25 Mart 2009 Çarşamba

Hafızalar zayıflamamalıdır.

Sayın Kemal Derviş
Devlet Bakanı
Ankara 20 Temmuz 2001

Türkiye’yi ne derecede tanıdığınızı, iktisat bilginizin derinliğini bilmemekle beraber, her şeyi bildiğinizi varsayarak, şu soruyu sormak istiyorum:

Amerikan Merkez Bankası, iki yıllık bir program hazırlasa ve Amerikan dolarının her ay, Alman markı karşısında yüzde 2 oranında değer kaybedeceğini duyursa ve yabancı paraların tedavülüne imkân tanısa; bununla da yetinmeyerek, bankalarda döviz hesaplarının açılmasına izin vererek, döviz ticaretini serbest bıraksa; acaba, parası olan Amerikan vatandaşları, Alman markına yatırım yapmazlar mı?

Amerikan Hazinesi de, kur-faiz makasına dayalı bir iç borç politikası yürüterek, iç borç yönetimini bankalara veya para spekülatörlerinin eline bıraksa; acaba, Amerikan ekonomisi, rant esasına göre şekillenmez mi?

Sayın Bakan;

Kasım 2000 krizinden beri olup, bitenleri dikkatle izliyorum. Gelişinizi de, merakla izledim. 22 Şubat 2001’den itibaren de, ne yapmak istediğinizi anlamaya ve demeçlerinizdeki “Program” sözcüğünün ne anlama geldiğini çözmeye çalıştım. Vardığım netice şudur:

Aslında, olmayan ve para spekülâtörlerinin dayatmaları sonucunda oluşan krizi ortadan kaldırmaya matuf bir kararınıza rastlayamadım. Bilâkis; döviz piyasasında canavar yaratan ve doları, resmen hisse senedine dönüştüren karar ve uygulamalarınızı gördüm. Yani;

Kur-faiz makasına dayalı ve kur-faiz-borsa üçgeninden ibaret olan şahane rant sisteminin yeniden hayat bulmasına yardımcı oldunuz. Antrenörünüz IMF’nin talimatları doğrultusunda hareket ederek, Türkiye’nin gerçeklerine yüz çevirdiniz. Bilmem ki; bu durum karşısında, “piyasaları düzeltme görevinizi ne ölçüde yerine getirdiğinize dair” bir vicdan muhasebesi yapabildiniz mi?

“Ekonominin mimarı” olarak sizi, medyamız, başköşeye oturttu. Hazine, Merkez Bankası, BDDK, SPK, Kamu Bankaları Ortak Yönetim Kurulu, Borsa Yönetimi v.s. gibi kuruluşlar emrinizdedir. Dış piyasalarda havanız da yerinde; adeta , “Devlet bir yana, Kemal Derviş bir yana” sloganı, sistemden yararlananların parolası haline gelmiştir. Buna rağmen, ortada, görünür bir şey yok...

Merak ediyorum:

Ne yapmak istediğinizi, acaba, kendiniz de, anlayabildiniz mi?

Yoksa; gönlünüze siyaset ateşini düşürenlerin oyununa mı geldiniz?

Yoksa; bilmediğimiz bir misyonunuz mu var?

Sayın Bakan;

Türkiye, paralarını., dövizden faize ve tekrar faizden dövize yatırarak büyük kazançlar sağlayan para sahipleriyle birlikte izlediğiniz gibi bir Türkiye değildir. Türkiye’nin ekonomisi, milli gelirden yüzde 45 pay alan yüzde 1’lik kesim tarafından yönlendirilemez. Zaten; bu bilgisizlik ve tutku, Türkiye’yi zora sokmuştur. Ve iddia ile söylüyorum:

Döviz ticaretine dayalı hiçbir model, Türkiye’yi, bunalımdan kurtaramaz.

Halkı unutan, sosyal devlet anlayışından uzaklaşan, gelir dağılımını adaletsizleştiren ve sadece sermaye kesiminin çıkarlarını gözeten anlayış ve uygulamalar, Türkiye’nin dertlerine çare olamaz.

Çok konuşmakla iddia gerçekleştirilemez. “Ben... Ben...” diyerek de, bir yere varılamaz.

Hüner; herkesin, kendi vücut ikliminde bulunan; sessiz, sözsüz, bizsiz, sizsiz konuşan; “Sus!” dendiği zaman da susmayan ve adına, VİCDAN denilen manevi varlığı ile konuşabilmesindedir.

Bir düşününüz:

Hayat pahalılığı, toplumun büyük bir kesimini ateşten gömlek gibi kuşatmış; işsizlik, ürkütücü boyutlara ulaşmış; çaresizlik, herkesi canından bezdirecek hale gelmiş; üreten, yatırım yapan, istihdam yaratan kişi ve kurumlar yere serilmiş; buna rağmen siz, aldıklarıyla yetinmeyen ve daha fazlasını alabilmek için kriz yaratan finans kesiminin dayatmalarına çözümler aramaktasınız.

Ekonomi anlayışınız buysa; bu ülkenin ve insanlarımızın dertlerine çare bulamazsınız. Bu anlayışınızda değişiklik olmayacaksa; “Ben, bu işin üstesinden gelemeyeceğim.” diyerek, yiğitçe bu işi, yine, herkesin kötülemekle yarışa girdiği siyasi iradeye terk ediniz.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

24 Mart 2009 Salı

Sanal Ekonomi.

Sayın Nazım EKREN
Devlet Bakanı
Ankara 24 Mart 2009


Sayın BAKAN;

Haber Türk Televizyonunda yaptığınız açıklamalarınızı dinledim.

Gerçek olan husus şudur:

Türkiye zordadır. Hükümet olarak aldığınız veya almayı düşündüğünüz tedbirler, zorlukları ortadan kaldıracak nitelikte değildir ve Türkiye’yi rahatlatmayacaktır. Zira; Türkiye, 29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmektedir. İktidarınız da, sizden evvelki iktidarlar gibi, bu gerçeği görememiştir.

12 Eylül 1980’den sonra ülkeyi idare eden iktidarların en büyük yanlışlığı ve hatası, geçmiş dönemleri kötüleyerek, kendi dönemlerini övme gayretlerine girmeleridir. Örnek vereyim:

Bugünkü krizi analiz ederken siz de, 2002 yılını esas alarak döneminizin başarılı olduğunu, milli gelirden ve borç stoklarından örnekler vererek açıklamaya çalıştınız. Şayet bu mukayeseyi, 12 Eylül öncesi Türkiye’si ile 12 Eylül sonrası Türkiye’si olarak yapabilseydiniz; hiç şüphesiz, iktisadi politikalarımızı daha akılcı olarak değerlendirmiş ve gerçeğe ulaşmış olurdunuz. Şöyle ki:

Her şeyden önce, 1965-1980 Türkiye’sinin 15 yıllık dönemini iyi analiz etmek icap ed er. Bunun için de “1965 yılında Türkiye’nin nesi vardı; 1980 Türkiye’sinin neleri oldu?” sorusunun cevabını bulmak lâzımdır. Birkaç örnek vereyim:

1965’te 1 milyon ton olan rafineri kapasitesi, 12 Eylül 1980’de 36 milyon tona ulaşmıştır.
1965’te 4,5 milyar kilovat/saat olan elektrik enerji üretimi, 12 Eylül 1980’de 45 milyar kilovat/saata ulaşmıştır.

1965’te 4 milyon ton olan çimento üretimi 12 Eylül 1980’de, 22 milyon tona ulaşmıştır.
1965’te 280 bin ton olan sıvı çelik üretimi, 12 Eylül 1980’de 8 milyon tona ulaşmıştır.
1965’te hiç olmayan alüminyum ve Petro-kimya tesisleri, 12 Eylül 1980’de vardı.

Bu tespiti, altyapı yatırımları ve diğer sanayi tesisleri için de yapmak, şaşırtıcı bir tablo ortaya çıkarır.

Türkiye, bu 15 yıllık dönem zarfında bu yatırımları gerçekleştirirken KARUN’UN HAZİNELERİNE de sahip değildi. 1965’te fert başına milli geliri, 400 dolar ve toplam ihracatı, geleneksel tarım ürünlerinden oluşan 500 milyon dolardı.

Türkiye bu dönemde, aşırı bir şekilde borçlanmamıştı. 12 Eylül 1980’de Türkiye’nin; toplam borç stoku, 12,5 milyar dolardı.

12 Eylül 1980’de Türkiye’nin nüfusu 44,5 milyona; fert başına milli geliri, 1520 dolara; milli geliri, 67,5 milyar dolara; ihracatı ise, 3,5 milyar dolara ulaşmıştır.
Görülmektedir ki;

Türkiye’nin 12 Eylül sabahı borç stoku, milli gelirin yüzde 20’si kadardı. Şayet İhtilâl İdaresi, imkân bulsaydı ve gelmiş, geçmiş bütün Cumhuriyet Hükümetlerine “Bu borcu niçin yaptınız ve nerede kullandınız?” diye sorsaydı; karşılığında, 100 milyar dolar değerinde bir varlığın oluştuğunu tespit etmiş olurdu. Yalnız TÜPRAŞ ve PETRO-KİMYA tesisleri bu borcun karşılığıdır.

Şimdi, 1980 sonrasına bir bakalım:

Teferruata girmeyeceğim. Aradan geçen bu 29 yıl zarfında DEVLET, 550 milyar dolar faiz ödemiştir ve toplam borç stoku, 500 milyar dolara ulaşmıştır. Yani Türkiye, bu dönem zarfında 1 trilyon doların üstünde bir harcama yapmıştır.

Bu harcamanın karşılığı da yoktur. 2009 Bütçesinde 58 milyar lira faiz ödemesi öngörülmüştür. Üstelik; başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadi değerlerimiz ve perakende ticaretimiz, yabancıların eline geçmiştir. İktidarınız da, 50 milyar doları aşan özelleştirme geliri ile övünmektedir.

İnceletirsiniz diye önemli bir husus dikkatlerinize arz ediyorum:

Türkiye, Ağustos 1989 yılında yürürlüğe konan 32 Sayılı Konvertibilite Kararından sonra borç batağına saplanmıştır. 1987 yılında Türkiye’nin iç borcu, 6 milyar dolardı. 2002 sonunda iç ve dış borç stoku, 220 milyar dolara ulaşmıştır. 6,5 yıllık iktidarınız döneminde ise toplam borç stoku, 500 milyar dolara ulaşmıştır. 6,5 yıl zarfında ödenen faiz, 220 milyar lirayı bulmuştur.

Milli gelirin üçe katlandığı da, bir rakam ifadesidir. 1968 sabit fiyatları ile milli gelirdeki artış, yüzde 33’tür.

Merak ettiğim husus ise şudur:

Âsûde kaldığınız zaman, kendi kendinize,”Acaba, Türkiye bu duruma niçin ve nasıl düştü veya düşürüldü?” sorusunu sorduğunuz oluyor mu?

Turgut Özal ve Tansu Çiller dönemlerinin irdelenmesinin ve sorgulanmasının zamanı gelmedi mi?

Atilla Karaosmanoğlu ve ekibinin, Kemal Derviş’in, ve buna benzer başkaları tarafından görevlendirilen kişilerin üstlendikleri görevlerin hedefleri, örtülü mü kalacaktır?

Avrupa’da Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip olan Türkiye’nin, kendi kendisini besleyemeyecek duruma düşmesi ve halkın fukaralaşması, bir tesadüf müdür?

Genç, dinamik, yüksek teşebbüs kabiliyetli insan gücüne; zengin yeraltı ve yerüstü zenginliklere sahip olan Türkiye’nin; kendi kendine yetersiz ve daima başkalarına muhtaç olması aklın, mantığın, ilmin ve vicdanın kabul edebileceği bir husus mudur?

Sayın BAKAN;

Türkiye’nin kendine gelmesi ve büyük bir hamle gerçekleştirmesi şarttır. Bunun için de önce, yürürlükteki yanlış ekonomi ve para politikalarından vazgeçerek, gerçek anlamda ÜRETKEN bir EKONOMİNİYİ hayata geçirmek zorundadır.

Zira;
Para ticaretine dayalı bu çarpık ve yanlış model, Türkiye’nin geleceğini daha da zora sokacak ve hatta karartacaktır.Parasal oyunların, gözbağcılığı andıran tedbir ve ekonomik paketleriyle, Türkiye’nin ve Türk milletinin rahatlaması, hamle yapması ve geleceğe matuf hedeflere yönelmesi mümkün değildir.

Türkiye’nin 29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edildiğini ispata hazırım.

Türkiye meselelerini dikkatli ve yakından izleyen bir vatandaş olarak ve de demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Gereğini yapacağınıza ve gereken kişi ve kurumları uyaracağınıza inanmaktayım.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

23 Mart 2009 Pazartesi

Ekonomi ve yabancı ideoloji.

Sayın Kemal Derviş
Devlet Bakanı
Ankara 21 Haziran 2001

Sayın BAKAN;

“Ekonomi bilmiyorsunuz.” diyemem. Ama; Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanımadığınızı söyleyebilirim.

Neden mi?

İşte sebebi:

Göreve geldiğiniz günden beri ortaya, tutarlı ve Türkiye gerçeklerine uygun ve geçerli bir para politikası koyamadınız. Siz de; 1987 yılı başından beri kur-faiz makasında geliştirilen şahane bir rant sistemine yenik düştünüz. Yenik düşmek bir yana;

Türkiye’nin; finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisine istek ve çıkarları doğrultusunda yön vermesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edildiğini anlayamadınız. Eğer anlasaydınız;

Birleştirilen üç kamu bankasının ortak yönetim kurulu başkanlığına, Aydın Doğan’ın ortağı olduğu söylenen Dışbank Murahhas Azası Vural Akışık’ı, Fona devredilen bankalar için oluşturulan ortak yönetimin başına Koç Grubundan emekli Tevfik Altınok’u, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Başkanlığına Koçbank Genel Müdürü Engin Akçakoca’yı getirmezdiniz.

Eğer Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanısaydınız;

Yaşanan ve bundan sonra yaşanacak krizlerin gerçek sebebinin; kur-faiz makasına dayalı çarpık bir ekonomik modelde “Sıcak para” rantından alabildiğine yararlanmasını başaran para sahiplerinin dayatmaları olduğunu görürdünüz. Beş büyük grubun, Türkiye’yi, nasıl sömürdüğünü anlardınız.

Sayın Bakan;

IMF ve Dünya Bankası diretti ve “Derviş Kanunları” adı verilen kanunlar, bir, bir Meclis’ten geçerek yürürlüğe girdi. Finans kesimi ve etkili holdingler “Takas” diye tutturdu ve takas gerçekleşti. Buna rağmen Türkiye, rahatladı mı?

Hayır!

Bundan sonra da rahatlaması mümkün müdür?

Yine hayır!

Neden?

Çünkü; finans ve bankacılık kesimi, alacağını aldıktan sonra, daha fazlasını alabilmek için tekrar bastırır ve dayatır!

Çünkü; en büyük sektör haline gelen döviz ticareti sayesinde bu etkin kesimler, çok büyük paralar kazanmışlar ve kazandıkları paraları, yurt dışında istiflemişlerdir. “Kısa vadeli yabancı sermaye” adı altında Türkiye’ye gelen sermaye de, bu kesimin paralarıdır.

Bir düşününüz:

“Tahtakale piyasası” adı verilen oluşum, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nı çaresiz bırakmaktadır.

Ve bu güç, kamu bankalarını tasfiye ettirebilmektedir.

Merkez Bankası ile Hazine, oluşan bu gücün karşısında aciz kalmaktadır.

Büyük bir iddianın sahibi olan siz de, çaresizlik içersinde, şaşırmış vaziyette, ne yapacağınızı bilemez hale gelmiş bulunmaktasınız. Üstelik; para politikalarının tespitinde, Türkiye’ye hükmeden bankacıları söz sahibi yapmış durumdasınız.

Şu tabloya dikkat ediniz:

Aktif büyüklükleri 40 katrilyon lira olan kamu bankalarını, aktif büyüklükleri 35 katrilyon lira olan 6 özel bankanın hatırına, tasfiyeye tabi tutmaktasınız. Ki; kamu bankalarında oluşan mevduat, özel bankalarda oluşan mevduattan fazladır. Üstelik; kamu bankaları, 1987 başından itibaren revaç bulan sıcak para hareketinin içinde yer almamışlardır. Yani; belli özel bankalar, daima Merkez Bankası ve Hazine tarafından kollandıkları ve kayırıldıkları halde; çöken bankacılık sisteminin suçlusu, kamu bankaları gösterilmiştir.

Kamu bankaları tasfiye edildikten sonra acaba, neler olacaktır?

Zihnimde beliren olacakları ifade etmekten ürküyorum.

Bir acı gerçek daha:

78 katrilyon lira büyüklüğündeki 2001 yılı bütçesi, 31 katrilyon lira açık verecek ve 41 katrilyon liraya ulaşan iç borç faizlerini, tüm vergi gelirleri karşılayamayacaktır.

Buna rağmen siz; hala, finans kesimiyle pazarlık ve bankacılık kesimiyle müzakere ederek, ekonomi ve para politikalarını, tespit etmeye çalışıyorsunuz.

Yoksa; ekonomi denince, sizin de aklınıza sadece ve sadece, finans olayı mı geliyor? Öğrendiğiniz iktisat ilminde yatırım, üretim ve istihdam yer almıyor mu?

Sayın Bakan;

Gerçekten Türkiye’ye hizmet etmek ve ekonomik zorluklara geçerli çözümler bulmak istiyorsanız; her şeyden önce Koç, Doğuş, Sabancı, Çukurova ve Doğan Gruplarını motive ederek ikna ediniz. Bu gruplar, döviz ticaretinden vazgeçsinler ve sıcak para rantını ortadan kaldırsınlar. Eğer bu gruplar, dışarıda tuttukları paraları Türkiye’ye getirirlerse; Türkiye rahatlar ve reel ekonomi canlanır. Bunun için de; Merkez Bankası ile Hazine’nin 15 yıllık uygulamalarını sorgulamak şarttır. Çünkü bu iki kurum, 15 yıldan beri rant ekonomisine hizmet etmişler ve bu sistemi yaşatmışlardır. Hiç gereği yokken, Türkiye’yi iç ve dış borç batağına saplamışlardır. Bunun anlamı gayet açıktır:

Paralı kesimle okumuş adamlar, 15-20 yıldan beri, Türkiye’ye karşı görevlerini yerine getirmemişlerdir. Paranın üstündeki yazıyı tek hedef seçtikleri için, Türkiye’yi zora düşürmüşlerdir. Hele; Devletin üst seviyesinde ve bilhassa Hazine ve Merkez Bankası’nda görev yapan kişilerin çoğu; Atatürk’ün “Mektep, genç kafalara insanlığı, saygıyı, millet ve memleket sevgisini, istiklal şerefini öğretir.” sözünden nasiplerini almamışlardır.

Sayın Bakan;

Şimdilik sizi, art gayesiz ve belli bir misyona hizmet etmediğinizi kabul ettiğim için bu mektubumu yazmış bulunmaktayım. Ama; buna rağmen, tereddüt içindeyim. Zira;

Türkiye’de görev üstlendikten sonra Amerika’da, “Türk-Amerikan Finans Derneğini” kurdurdunuz. Rabobank’ta görev yapan bazı Türklere, bu dernekte görev verdirdiniz. Belli ki; bir kadrolaşma hareketi içindesiniz. Bu kadrolaşmanın muhtelif gayeleri olabilir; siyaseti de kapsar, finans alanında çokuluslu sermayenin Türkiye’deki hâkimiyetini de kapsar... Bunları, zaman gösterecektir.

Dikkatli bir vatandaş olarak, sizi, yakından izlemeye devam edeceğim.

Eğer, değerlendirmelerim nefsinize uygun düşmüyorsa; samimiyetime binaen, bağışlamanızı dileyeceğim. Üstelik; hitap şeklimden rahatsızlık duymamanızı istirham edeceğim. Zira; medya ve bazı kuruluşlar (Başta TÜSİAD v.s) ve yakın arkadaşlarınız, neredeyse sizi, Mesih ilan ettiler. Denge sağlanması bakımından benim gibi sıradan vatandaşların da sahnede görünmeleri, demokratik rejim açısından lüzumludur; çok seslilikten kimseye zarar gelmez. Medeniyetini taklide çalıştığınız Amerika’da da bu, böyledir.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

Kredi kartı faciası.

Sayın Güngör URAS
Milliyet Gazetesi Yazarı 23 Mart 3009

Sayın URAS;

Yazınızda bugünkü kredi kartı faiz oranlarını konu etmişsiniz. Konuyu, 2001 krizinden itibaren ele alırsanız, çok daha aydınlatıcı bir tablo ortaya koymuş olursunuz. Zira; enflasyon 30'lara, faiz oranları yüzde 60'lara düştüğü zamanlarda dahi kredi kartı faizleri yüzde 120-180 arasında dolaşmıştır.

2001 krizinden sonra kasıtlı olarak tasfiye edilen bankalardan sonra ayakta kalan bankalar için kredi kartı faizleri kurtarıcı olmuştur. Aslında "Krizden sonra bankacılık sistemimiz sağlamlaştı" şeklindeki görüşlerin temelinde, kredi kartı faizleri ile bankacılık hizmetlerinden alınan yüksek ücretler vardır. Şayet bu yüksek faiz ve yüksek ücret politikası izlenmeseydi, banka bilânçoları zarar yazardı. Zordaki halkı soyan sistem, bankacılık kesimini güçlendirmiştir.

Bugün kredi kartı borç stoku, 40 milyar lira dolayındadır. Bir yıl asgari ödemelerin yapıldığını farz edelim; bu durumda geçerli faiz oranına göre bankacılık sisteminin sağlayacağı faiz, 24 milyar lira olacaktır. Bu kredi kartı faizlerinin yüzde 25'e çekildiğini farz edelim; o zaman bankacılık sisteminin faiz geliri, 14 milyar lira azalacaktır. Böyle bir durumda, "Falan banka, üç aylık dönemde kârını yüzde 60 arttırdı" sloganının veya reklâmının bir kıymeti kalır mı?

Şimdi, kredi kartlarının kaymaklı kadayıf denilecek bölümüne gelelim:

Kredi kartlarında yapılan nakit çekimlerde (Ki; hemen, hemen her kart sahibi ve bilhassa dar gelirli kart sahipleri nakit çekimi yapmaktadır.), "Nakit çekim ücreti" adı altında yüzde 3 oranında ekstra bir faiz uygulanmaktadır.

Ayrıca; kredi kartı ile satış yapan işletmelerin taamına yakını, vade sonunu beklemeden ilgili bankadan hemen ertesi günü, vadeli satışını nakde dönüştürmektedir. Bu işlem için uygulanan aylık faiz oranı yüzde 4-5 oranındadır.

Dolayısı ile bir kredi kartı üzerinden yapılan işlemlerle faiz oranları aylık yüzde 10'u bulmaktadır. Ve maalesef bu gerçek, henüz daha yeteri kadar gündeme getirilmemiştir. Bankacılık kesimi kollanacak diye, halkın soyulmasına göz yumulmuştur. Hükümet kanadı, "Faiz oranlarının belirlenmesi Merkez Bankası'na aittir."gibi geçersiz bir gerekçe ile işin üzerine gitmemiştir. Şayet dikkatli bir inceleme yapılsa; bugün icraya düşen kart borçlularının aslında, bankalardan alacaklı oldukları görülecektir. Çok kısa vadeli bir faiz sistemine uygulanan bu yüksek oranlı faiz, halkı boğduğu gibi, bankacılık sistemini de batıracaktır. Merkez Bankası tarafından yüzde 12-13 oranında bir faiz oranı ile fonlanan bankaların, halkı soyan bu denli vurgununa "DUR!" diyen çıkmayacak mıdır? İktisadın geçerli kuralı bellidir:

"ÜRETMEYEN VEYA YETERLİ SEVİYEDE ÜRETİM YAPAMAYAN EKONOMİLERDE POZİTİF REEL FAİZ UYGULAMASI, EVVELÂ BANKACILIK SİSTEMİNİ BATIRIR VE SONRA DA, EKONOMİNİN BÜTÜN DENGELERİNİ BOZAR."

Ne yazık ki ülkemizde, 12 Eylül 1980'den sonra bu kurala uyulmamış ve finans kesimi korunarak, ülke ekonomisi perişan edilmiştir. Zaman, zaman meydana gelen veya kasıtlı olarak yaratılan krizlerin altında, bu gerçek vardır.

2002 sonunda vatandaşlarımızın banklara olan 6 milyar liralık borcu, bugün 120 milyar liraya ulaşmıştır. Bu durum, herkesi düşündürmelidir. Şu ibretli tablo aklıselim sahiplerini düşündürmelidir:


Bugün bankalardaki toplam mevduat 475 milyar liradır. Krediler, 375 milyar liradır. Bankaların elindeki Devlet İç borç Senetleri, 200 milyar liradır.

Bunun anlamı araştırılıp sorgulanmayacak mıdır? Veya Türkiye'nin, bu şartlarda nereye gideceğini düşünen çıkmayacak mıdır?

Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.

21 Mart 2009 Cumartesi

Eleştiriye tahammülsüzlük

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 21 Mart 2009


Sayın BAŞBAKAN;

Türkiye Cumhuriyeti DEVLETİ kurulduğu günden itibaren saygındır ve her şart altında itibarını korumasını başarmıştır.

Bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri sebebiyle maruz kaldığı iç ve dış husumet mihraklarının meydana getirdiği olaylar zaman, zaman DEVLETİMİZİ zora sokmuş olsa da; bu zorluklar, başka ülkelerin başaramayacağı şekilde bertaraf edilmiştir ve hem DEVLETİN ve hem de MİLLETİN itibarı korunmuştur.

Bu sebeple; bugün Partinizin Sincan’da tertiplediği mitingde, iktidarınızı övmek maksadıyla söylediğiniz, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu saygınlığı, bu itibarı bizimle elde etmiştir.” şeklindeki sözleriniz, beni üzmüştür. Hiç şüphesiz, düşünmesini bilen herkesi de üzmüştür. Sebebine gelince:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1963 yılında Kıbrıs olayları sebebiyle günün ABD Başkanı Jonhson’un tehdit edici mektubuna boyun eğmemiş ve ABD’ye hak ettiği cevabı vermiştir.

1968 Arap- İsrail Savaşı sırasında ABD ve Birleşmiş Milletlerin bütün baskılarına rağmen Türkiye, Arapların tezi yanında yeralmıştır.

1969 yılında günün ABD Başkanı Nixon’un, haşhaş ekiminin yasaklanması için yaptığı ağır baskılara Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kararlı bir şekilde direnmiştir.

1974 yılında gerçekleştirdiğimiz Kıbrıs Barış Harekâtı sebebiyle ABD’nin 3 Mart 1975’ten itibaren yürürlüğe koyduğu ambargoya, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, boyun eğmemiştir.

Soğuk Savaş dönemlerinde dahi Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinin baskısına rağmen, çok yönlü dış politika izleyerek, günün Sovyetler Birliği ile Ekonomik ve Teknik işbirliği anlaşmaları yapmıştır.

Kıbrıs ve Avrupa Birliği konularında, millî çıkarları doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dik durmasını başarmış ve hiçbir tavizi vermemiştir.

Açık ifadeyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti, iktidarınızdan evvel, BÜYÜK TÜRKİYE olduğunu herkese kabul ettirmiş ve BÜYÜK DÜŞÜNMESİNİ başarmıştır. Zaten aksi olsaydı; iktidarınıza, BÜYÜK BİR MİRAS devredilemezdi.

Sayın BAŞPBAKAN;

Bir seçim sath-ı mailindeyiz. Meydanlarda, belirli ölçüler içersinde halkın his ve heyecanını canlı tutmak, elbette ki, siyasetin tabiatı icabı hakkınızdır.

Ancak; bunu yaparken Türkiye’nin geçmişini inkâr etmek, sizden evvelki iktidarları, sanki hiçbir şey yapmamışlar ve hiç hizmet vermemişler gibi kötülemek, hakkınız değildir. Bu gibi tutum ve davranışlar, partinize oy vermeyen vatandaşlarımızın gönüllerini kırar ve hatta rencide eder. Üstelik; vatandaşlarımızın arasında gerginlik yaratır.

İktidar olarak en önemli göreviniz, gönül kırmadan ve hiç kimseyi rencide etmeden ülkeyi yönetmek ve insanlarımızı, büyük bir İDEAL etrafında birleştirmek ve müşterek bir hedefe yöneltmektir.

Bir iktidarın, bütün insanları memnun etmesi, elbette ki düşünülemez. Memnun olanların bulunması kadar, memnun olmayanların da bulunması, gayet normaldir. Örnek: Gelir dağılımının bozuk olduğu bir ortamda kuyumcu ile sokaktaki işsiz vatandaşın değerlendirmeleri, elbette ki farklı olacaktır.

Ülkemiz, demokrasi ile idare edildiğine göre; farklı seslerin çıkması ve farklı değerlendirmelerin yapılması, gayet normaldir. Zaten demokrasiyi, güzel yapan husus da budur. Demokrasilerde muhalefet, iktidardan da önemlidir ve muhalefet, rejimin teminatıdır. Zira; bir partinin ebedi olarak iktidarda kalması düşünülemez. İktidarların geçici ve DEVLETİN devamlı olduğu düşünülürse; demokratik yarışın, bir fazilet mücadelesi içinde yapılması, ülkenin ve milletin yararınadır.

Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

Eleştiriye tahammülsüzlük

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 21 Mart 2009


Sayın BAŞBAKAN;

Türkiye Cumhuriyeti DEVLETİ kurulduğu günden itibaren saygındır ve her şart altında itibarını korumasını başarmıştır.

Bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri sebebiyle maruz kaldığı iç ve dış husumet mihraklarının meydana getirdiği olaylar zaman, zaman DEVLETİMİZİ zora sokmuş olsa da; bu zorluklar, başka ülkelerin başaramayacağı şekilde bertaraf edilmiştir ve hem DEVLETİN ve hem de MİLLETİN itibarı korunmuştur.

Bu sebeple; bugün Partinizin Sincan’da tertiplediği mitingde, iktidarınızı övmek maksadıyla söylediğiniz, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu saygınlığı, bu itibarı bizimle elde etmiştir.” şeklindeki sözleriniz, beni üzmüştür. Hiç şüphesiz, düşünmesini bilen herkesi de üzmüştür. Sebebine gelince:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, 1963 yılında Kıbrıs olayları sebebiyle günün ABD Başkanı Jonhson’un tehdit edici mektubuna boyun eğmemiş ve ABD’ye hak ettiği cevabı vermiştir.

1968 Arap- İsrail Savaşı sırasında ABD ve Birleşmiş Milletlerin bütün baskılarına rağmen Türkiye, Arapların tezi yanında yer almıştır.

1969 yılında günün ABD Başkanı Nixon’un, haşhaş ekiminin yasaklanması için yaptığı ağır baskılara Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kararlı bir şekilde direnmiştir.

1974 yılında gerçekleştirdiğimiz Kıbrıs Barış Harekâtı sebebiyle ABD’nin 3 Mart 1975’ten itibaren yürürlüğe koyduğu ambargoya, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, boyun eğmemiştir.

Soğuk Savaş dönemlerinde dahi Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinin baskısına rağmen Türkiye Cumhuriyeti Devleti, çok yönlü dış politika izleyerek, günün Sovyetler Birliği ile Ekonomik ve Teknik işbirliği anlaşmaları yapmıştır.

Kıbrıs ve Avrupa Birliği konularında, millî çıkarları doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti Devleti, dik durmasını başarmış ve hiçbir tavizi vermemiştir.

Açık ifadeyle Türkiye Cumhuriyeti Devleti, iktidarınızdan evvel, BÜYÜK TÜRKİYE olduğunu herkese kabul ettirmiş ve BÜYÜK DÜŞÜNMESİNİ başarmıştır. Zaten aksi olsaydı; iktidarınıza, BÜYÜK BİR MİRAS devredilmezdi.

Sayın BAŞPBAKAN;

Bir seçim sath-ı mailindeyiz. Meydanlarda, belirli ölçüler içersinde halkın his ve heyecanını canlı tutmak, elbette ki, siyasetin tabiatı icabı canlı tutmak hakkınızdır.

Ancak; bunu yaparken Türkiye’nin geçmişini inkâr etmek, sizden evvelki iktidarları, sanki hiçbir şey yapmamışlar ve hiç hizmet vermemişler gibi kötülemek, hakkınız değildir. Bu gibi tutum ve davranışlar, partinize oy vermeyen vatandaşlarımızın gönüllerini kırara ve hatta rencide eder. Üstelik; vatandaşlarımızın arasında gerginlik yaratır.

İktidar olarak en önemli göreviniz, gönül kırmadan ve hiç kimseyi rencide etmeden ülkeyi yönetmek ve insanlarımızı, büyük bir İDEAL etrafında birleştirmek ve müşterek bir hedefe yöneltmektir.

Bir iktidarın, bütün insanları memnun etmesi, elbette ki düşünülemez. Memnun olanların bulunması kadar, memnun olmayanların da bulunması, gayet normaldir. Örnek: Gelir dağılımının bozuk olduğu bir ortamda kuyumcu ile sokaktaki işsiz vatandaşın değerlendirmeleri, elbette ki farklı olacaktır.

Ülkemiz, demokrasi ile idare edildiğine göre; farklı seslerin çıkması ve farklı değerlendirmelerin yapılması, gayet normaldir. Zaten demokrasiyi, güzel yapan husus da budur. Demokrasilerde muhalefet, iktidardan da önemlidir ve muhalefet, rejimin teminatıdır. Zira; bir partinin ebedi olarak iktidarda kalması düşünülemez. İktidarların geçici ve DEVLETİN devamlı olduğu düşünülürse; demokratik yarışın, bir fazilet mücadelesi içinde yapılması, ülkenin ve milletin yararınadır.

Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

20 Mart 2009 Cuma

Hislerle gerçeklere ulaşılamaz.

Sayın Ahmet Altan
Taraf Gazetesi Yazarı 20 Temmuz 2008


Sayın Altan;

20 Temmuz 2008 tarihli ve "Susurluk- Ergenekon- Baykal" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Varsayımlara dayalı ve henüz daha içyüzü açığa çıkmamış konularda beyin yıkama maksadını taşıyan yazılar yazmanızın iki sebebi olabilir:

1- Ya, tatmin edilmemiş arzularınız sebebiyle, daima kendinizle dahi kavgalı bir ruh halinin sahibisiniz.

2- Ya da, bizlerin bilmediği bir misyonun misyonerisiniz.

Devamlı surette Devletin önemli kurumlarına ve bilhassa Türk Silahlı Kuvvetleri'ne saldırmanız ve tahrik etmeniz, başka türlü izah edilemez.

Evet; bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri sebebiyle Türkiye, daima iç ve dış odakların husumetlerine maruz kalmıştır, kalmaktadır ve bundan sonra da kalacaktır.

Nedeni de, bellidir:

Başkaları, bu netameli coğrafyada, kendi kendine yetersiz ve daima başkalarına muhtaç; kendilerine tabi "Otur!" denilen yerde oturan ve "Kalk!" denilen yerde kalkan; iç ve dış gailelerle boğuşan ve gerçek hedeflerinden uzaklaşan; huzursuz, mutsuz zayıf bir Türkiye isterler.

Bunun için de, her çareye başvururlar. Türkiye'yi karıştırmak, huzursuz etmek ve milletin fertlerini birbirlerine düşürmek için; kendi misyonerleriyle birlikte, neyin karşılığı olursa olsun kandırdıkları yerli misyonerler vasıtasıyla hedeflerine ulaşmaya çalışırlar. Bugün görünüşte şiddetle karşı çıktığınız darbelerin ortamını da, gayet ustalıkla yaratmışlardır. Bugün de yapmak istedikleri budur. İhtimal dahilinde olmayan bir darbenin gerçekleştirilmesi için, darbeye zemin hazırlayacak bir ortam yaratmak istemektedirler. Çünkü; ABD, İNGİLTERE ve İsrail, muhtemel bir darbe sonrası iç çatışmaların çıkacağını ve Türkiye'nin bölüneceğini hesap etmektedirler.

Geçmişten basit bir örnek vereyim:

Demirel'in 30 Kasım 1975'te Bulgaristan'a yaptığı ziyarete, babanız Çetin Altan akıl erdirememişti ve şöyle diyordu:

"İÇERDE SAĞCILIK ŞAMPİYONLUĞU YAPAN DEMİREL'in DIŞ POLİTİKASI, 40 MİLYONUN TÜMÜ İÇİN, KAPALI KUTUDUR. İSMET PAŞA'nın DIŞ POLİTİKASI KAMUOYUNA SIMSIKI KAPALIYDI. AMA, DEMİREL'inki DAHA DA ESRARLIDIR ve GİZLİ RENKLER TAŞIMAKTADIR.
"POLİTİKA GAZETESİ'nin 26 KASIM TARİHLİ SAYISINDA BİR YAZI VARDI ve O YAZIDA BAŞLIK, ŞÖYLEYDİ:
SOVYET NOVASTASİ AJANSI'na GÖRE ADALET PARTİSİ İKTİDARINDA, TÜRK-SOVYET İLİŞKİLERİ GELİŞTİ..."
İÇERDE KOROLAR BAŞKA ŞARKI SÖYLEMEKTE, TEPEDEKİ ÜST KADEME ORKESTRASI, BAŞKA HAVALAR ÇALMAKTADIR. BÜTÜN BUNLARIN CEVABINI VEREBİLMEK İÇİN, DEMİREL'in BEYİN KIVRIMLARINDA DOLAŞMAK GEREKİR..."

Babanız bu yazıyı, Bulgaristan'la başta elektrik olmak üzere yapılan iktisadi anlaşmalar üzerine yazmıştı. Sosyalist olan babanız, Bulgaristan'la yapılan bu anlaşmayı kabullenemiyordu ve karşı çıkıyordu. Neden? Çünkü ABD, Türkiye'nin Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile işbirliği yapmasına şiddetle karşı çıkıyordu. Ayrıca babanız, Komünist Blokla işbirliği yaptığı için sağ seçmen nezdinde Demirel'i yıpratmak istiyordu. Bundan çıkan mana da açıktır: Babanız, görünüşte sosyalist; özünde, ABD'nin çıkarlarını koruyan bir kişiydi ve halk kitlelerini, tahrik ediyordu.

Bu örneği, bugüne uyarlarsak, verilecek hüküm netleşir:

Başta siz olmak üzere Taraf Gazetesi mensupları, devamlı surette Silahlı Kuvvetlerini hedef alarak, bir tahrik kampanyası başlattıklarına göre; halkı birbirine düşürerek bir kargaşanın çıkmasını hedeflemektedirler. Merakım da, şudur:

Siz; bu hareketin içinde,bilerek mi yer aldınız veya bir akıntıya mı kapıldınız?

İnkâr etseniz de, Türkiye'de, gelişmiş Batı ülkelerinde olmayan gayet HÜR bir ortam vardır; herkes ve her yerde istediğini söyleyebilmektedir. Öylesine ki; Türkiye'nin bölünmesi için çalışanlar dahi, gayet fütûrsuzca her istediklerini söyleyebilmektedirler.

Eğer sizler, gerçek anlamda bir demokrasi istiyorsanız; Halkı, sistemin dışına iten ve siyasi parti liderlerini "Seçilmiş Diktatör" konumuna getiren göstermelik ve azıcık demokrasi modeliyle ilgili olarak, niçin bir kampanya başlatarak, halkı uyandırmaya ve yönlendirmeye çalış miyorsunuz? 1983'ten itibaren Parlamento'nun, Başbakanların iradesine tabi olduğu gerçeğini, niçin dile getir miyorsunuz?

Bu şartlar altında "Türk Silahlı Kuvvetleri"'ni hedef seçmenizin, bir amacı vardır" dersem; haksız mı olurum?

Şayet, bu olup bitenlere akıl erdiremeyecek durumda iseniz; kendi vücut ikliminizde bulunan (şayet varsa) ; sessiz, sözsüz, bizsiz, sissiz konuşan; "SUS!" dendiği zaman da susmayan ve adına VİCDAN denilen manevi varlığınıza danışmanızı tavsiye ederim.

Şayet, bir çıkarınız veya kamuoyunca bilinmeyen bir MİSYONUNUZ yoksa; bazı kişilerin hatırı için, bu büyük GÜNAHI işlemeyiniz! Zira; hatır için işlenen GÜNAH, günahların en BÜYÜĞÜDÜR!

Unutmayınız:

DOĞRU HİSLERDEN MAHRUM OLAN KİŞİLER, VATANA ve MİLLETE HİZMET EDEMEZLER!

İçimden gelmiyor, ama, nezaketen saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı