14 Haziran 2009 Pazar

Güç, kum gibidir.

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan
Ankara 14 Haziran 2009


Sayın BAŞBAKAN;


İnanan bir insan olduğunuzu bildiğim için; Hz. ÖMER’in, “Bir millet icabında emîrini acı, acı tenkit etmezse ve o emîr de, kendisine yöneltilen acı tenkitlere lâzım gelen alâkayı göstermezse; ne o milletten ve ne de o emîrden hayır gelmez.” sözüne istinaden bu mektubumu yazmış bulunmaktayım.

Bulunduğumuz coğrafya netâmelidir. Tabir caizse Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu gibi her biri birer volkan niteliğindeki üç arazi parçası arasındadır ve bu sebeple de dâimâ iç ve dış husumetlere maruz kalan bir ülkedir. Bu bölgede emelleri ve hedefleri olan Batı ülkeleri, Türkiye’yi huzursuz etmek ve gerçek hedeflerinden uzaklaştırmak için, her zaman ellerinden geleni yapmışlardır ve bundan sonra da yapacaklardır. Huzursuz, mutsuz ve bir birleriyle kavga eden bir toplum yapısı oluşturmak, dış husumet odaklarının yegâne hedefidir.

Bu sebepten dolayı ülkeyi yönetenlerin çok dikkatli olmaları ve zıt mizaçları bir mefkûre etrafında birleştirmek için ellerinden geleni yapmaları şarttır. Aksi halde; siyasî, iktisadî ve askerî alanlarda büyük zorluklarla karşılaşacağımız pek tabiidir. Hele; ülkemizin her tarafında yabancı istihbarat birimlerinin elemanları dolaşırken ve yerli işbirlikçileriyle birlikte hareket ederken, KURUL, KURUM, KURAL ve KAVRAM kargaşası yaratılmaması imkânsızdır.

Türkiye’nin tuzağa düşmemesi ve provokasyonlara yenilmemesi, Siyasî iktidarın dikkatine becerisine ve basiretine bağlıdır. Bu hususta en büyük görev de ülkenin Başbakanı olarak size düşmektedir.

Üzülerek ifade etmek zorundayım:

Partinizin düzenlediği il ve ilçe kongrelerinde yaptığınız siyasî amaçlı konuşmalarınız, gerginlik ve kavram kargaşası yaratmaktadır. Parti kongreleri bir devlet hizmeti olmadığına ve bu kongrelerde partiye ait sorunların konuşulması gerektiğine göre; bu kongrelerde iç ve dış sorunlarımızla ilgili olarak hislere hitap etmek, siyasî amaç taşıdığı gibi, hem sizi ve hem de Türkiye’yi zora sokabilir. Nitekim bugün katıldığınız il kongresinde yaptığınız konuşma, bu görüşlerime örnek teşkil edecek niteliktedir.

Konuşmanızın bir bölümünde, Taraf Gazetesi’nde yayımlanan bir habere istinaden, Genelkurmay Başkanlığı Karargâhında hazırlandığı iddia edilen `AKP iktidarını devirme ve Gülen'i bitirme plânı' haberiyle ilgili olarak, bunun sorumluları hakkında dava açacağınızı söylediniz ve devam ederek, "Son günlerde üzerimizde oynanan oyunları görüyorsunuz. Biz de bu konuları araştırıyoruz. İlgililere gerekli davayı açacağız. AK Parti'ye karşı yapılan gayrihukûkî sürece seyirci kalamayız. Ne gerekiyorsa, yapacağız" dediniz.

Henüz daha mahiyeti belli olmayan ve ne maksatla ortaya atıldığı kamuoyunca bilinmeyen bir haberi konu ederek, hislere hitap etmeniz, doğru değildir ve devlet gelenekleriyle bağdaşmaz. Kaldı ki; Taraf Gazetesi’nin, yayın hayatına başladığı günden itibaren iktidarınızı destekler görüntüsü altında, devamlı olarak Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni hedef aldığr ve Türk silâhlı Kuvvetleri’ni yıpratmak ve tahrik etmek istediği bilinmeyen bir husus değildir.

Ayrıca ülkenin Başbakanı olarak, ilgililerden ve yetkililerden her türlü bilgiyi alma hakkına sahipsiniz. Elinizde devletin gücü de mevcuttur. Bu imkân ve gücü kullanmak varken konuyu, partinizin il kongresine taşımanıza bir anlam vermek güçtür. Zira; bugün sizi destekler görünen Taraf Gazetesi’nin, yarın aleyhinize dönmeyeceğinin garantisi yoktur. Bu sebeple; bu gazetenin bir misyona hizmet ettiğini düşünseydiniz, çok daha isabetli davranmış olurdunuz. Çünkü, itham edilen Türk Silâhlı Kuvvetleri’dir ve bu kurumun yıpratılması, tahrik edilmesi kimseye hayır getirmez.

Sayın BAŞBAKAN;

70 yaşımdayım. İkbal zamanlarım da oldu, idbâr zamanlarım da oldu. Hiçbir zaman da renge, kokuya, şöhrete meyletmedim. Demokratik haklarımı kullanarak, her zeminde ve her yerde görüş ve düşüncelerimi belirtmekten çekinmedim ve korkmadım. Siyaset ve devlet adamlarına görüş ve düşüncelerimi belirtirken “Acaba, başıma bir iş gelir mi?” diye çekinmedim. Gençliğimden beri Türkiye’nin meselelerini, zorluklarını, açmazlarını çok iyi takip ettim. Siyaset ve devlet adamlarının yaptıkları hataların ülkemizi ve milletimizi, nasıl zora soktuğunu yakinen gördüm. Devletin gücünü, sizin kadar yanlış kullanan bir Başbakan’a da hiç rastlamadım.

Evet; bugün ülkenin en güçlü adamısınız. Ama güç, avuç içine alınan kum gibidir, sıktıkça parmaklar arasından akıp, gider. Hüner, elde bulunan gücü, yerli yerinde kullanmaktır. Ancak o zaman sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı yaratılır.

Alkışlayanlarınızın ve elpençe divan duranlarınızın çok olduğu bir ortamda, doğruları, dosdoğru söyleyebilen insanların mevcut olduğunu belirtmek için bu mektubumu yazdım ve duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

İşin doğrusu nasıl bulunacaktır?

Sayın Ferit ŞAHENK
Doğuş Grubu Başkanı
İstanbul 14 Haziran 2009


Sayın ŞAHENK;

Bu sabah tv8’de sizi dinledim.

Görüşleriniz ve analizleriniz hakkında bir şey söylemeyeceğim. Sadece, bazı soruları soracağım. Ki, bu sorulara vereceğiniz cevaplar, Türkiye meselelerini ne derece takip ettiğinizin ölçüsü olacaktır. İşte sorularım:

1-Size göre ekonomideki başarının ölçüsü nedir?

2-2001 ekonomik krizi niçin yaratılmıştır ve bu krizden sonra ülkemizde siyasî, ekonomik ve stratejik açıdan ne gibi değişiklikler olmuştur?

3-12 Eylül 1980’den sonra meydana gelen veya getirilen ekonomik krizlerin sebepleri neydi ve bu krizlerden en fazla hangi kesimler etkilenmiştir?

4-Küreselleşme size göre nedir ve küreselleşmenin kurallarını kim koymuştur ve de KÜRESEL SRMAYEYİ kim veya kimler kontrol etmektedir?

5-IMF’nin dünya ülkeleri hakkındaki hedefleri ve görevleri nedir ve de bu, ülkeleri nasıl etkilemektedir?

6-2001 krizinden nasıl bir ders alındı ve geleceğin daha iyi olacağına dair işaretler nelerdir? Ani bir kur artışı veya beklenmeyen bir devâlüasyonda, neler olur ve Türkiye, hangi yaptırımlarla karşı karşıya kalır?

7-Bankacılık sistemimiz, hangi ölçülere göre başarılıdır ve sağlam yapıdadır? Çok yüksek reel faizler (kredi kartları, tüketici kredileri, ihtiyaç kredileri ve mevduat karşılığı krediler) ve bankacılık hizmetlerinden alınan çok yüksek ücretler olmasaydı; bankacılık sisteminin durumu ve blânçoları ne olurdu?

8-İhracatta başarının ölçüsü nedir? İhracatımız arttığı zaman CARÎ İŞLEMLER AÇIĞIMIZ büyüyor, azaldığı zaman CARÎ İŞLEMLER AÇIĞIMIZ küçülüyor. Acaba, neden? Bunun gerçekçi bir ANALİZİNİ yapabilir misiniz?

9-Ekonomik ve sosyal şartlar yerine getirilse dahî, Türkiye’yi AVRUPA BİRLİĞİNE alırlar mı? Almazlarsa niçin almazlar? Şöyle de sorabilirim: Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üye olursa, bundan Avrupa Birliği nasıl etkilenir?

10-Türkiye, 12 Eylül 1980’den sonra aşırı miktarda borçlanmıştır ve 29 yıl zarfında çok büyük miktarda faiz ödemiştir. Açık ifadeyle iç ve dış borç batağına saplanmıştır. Size göre, acaba, bunun sebebi nedir? Bu durum karşısında Türkiye’nin 29 yıldan beri yanlış EKONOMİ ve PARA POLİTİKALARI ile idare edildiğini, hiç irdelediğiniz ve düşündüğünüz oldu mu?

11-Bir gerçektir: Finans ve bankacılık sistemimizle, önemli iktisadî değerlerimiz ve önemli altyapılarımız, yabancıların eline geçmiştir. Hattâ, perakende ticaretimiz dahî yabancıların eline geçmiştir. Bunda; KUR-FAİZ-BORSA üçgeninde yaratılan RANT EKONOMİSİNİN etkisi var mıdır? Böyle devam ederse; gelecekte, Türkiye’nin durumu ne olacaktır?

12-Yabancıların kâr transferleri her yıl artarak devam edecektir. Bu durumdan gelecekte, Türk milleti nasıl etkilenecektir?

13-Ülkemizde gelir dağılımı gayet adâletsizdir, işsizlik yaygındır, tarım ve hayvancılık çökmüştür. Bu çarpıklıklar düzeltilmeden Türkiye’nin geleceği nasıl olacaktır?

14-Benim, 25 yıldan beri savunduğum görüşüm şudur: Türkiye, finans ve bankacılık kesimiyle (Hazine ve Merkez Bankası tarafından kollanan ve kayırılan kesim), Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esîr edilmiştir. Bu görüşüme katılır mısınız?

15-Ağustos 1989’da yürürlüğe konan 32 Sayılı Konvertibilite Kararı’ndan sonra ülkemizde DÖVİZ TİCARETİ en büyük ve en kârlı sektör haline gelmiştir. Ani kur artışları, beklenmedik devâlüasyonlar veya uzun süreli düşük kurlar, bazı kesimlere çok büyük kazançlar sağlamış ve geniş halk kitlelerini de zarara uğratmıştır. Neticede üretmeyen veya yeterli seviyede üretemeyen bir ekonomi modeli ortaya çıkmıştır. Döviz ticareti devam ettiği sürece, Türkiye, ekonomik veya finansal krizlerden kurtulabilir mi?

16-Döviz kurlarının tespiti veya belirlenmesi kimlerin elindedir? T.C.Merkez Bankası gerçekten bağımsız mıdır? Yoksa, Newyork’a mı bağımlıdır? IMF ve Dünya Bankası’nın kur tayin ve tespitinde etkisi var mıdır?

Sayın ŞAHENK;

Programınızı dinlediğim için bu soruları sormak zorunda kaldım. Sorularıma açıklık getirecek ve sorularımı tartışacak derecede Türkiye ekonomisini yakından ve çok dikkatli biçimde izleyen bir eczacı vatandaşım. Umarım ki; bu mektubum elinize geçer ve sorularımı cevaplandırırsınız. Benim için ölçü, gerçek bir iktisatçı olan Joan Robinson’un şu ünlü sözüdür:

“İktisat bilmenin faydası, bir ülkenin ekonomisini düzeltmek ve ekonomik zorluklara geçerli çözümler bulmak için değil, iktisatçıların yanıltmalarını önlemek içindir.”

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

13 Haziran 2009 Cumartesi

Propaganda ve gerçekler.

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 13 Haziran 2009



Sayın BAŞBAKAN;

AKP Genel Merkezi AR-GE Başkanlığı “Siyaset Akademisi”nde yaptığınız konuşmanızın basına yansıyan bölümlerini dikkatle okudum.

Partinizin siyasî propagandasını yapmanızı yadırgamak ve reddetmek mümkün değildir ve de, hakkınızdır.

Ancak; bu birime “Siyaset Akademisi” adının verilmesi, konuşmanızın içeriği dikkate alınırsa, doğru değildir. Zira; akademiler, propaganda amaçlı değil, bilimsel amaçlıdır. Bilimsel amaçlı çalışmalarda propaganda ve yönlendirme yoktur ve olamaz. Olduğu takdirde; halk kitleleri, Türkiye’nin siyasî tarihi hakkında bilgisiz kalırlar ve olaylara, hisleri doğrultusunda yaklaşırlar. Bu görüşümü, örnekle açıklamak istiyorum:

Konuşmanızın bir bölümünde, tarihten dersler çıkartılması gerektiğini vurgulayarak, Şeyh Edebali, Nizamül Mülk, Osman Gazi ve Mustafa Kemal Atatürk gibi devlet adamlarının bakış açılarından ve tavsiyelerinden örnekler verdiniz.

Siyasetçilerin halka inmesi gerektiğine dikkati çekerek, büyükşehirlerden başı uzatmadan siyaset yapılamayacağını vurguladınız ve "üzerinde Anadolu’nun tozu, toprağı olacak siyasetçiler arıyoruz. Sivas’ın ötesine geçmeden siyaset üretmeye çalışanlar var" dediniz.

Siyasetin küçük hedefleri kabul etmeyeceğini kaydederek, "küçük olsun, ama benim olsun anlayışıyla siyaset yapanlar orta ve uzun vadede kaybetmişlerdir. Bundan sonra da kaybetmeye mahkûmdurlar" diye konuştunuz.

AK Parti’nin bir "Türkiye partisi" olduğunu söyleyerek, "bir Türkiye partisi olmak noktasında geçmişten bu yana bunu yakalayan iki isim vardır Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde. İki lider var. Bir rahmetli Menderes bunu yakalamıştır, ikincisi rahmetli Özal bunu yakalamıştır" dediniz. Üçüncüsünün de, sizin partinizin olduğunu, dinleyenler, alkışlayarak ifade etmiş oldular.

Bilimsel olarak bakacak olursak; bu sözlerinizin, gerçekleri yansıtmadığını söyleyenlerin bulunacağını ve tepki göstereceğini söyleyebiliriz:

1-Şeyh Edebalî, Nizam-ül Mülk, Osman Gazi ve Mustafa Kemâl, siyasî mülâhazalardan arınarak, bir devlet geleneği oluşturmuşlardır. Ülkemizde faaliyet gösteren bütün siyasî partiler, sağlam gelenekleri korumuşlardır.

2-Her siyasetçi halkın içine inmiş ve Anadolu’nun tozlu, topraklı yollarında dolaşmıştır. Sivas’ın ötesine geçemeyen siyasetçimiz olmamıştır. Zaten aksi olsaydı; iktidarınıza önemli varlıklar devredilemezdi.

3-Elbette ki siyasette, küçük hedeflere yönelenler olmuştur. Bunların varlığı, büyük hedefler peşinde koşan ve büyük eserler ve hizmetler veren siyasetçilerin inkâr edilmesine bahane edilemez.

4-Rahmetli Adnan Menderes, büyük hizmetler ve eserler veren büyük bir devlet ve siyaset adamıdır. Türkiye’nin ve dünyanın siyasetini iyi takip edemeyenler ve bilmeyenler, Menderes’in hakkını teslimde zorlanırlar.

5-Özal’a hayranlığınız olabilir veya siyasî konjönktür sebebiyle hayranıymış gibi bir görüntü verebilirsiniz. Ama; merhum Özal, belirttiğiniz vasıflarda olan bir siyaset adamı değildi. Zira; Özal, “Türkiye’ye çağ atlattık”, veya “Transformasyon, gelişim” gibi söylemlerle, para ticaretinin kapılarını açarak RANT EKONOMİSİNİN kurucusu olmuştur. Ki; bu modelde Türkiye, üretkenlikten uzaklaşmış ve iç ve dış borç batağına saplanmıştır. Ne yazık ki bu model, halen sürdürülmekte ve hiç tartışılmamaktadır.

6-Sıralamayı yaparken, her zaman olduğu gibi, Süleyman Demirel’i yine görmezden gelmişsiniz. Halbûki Süleyman Demirel, konuşmanızda vasıflarını belirttiğiniz özelliklere sahip bir devlet ve siyaset adamıdır. Türkiye’ye kalıcı ve iktisadî değer üreten büyük eserler vermiştir. 1965-1980 Türkiye’sini varları ve yokları ile mukayese edebilenler bu gerçeği görürüler ve Süleyman Demirel’in hakkını teslim ederler.

7-Bir dikkat çekici husus da şudur: Sizi siyasete sokan, elinizden tutarak ikbal kapılarını açan Necmettin Erbakan’dan hiç söz etmeyişiniz, biraz şaşırtıcı olmuştur. Zira; her ne kadar bazı söylemleri, bazı kesimlere rahatsızlık vermiş olsa da Erbakan, gerçek anlamda vatanperver ve millî çıkarlarımızı gözeten bir devlet ve siyaset adamıdır. Emperyalizme de, samimî olarak direnmiştir.

Sayın BAŞBAKAN;

Bu mektubumu, konuşmalarınızın halk arasında nasıl bir etki yaptığını belirtmek için yazdım. Bizim halkımız, hiçbir şeye aklı ermeyen, olayları takip etmeyen, insanların kıymetini bilmeyen bir halk değildir. Bazı konularda VEFASIZ davransa da, İDRAKİ yerinde bir halktır ve her sözün altındaki maksadı gayet iyi anlar. TESLİMİYETÇİ bir demokrasiyi dâimâ reddeder ve dâimâ TEMSİLİ bir demokrasinin özlemini çeker. Hilkatinde, DEVLETE itaat ve sadakat özellikleri vardır ve HÜKÜMETLERE, “DEVLET BABA” gözü ile bakar. Ve “YANLIŞLARDAN REFAH DOĞMAZ!” gerçeğini çok iyi bilir. Kanaat ve elzemi birleştirerek yaşar ve aza kanaat eder. Bunun bir sınırı olduğunu da, zamanı gelince herkese ispatlar. “HER ATEŞ YERİNİ KÜLE BIRAKIR.” gerçeğini de çok iyi bilir. Zaten milletimiz, bu özelliklere sahip olmasaydı, Tarih boyunca DEVLET OLMASINI başaramazdı.

Ülke meselelerini yakından ve dikkatli biçimde takip eden ve de, DEMOKRATİK HAKLARINI kullanan bir vatandaş olarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

8 Haziran 2009 Pazartesi

Yanlıştan refah doğmaz.

Sayın Ali BABACAN
Devlet Bakanı
Ankara 8 Haziran 2009


Sayın BAKAN;

Bu sabah NTV Tevizyonu’nda yayınlanan programda sizi, dikkatle dinledim.

Üzülerek ifade etmek isterim ki; ekonomi konusunda, sebeplerini hiç düşünmediğiniz “KÜRESEL KRİZ” olayına odaklandığınız için, Türkiye’nin ufkunu açacak, hedeflerinin takipçisi yapacak gerçeklerden uzak olduğunuzu gördüm.

Sizden beklediğim, “Ekonomik kriz nedir ve kimlere zarar vermektedir?” sorusuna, gerçekçi yaklaşımlarla cevap verebilmenizdi. Zira; Türkiye, 12 Eylül 1980’den sonra daimâ ekonomik krizlere maruz kalmıştır ve her kriz, orta tabakadan bir parça koparmıştır. Yani; aslında krizler, halkı ezmiştir. Varlıklı kesimde ise varlıkların veya servetlerin el değiştirmesine sebep olmuştur. Bu durumdan çıkan gerçek de, bellidir:

TÜRKİYE, 29 YILDAN BERİ YANLIŞ EKONOMİ VE PARA POLİTİKALARI İLE İDARE EDİLMEKTEDİR.

Bu gerçeği anlayabilmek, görebilmek ve gereken tedbirleri alabilmek için, 12 Eylül 1980 öncesi Türkiye’si ile, 12 Eylül 1980 sonrası Türkiye’sinin varları ve yokları ile düzgün bir mukayesesinin yapılması şarttır. Maksadımı anlatmak için basit bir örneğin yeterli olacağına inanmaktayım. İşte örnek:

1965 yılında Türkiye’nin rafineri kapasitesi, 1 milyon ton/yıl kadardı. Bu kapasite, 12 Eylül 1980’de 32 milyon ton/yıl kapasitesine ulaşmıştı. Türkiye, bu yatırımı gerçekleştirirken, KARUN’UN HAZİNELERİNE sahip değildi. 1965 yılında fert başına millî geliri 400 dolar ve toplam ihracatı da, geleneksel tarım ürünlerinden oluşanı 500 milyon dolardı. MUSUL-KERKÜK-YUMURTALIK petrol boru hatları da, bu dönemde tesisi edilmişti

Aradan 29 yıl geçmiş olmasına rağmen rafineri kapasitemizde bir artış olmamıştır ve hatta rafinerilerimizin önemli miktardaki hissesi, yabancıların eline geçmiştir. Halbûki plân hedeflerine göre 2000 yılı için rafineri kapasitesi, 120 milyon ton/yıl olarak öngörülmüştür. Bu örneği, her alana emsâl göstererek geniş bir analiz yapılırsa; Türkiye’nin 29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edildiği gerçeği ortaya çıkar.

Şimdi, NTV televizyonunda söylediğiniz bazı sözlerinizi inceleyelim ve irdeleyelim:

1-Vatandaşları, refah payını da vererek enflâsyona ezdirmediğinizi söylediniz. Bu sözlerinizin doğru olduğunu farz ederek, şu sorumun cevabını nereye oturtacaksınız?

2002 yılı sonu itibarı ile vatandaşlarımızın bankalara olan borcu (tüketici, ihtiyaç ve kredi kartları), 6,4 milyar liraydı. Bugün bu borç, 150 milyar liraya ulaşmıştır. Faiz yükü de, vatandaşların sırtına yüklenmiştir. Yani; vatandaşlar ağır bir borç yükü altında ezilmektedir. Şayet, vatandaşları enflâsyona ezdirmeseydiniz, vatandaşlar, bu borç yükü altına niçin girdiler? Vatandaşlar, keyif için mi, bu kadar boçlandılar?

2- Carî açığın 10 milyar doların altına düşeceğini ve bunun, kriz döneminde bir başarı olduğunu söylediniz. Tabii ki, carî açığın düşmesi, ülkemiz için memnuniyet vericidir. Türkiye’nin daha az borçlanacağının işaretidir. Ama; sormak zorundayım:

Carî açığın düşmesi bir başarı mıdır, yoksa, 6,5 yıl zarfında övündüğünüz ihracat artışının yanlışlığı mıdır? Biraz açayım:

Carî açığın düşmesi, ihracat dışı gelirlerin ve üretimin artışı neticesinde değildir. Açık, ithalâtın azalması sebebiyle düşmüştür. Bunun anlamı da açıktır:

Övündüğünüz ihracat, ithalâta dayalı ve “RE-EXPORT” denilen bir ihracattır ki; bu tarz ihracatta bir KATMA DEĞER yaratılmaz. Zaten, 600 milyar dolar tutarındaki bir millî gelirden, 120-130 milyar dolarlık bir ihracat doğmaz. En dengeli ekonomilerde dahî doğacak ihracat, 90 milyar dolardır. Bunun üstüne çıkan değer, borçlanmak ve dış ülkelere kaynak transfer etmek demektir.

3- “KRİZDE EN KÖTÜYÜ GÖRDÜK. ‘BUNDAN SORA DÜZELME OLACAK DEMEK İÇİN ÇOK ERKEN’ GELİŞMELERİ TAKİP EDECEĞİZ.” sözleriniz ise, tam anlamıyla doğrudur ve hatta eksiktir. Doğrusu, benim iddia ettiğim şu gerçekte mevcuttur:

TÜRKİYE, 29 yıldan beri yanlış EKONOMİ ve PARA politikaları ile idare edilmektedir. İspatı da, başta BANKALARIMIZ olmak üzere önemli İKTİSADÎ DEĞERLERİMİZ ve önemli ALTYAPI TESİSLERİMİZ yabancılara satıldığı halde; TÜRKİYE; rahatlamadı ve BORÇLARI ile FAİZ YÜKÜ arttı.

Evet; iktidarınız döneminde RANTA dönük bazı gelişmeler oldu. ŞEDDADÎ binalar, göklere yükseldi. Orta tabakayı eriten BÜYÜK ALIŞ-VERİŞ MERKEZLERİ kuruldu. Ama; Türkiye’yi ve Türk milletini topyekün kalkınmaya götürecek bir ekonomi modeli geliştirilemedi. Fukaralık ve işsizlik arttı. Bütçe açıkları ve faiz ödemeleri, DEVLETİ de, VATANDAŞLARI da zora soktu.

Sayın BAKAN;

Hüner; kendi kendine yeterli ve başkalarına muhtaç olmaktan kurtulan; hedef kovalayan ve her hedefi gerçekleştirdikten sonra yeni hedeflere yönelen huzurlu, mutlu, iç ve dış gailelerden arınmış REFAH içinde yüzen bir BÜYÜK TÜRKİYE meydana getirebilmektedir. Bu hedefe de, yürürlükteki EKONOMİ ve PARA POLİTİKALARI ile ulaşılamaz!

Türkiye’nin meselelerini yakından ve çok dikkatli biçimde takip eden bir vatandaş olarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

6 Haziran 2009 Cumartesi

Üretmeyen ekonomi

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 6 Haziran 2009


Sayın BAŞBAKAN;

Açıkladığınız ve yürürlüğe konan YENİ TEŞVİK SİSTEMİNİN hedef alınan rahatlığı sağlamayacağına ve netice vermeyeceğine inanmaktayım. Bu görüşümün sebebi de, Türkiye’nin 29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmiş olmasıdır. Bu müddet zarfında Türkiye, KUR-FAİZ-BORSA üçgeninden ibaret olan ve sâdece PARA TİCARETİNE dayanan bir modele esir edilmiş ve ÜRETKEN bir ekonomi modelinden uzaklaştırılmıştır. Yani; yığınakta hata yapılmıştır ve bu hatada ısrar edilmektedir.

Bu gerçeği, basit bir araştırma ile ispatlamak ve doğru bir ekonomi modeline yönelmek mümkündür. Yapılacak iş gayet basittir:

Türkiye’nin 12 Eylül 1980 sabahındaki iç ve dış borçları ile bugünkü iç ve dış borçlarını mukayese etmek ve 29 yıl zarfında ödenen faizleri belirlemektir. Bu mukayese, yapılan büyük hatayı açığa çıkaracak ve üretken bir modele geçişi sağlayacaktır.

Açıkladığınız yeni TEŞVİK SİSTEMİNİN ana hatları; a-Kurumlar Vergisini 81 ilde yüzde 2 ilâ yüzde 10 arasında indirmek. b-5 yıl süreyle 3 ilâ 5 puan arasında faiz desteği sağlamak. c-SSK priminin işveren hissesinin bir süre Hazine tarafından karşılanması. d-Geçici istihdam imkânlarının sağlanması. şeklindedir.

Bu tedbirler, belki bir süre için bazı kesimlere geçici bir rahatlık sağlayabilir; ama, ülkeyi ve milleti topyekün bir kalkınmaya götüremez. Üretmeyen veya yeterli seviyede üretim yapamayan ekonomimize ivme kazandıramaz.

Dolaylı vergilerin ve başta akaryakıt olmak üzere enerji fiyatlarının yüksekliği, dünya piyasalarında Türkiye’ye rekabet gücü kazandıramamış ve Türkiye’yi, ithalâta mahkûm etmiştir. Bu modelde orta tabaka erimiş, tarım ve hayvancılık çökmüştür. Geniş kitlelerin satınalma güçleri ortadan kalkmıştır. Öyle bir noktadayız ki: Avrupa’da Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip olan Türkiye, kendi kendisini besleyemez duruma düşmüştür. İhtiyacı olan yemeklik yağı dahî üretememektedir. Bu durum, mecburi olarak kırsal kesimden büyük şehirlere göçü kamçılamış ve sosyal yapımızda büyük yaralar açmıştır.

Rant ağırlıklı bu modelde para, muayyen ellerde toplanmış ve geniş kesimler çaresiz kalmıştır. Geniş kitleler, dâimâ ekonomik sıkıntılara maruz kalmıştır. 4 Haziran 2009 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan bir kamuoyu araştırması, bu gerçeği, gözler önüne sermiştir. Ankette;

“Dünyada ve ülkemizde yaşanan Küresel Ekonomik Krizin, sizin yaşantınızda etkisi oldu mu?” sorusuna:
Yüzde 60,5 oranında EVET, yüzde 9,7 oranında HAYIR, yüzde 21,2 oranında KISMEN cevabı verilmiş. FİKRİM YOK diyenlerin oranı da, yüzde 8,6 dır.

Bu araştırma, nüfusumuzun ancak yüzde 10’luk bir kesiminin rahat olduğunu ispatlamaktadır. 4 Aralık 2009 tarihinde yaptığınız konuşmanızda söylediğiniz, “Kriz varsa, çare de vardır kampanyasını destekliyoruz. ‘Harcanacak para yok!’ diyenler yanılıyor. Kusura bakmayın arkadaşlar, para var. ‘Para yok’ diye bir şey yok.” Sözlerinizin muhatabı da, bu, yüde 10’luk kesimdir. “Var” dediğiniz para, bu kesimin elindedir. Bu kesim için harcamanın sınırı yoktur. Çünkü; yatarken, uyurken, gezerken, eğlenirken, tatil yaparken, hiç çalışmadan ve hiç alın teri dökmeden rahat gelir elde etmektedirler.

Toplam banka mevduatlarının, toplam menkul değerlerin ve emlâk varlığının analizi, bu gerçeği doğrulayacaktır. Örnek:

1 Haziran 2009 tarihi itibarı ile toplam banka mevduatı, 471 milyar 475 milyon liradır.. Bu mevduatın yüzde 80’i de azdan az bir kesimin elindedir. Ayrıca bankaların elindeki menkul değerlerin miktarı da, 218 milyar 505 milyon liradır. Bunun yüzde 70’ini de Devlet İç Borç Senetleri oluşturmaktadır.

Sayın BAŞBAKAN;

Öyle bir modele geçilmelidir ki; Türkiye ve Türk milleti, topyekün bir kalkınmaya götürülsün. Türkiye’nin elinde bu güç ve imkânlar vardır. Ama; bu gücü ve imkânları 29 yıldan beri kullanan çıkmamıştır. Bunu başarabilmek için alınacak tedbirler de bellidir:

-Dolar ticaretini sonlandırmak. Ağustos 1989 tarihinde yürürlüğe konan 32 Sayılı KONVERTİBİLİTE KARARININ gözden geçirilmesi ve bazı uygulamaların yeniden düzenlenmesi.

-Halkı ezen ve güçsüzleştiren DOLAYLI VERGİLERİN kaldırılması veya halkı rahatsız etmeyecek şekilde oranlarının düşürülmesi.

-Başta akaryakıt olmak üzere ENERJİ fiyatlarını düşürülmesi. (Enerji, tüketim malı değil, endirekt üretim vasıtasıdır.)

-Tedâvüldeki Türk parası miktarının, olması gereken seviyeye çıkarılması. (1984 yılı başından itibaren tedâvüldeki Türk parası azaltılarak, yabancı paralar tedâvüle sokulmuştur. Bu durum da döviz ticaretini doğurmuştur. Döviz ticareti, en büyük ve en kârlı sektör haline getirilmiştir. Bu yüzden de Türkiye aşırı borçlanmış ve nahak yere faiz ödemiştir.)

-Bankalara çeki-düzen verilmeli ve halkı soyan uygulamaları sonlandırılmalıdır. Merkez Bankası’nın fonlamaları, üretime ve istihdama matuf uzun ve orta vadeli krediler için kullanılmalıdır. (Banka blânçolarının analizi, ışık tutmaya yeterlidir.)

-Kayıtdışı işlemleri önleyecek tedbirler alınmalı ve denetim birimleri güçlendirilmelidir.

-İhracât teşvikleri gözden geçirilmeli ve HAYALÎ İTHALÂTLA; HAYALÎ İHRACÂTI engelleyecek ciddî tedbirler getirilmelidir. (Ölçüsüz ve denetimsiz teşvikler, yerli üreticilerin rekabet gücünü ortadan kaldırmaktadır ve bu yola başvuranları ödüllendirmektedir.)

Ülke meselelerini dikkatli biçimde ve yakından izleyen bir vatandaş olarak demokratik haklarımı kullanarak, duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım. Görüşlerimi ispatlamaya da hazırım.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

5 Haziran 2009 Cuma

Çek Kanunu ve Lobiler.

Sayın Ahmet İYİMAYA
TBMM Adâlet Komisyonu Başkanı
Ankara 5 Haziran 2009


Sayın Başkan;

Çek Kanunu ile ilgili hususların Komisyonunuzda görüşüleceğini öğrendiğim için bu mektubumu yazdım.

Ülkemizde vadeli işlemler, AÇIK HESAP, KAMBİYO SENETİ, ÇEK araçları ile yapılmaktadır.

Ödenmeyen veya ödenemeyen AÇIK HESAP ve KAMBİYO SENETİ borçları, Hukuk Mahkemeleri ve İcra-İflâs Kanunlarına göre takip edilmektedir.

Ödenmeyen veya ödenemeyen açık hesap ve kambiyo senedi borçları için, tazminat ve ADLÎ PARA cezaları yoktur.

Ödenmeyen veya ödenemeyen çek borçları için ÇEK TAZMİNATI ve ADLÎ PARA CEZASI uygulanmaktadır. Ve adlî para cezası, hapis cezası ile sonlanmaktadır. Belki yüzbinlerce insan, bu uygulama gereği hapse girmektedir. (Yargıtay’da 75 bin adet çek dosyasının bulunduğunu Adâlet Bakanı açıkladı.)

Çek kullananlar için uygulanan bu cezaların adâletsiz bir uygulama olduğu kesindir. Bir kimsenin borcundan dolayı hapse girmesi, Avrupa Hukuk normlarına da uygun değildir.

Ülkemizde insanların zora düşmesi, kendi beceriksizliklerinden değildir. Ekonomik krizler, DEVLETİN, vatandaşlara olan borçlarını zamanında ödememesi ve hatta çok geçiktirmesi, piyasa da zincirleme etki yaparak, vatandaşların ödeme güçlüğüne düşmelerine sebep olmaktadır. Ve hattâ, birçok kişi batarak iflâs etmektedir. Örnek:

Devletin ilâç ve sağlık hizmetlerine ait borçlarını zamanında ödememesi, Bazı eczanelerin ve sağlık kurumlarının batmasına sebep olmaktadır.

Tarım kesimine ve müteaahitlere olan borçların da zamanında ödenmemesi, piyasada zincirleme tıkanıklıklara sebep olmaktadır. Ve birçok kişinin batmasına, çek kullananların hapse düşmesine sebep olmaktadır.

Hal böyle olunca sâdece çeklere, çek tazminatı ve adlî para cezasının uygulanması, düşündürücüdür. Üstelik bu suç, “Şikâyete bağlı suç” olarak belirlendiği için, alacaklıların, borçlular üzerinde baskı kurmasına ve hattâ zulmetmesine fırsat vermektedir.

Bu uygulamanın, bankaların, finans kurumlarının, resmî tefeci konumundaki bazı faktoring şirketlerinin ve bir türlü önlenemeyen büyük para sahibi tefecilerin, baskın lobi faaliyetleri sebebiyle getirildiğine inanmaktayım. Zira; Çek Kanunundaki bu adâletsizlik, bu kesimler için, büyük bir baskı gücü olarak kullanılmaktadır. Tefeciler ve bazı faktoring şirketleri, tahsilâtta gayet acımasız davranmaktadırlar ve haklarından fazlasını tahsil ederek, ocaklar söndürmektedirler.

Bu uygulama bankalar için de çok caziptir. Örnek; çek karşılığı olarak kredi kullandırdıkları müşterilerinin, herhangi bir sebeple zora düştüğünü sezdikleri anda, ellerinde teminat olarak bulundurdukları üçüncü şahısların çeklerini hemen tahsile vererek, birçok kişiyi zora sokmaktadırlar ve hattâ iflâslarına sebep olmaktadırlar. Gazetelerden okuduğuma göre; çek tahsilâtında da vade uygulaması getirilecekmiş. Bu yeterli değildir. Bu, yine baskın lobinin aldatmacası olarak algılanmalıdır. Çek borçları da, İcra-İflâs Kanunlarına tabi olmalıdır.

Bu gerçeği gayet iyi bildiğinize inandığım için bu mektubumu yazdım.

Talebim de, çekler için uygulanan ÇEK TAZMİNATI ve ADLÎ PARA CEZALARININ kaldırılması ve çek borçlularına da, İCRA-İFLÂS KANUNLARI HÜKÜMLERİNİN uygulanmasının sağlanmasıdır. Kambiyo senedi borçları ile çek borçlarının tahsilindeki adâletsizliğin giderilmesidir. Bu sayede borcundan dolayı hapiste yatanları, cezası kesinleşen kaçak yaşayanları ve devam eden davaları sebebiyle “Acaba, ne zaman hapse gireceğim?” korkusu taşıyanları kurtarmış ve onlara hayat hakkı tanımış olursunuz.

Komisyon olarak gereğini yapacağınıza inanmaktayım.

Saygılarımla.

Hüsnü Akıncı.

3 Haziran 2009 Çarşamba

Muhalefetsiz demokrasi olmaz.

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 3 Haziran 2009


Sayın BAŞBAKAN;

Türkiye’nin en büyük ihtiyacı SULH, SÜKÛN, HUZUR ve GÜVEN ortamı içinde geçirebileceği 15-20 yıllık bir zaman dilimidir.

Ne yazık ki Türkiye, böyle bir zaman dilimini ele geçirememiştir ve bu yüzden de çok şeyler kaybetmiştir ve hattâ, gerçek hedeflerinden uzaklaşmıştır.

Bu eksikliğin birçok sebebi olmakla birlikte, siyaset ve devlet adamlarımızın ihtirasları, keyfilikleri, kendi doğruları dışında başka görüşleri reddetmeleri en büyük sebeptir.

Siyaset ve devlet adamlarımızın tutum ve davranışları milletimizi kutuplara ayırmış ve devamlı olarak birbirleriyle kavga eden bir yapı oluşturmuştur. Bu yapı sebebiyle “ZIT MİZAÇLARI BİR MEFKÛRE ETRAFINDA BİRLEŞTİRECEK” bir gayret unutulmuştur. Tarihin ibret alınacak sayfalarında kayıtlı olan gerçek bellidir:

“Tefrikalar, ihtilâflar, kavgalar içinde çalkalanan, fertleri birbiriyle boğuşan milletler, dışa karşı mevcudiyetlerini muhafaza edemezler.”

Bu gerçek Kur’an’da, Enfal Suresi’nin 46. Ayetinde gayet net bir şekilde belirtilmiş ve insanlar uyarılmıştır. İşte Ayetin mânâsı:

“Allah’a ve Peygamberine itaat edin. Sürtüşüp çekişmeyin, tartışıp bölünmeyin. Sonra içinize korku düşer-devletiniz- elden gider. Ve sabırlı olun; çünkü Allah, sabredenlerle beraberdir.”

Sayın BAŞBAKAN;

Üzülerek ifade edeyim ki; hangi vesileyle ilgili olursa olsun; yaptığınız konuşmalarınız, Türkiye’nin sorunlarıyla ilgili sunumlarınız, herkesi suçlayan hitabet tarzınız, övünmeleriniz, gönülleri birleştirici değildir. Dün, Partinizin Meclis Grubunda yaptığınız konuşmanız da böyledir.

Bugün, Türkiye’nin bir numaralı gündemi haline gelen Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi olayı, toplumu kamplaştıran bir olay haline getirilmiştir. Bu olayda kamuoyunun dikkatini çeken ve kamuoyunu tereddüde düşüren husus, mayınların, arazi kullanımı karşılığında temizlenmek istenmesindeki ısrardır.

İnsanlarımız haklı olarak birbirlerine şu soruları sormaktadır:

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, mayınları hizmet karşılığı olarak temizletmekten aciz midir?
Türk Silâhlı Kuvvetleri bu işi niçin yapamasın?
İktidar partisi, mayınların arazi kullanımı karşılığında ihale edilmesinde niçin ısrar ediyor?
İktidarın bu ısrarı olmasaydı, acaba, bu tartışmalar yapılır mıydı?

“Organik tarım yapılacak ve istihdam sağlanacak” sözleri de, kamuoyunu tatminden uzaktır. Zira; Türkiye genelinde tarım ve hayvancılık çökmüştür. Tarımla uğraşanlar, emeklerinin karşılığını alamadıkları için, üretimden uzaklaşmışlardır. Öyle bir noktaya gelinmiştir ki; Avrupa’da Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip olan Türkiye, kendi kendisini besleyememektedir ve gıda maddelerinde dışa bağımlı hale gelmiştir. Kırsal kesimin güçsüzleştirilmesi sebebiyle insanlarımız, mecburi olarak büyük şehirlere göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu da, toplumun sosyal yapısını bozmuştur.

Şu hususu da belirtmekte beis görmüyorum:

Partinizin Grup toplantısında yaptığınız konuşmanızın bir bölümünde söylediğiniz “Muhalefetin nasıl bir PARANOYA içinde olduğunu, nasıl bir HAYAL DÜNYASINDA gezdiğini, iddialarının ne kadar ASILSIZ olduğunu, eleştirilerinin ne kadar ÖLÇÜSÜZ bir kampanyayla yürütüldüğünü, en hassas olduğumuz noktalarda HEDEF alındığımızı ifade edin. AK PARTİYE, AK PARTİ İKTİDARINA karşı İNSAFSIZ ve ÖLÇÜSÜZ bir kampanyanın SÜRDÜRÜLDÜĞÜNÜ anlatın.” Sözleriniz, yatıştırıcı değil, birtakım gerginlik yaratıcı sözlerdir. Zira; halkımız, muhalefetsiz bir demokrasinin olamayacağına inanmaktadır. Zaten demokrasiyi güzel yapan da, muhalefet kurumunun olmasıdır. Çünkü; iktidar her rejimde vardır. Ama; muhalefet, sâdece ve sâdece demokrasilerde vardır.

Belki bu mektubum hoşunuza gitmeyebilir ve belki de kızgınlığınıza sebep olabilir. “GÜÇ, avuç içine alınan kum gibidir. Sıktıkça parmaklar arasından akıp gider.”gerçeğine inanmış bir vatandaş olarak, demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz etmeyi, en önemli vatandaşlık görevi addettiğim için bu mektubumu yazdım. Takdir veya tekdir, ülkenin başbakanı olarak iradenize tabidir.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

0216-4181726