23 Haziran 2009 Salı

DEVLET, kuralarına göre işletilmelidir.

Sayın Şükrü KIZILOT
Hürriyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 23 Haziran 2009


Sayın KIZILOT;

23 Haziran 2009 tarihli ve “Vergi kaçıran herkes hapse girecek!” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Türkiye meselelerine gayet yabancı ve Türkiye’nin ekonomisini iyi bilmeyen Maliye Bakanı Mehmet Şimşek; Vergi kaçakçılığı yapanlar, bundan böyle hapis cezasını paraya çevirtemeyecekler, hapse girecekler. Bu yönde bir yasa değişikliği yapıyoruz.” demiş.

Merak ediyorum:

1-Acaba, vergi kaçıranları nasıl tespit edecekler? Zirâ; Maliye Bakanlığı, denetim birimlerini etkisiz hale getirmiştir. Piyasa denetimi diye bir şey kalmamıştır. Üstelik vergi kaçağı tespit edildiği zaman adamına göre işlem yapılmaktadır. Ayrıca; 3 Kasım 2002 seçimlerinden tam 66 gün sonra 9 Ocak 2003 tarihinde çıkarılan 4783 sayılı Kanunun 7.ci ve 9.uncu maddeleri yürürlükteyken, kimler hapse girecektir?

2-Kayıt dışı ve belgesiz faaliyet, alabildiğine yaygındır ve Maliye Bakanlığı, bu faaliyetlerin seyircisi durumundadır. Bu kuralsızlığa ve kanunsuzluğa, Belediyeler de katılmışlardır. İstanbul Belediyesi’ne ait Bel-Tur Şirketi, iskelelerdeki, vapurlardaki ve mesire yerlerindeki büfe ve kafeteryalardaki faaliyetlerini belgesiz olarak sürdürmektedirler. Halk otobüsleri artık bilet kesmemektedir.

3-Özel kişilere ait işletmeler de belgesiz çalışmaktadır. Bunların içinde öyle işletmeler vardır ki, âdetâ para basmaktadır. Merak eden lokantaları, meyhaneleri, sahillerdeki çay bahçelerini ve kafeteryaları, meydanlara kurulan büfeleri ve hatta tuvaletleri dolaşsın ve gerçeği, yakından görsün!

Asgarî ücretten dahî vergi alan bir devlet, sokağa hâkim olamıyor ve denetleyemiyorsa, gerçek fonksiyonunu yitirmiş demektir.

Geçenlerde bir arkadaşım Yunanistan’a gitmişti. Yunanistan’da gördüklerine şaşırmış. Zira; hiç kimse, belgesiz satış yapamıyormuş. Bir kafede çay içmiş. Garson çayı, kasa fişi ile birlikte getirince,
“Daha oturacağız ve çay içeceğiz. Hesabı, çıkarken alsanız olmaz mı?” diye sormuş. Garson “Mümkün değil. Her çayı veya satışını yaptığımız her şeyi kasa fişi ile getirmek zorundayız. Aksi halde çok büyük cezası vardır.” demiş. Bunu, gerçek fonksiyonunu yerine getiren devletin nasıl işletildiğine örnek olsun diye anlattım. Darısı bizim başımıza.

Evet; Maliye Bakanı istediği kanunları getirebilir ve istediği kuralları da koyabilir. Ama; getirdiği kanunları ve koyduğu kuralları işletemez veya işletmezse, bu kanunlar ve kurallar ne işe yarar? Üstelik bu zaaf, vergi kaçakçısının işine yarar. Çünkü; ÖTV ve KDV, kaçakçının cebine akar.

Bilgilendirmek için ve gerektiğinde ilgililere aktarırsınız diye yazdım.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

21 Haziran 2009 Pazar

Yönetmek, bir sanattır.

Sayın Abdullah GÜL
Cumhurbaşkanı
Ankara. 21 Haziran 2009


Sayın CUMHURBAŞKANI;

Takdirinizin ne olduğunu bilemem; ama, Türkiye’nin zor günlere doğru hızla yol aldığını, rahatlıkla söyleyebilirim. Zira; halkın içinde yaşayan ve Türkiye meselelerini dikkatli ve yakından takip eden bir vatandaş olarak arz ettiğim bu görüşüm, sokaktaki herkesin müştereğidir.

Bu durumdan çıkış, ayaküstü beyanatlarla gerçekleşmez; DEVLETİN, bir AHENK içinde ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletilmesiyle mümkün olur. DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ imiş gibi yönetilmesi, bunalımları derinleştirir ve Türkiye’yi ÇARESİZ bırakır.

Bu mektubumu, Karaman geziniz sırasında verdiğiniz beyanat sebebiyle yazmış bulunmaktayım. Beyanatınızın bir bölümünde, Taraf gazetesinde yayımlanan belgeyle ilgili olarak;

"Konuyla ilgili hukukî süreç işliyor. Bütün bunlarla ilgili hukukî süreç işliyor. Türkiye şeffaf bir ülkedir. Bu şeffaflık içinde bir yanlış varsa; hukuk yoluyla ortaya çıkar ve gereği yapılır. Yanlışlar yoksa; o zaman Türkiye’de kasıtlı yapanlar varsa, o da yanlış olduğu için o da ortaya çıkar, onlarla ilgili de gereken yapılır. Ama artık Türkiye’de hiçbir şey gizli kalmaz" ifadelerini kullanmışsınız.

DEVLETİ, ahenk içinde çalıştırmakla görevli CUMHURBAŞKANI olmanız hasebiyle bu sözleriniz, kamuoyunu tatmin etmez. Zira;

Türkiye, yeteri kadar şeffaf değildir ve bazı işleri, kasıtlı olarak yapanlar mevcuttur. Ve maalesef, kasıtlı yapılan işler, açığa çıkarılmamaktadır. Bu görüşümü, Türkiye’nin gündemini en fazla meşgûl ettiği için, üç basit örnekle açıklamak istiyorum:

1-Neredeyse iki yıldan beri Türkiye’nin bir numaralı gündemi haline gelen ve ERGENEKON adı verilen dâvâ sürecinde; dâvânın mahkemede görüşülmesi anına kadar gizli kalması gereken iddia ve belgelerin, bazı basın organlarına sızdırılması, HUKUK DEVLETİ ilkeleriyle bağdaşmadığı gibi, vatandaşlarımızı da rahatsız ve tedirgin etmektedir. Hele; telefon dinlemelerindeki belirsizlik ve kuralsızlık, vatandaşlarımızı, gerçekten endişeye düşürmektedir. Bu yanlışlığı ne düzelten vardır ve ne de hukukî yolları işleten vardır. Yanlışların düzeltilmesi için, gerekeni yapan da yoktur.

2-Yine Türkiye’nin gündeminde önemli bir yer tutan Zahit Akman konusu, hâlâ, gerginlik sebebi olarak kamuoyunu meşgûl etmektedir. Öylesine ki; Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç ile RTÜK Başkanı Zahit Akman, siyasî rakiplermiş gibi, birbirleriyle ters düşmüşlerdir. Bu durumu da halkımız, şaşkın ve endişe ile izlemektedir.

3-Bolu Valisi Halil İbrahim Akpınar, Fethullah Gülen’in Onursal Başkanı olduğu “Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı’nın” düzenlediği ABANT PLÂTFORMU toplantısında;

“İçinde bulunduğumuz bu dönemde bile, hâlâ, BAAS REJİMİ özlemiyle Hükümeti devirmeyi, binlerce kişiyi yok etmeyi plânlıyorlar. Bu kişi ve gruplar, halkın iradesine karşı plân yapmaktan ne usanıyor, ne de utanıyor.” sözlerini söyleyerek, maksadını aşan ve devlet geleneği ile asla ve asla bağdaşmayan siyasî bir tavır ortaya koymuştur. Üstelik; Valinin bu konuşmasını, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç onaylamış ve kendisini tebrik etmiştir. Hiç kimse de Valiye, “NE HAKKIN VAR?” sorusunu sormamıştır. Sanki Türkiye’de BAAS REJİMİ özlemini duyanlar, hükümeti devirmeyi ve binlerce kişiyi yok etmeyi plânlayanlar varmış gibi, toplantıya katılanlar, onaylarcasına sessiz kalmışlardır. Hükümetin sessizliği ise, şaşırtıcıdır. Esasen Valinin, tam anlamıyla siyasallaşan Fethullah Gülen Cemaatinin düzenlediği bu toplantıya katılmaması gerekirdi.

Sayın CUMHURBAŞKANI;

Bunalımlara meydan vermemek, bunalımları iyi yönetmek, siyasî sanattır. Ülkemizin bilinen gerçeği ise bellidir: Hiç sebep yokken en tedirgin edici bunalımlar yaratılmaktadır ve bunalım meydana geldiği zaman da iyi yönetilmemektedir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, kesinleşmemiş iddia ve olayları parti kongrelerine taşıması, bu gerçeğin ispatıdır. Bu durum karşısında, esasen zor hayat şartları ve iktisadî bunalım altında ezilen insanlarımız, “Gelecekten ümidimizi kaybettik.” derlerse, haksız duruma düşmezler. Herkes, DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ haline getirileceği endişesini taşımaktadır. Bu endişenin giderilmesi ve gereğinin yapılması şarttır.

Gereğini yapacağınıza inanarak ve demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

20 Haziran 2009 Cumartesi

Taraf Gazetesi ve Gülen Cemaati.

Sayın Bülent ARINÇ
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Ankara 20 Haziran 2009


Sayın BAKAN;


FETHULLAH GÜLEN’İN onursal başkanı olduğu “GAZETECİLER VE YAZARLAR VAKFI”’NIN düzenlediği “ABANT PLÂTFORMU” toplantısında yaptığınız konuşmanızın gazetelerde yayımlanan bölümlerini, dikkatle okudum.

Henüz daha gerçek olup olmadığı anlaşılmayan ve mahiyeti bilinmeyen ve Taraf Gazetesi’nde yayımlanan “HÜKÜMETE VE FETHULLAH GÜLEN HAREKETİNE KOMPLO BELGESİ”ni ileri sürerek, “Bu belge, halkın iradesine karşı, halkın seçimine, Anayasa’ya, demokrasiye karşı büyük bir ihanetten başka bir şey değildir.” ifadesini kullanmışsınız.

Bu ifadenizi yadırgamamak mümkün değildir. Hukukçu bir siyaset ve devlet adamı olmanız hasebiyle, henüz yargı safhasına dahî intikal etmemiş bir haber hakkında, bu kadar sert ve kesin ifadeler kullanmanız doğru değildir. Üstelik bu konuşmanızı, AKP lehine siyasî ağırlığını koyan ve “FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ” adı verilen bir oluşumun kurduğu ve kesin olarak kontrol ettiği bir vakıfta yapmanız, gerçek anlamda ANAYASA’YA aykırıdır. Sebebine gelince:

Fethullah Gülen’in bir sembol olarak önde gösterildiği ve perde arkasındaki tepe yöneticilerininin, Cemaât mensupları dâhil, kamuoyunca tanınmayan, bilinmeyen FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ, kendisini halktan tecrit etmiş bir oluşumdur ve siyasete, ağırlığını koymuş ve hiyerarşik bir sistem içinde hareket eden bir yapıya sahiptir. Tabir caizse, “Bizden olanlar ve bizden olmayanlar” ayırımcılığını izlemektedir. DİNDARLIĞI referans alması dahî, EVRENSEL değerlere sahip YÜCE İSLÂM DİNİ’NE de aykırıdır. SİYASÎ tercihte, mensuplarını belirli partilere yönlendirerek, cemaat mensuplarının İRADE VE HÜRRİYETLERİNE kısıtlama getirmesi, akla, mantığa ve ilme aykırıdır.

ÜNİVERSİTE REKTÖRLERİ hakkındaki, “Çok şükür ki; siyasî iktidardan hesap sormayı görev olarak bilen sayın rektörlerimiz gitti; yerine bilim ve teknoloji konuşan çok değerli rektörlerimiz geldi.” sözleriniz ise, gerçek bir demokrasinin ruhuna taban tabana zıttır. Zirâ; iktidarlara hesap sormak, her vatandaşın en önde gelen görevidir. Verdiği OY’un takipçiliğini yapmayan, yeri geldiğinde iktidarları eleştirmeyen kişiler, vatandaşlık görevlerini yerine getirmemiş ve iktidarların kötü yönetimlerine, keyfiliklerine, usulsüzlüklerine iştirak etmiş olurlar. Ayrıca bu husus, Yüce ve Evrensel İslâm Dini’nin kesin emridir. İşte senedim;

Hz. Ömer, Devlet Başkanı seçildiği gün yaptığı konuşmasının bir bölümünde; “Bir millet icabında idarecilerini acı, acı tenkit etmezse ve o idareciler de, kendilerine yöneltilen acı tenkitlere lâzım gelen alâkayı göstermezlerse; ne o milletten ve ne de o idarecilerden hayır gelmez!” sözlerini söylemiştir.

İştirak ettiğiniz Abant Plâtformu toplantısında demokrasiyle ve devlet gelenekleriyle asla ve asla bağdaşmayacak bir olay daha yaşanmıştır. O da, Bolu Valisi Halil İbtahim Akpınar’ın yaptığı konuşmasıdır. Vali Akpınar, “İçinde bulunduğumuz dönemde bile, hâlâ, BAAS REJİMİ özlemiyle HÜKÜMETİ devirmeyi, binlerce kişiyi yok etmeyi plânlıyorlar. Bu kişi ve gruplar, halkın iradesine karşı plân yapmaktan ne usanıyorlar ve ne de utanıyorlar.” sözlerini söyleyerek, ağır ve yakışıksız bir üslûpla siyasî beyanda bulunmuş ve DEVLET GELENEĞİNİ hiçe saymıştır. Yani; bir PARTİ VALİSİ olduğunu ispatlamıştır.

Sayın BAKAN;

Bu mektubumu, devlet ve siyaset adamlarının, “Her makamın bir sözü ve her sözün bir makamı vardır.” gerçeğini unutarak söyledikleri sözlerinin halkı gerdiğini ve kutuplaşmalara sebep olduğunu belirtmek için yazdım. Gerginliklerin ve kutuplaşmaların ağır ve telâfisi mümkün olmayan bir bedeli olur. Sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı ortadan kalkar ve birbirleriyle kavga eden bir toplum yapısı oluşur. Ne yazık ki; Türkiye, böyle bir süreçten geçmektedir. Bunun anlamını, herkesten çok sizin bilmeniz gerekir. Zira; dindar ve dindarlığı ile her zeminde övünen bir kişisiniz. Bu sebeple; ENFAL SURESİ’nin 46.cı Ayetini hatırlatmak zorundayım. İşte Ayetin meali:

“Allah’a ve Resulüne itaatten ayrılmayın. Birbirinizle çekişmeyin. Sonra içinize korku ve yılgınlık düşer, devletiniz elden gider. Ve sabırlı olun! Allah, sabredenlerle beraberdir.”

Tarihin hiçbir döneminde tekzip edilemeyen gerçeği bellidir ve herkes tarafından bilinmektedir:

Tefrikalar, ihtilâflar, kavgalar içinde çalkalanan, fertleri birbirleriyle boğuşan milletler, harice karşı mevcudiyetlerini muhafaza edememişlerdir ve tarihten silinmişlerdir.

Yeri gelmişken bir hususu daha arz etmek istiyorum:

Her zaman ve her yerde olduğu gibi yine, ordu ile ilgili olarak, “ORDUNUN YENİ BİR YAPILANMA VE ANLAYIŞ İÇİNE GİRMESİ GEREKİR” sözlerini söylemişsiniz ki; bu gibi sözler, artık bıkkınlık ve gerginlik yaratmaktadır. Ordu ile ne alıp vereceğiniz var? Bunu, bir türlü anlayamıyorum. Bu hususta biraz düşünesiniz diye, Hz. Ali’nin askerler hakkındaki sözlerini hatırlatmakta fayda umuyorum.

Hz. Ali, Mısır Valisi Malik İbni Eşteri’ye gönderdiği emirnâmesinin bir bölümünde şu ifadeleri kullanmıştır:

Asker; Allah’ın izniyle milletin kalesi, memleketin, milletin, valilerin şerefi, dinin izzeti, âsâyişin vasıtasıdır. Millet, ancak bunların sayesinde ayakta durabilir.”

Gerçek de, bu değil midir? Taraf Gazetesi ile Fethullah Gülen Cemaati el ele vererek, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni tahrik etmek ve yıpratmak için olanca güçleriyle çalışırlarken, sizin de bu kervana katılmanızı, kamuoyu endişe ve biraz da hiddetle karşılamaktadır.

Bu mektubumun sizi hiddetlendireceğini biliyorum. Ama; doğruları söylemek de, bir vatandaşlık görevimdir. Gerçek bir demokrasinin gereği de budur. Ülkeyi iyi idare etmediğiniz de bir gerçektir.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

19 Haziran 2009 Cuma

İhtiras ve hayallerine yenik düşenler.

Sayın Hasan Celâl Güzel;
Radikal Gazetesi Yazarı

Sayın Güzel; 19 Haziran 2009

19 Haziran 2009 tarihli yazınızı okudum. "Bu ne şiddet ve bu ne celâl?" demekten kendimi alamadım. Zirâ; olmayan veya niyet edilmeyen bir darbe senaryoları yazanların tuzağına düşmüş vaziyettesiniz.

Basiretiniz bağlandığı için de, DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ haline getirildiğini görememektesiniz veya görmezden gelmektesiniz.

Bu hengâmeler arasında, demokrasiye gerçek darbenin, 1983'te iktidara gelen Turgut Özal tarafından yapıldığını görmezden gelmektesiniz. Bu görüşüm belki sizi şaşırtabilir. Şaşırmamanız için, bir açıklama yapmak istiyorum:

1983 seçimlerinde ülke idaresini Turgut Özal'a bırakan askerler, yürürlüğe koydukları Seçim ve Siyasi Partiler kanunları ile parti liderlerinin diktatörlüklerine son veren düzenlemeler getirmişlerdi. Bu düzenlemelerle halk, kendi hür iradelerini tecelli ettirecek şekilde sistemin içine dâhil edilmişti. Her kademedeki seçimler (delege tespiti, parti kademelerindeki yöneticilerin belirlenmesi ve milletvekili adaylarının tespiti), partilere kayıtlı bütün üyelerin iştirakleriyle ve hâkim teminatında yapılacaktı. Ne var ki; İktidara gelen Turgut Özal, zaman içersinde bu kanunlarda değişiklik yaparak, Parti liderlerini tek seçici konumuna getirdi. 1987'den itibaren de genel başkanların istemediği kişiler, milletvekili veya parti yöneticisi ve hatta delege dahi olamadılar. Genel başkanların istediği kişiler, vasıflarına, ehliyet ve liyâkâtlarına bakılmaksızın milletvekili de oldular, devletin en üst kademelerinde görevler de aldılar. Haklarında ağır cezalık davalar olan kişiler dahi milletvekili ve bakan olabildiler. Şimdi soruyorum:

Askerlerin getirdiği bu kanunlar değiştirilmeseydi ve seçimler, bu kanunlara göre yapılabilseydi; bugün Türkiye, bu zor duruma düşer miydi? Bu sayede; aradığımız gerçek bir demokrasi kurulmaz mıydı?

Çarpık ve halkı dışlayan bu GÖSTERMELİK DEMOKRASİYİ savunacağınıza; Türkiye'nin tam anlamı ile HÜR VE DEMOKRAT bir ülke olması için çalışsanız, ülke için daha hayırlı bir hizmet yapmış olmaz mısınız?

Dilinize pelesenk ettiğiniz 28 Şubat Sürecinin, bir darbe girişimi olmadığını, Erbakan'ı, tekrar Başbakan olabilmek amacıyla yanıp tutuşan Tansu Çiller'in tuzağa düşürdüğünü ne zaman anlayacaksınız?

Taraf Gazetesi ile Gülen Cemaati" adı verilen oluşumun, kol kola girerek, ortalığı karıştırmak ve insanları fikren bölmek için ellerinden geleni yaptıklarını, ne zaman anlayacaksınız?

Beni tanırsınız ve fikriyatımı da çok iyi bilirsiniz. Ben de sizi, gayet iyi tanıyorum. Yüreğiniz, memleket aşkı ile atmaktadır. Ama, yüreğinizin atışlarına, basiretinizi eklemeyi beceremiyorsunuz. Bilgili olmanın yanında, düşünmesini de bilmenin şart olduğunu, anlayamıyorsunuz?

Öyle bir hâl sergiliyorsunuz ki; kendinizi, İHTİRAS VE HEVESLERİNE yenik düşmüş kişilerin hizmetkârı ve bedava avukatı konumuna düşürüyorsunuz.

Zahit Akman'ın herkese meydan okuyuşu, size bir anlam ifade etmiyor mu?

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

18 Haziran 2009 Perşembe

Cah hırsı ve ahlâk

Sayın Akif BEKİ
Radikal Gazetesi Yazarı
İstanbul 18 Haziran 2009


Sayın Beki;

18 Haziran 2009 tarihli ve “ÜÇ ŞEYTANLA ANDIÇ KONUŞMASI” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Bilmenizi isterim: ŞEYTAN’IN görevi zihinlere VESVESE aşılamaktır. Bunun haricinde Şeytan’ın bir görevi yoktur ve kötülük yapmaz. Zaten Bakara Suresi’nde, “Onlar Şeytanları ile baş başa kaldıkları zaman…”sözleriyle başlayan AYET, bunu işaret etmektedir. Açık ifadeyle; insanlara, ülkelere ve milletlere en büyük fenalık, ŞEYTAN SIFATLI insanlardan gelir. Bu sıfattaki kişiler, insanlık tarihi boyunca bütün cinayetlerin, bütün zulümlerin ve bütün kötülüklerin sebebi olmuşlardır. Zirâ; bunlar, oturdukları yerde fitne ve fesat dokuyarak, insanları bir birlerine düşürürler.

Bu girişten sonra, esas konumuza gelelim: Büyük bir gazetede yazdığınıza ve görüşlerinizi, doğruluğuna ve yanlışlığına bakmaksızın belirttiğinize göre, okuyucularınızın da söz haklarının olacağı gayet tabiidir. Evvelâ şu gerçeği belirtmek isterim:

Türkiye’nin ve Türk milletinin en büyük ihtiyacı; SULH, SÜKÛN, HUZUR ve GÜVEN ortamı içerisinde geçirebileceği 15-20 yıllık bir zaman dilimidir. Ne yazık ki Türkiye, böyle bir zaman dilimini yakalayamamıştır. Bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri sebebiyle, bu bölgede hedefleri olan dış güçler, buna imkân vermemişlerdir. Üstelik; Şeytan sıfatlı insanlarımız da, sebebi ne olursa olsun (İhanet veya gaflet), dış husumet odaklarına yardımcı olmuşlardır. Şayet Türkiye böylesine önemli bir zaman dilimini yakalayabilseydi; bu gün bölgede:

Kendi kendine yeterli ve başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş; dünya üzerinde kurulan veya kurulacak her masaya eşit ağırlıkta oturmasını başaran ve hedef kovalayan ve her hedefi gerçekleştirdikten sonra yeni hedeflere yönelen HUZURLU, MUTLU, ve REFAH içinde yüzen BİR BÜYÜK TÜRKİYE olurdu.

Bu görüşümü kabul veya reddetmek hakkınızdır. Ama; elinizdeki imkân sebebiyle kamuoyunu yönlendirici, doğruluğuna veya yanlışlığına bakmaksızın fikir aşılayıcı yazılar yazdığınız için, benim yazacaklarıma da katlanmak zorundasınız. Şimdi dikkat ediniz:

1-26 yıldan beri ülkeyi, sivil irade yönetmektedir. Askerler, her olayı, tanınan yetkileri çerçevesinde izlemektedirler. Türk Siyasi tarihini ve dünya siyasi tarihini çok iyi bildikleri ve de bölgemizde gelişen olayları çok iyi analiz ettikleri için, bir darbe peşinde değildirler ve demokrasiye, içtenlikle sadıktırlar. Gerçek arayışları, halkı sistemin dışına iten ve siyasî parti liderlerini “Seçilmiş Diktatörler” konumuna getiren GÖSTERMELİK BİR DEMOKRASİ” değildir. Türkiye’de olup, bitenleri gayet iyi takip ettiğim için, rahatlıkla şunu söyleyebilirim: Bugün askerler, yüksek eğitimleri sebebiyle herkesten fazla demokrattırlar.

2-Ne var ki; bölgenin büyük oyuncuları durumunda olan ve hedeflerini kovalayan dış güçler, askerlerin bu durumundan rahatsızlık duymaktadırlar ve Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni tahrik etmek ve yıpratmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Durmadan senaryolar üreterek, halkın, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne olan güvenini ortadan kaldırmak istemektedirler. Gerçek hedefleri ise; askerlere bir darbe yaptırmaktır. Bir darbe sonunda ise, Türkiye’de bir iç savaşın çıkacağına ve Türkiye’nin bölüneceğine inanmaktadırlar. İşte askerler, dış güçlerin hedeflerini gayet iyi bildikleri için, tahriklere kapılmayarak sabırlı davranmaktadırlar ve hazırlanan senaryoları bozmaktadırlar.

3-Tefrikalar, ihtilâflar, kavgalar içinde çalkalanan, fertleri birbiriyle boğuşan milletler, harice karşı mevcudiyetlerini muhafaza edemezler. Bir milleti ve bir ülkeyi yıkmanın en kolay ve tutarlı yolu, insanlarını birbirlerine düşürmektir. Bu yolu seçenler, “Sizi böldüreceğiz.” demezler. Genellikle masumane görünen metotlara başvururlar. Milliyetçiliği, inançları, örf ve âdetleri kullanarak, kitlelerin iradesine ipotek koyarlar. Bunu içinde önderler yaratırlar ve onları parlatırlar. Helei bir toplum geçim gailesiyle boğuşuyorsa, bunu başarmak gayet kolay olur. Zirâ; geçim gailesiyle boğuşan bir toplum, şevk ve heyecanını kaybettiği için, büyük düşünemez ve hamle yapamaz.

4-Ülkemizde uzun yıllardan beri tartışılır hale gelen GÜLEN CEMAATİ konusuna, bu gerçekler tahtında bakmakta fayda vardır. Şöyle ki:

Fethullah Gülen Hoca, bu cemaati yönetecek kabiliyet ve dirayette değildir. Muhakkak surete bu cemaatin, kamuoyunca iyi bilinmeyen üst kademe yöneticileri vardır. Belki de, bu üst yöneticilerin esas niyetlerini, faaliyetlerini ve bağlantılarını, Fethullah Gülen Hoca da bilmiyordur. Bana göre cemaati oluşturan geniş kitle de gerçekleri bilmemektedir. Emir komuta hiyerarşik düzen içersinde, bir büyüklüğün meydana getirildiğini zannetmektedir. Mutlak olan gerçek de, etkili bir cemaatin meydana getirilmesidir. Ki, böyle bir oluşum, ülkemiz ve milletimiz için daimâ risk taşır; zıt mizaçların, bir mefkûre etrafında birleşmesine engel olur. Nitekim, Türkiye, böyle bir süreçten geçmektedir. Gülen Cemaati ile Taraf Gazetesi’nin ittifak içersinde hareket etmesi, her şeyden önce Cemaat mensuplarını düşündürmelidir. Zirâ; herhangi bir mesele hislerin tahtında değerlendirilirse; akıl, mantık ve ilim, mutlak surette yenik düşer. Unutulmamalıdır: CAH HIRSI, ahlâkın en üst seviyesine çıkmış insanların dahi ayağını kaydırır.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

17 Haziran 2009 Çarşamba

Acaba, yanlışlık nerededir?

Sayın Durmuş YILMAZ
T.C. Merkez Bankası Başkanı
Ankara 17 Haziran 2009


Sayın BAŞKAN;

Bugün düzenlediğiniz basın toplantısını dikkatle izledim.

Haklı olarak, finans ve bankacılık kesimiyle ilgili görüşlerinizi ve tavsiyelerinizi belirttiniz.

Türkiye’nin ekonomisini yakından ve dikkatli takip eden bir vatandaş olarak, bugüne kadar gördüğüm gerçek şudur:

Ne zaman bir finansal kriz baş gösterse, herkes ayağa kalkıyor ve yeni arayışlara giriyor. Fakat, 29 yıldan beri dâimâ krizde olan geniş halk kitlelerinin dertlerini, sıkıntılarını, açmazlarını kimse konuşmuyor ve geçerli çözüm ve çareler aramıyor. Yani; bütün ekonomik faaliyetler, para ticaretine göre düzenleniyor. Ekonomi denince herkesin aklına, DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninden ibaret olan bir RANT EKONOMİSİ geliyor.

Bu gerçeğe istinaden iki sorunun cevabını arıyorum. Bu hususta lütfeder de beni bilgilendirirseniz, merakım giderilecektir.

Sorularım şöyledir:

1-Bugün dolar kuru, Eylül 2002 yılındaki kura eşittir. Aradan geçen 7 yıllık zaman zarfında dolar kurunda inişler ve çıkışlar olmuştur. Dikkat edilirse; 1980’den 2002 yılına kadar geçen 22 yıllık süre zarfında, ani kur artışları, beklenmedik devâlüsayonların dışında dolar kurunda, belirli oranlarda artışlar meydana gelmiştir. 2002 yılından sonra da dolar kuru, çok değişik ve herkes tarafından tahmin edilemeyecek şekilde seyretmiştir.

Bu durumu nasıl izah edebilirsiniz ve bu durum, ekonomimizi nasıl etkilemiştir? Merkez Bankası’nın bu kur politikası doğru ve tutarlı mıdır? Bütün ekonomik faaliyetlerinin dolar kuruna endekslenmiş olması, tutarlı bir politika mıdır? 32 Sayılı KONVERTİBİLİTE KARARININ 4/C Maddesi yürürlükte olduğu halde; Hazine ve Merkez Bankası, bu maddenin hükümlerini niçin yerine getirmemiştir?

2-1967-82 yılları arası 1968=100 Tüketici Fiyat Endeksi, 1983-87 dönemi için 1978-79=100 Tüketici Fiyat Endeksi, 1988-94 yılları için 1987=100 Tüketici Fiyat Endeksi, 1995-2003 dönemi için 1994=100 Tüketici Fiyat Endeksi, 2004 ve sonrası için 2003=100 Tüketici Fiyat Endeksi esas alınırsa;
1980 yılındaki 1 Liranın satın alma gücü, Mart 2009’da da 1 Liradır. Şubat 2009’da, 0.9966 lira idi. Bunun ne anlama geldiği, basit bir örnekle açıklanabilir. Şöyle ki:

1986 yılının Ocak ayında 300 Tl. maaş alan bir kişinin bugünkü maaşının, 2.831.265 TL. olması gerekmektedir. Bugünkü ücret politikasında bu, mümkün değildir. Açık ifadeyle halk, bugün aldığı ücretlere göre, 1986 yılının ücretlerinin çok gerisindedir. Satın alma gücü 8-10 kat azalmıştır. Zaten fukaralığın ve işsizliğin yaygınlaşması, bu gerçeği ispatlamaktadır.

Bu durumu nasıl izah edersiniz ve Türkiye, niçin bu duruma düşürülmüştür? Bu gerçekten hareketle; Türkiye’nin, 29 yıldan beri yanlış EKONOMİ ve PARA politikaları ile idare edildiği söylenebilir mi?

Halkın satın alma gücünü yükseltmek ve ekonomiyi üretken hale getirmek için, nasıl bir ekonomi ve para politikaları uygulanmalıdır?

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

15 Haziran 2009 Pazartesi

Rantlar yükselirse, refah ortadan kalkar.

Sayın Ali BABACAN
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Ankara. 15 Haziran 2009


Sayın BABACAN;

Bugün gerçekleştirdiğiniz basın toplantısını dikkatle izledim. Açıkladığınız kararların Türkiye’yi rahatlatmayacağını, bilâkis, mevcut iktisadî krizi daha da derinleştireceğini, rahatlıkla söyleyebilirim. Zira; konulara, iktisat ilminin gerçeklerini yok farzederek, finansal açıdan bakıyorsunuz. Bu da, Türkiye’nin ekonomisini iyi bilmediğiniz anlamına gelir.

İktisat ilminin tekzip edilemeyen gerçeği bilinmektedir:

“ÜRETMEYEN VEYA YETERLİ SEVİYEDE ÜRETİM YAPAMAYAN EKONOMİLERDE POZİTİF REEL FAİZ UYGULAMASI, HER ŞEYDEN ÖNCE BANKALARI BATIRIR VE EKONOMİNİN BÜTÜN DENGELERİNİ BOZAR.”

Bu gerçeği dikkate almayan iktidarınız, 2001 krizini iyi anlayamamış ve 2002 sonrasındaki finansal gelişmeleri başarı kabul ederek, yanlış ekonomi ve para politikalarını devam ettirmiştir.ve şimdi de “Küresel Kriz” ipine sarılarak, iktisadî başarısızlığını örtmeye çalışmaktadır.

Şu gerçeği, herkes kabullenmek zorundadır:

Türkiye, “Küresel Kriz” adı verilen finans oyunundan evvel de krizdeydi. Ne var ki; bu kriz, halkın krizi olduğu için paralı kesim, sesini çıkarmıyordu. İktidarınız da, DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninde yaratılan büyük RANT EKONOMİSİNİ, gerçek anlamda ekonomi zannettiği ve SICAK PARANIN rehavetine kapıldığı için, aslında olmayan icraatlarını başarı kabul ediyordu.

Bu görüşlerime itiraz edilebilir. Ama, bunu ispatı da vardır. İşte ispatı:

İktidara geldiğiniz zaman halkın bankalara olan toplam borcu (Kredi kartları, Tüketici ve ihtiyaç kredileri), 6 milyar 400 milyon lira idi. Bugün bu borç, 150 milyar liraya ulaşmıştır. Bu borcun 40 milyar lirasını da kredi kartı borçları oluşturmaktadır. Halk, keyfinden borçlanmayacağına göre; bu fiilî durum, halkın krizde olduğunu ispatlar.

Halkın krizde olduğu bu dönemde finans ve bankacılık kesimi, halkın sırtına basarak SANAL SAĞLAMLIĞA ulaşarak, krizi hafif atlatıldığına halkı inandırmaya çalışmıştır. Aslında finans ve bankacılık kesimi, SICAK PARA, KREDİ KARTLARI ve BANKACILIK HİZMETLERİNDEN ALINAN YÜKSEK ÜCRETLER sayesinde sağlam görünen yapıya kavuşmuştur. Yani bu kesim, halkın sırtına basarak yükselmiştir. Şayet kredi kartlarından alınan yüksek ve tefecilere rahmet okutturan faizler ve bankacılık hizmetlerinden alınan yüksek ücretler olmasaydı, banka blânçoları zarar gösterirdi. Bugün sorun olan kredi kartlarına, mevduat faizlerinin bir misli oranında faiz uygulanmış olunsaydı; acze düşen ve icralık olan insanlarımızın, bankalardan alacaklı durumda olduğunu görmüş olurdunuz.

Bu gerçeğin üstü, “Kredi kartları bir nakit kullanım ve ödeme aracıdır. Bu kartlar, borcu borçla çevirme ve borcu öteleme aracı değildir. Kredi kartları, kredi değildir. Vatandaşlarmız, ihtiyaç kredilerine yönelmelidir.” sözleriyle örtülemez. Zira; kredi kartları, bankalar için çifte kavrulmuş tabir edilen büyük bir cansimidi olmuştur. Hem kart sahibinden yüksek faiz alınmış ve hem de, kredi ile satış yapan esnaf ve ticaret erbabından, yine yüksek oranda faiz elde edilmiştir. Zira; küçük esnaf ve ticaret erbabı, kredi kartı ile yaptıkları satışların tahsilâtını vade gününde değil, hemen ertesi günü yapmaktadırlar ve bunun için de, bankalara yüksek oranda faiz ödemektedirler. Bu sebepten dolayı bankalar, hiç teminat almadan kredi kartı vermişlerdir.ve kefil aramamışlardır. Tüketici kredisi almak ise, çok zordur. Mutlaka teminat ve kefil istenmektedir. Bu da gösteriyor ki; bankalar, tatlı faiz geliri için, belirli orandaki batağa razı olmuşlardır. Hesap edemedikleri de, batağın hızla yükselmesidir.

Bu gerçeği zamanında göremeyen, anlayamayan iktidarınız, ufukta kredi kartı faciası görününce, yeni tedbirlere başvurmaya karar vermiştir. Ki; bu tedbirler (faiz indirimi ve vade uzatımı) işe yaramayacak ve tıkanıklık, artarak devam edecektir. Çünkü, halkın parası yoktur. İşsizlik yaygınlaşmış, küçük esnaf ve ticaret erbabı çan çekişir hale gelmiş, çiftçi ve köylü, alınterinin karşılığını alamaz duruma düşmüştür. Elinde bir işi olanlar da, ücretleriyle geçinemez haldedir. Toplam nüfusumuzun ancak yüzde 10’luk kesimi rahattır. Bunlar da genellikle rant sınıfını oluşturmaktadır.

Sayın BABACAN;

Bu gerçeği zamanında görebilmiş olsaydınız ve gereken tedbirleri alsaydınız; finans ve bankacılık kesiminin halkı sömürmesine, halkın sırtına binerek yükselmesine engel olurdunuz ve de, bugünkü bunalıma meydan vermezdiniz.

Zaman, zaman bazı kişi ve kurumlar tarafından kredi kartlarına uygulanan yüksek faizler eleştirilmiş ve tedbir alınması istenmiştir. Fakat ilgili Bakanlar, ve yetkililer, bu eleştirilere ve tedbir istemlerine. “MERKEZ BANKASI BAĞIMSIZDIR.” cevabını vermişlerdir.

İktisatçı değilim, eczacı bir vatandaşım. Buna rağmen büyük bir iddiada bulunuyorum. İddiam da şudur:

Türkiye, 29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmektedir. Şayet bu yanlış yoldan dönülmezse; ekonomimiz düzelmeyecek, halkımız ve devletimiz borç yükünden kurtulamayacaktır.

Bu görüşümde o kadar ısrarlıyım ki; bu görüşümü, her yerde ve herkesle tartışırım. Şayet lütfeder de, bir televizyon programında benimle tartışmaya razı olursanız, görüşlerimin doğruluğunu ispatlamama imkân tanımış olursunuz.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı,