalıdırlar. Zira; ülkeyi yönetenlerin yaptıkları, yönetilenler için örnek olur.
Kabul edilmelidir ki; zulüm sahiplerinin işlerine gelmeyen bu emirler hayata geçirilmedikçe; İslâmın gerçek nuru parlamayacak ve ne yapılırsa yapılsın, Hz. PEYGAMBERİMİZ, memnun olmayacaktır. Zira; gerçek İSLÂM DİNİ, sosyal meseleleri ön plânda tutan ve hayata geçirilmesini emreden EVRENSEL bir dindir.
Henüz daha milletvekilliği dokunulmazlığının çözüme kavuşturulamadığı ülkemizde; gül dağıtmayı, peygamber sevgisi olarak ilân etmek ve ölçüsü kabul etmek, bir SİYASÎ GÖSTERİNİN inkâr edilemez delilidir. Ki; bana göre, İSTİSMARIN en büyüğüdür.
İnançlarımın gereği VATANDAŞLIK HAKLARIMI kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
TBMM Başkanı
Ankara 12 Nisan 2006
Sayın BAŞKAN;
“KUTLU DOĞUM HAFTASI” törenindeki sözleriniz, düşündürücüdür.
PEYGAMBER SEVGİSİNİ, gül demeti şovuna dönüştürmeniz ise, ibret vericidir.
Sebebine gelince:
İnsanlık âlemini karanlıktan aydınlığa çıkaran ve insanlık âleminin hakiki kurtarıcısı Hz. PEYGAMBERİMİZ, “İnsanlar, sözleriyle değil; yaptıkları ile değer bulur.” diye buyurmuşlardır.
Ne yazık ki; Müslümanlar, asırlardan beri KUR’AN’DA belirtilen GERÇEK İSLÂMA sırt çevirdikleri için, zillete mahkûm olmuşlardır. İSLÂMLA taban tabana zıt söz ve uygulamalarla, dalâlete düşmüşlerdir.
KUR’AN’IN hemen, hemen her sayfasında, “ÂDİL olunuz, ZULÜM yapmayınız.” Emri olduğu halde; yetim hakkı yiyerek, başkalarının zararına kasalarını doldurarak, hak etmedikleri makam, mevki ve rütbeleri elde ederek, adâletten uzaklaşarak, hem kendilerine ve hem de başkalarına zulmetmişlerdir.
Sayın BAŞKAN;
Gerçek PEYGAMBER SEVGİSİ, Hz. Peygamberimizin HIRA DAĞI’ndan tek başına İSLAMİYETİ ilân ettiği zaman verdiği emirlere uymakla mümkün olur. Ki; o emirler, hiçbir zaman değerini kaybetmemiştir ve KIYAMETE kadar geçerli olacaktır. İşte, o EMİRLER:
1-Aciz insan PUTUNA tapılmayacak. Yani; KULA, kulluk edilmeyecek.
2-FUKARA, inletilmeyecek.
3-GARİPLERİN, sırtına binilmeyecek.
4-ACİZLER, GÜÇSÜZLER, itilip, kakılmayacak.
5-HERKES hakkını, serbestçe alacak.
6-Herkes, yaptıklarının hesabını verecek.
Bu emirler, EVRENSELDİR ve gerçek DEMOKRASİNİN de TEMEL kurallarıdır. Bu emirlerin icapları yapılmadıkça; gül dağıtmanın, tören yapmanın, parlak sözler söylemenin, duygusal davranmanın ve ağlamanın, gözyaşı dökmenin bir anlamı kalmaz. Yapılan etkinlikler de, his istismarından öteye geçemez.
Bu sebeple; Hz. Peygamberimizin sevgi ve muhabbetini gönüllerde yaşatmak isteyenler, her şeyden önce, Hz. Peygamberimizin bu emirlerini, hayata geçirmelidirler. Herkesten önce de ülkeyi yönetenler, nefislerinin hayırlarını ayaklar altına alarak, bu emirlere uymak suretiyle topluma örnek olmalıdırlar. Zira; ülkeyi yönetenlerin yaptıkları, yönetilenler için örnek olur.
Kabul edilmelidir ki; zulüm sahiplerinin işlerine gelmeyen bu emirler hayata geçirilmedikçe; İslâmın gerçek nuru parlamayacak ve ne yapılırsa yapılsın, Hz. PEYGAMBERİMİZ, memnun olmayacaktır. Zira; gerçek İSLÂM DİNİ, sosyal meseleleri ön plânda tutan ve hayata geçirilmesini emreden EVRENSEL bir dindir.
Henüz daha milletvekilliği dokunulmazlığının çözüme kavuşturulamadığı ülkemizde; gül dağıtmayı, peygamber sevgisi olarak ilân etmek ve ölçüsü kabul etmek, bir SİYASÎ GÖSTERİNİN inkâr edilemez delilidir. Ki; bana göre, İSTİSMARIN en büyüğüdür.
İnançlarımın gereği VATANDAŞLIK HAKLARIMI kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
15 Mart 2009 Pazar
Değişen bir şey yoktur.
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 15 Mart 2009
Sayın BAŞBAKAN;
Başta siz olmak üzere bütün liderlerin miting meydanlarında yaptıkları konuşmaları dikkatle izliyorum.
Üzülerek ifade eydim ki; konuşmalar, zorluklarla boğuşan ve her türlü sıkıntılara katlanan halkımızı rahatlatıcı nitelikte değildir.
Bugün iktidarda siz varsınız ve bu seçimler, iktidar değiştirmeyecektir. İktidar olmanız hasebiyle sizden beklentimiz; gerginlikleri azaltıcı ve milletimizi rahatlatıcı ortam yaratmanızdır.
Türkiye zordadır ve gerçekten fukaralık, işsizlik had safhaya ulaşmıştır. Bu zorluklar, Eksimbank kredilerinin arttırılması, KOBİLERE verilecek yeni kredi destekleri, beyaz eşya ve otomobilde ÖTV indirimi ile aşılamaz. Çünkü Türkiye, 29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmektedir.
69 yaşımdayım ve Türkiye’yi iyi izleyen bir vatandaşım.
Bugünü değerlendirmek için yeni bir şeyler söylemeyeceğim. 29 Aralık 2004 tarihinde size yazdığım mektubumu, tekrar bilgilerinize arz etmekle yetineceğim. İşte, mektubum:
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan
Ankara 29 Aralık 2004
Sayın BAŞBAKAN;
İster kabul edilsin, ister kabul edilmesin; gerçek, şudur:
29 Aralık 1983’ten itibaren Türkiye, finans ve bankacılık kesimiyle (Hazine ve Merkez Bankası tarafından kollanan ve kayırılan kesim), Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve siyasî iktidarları etkisi altına alabilen 10-15 holdinge esir edilmiştir.
Ülkemizde bu kesimler, genellikle devletin; desteği, teşviki, kredisi, ihalesi, vergi kolaylığı, istisnası, muafiyeti ile büyümüşlerdir. Bu sebeple de gözleri hep, devlettedir. Bu kesimler o kadar güçlüdürler ki; iç borçların yönetiminde söz sahibidirler ve sıcak para hareketlerini de yönetirler. Örnek:
Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı, 60 milyar dolardır. Özel sektör (Yukarıda belirttiğim kesim), 30-40 milyar dolarlık finansman bulabilmektedir. Bu finansman kaynağının büyük bir bölümü, bizim özel sektörümüzün, dışarıda tuttuğu kendi kaynağıdır. Ki; bu kaynak, daima sıcak para hareketinde kullanılmıştır ve kullanılmaktadır. İstediği zaman da, ekonomik kriz çıkarılabilmektedir. Bugüne kadar yaşanan krizler, aslında, sıcak para hareketini yöneten ve yönlendiren kesimin dayatmasıdır.
Dikkatlerinize arz ediyorum:
1991, 1995, 1999, 202 seçimleri, iktidar değiştirmiştir. Bu iktidar değişiklikleri, halkın memnuniyetsizliği ve iktidarların kolay idare tarzını seçmiş olmaları sebebiyledir. İşin ilginç yanı şudur:
Yıkılan iktidarlar, Maliye Bakanları ve ekonomiden sorumlu addedilen Devlet Bakanları yüzünden yıkılmışlardır. Zira; bu bakanlar, işin özünü kavrayamadıkları için Başbakanları ve hükümetleri yanıltmışlar; halka da, yalan söylemişlerdir.
Kendi kendime,”Değişen nedir?” diye sorduğum oluyor. Ama; hiçbir şeyin değişmediğini müşahede ettiğim için de üzülüyorum. Örnek:
Maliye Bakanı Unakıtan’ın Meclis’teki esprili konuşmalarını dinledim. “Para bol, bütçe fazla veriyor; isteyin, istediğiniz kadar.” diyor. Ama; gerçek, onun ifade ettiği gibi değildir. İşte gerçek:
Eczacıyım. Bağ-Kur ve SSK borçları daima, bizleri bunaltacak şekilde çok geç ödenir. Emekli Sandığı, nispeten sözleşme şartlarına uygun biçimde ödeme yapardı. Ama; 70 günden beri Emekli Sandığı da ödeme yapmıyor. (Bugün ödeme yapıp yapmayacağını da bilemiyorum.) Tahsilât yapamadığım için ödemelerimi, banka kredileriyle borçlanarak yapıyorum.
Bu şartlarda, Maliye Bakanı’nın sözleri, askıda kalmıyor mu?
Bu konuları derin bir analize tabi tutarsak; gerçek, şaşırtıcı bir tablo ortaya çıkarır.
Şöyle ki:
Aslında DEVLET, hiçbir kesimin (müteahhit, eczacı, köylü, işçi, vs.) parasını zamanında ödemiyor. 20 yıldan beri DEVLET, ödemelerini aksatıyor. Bunun altında baskın bir lobinin, hâkim bir zümrenin baskısını aramak icap eder. Meselâ bu baskının sebebi bankacılık ve finans kesimi olabilir. Bu sayede finans ve bankacılık kesimi, faizle para kullandırma hedefini gerçekleştirmiş olabilir.
Bu konulara eğilmek ve çare bulmak, siyasî iktidarların görevidir.
Sayın BAŞBAKAN;
Nefis mukayesesi ve başkalarını sevme özelliği, iktidarların en önemli vasfı olmalıdır. Zira; bu özelliği taşıyan iktidarlar, adâletin sağlanmasını da temin etmiş olurlar.
Vatandaşlık haklarımı kullanarak, işlerin iyi gitmediğini duyurmak istedim. Ertuğrul Özkök’ün yaşadığı ülkemizde, Hüsnü Akıncı’nın da yaşadığını belirtmek istedim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 15 Mart 2009
Sayın BAŞBAKAN;
Başta siz olmak üzere bütün liderlerin miting meydanlarında yaptıkları konuşmaları dikkatle izliyorum.
Üzülerek ifade eydim ki; konuşmalar, zorluklarla boğuşan ve her türlü sıkıntılara katlanan halkımızı rahatlatıcı nitelikte değildir.
Bugün iktidarda siz varsınız ve bu seçimler, iktidar değiştirmeyecektir. İktidar olmanız hasebiyle sizden beklentimiz; gerginlikleri azaltıcı ve milletimizi rahatlatıcı ortam yaratmanızdır.
Türkiye zordadır ve gerçekten fukaralık, işsizlik had safhaya ulaşmıştır. Bu zorluklar, Eksimbank kredilerinin arttırılması, KOBİLERE verilecek yeni kredi destekleri, beyaz eşya ve otomobilde ÖTV indirimi ile aşılamaz. Çünkü Türkiye, 29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmektedir.
69 yaşımdayım ve Türkiye’yi iyi izleyen bir vatandaşım.
Bugünü değerlendirmek için yeni bir şeyler söylemeyeceğim. 29 Aralık 2004 tarihinde size yazdığım mektubumu, tekrar bilgilerinize arz etmekle yetineceğim. İşte, mektubum:
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan
Ankara 29 Aralık 2004
Sayın BAŞBAKAN;
İster kabul edilsin, ister kabul edilmesin; gerçek, şudur:
29 Aralık 1983’ten itibaren Türkiye, finans ve bankacılık kesimiyle (Hazine ve Merkez Bankası tarafından kollanan ve kayırılan kesim), Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve siyasî iktidarları etkisi altına alabilen 10-15 holdinge esir edilmiştir.
Ülkemizde bu kesimler, genellikle devletin; desteği, teşviki, kredisi, ihalesi, vergi kolaylığı, istisnası, muafiyeti ile büyümüşlerdir. Bu sebeple de gözleri hep, devlettedir. Bu kesimler o kadar güçlüdürler ki; iç borçların yönetiminde söz sahibidirler ve sıcak para hareketlerini de yönetirler. Örnek:
Türkiye’nin dış finansman ihtiyacı, 60 milyar dolardır. Özel sektör (Yukarıda belirttiğim kesim), 30-40 milyar dolarlık finansman bulabilmektedir. Bu finansman kaynağının büyük bir bölümü, bizim özel sektörümüzün, dışarıda tuttuğu kendi kaynağıdır. Ki; bu kaynak, daima sıcak para hareketinde kullanılmıştır ve kullanılmaktadır. İstediği zaman da, ekonomik kriz çıkarılabilmektedir. Bugüne kadar yaşanan krizler, aslında, sıcak para hareketini yöneten ve yönlendiren kesimin dayatmasıdır.
Dikkatlerinize arz ediyorum:
1991, 1995, 1999, 202 seçimleri, iktidar değiştirmiştir. Bu iktidar değişiklikleri, halkın memnuniyetsizliği ve iktidarların kolay idare tarzını seçmiş olmaları sebebiyledir. İşin ilginç yanı şudur:
Yıkılan iktidarlar, Maliye Bakanları ve ekonomiden sorumlu addedilen Devlet Bakanları yüzünden yıkılmışlardır. Zira; bu bakanlar, işin özünü kavrayamadıkları için Başbakanları ve hükümetleri yanıltmışlar; halka da, yalan söylemişlerdir.
Kendi kendime,”Değişen nedir?” diye sorduğum oluyor. Ama; hiçbir şeyin değişmediğini müşahede ettiğim için de üzülüyorum. Örnek:
Maliye Bakanı Unakıtan’ın Meclis’teki esprili konuşmalarını dinledim. “Para bol, bütçe fazla veriyor; isteyin, istediğiniz kadar.” diyor. Ama; gerçek, onun ifade ettiği gibi değildir. İşte gerçek:
Eczacıyım. Bağ-Kur ve SSK borçları daima, bizleri bunaltacak şekilde çok geç ödenir. Emekli Sandığı, nispeten sözleşme şartlarına uygun biçimde ödeme yapardı. Ama; 70 günden beri Emekli Sandığı da ödeme yapmıyor. (Bugün ödeme yapıp yapmayacağını da bilemiyorum.) Tahsilât yapamadığım için ödemelerimi, banka kredileriyle borçlanarak yapıyorum.
Bu şartlarda, Maliye Bakanı’nın sözleri, askıda kalmıyor mu?
Bu konuları derin bir analize tabi tutarsak; gerçek, şaşırtıcı bir tablo ortaya çıkarır.
Şöyle ki:
Aslında DEVLET, hiçbir kesimin (müteahhit, eczacı, köylü, işçi, vs.) parasını zamanında ödemiyor. 20 yıldan beri DEVLET, ödemelerini aksatıyor. Bunun altında baskın bir lobinin, hâkim bir zümrenin baskısını aramak icap eder. Meselâ bu baskının sebebi bankacılık ve finans kesimi olabilir. Bu sayede finans ve bankacılık kesimi, faizle para kullandırma hedefini gerçekleştirmiş olabilir.
Bu konulara eğilmek ve çare bulmak, siyasî iktidarların görevidir.
Sayın BAŞBAKAN;
Nefis mukayesesi ve başkalarını sevme özelliği, iktidarların en önemli vasfı olmalıdır. Zira; bu özelliği taşıyan iktidarlar, adâletin sağlanmasını da temin etmiş olurlar.
Vatandaşlık haklarımı kullanarak, işlerin iyi gitmediğini duyurmak istedim. Ertuğrul Özkök’ün yaşadığı ülkemizde, Hüsnü Akıncı’nın da yaşadığını belirtmek istedim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Hiç eskimeyen yüzler.
Sayın Fehmi Koru,
Sayın Derya Sazak;
TRT-1 Televizyonu
Politik Açılım Programı 15 Mart 2009
Türkiye, 2002 yılında başlamadı.
Balkan ve Bağdat Pakt'ları sürecine geri dönünüz ve bölgede nelerin olduğunu irdeleyiniz.
Geçmişte Türkiye'nin Sovyetler Birliği ile münasebetlerini düşününüz.
Bunları yaparken 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 müdahalelerinin meydana gelmesi için yapılan provokasyonların odaklarını araştırınız.
Ondan sonra da, birinci ve ikinci Irak Savaşlarının hikmetini ve hedeflerini ortaya koyunuz.
Bugüne gelince;
Büyük Ortadoğu Projesinin ilk etabı olan v e her haliyle Türkiye'yi zora sokan süreci iyi değerlendiriniz. Zira; hedefin ilk etabı gerçekleştirilmiştir ve Irak, üçe bölünmüştür.
Bu fiili durum karşısında bundan sonra olacakları, kendi vicdanlarınızda tartarak, dosdoğru biçimde halka anlatmaya azmediniz.
En son olarak da, Türkiye'nin ekonomisini ve demokrasisini masaya yatırınız. Dış siyasetimizi ABD ve AB'ye, ekonomimizi IMF ve Dünya Bankası'na endekslediğimizi açık kalplilikle ifade ederek, halkı aydınlatmaya çalışınız.
Aksi halde; doğruları bildiğiniz halde hatır veya çıkar karşılığı yalan söylemiş duruma düşersiniz. Zira; Türkiye'nin durumu bellidir:
Başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadi değerlerimiz yabancıların eline geçmiş ve milli sermaye tasfiye edilmiştir. Tarım ve hayvancılığımız çökertilerek, dışa bağımlı hale gelmişiz. Hatta perakende ticaretimiz dahi yabancıların eline geçmiştir. Tabir caizse Türkiye, bir müstemleke ülkesi ve Türk milleti de bir müstemleke haline gelmiştir.
Eğer "Otur!" denilen yerde oturan ve "Kalk!" denilen yerde kalkan ve de başkalarına tâbi bir Türkiye'yi içinize sindirebiliyorsanız, işgal ettiğiniz ekrandan doğruları örtmeye ve halkı yanıltmaya devam ediniz.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Sayın Derya Sazak;
TRT-1 Televizyonu
Politik Açılım Programı 15 Mart 2009
Türkiye, 2002 yılında başlamadı.
Balkan ve Bağdat Pakt'ları sürecine geri dönünüz ve bölgede nelerin olduğunu irdeleyiniz.
Geçmişte Türkiye'nin Sovyetler Birliği ile münasebetlerini düşününüz.
Bunları yaparken 27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 müdahalelerinin meydana gelmesi için yapılan provokasyonların odaklarını araştırınız.
Ondan sonra da, birinci ve ikinci Irak Savaşlarının hikmetini ve hedeflerini ortaya koyunuz.
Bugüne gelince;
Büyük Ortadoğu Projesinin ilk etabı olan v e her haliyle Türkiye'yi zora sokan süreci iyi değerlendiriniz. Zira; hedefin ilk etabı gerçekleştirilmiştir ve Irak, üçe bölünmüştür.
Bu fiili durum karşısında bundan sonra olacakları, kendi vicdanlarınızda tartarak, dosdoğru biçimde halka anlatmaya azmediniz.
En son olarak da, Türkiye'nin ekonomisini ve demokrasisini masaya yatırınız. Dış siyasetimizi ABD ve AB'ye, ekonomimizi IMF ve Dünya Bankası'na endekslediğimizi açık kalplilikle ifade ederek, halkı aydınlatmaya çalışınız.
Aksi halde; doğruları bildiğiniz halde hatır veya çıkar karşılığı yalan söylemiş duruma düşersiniz. Zira; Türkiye'nin durumu bellidir:
Başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadi değerlerimiz yabancıların eline geçmiş ve milli sermaye tasfiye edilmiştir. Tarım ve hayvancılığımız çökertilerek, dışa bağımlı hale gelmişiz. Hatta perakende ticaretimiz dahi yabancıların eline geçmiştir. Tabir caizse Türkiye, bir müstemleke ülkesi ve Türk milleti de bir müstemleke haline gelmiştir.
Eğer "Otur!" denilen yerde oturan ve "Kalk!" denilen yerde kalkan ve de başkalarına tâbi bir Türkiye'yi içinize sindirebiliyorsanız, işgal ettiğiniz ekrandan doğruları örtmeye ve halkı yanıltmaya devam ediniz.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
14 Mart 2009 Cumartesi
Teşhis hatası
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 14 Mert 2009
Sayın BAŞBAKAN;
Kredi kartı borçlularının sahtekâr olmadıklarını, aksine, çarpık bankacılık sistemi tarafından sömürülen çaresiz mağdurlar olduklarını ispata hazırım.
Bu önemli konuyu bilgilerinize, tetkiklerinize ve takdirlerinize arz ederim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 14 Mert 2009
Sayın BAŞBAKAN;
Kredi kartı borçlularının sahtekâr olmadıklarını, aksine, çarpık bankacılık sistemi tarafından sömürülen çaresiz mağdurlar olduklarını ispata hazırım.
Bu önemli konuyu bilgilerinize, tetkiklerinize ve takdirlerinize arz ederim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)