Sayın Hüseyin GÜLERCE
Zaman Gazetesi Yazarı
İstanbul 2 Temmuz 2009
Sayın GÜLERCE;
2 Temmuz 2009 tarihli ve “Vesayetçiler için bir avcı hikâyesi…” başlığını taşıyan yazınızı okudum. Yazınızın bir bölümünde;
“Olan biteni hâlâ anlamayanlar var. Medyada, iş dünyasında, yüksek yargı ve asker bürokrasisinde, CHP yönetiminde Türkiye'nin nereye doğru yöneldiğini hâlâ anlamayanlar, anlayamayanlar, kabullenemeyenler, hazmedemeyenler var. Türkiye, demokrasinin geri dönülmez ufkuna doğru yürüyor. Mesele, "kâğıt mı belge mi, dolu mu boru mu, yazı mı tura mı?" meselesi değil... Türkiye, demokratikleşiyor.” ifadesini kullanmışsınız.
Bu ifadenizden an anladığımıza göre; sizden ve sizin paralelinizdeki yayın kuruluşlarından başka hiç kimse, Türkiye’nin içinde bulunduğu zorlukları anlamamış!
Yıllardan beri ŞARTLANMIŞ KALIPLAR İÇERSİNDE yazı yazdığınız bir gerçektir. Sebebi kamuoyunca iyi bilinmeyen bu şartlanmışlık, beyin kıvrımlarınızda, akıl almaz bir ASKER DÜŞMANLIĞI yaratmıştır. Bu sebeple de, Türkiye’nin maruz kaldığı, kalacağı iç ve dış husumetlerin mihraklarını analiz edemiyorsunuz ve mensubu bulunduğunuz CEMAATİN mensuplarını yanlış yönlendiriyorsunuz. Bu davranışınız, belki belirli bir kesimde müspet etki yapabilir. Ama; genelde, tam anlamıyla bir kutuplaşma yaratmaktadır.
Etkili gibi görünen ve kimler tarafından yönetildiği ve yönlendirildiği kamuoyunca iyi bilinmeyen bir Cemaatin mensubu ve bu cemaate ait yayın organlarında istediğiniz şekilde fikir yayma imkânına sahip olduğunuz için, size yazmak zorunda kaldım. Evvelâ şu gerçeği zihninize yerleştirmenizi istiyorum:
26 Yıldan beri ülkeyi, sivil irade yönetmektedir. Eğer demokrasimizde bir sorun görüyorsanız; bunun sebebini Türk Silâhlı Kuvvetleri’nde değil, siyasî yapının bozukluğunda aramak zorundasınız. Zira; Türkiye, 1983 yılından itibaren halkı sistemin dışına iten ve ikinci seçmen konumuna düşüren ve de siyasî parti liderlerini SEÇİLMİŞ DİKTATÖRLER konumuna getiren AZICIK ve GÖSTERMELİK bir DEMOKRASİ ile idare edilmektedir. Bu sistemde; DEVLETİ, bir PARTİ DEVLETİ haline getirebilme isteği üstün gelmiştir.
Bu dönemde, 1982 Anayasa’sının kabulünden sonra düzenlenen SİYASÎ PARTİLER ve SEÇİM KANUNLARI ortadan kaldırılarak, “KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİNİ”, lider iradesine terk eden bir siyasî yapı oluşturulmuştur. Bu oluşumda, Yasama ve denetleme görevini HÜR İRADESİYLE ve SERBESTÇE yerine getirmesi gereken PARLÂMENTO, iktidar Partilerinin, dolayısı ile Başbakanların MUTLAK İRADESİNE tâbi hale getirilmiştir.
Bu görüşüme, millî irade kavramını yanlış yorumlayarak itirazda bulunabilirsiniz. Ama, şu sorularımın cevaplarını da vermek zorundasınız:
Bugün, Başbakan’ın istemediği bir kanun teklifi veya tasarısı TBMM gündemine alınarak görüşülebilir ve yasalaşabilir mi?
Veya Başbakan’ın her istediği kanun teklifi veya tasarısı, TBMM gündemine gelerek yasalaşmaz mı?
Milletvekili aday tespitinde, yetenekleri, kariyerleri ve kabiliyetleri gayet üstün olsa da, Parti lideri istemezse; bu kişilerin, Milletvekili seçilmeleri mümkün olur mu?
Siyasi parti liderleri istedikleri takdirde; yetenek, kariyer ve kabiliyetlerine bakılmaksızın her kişi, milletvekili seçilmez mi?
Bu durum, bugüne de mahsusu değildir. 80’li yıllarda gazeteci-yazar Güneri Civaoğlu, defalarca yazdığı yazılarında milletvekillerini, “KOL KALDIRMA MAKİNESİ’NİN AĞIR İŞÇİLERİ” olarak tarif etmiştir ve hiçbir tepki görmemiştir.
2002 yılında ve meclis kulisinde MHP’li bir milletvekili, hem de gazetecilerin huzurunda milletvekilleri için, “BEŞ DUDAK ARASINA HAPSOLMUŞ 550 TUTSAK” ifadesini kullanmıştı ve hiç kimse de, sesini çıkarmamıştı.
Bugün değişen bir şey var mıdır?
Demokratikleşen Türkiye böyle mi olmalıydı?
Şimdi gelelim, DARBE meselesine:
Türk Silâhlı Kuvvetleri, 1983 yılında idareyi sivillere devrettikten sonra DARBE düşünmemiştir. Bugün de düşünmemektedir, düşünmesi de mümkün değildir. Çünkü; Türk Silâhlı Kuvvetleri, geçen zaman içersinde Türkiye ve dünyada olup, bitenleri aklın, mantığın ve ilmin tahtında izleyerek irdelemesini başarmıştır. Bilgili olmanın yanında düşünmesini de bilmektedir. Ve askerler, sizden de, benden de, herkesten de, daha fazla demokrattırlar.
Ne var ki; kökü dışarıda ve başkaları tarafında yönlendirilen, finanse edilen ve desteklenen bazı kişi ve oluşumlar, birtakım tertiplerle ortalığa bir DARBE KORKUSU salarak, askerleri tahrik ve yıpratma rolünü üstlenmişlerdir. Hiç şüphesiz gerçek arzu ve hedefleri, askerlerin, tahriklere kapılarak bir darbe yapmalarıdır. Bu aktörleri sahneye süren ve bölgemizde hedef ve proje kovalayanlar, bir darbe vukuunda Türkiye’nin iç çatışmaya ve bölünmeye maruz kalacağının hesabını yapmaktadırlar. Belirli merkezlere veya oluşumlara bağlı ve o merkezlerden yönlendirilen bazı samimi kişiler veya kitleler, tefekkür ihtiyacı duymadıkları için, gerçekleri görememektedirler.
Sizi de bu durumda olan bir kişi olarak kabul ediyorum. Şayet siz; Orhan Erkanlı’nın “ANILAR, SORUNLAR, SORUMLULAR” adlı kitabı ile, Hasan Cemâl’in, “KİMSE KIZMASIN, KENDİMİ YAZDIM” kitabını, aklın, mantığın ve ilmin süzgecinden geçirerek okumasını başarabilseydiniz; bu tuzağa düşmez ve kutuplaşmaya sebep olabilecek yazılar yazmazdınız.
İsterseniz bu konuları; asûde kaldığınız zaman, kendi vücut ikliminizde bulunan; sessiz-sözsüz, bizsiz-sizsiz konuşan; “SUS!” dendiği zaman da susmayan ve adına, VİCDAN denilen mânevî varlığınıza danışarak tekrar irdeleyiniz. Bakalım; vicdanınızdan nasıl bir cevap alacaksınız?
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Not: 28 Şubat sürecindeki yanılgınızdan da
kurtularak, salim bir düşünceye yöneliniz. Zira;
28 Şubat, bir darbe girişimi değildir. Bu süreçte
Başbakan Erbakan, tekrar başbakanlık koltuğuna
Oturabilmek için yanıp, tutuşan Tansu Çiller’in
İHTİRASINA yenik düşmüştür.
2 Temmuz 2009 Perşembe
30 Haziran 2009 Salı
Gafletin bu kadarı olmaz!
Sayın Vahap MUNYAR
Hürriyet Gazetesi
İstanbul 30 Haziran 2009
Sayın MUNYAR;
28 Haziran 2009 Tarihli ve “Tohuma yüklenelim, Türkiye, Avrupa ve Ortadoğu’nun sebze-meyve bahçesi olsun!” Başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Bayer Türk CEO’su ve Bayer HealthCare Genel Müdür SEBASTİAN GUTH’un, “Türkiye, Avrupa ve Ortadoğu’nun sebze-meyve bahçesine dönüşebilir. Bayer Türk olarak, Türkiye’de tarımın daha gelişmesi, verimlilik artışı için her çalışmaya varız. Türkiye tarıma yüklenmeli.” sözlerini okuyunca aklıma, 1957-58 yıllarında Türkiye’ye akıl satmaya gelen yabancıların (İngiliz, Fransız, Amerikalı) o günün gazetelerine manşet olan şu sözleri aklıma geldi:
“DOMATES SATSANIZ ZENGİN OLURSUNUZ!”
“AKDENİZ BÖLGESİNDEKİ ZEYTİNLİKLERİ AŞILASANIZ EKONOMİNİZİ DÜZELTİRSİNİZ!”
Evet; Tarım ve hayvancılık, bitmez, tükenmez ve iç pazarı büyüterek sanayileşmeye destek olan çok sağlam bir kaynaktır. Rahatlıkla, “Tarım ve hayvancılığını geliştiremeyen ülkelerin sanayileşme ve dış pazarlarda rekabet şansları yoktur.” sözünü söylemek mümkündür. Zira; bir ülkenin dağları, yaylaları et, süt, yün ve deri deposudur; ovaları da, bitmez, tükenmez zenginlik kaynağıdır.
Türkiye, plânlı dönemde boş durmamış; tarım ve hayvancılığını geliştirmek için önemli projeleri devreye sokmuştur. Tohum İslâh İstasyonlarını, Devlet Üretme Çiftliklerini, Haralarını güçlendirmiş ve entegre bir çalışma başlatmıştır. Netice de alınmıştır. Detaya girmeyeceğim; ama, araştırmacılara, bu konuya eğilmelerini tavsiye ederim. SEK, ET ve BALIK KURUMU, ŞEKER ŞİRKETİ, ZİRAÎ DONATIM, BİRLİKLER, araştırma kapsamına alınırsa, gerçeklerin su yüzüne çıkacağı kesindir.
Türkiye, tarım ve hayvancılık atılımlarını yaparken sanayiyi de ihmâl etmemiştir. Büyük projelere yönelmiştir. Plân hedefleri doğrultusunda ne lâzım gelirse yapmıştır. Bu hususta da detaya lüzum görmüyorum. ERDEMİR, İSDEMİR, TÜPRAŞ, PETKİM, SEDİŞEHİR ALÜMİNYUM, bu atılımların eseridir. Üstelik; Türkiye, bu atılımları yaparken de, borç batağına saplanmamıştır.
Ne var ki:
12 Eylül 1980 sonrası Türkiye’si, plân hedeflerinden uzaklaşmış; tarım ve hayvancılığımız yere serilmiştir. Kendimize ait sanayimizde de durum aynıdır. Örnek: ERDEMİR’de 2000 yılı için 10 milyon ton kapasite öngörülmüştü. İSDEMİR’i 10 milyon ton kapasiteye ulaştıracak anlaşma 12 Aralık 1976 tarihinde imzalanmıştır. Ama; bu hedefler, izlenmediği için gerçekleşmemiştir. TÜPRAŞ’ın kapasitesi de, PETKİM’in kapasitesi de artmamıştır. Üstelik; başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz ve alt yapılarımız yabancıların eline geçmiştir. Bu dönemde Türkiye, iç ve dış borç batağına saplanmıştır ve fukaralıkla boğuşmaktadır.
Evet; Avrupa ve Ortadoğu’nun meyve-sebze pazarı olabiliriz. Ama; elde edeceğimiz gelir, yabancıların kâr transferlerinin yüzde birine erişmez. Sâdece, Avrupa ve Ortadoğu halkını beslemiş oluruz. Kaldı ki; bu Pazar payını da, yabancılar kapacaktır. Aynen Turizmde olduğu gibi. Halbuki Türkiye, kendi tohumunu üretecek bilgi, imkân ve teknolojiye sahiptir. Çukurova, Akdeniz, Ege üniversiteleri ile görüşenler, gerçekleri çok daha iyi anlar. Umarım; bu hususta ilk araştırmayı bizzat siz yaparsınız ve bilinmeyenleri, bilinir hale getirirsiniz. Metalûrjiden elde edilecek gelir, sebze-ve meyveden elde edilecek gelirin çok üstündedir.
Tarım Bakanı Mehdi Eker’in “Yıllarca bize “Türkiye, tarımda kendi kendine yeten ülke” dediler. Büyük bir yalanmış.” sözleri ise, gerçekten bir talihsizlik bilgisizliktir.
Geçek olan şudur:
Bugün Türkiye, tarım ve hayvancılıkta, 1980’nin çok gerisindedir. Endüstri bitkilerini ise, neredeyse öldürmek üzeredir. Avrupa’da, Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip Türkiye’nin kendi kendini besleyemez duruma düşmesi, her şeyden önce, Tarım Bakanı’nı düşündürmelidir. Nerede yanlış yapıldığını arayıp, bulmak, Tarım Bakanı’nın görevi alanındadır. 133 bin kilometre kare (Türkiye’nin altıda biri) toprağı olan Yunanistan’dan pamuk almamıza bir açıklama getirmelidir. Konfeksiyonluk deri sanayimiz yılda 85 milyon adet deri kullanmaktadır. Bunun 65 milyon adedini ithâl etmektedir. Bu durum da, Bakanı düşündürmelidir. Hâttâ, herkes düşünmelidir.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Hürriyet Gazetesi
İstanbul 30 Haziran 2009
Sayın MUNYAR;
28 Haziran 2009 Tarihli ve “Tohuma yüklenelim, Türkiye, Avrupa ve Ortadoğu’nun sebze-meyve bahçesi olsun!” Başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Bayer Türk CEO’su ve Bayer HealthCare Genel Müdür SEBASTİAN GUTH’un, “Türkiye, Avrupa ve Ortadoğu’nun sebze-meyve bahçesine dönüşebilir. Bayer Türk olarak, Türkiye’de tarımın daha gelişmesi, verimlilik artışı için her çalışmaya varız. Türkiye tarıma yüklenmeli.” sözlerini okuyunca aklıma, 1957-58 yıllarında Türkiye’ye akıl satmaya gelen yabancıların (İngiliz, Fransız, Amerikalı) o günün gazetelerine manşet olan şu sözleri aklıma geldi:
“DOMATES SATSANIZ ZENGİN OLURSUNUZ!”
“AKDENİZ BÖLGESİNDEKİ ZEYTİNLİKLERİ AŞILASANIZ EKONOMİNİZİ DÜZELTİRSİNİZ!”
Evet; Tarım ve hayvancılık, bitmez, tükenmez ve iç pazarı büyüterek sanayileşmeye destek olan çok sağlam bir kaynaktır. Rahatlıkla, “Tarım ve hayvancılığını geliştiremeyen ülkelerin sanayileşme ve dış pazarlarda rekabet şansları yoktur.” sözünü söylemek mümkündür. Zira; bir ülkenin dağları, yaylaları et, süt, yün ve deri deposudur; ovaları da, bitmez, tükenmez zenginlik kaynağıdır.
Türkiye, plânlı dönemde boş durmamış; tarım ve hayvancılığını geliştirmek için önemli projeleri devreye sokmuştur. Tohum İslâh İstasyonlarını, Devlet Üretme Çiftliklerini, Haralarını güçlendirmiş ve entegre bir çalışma başlatmıştır. Netice de alınmıştır. Detaya girmeyeceğim; ama, araştırmacılara, bu konuya eğilmelerini tavsiye ederim. SEK, ET ve BALIK KURUMU, ŞEKER ŞİRKETİ, ZİRAÎ DONATIM, BİRLİKLER, araştırma kapsamına alınırsa, gerçeklerin su yüzüne çıkacağı kesindir.
Türkiye, tarım ve hayvancılık atılımlarını yaparken sanayiyi de ihmâl etmemiştir. Büyük projelere yönelmiştir. Plân hedefleri doğrultusunda ne lâzım gelirse yapmıştır. Bu hususta da detaya lüzum görmüyorum. ERDEMİR, İSDEMİR, TÜPRAŞ, PETKİM, SEDİŞEHİR ALÜMİNYUM, bu atılımların eseridir. Üstelik; Türkiye, bu atılımları yaparken de, borç batağına saplanmamıştır.
Ne var ki:
12 Eylül 1980 sonrası Türkiye’si, plân hedeflerinden uzaklaşmış; tarım ve hayvancılığımız yere serilmiştir. Kendimize ait sanayimizde de durum aynıdır. Örnek: ERDEMİR’de 2000 yılı için 10 milyon ton kapasite öngörülmüştü. İSDEMİR’i 10 milyon ton kapasiteye ulaştıracak anlaşma 12 Aralık 1976 tarihinde imzalanmıştır. Ama; bu hedefler, izlenmediği için gerçekleşmemiştir. TÜPRAŞ’ın kapasitesi de, PETKİM’in kapasitesi de artmamıştır. Üstelik; başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz ve alt yapılarımız yabancıların eline geçmiştir. Bu dönemde Türkiye, iç ve dış borç batağına saplanmıştır ve fukaralıkla boğuşmaktadır.
Evet; Avrupa ve Ortadoğu’nun meyve-sebze pazarı olabiliriz. Ama; elde edeceğimiz gelir, yabancıların kâr transferlerinin yüzde birine erişmez. Sâdece, Avrupa ve Ortadoğu halkını beslemiş oluruz. Kaldı ki; bu Pazar payını da, yabancılar kapacaktır. Aynen Turizmde olduğu gibi. Halbuki Türkiye, kendi tohumunu üretecek bilgi, imkân ve teknolojiye sahiptir. Çukurova, Akdeniz, Ege üniversiteleri ile görüşenler, gerçekleri çok daha iyi anlar. Umarım; bu hususta ilk araştırmayı bizzat siz yaparsınız ve bilinmeyenleri, bilinir hale getirirsiniz. Metalûrjiden elde edilecek gelir, sebze-ve meyveden elde edilecek gelirin çok üstündedir.
Tarım Bakanı Mehdi Eker’in “Yıllarca bize “Türkiye, tarımda kendi kendine yeten ülke” dediler. Büyük bir yalanmış.” sözleri ise, gerçekten bir talihsizlik bilgisizliktir.
Geçek olan şudur:
Bugün Türkiye, tarım ve hayvancılıkta, 1980’nin çok gerisindedir. Endüstri bitkilerini ise, neredeyse öldürmek üzeredir. Avrupa’da, Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip Türkiye’nin kendi kendini besleyemez duruma düşmesi, her şeyden önce, Tarım Bakanı’nı düşündürmelidir. Nerede yanlış yapıldığını arayıp, bulmak, Tarım Bakanı’nın görevi alanındadır. 133 bin kilometre kare (Türkiye’nin altıda biri) toprağı olan Yunanistan’dan pamuk almamıza bir açıklama getirmelidir. Konfeksiyonluk deri sanayimiz yılda 85 milyon adet deri kullanmaktadır. Bunun 65 milyon adedini ithâl etmektedir. Bu durum da, Bakanı düşündürmelidir. Hâttâ, herkes düşünmelidir.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
29 Haziran 2009 Pazartesi
Hisler galip gelirse!......
Sayın Abdullah GÜL
CUMHURBAŞKANI
Ankara 30 Haziran 2009
Sayı CUMHURBAŞKANI;
Çin’deki temaslarınızı tamamlayarak yurda dönünce, İrticayla mücadele planı iddiasına ilişkin olarak “Kurumlar arasındaki uyumu bozmaya çalışanlar olabilir. Bunlara fırsat verilmemesi gerekiyor” şeklindeki sözleriniz, yerindedir ve doğrudur. Zira;
Türkiye, lüzumsuz yere ve gerçek maksadı kamuoyunca bilinmeyen tertip ve ithamlarla alabildiğine gerilmiştir. Bu gerginlik, DEVLETİN, ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletilmesiyle aşılabilir. Kurul, kurum, kural ve kavram kargaşası, ancak ve ancak, bu şekilde ortadan kaldırılabilir.
Öyle bir süreç yaşanmaktadır ki; kimin, neyi ve niçin yaptığı ve hangi hedefi güttüğü bilinmez hale gelmiştir. En önemli meseleler dahî, aklı, mantığı ve ilmi dışlayarak hislerin tahtında kamuoyuna sunulmaktadır. Bazı medya kuruluşlarının (Fethullah Gülen Cemaatine ait yayın kuruluşları, başta Taraf Gazetesi olmak üzere şimdilik iktidar yanlısı görüntü veren Vakit, Yeni Şafak, Bugün, Star, Sabah gazeteleri) tahrik edici ve akıl almaz yayınları, esasen geçim gailesi altında inleyen, şevk ve heyecanını kaybeden halk arasında kutuplaşmalara sebep olmaktadır.
1958 yılından beri Türkiye’nin meselelerini yakından ve dikkatli biçimde takip eden ve Türkiye’nin siyasî tarihini çok iyi bilen bir vatandaş olarak kanaat ve görüşüm şudur:
Gelişen bütün olaylar, FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ adı verilen bir oluşuma odaklanmıştır. Merak ediyorum:
Bu oluşum nedir? Bir sivil toplum örgütü müdür? Bir dernek midir? Yoksa, bir tarikat mıdır?
Şayet bir dernek veya sivil toplum örgütü ise; bu oluşumun bir genel merkezi ve resmî kayıtlı şubeleri olması gerekmez midir? Bu oluşumun, kimler tarafından ve nasıl yönetildiğinin ve yönlendirildiğinin bilinmesi gerekmez mi? Ülkemizde faaliyet gösteren bütün sivil toplum örgütleri, dernekler, vakıflar ve hatta tarikatlar, devletin ilgili birimleri tarafından bilinmektedir ve faaliyetleri denetlenmektedir. Fethullah Gülen Cemaati adı verilen oluşumun bir kaydının olması ve devletin ilgili birimleri tarafından denetlenmesi gerekmez mi?
Bu cemaatle ilgili olarak bildiğimiz, tanıdığımız sâdece Fethullah Gülen Hoca’dır. Cemaatin, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni de hedef aldığı bilinmektedir. Bilinmeyen; Cemaatin yapısı ve idare şeklidir. Bu örgütün tepe yöneticileri kimlerdir, nerede oturmaktadırlar ve mali kaynakları nasıl oluşturulmuştur? Bunlar, halkın bilinmezleridir. Bu Cemaatin “Işık Evleri” adı verilen ve “Abiler” adı ile anılan kişiler tarafından yönetilen birimleri mevcuttur. Işık Evleri’nin faaliyetlerinin ve yöneticilerinin bilinmesi gerekmez mi?
Sayın CUMHURBAŞKANI;
Kim ne derse desin ve nasıl yorumlarsa yorumlasın; Türkiye zordadır ve görünene göre bu zorluk, devam edecektir. Bu zorluğun aşılması, başta siz olmak üzere devleti, bir ahenk içersinde işletmekle görevli siyasî iktidarın gayret ve dirayetine bağlıdır ve sokağa taşan tartışmaların önlenmesi şarttır. Huzursuzluk yaratan ve kamuoyunu kutuplaştıran önemli meselelerin parti il ve ilçe kongrelerine taşınması, his ve heyecanın ayağa kaldırılması, hiçbir dönemde tutarlı bir yol olmamıştır. Zira; his ve heyecanı canlandırmak suretiyle bir toplumu ayağa kaldırmak kolaydır. Ama, his ve heyecanı doruk noktasına çıkmış bir toplumu oturtmak zordur.
Bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri sebebiyle Türkiye’nin, iç ve dış husumetlere maruz kaldığı ve kalacağı bilinmeyen bir husus değildir. Ki; bu gerçeği, Milletvekili olduğunuz dönemlerde yaptığınız konuşmalarınızda çok sık olarak dile getirmiş ve uyarılarda bulunmuştunuz. Muhalefette iken, DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ haline getirilmemesi gerektiğini, dâimâ hatırlatmıştınız. Bugün, DEVLETİN en YÜCE makamındasınız. Bu Yüce Makamın gereği olarak Devletin ahenk içinde işletilmesini sağlamak, en önemli görevinizdir. Halk da sizden, bunu beklemektedir. Ayrıca halk, gereğini yapacağınıza da inanmaktadır. Danışmanlarınız, halkın nabzını ölçebiliyorsa, bu gerçeği görmüşlerdir.
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
CUMHURBAŞKANI
Ankara 30 Haziran 2009
Sayı CUMHURBAŞKANI;
Çin’deki temaslarınızı tamamlayarak yurda dönünce, İrticayla mücadele planı iddiasına ilişkin olarak “Kurumlar arasındaki uyumu bozmaya çalışanlar olabilir. Bunlara fırsat verilmemesi gerekiyor” şeklindeki sözleriniz, yerindedir ve doğrudur. Zira;
Türkiye, lüzumsuz yere ve gerçek maksadı kamuoyunca bilinmeyen tertip ve ithamlarla alabildiğine gerilmiştir. Bu gerginlik, DEVLETİN, ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletilmesiyle aşılabilir. Kurul, kurum, kural ve kavram kargaşası, ancak ve ancak, bu şekilde ortadan kaldırılabilir.
Öyle bir süreç yaşanmaktadır ki; kimin, neyi ve niçin yaptığı ve hangi hedefi güttüğü bilinmez hale gelmiştir. En önemli meseleler dahî, aklı, mantığı ve ilmi dışlayarak hislerin tahtında kamuoyuna sunulmaktadır. Bazı medya kuruluşlarının (Fethullah Gülen Cemaatine ait yayın kuruluşları, başta Taraf Gazetesi olmak üzere şimdilik iktidar yanlısı görüntü veren Vakit, Yeni Şafak, Bugün, Star, Sabah gazeteleri) tahrik edici ve akıl almaz yayınları, esasen geçim gailesi altında inleyen, şevk ve heyecanını kaybeden halk arasında kutuplaşmalara sebep olmaktadır.
1958 yılından beri Türkiye’nin meselelerini yakından ve dikkatli biçimde takip eden ve Türkiye’nin siyasî tarihini çok iyi bilen bir vatandaş olarak kanaat ve görüşüm şudur:
Gelişen bütün olaylar, FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ adı verilen bir oluşuma odaklanmıştır. Merak ediyorum:
Bu oluşum nedir? Bir sivil toplum örgütü müdür? Bir dernek midir? Yoksa, bir tarikat mıdır?
Şayet bir dernek veya sivil toplum örgütü ise; bu oluşumun bir genel merkezi ve resmî kayıtlı şubeleri olması gerekmez midir? Bu oluşumun, kimler tarafından ve nasıl yönetildiğinin ve yönlendirildiğinin bilinmesi gerekmez mi? Ülkemizde faaliyet gösteren bütün sivil toplum örgütleri, dernekler, vakıflar ve hatta tarikatlar, devletin ilgili birimleri tarafından bilinmektedir ve faaliyetleri denetlenmektedir. Fethullah Gülen Cemaati adı verilen oluşumun bir kaydının olması ve devletin ilgili birimleri tarafından denetlenmesi gerekmez mi?
Bu cemaatle ilgili olarak bildiğimiz, tanıdığımız sâdece Fethullah Gülen Hoca’dır. Cemaatin, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni de hedef aldığı bilinmektedir. Bilinmeyen; Cemaatin yapısı ve idare şeklidir. Bu örgütün tepe yöneticileri kimlerdir, nerede oturmaktadırlar ve mali kaynakları nasıl oluşturulmuştur? Bunlar, halkın bilinmezleridir. Bu Cemaatin “Işık Evleri” adı verilen ve “Abiler” adı ile anılan kişiler tarafından yönetilen birimleri mevcuttur. Işık Evleri’nin faaliyetlerinin ve yöneticilerinin bilinmesi gerekmez mi?
Sayın CUMHURBAŞKANI;
Kim ne derse desin ve nasıl yorumlarsa yorumlasın; Türkiye zordadır ve görünene göre bu zorluk, devam edecektir. Bu zorluğun aşılması, başta siz olmak üzere devleti, bir ahenk içersinde işletmekle görevli siyasî iktidarın gayret ve dirayetine bağlıdır ve sokağa taşan tartışmaların önlenmesi şarttır. Huzursuzluk yaratan ve kamuoyunu kutuplaştıran önemli meselelerin parti il ve ilçe kongrelerine taşınması, his ve heyecanın ayağa kaldırılması, hiçbir dönemde tutarlı bir yol olmamıştır. Zira; his ve heyecanı canlandırmak suretiyle bir toplumu ayağa kaldırmak kolaydır. Ama, his ve heyecanı doruk noktasına çıkmış bir toplumu oturtmak zordur.
Bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri sebebiyle Türkiye’nin, iç ve dış husumetlere maruz kaldığı ve kalacağı bilinmeyen bir husus değildir. Ki; bu gerçeği, Milletvekili olduğunuz dönemlerde yaptığınız konuşmalarınızda çok sık olarak dile getirmiş ve uyarılarda bulunmuştunuz. Muhalefette iken, DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ haline getirilmemesi gerektiğini, dâimâ hatırlatmıştınız. Bugün, DEVLETİN en YÜCE makamındasınız. Bu Yüce Makamın gereği olarak Devletin ahenk içinde işletilmesini sağlamak, en önemli görevinizdir. Halk da sizden, bunu beklemektedir. Ayrıca halk, gereğini yapacağınıza da inanmaktadır. Danışmanlarınız, halkın nabzını ölçebiliyorsa, bu gerçeği görmüşlerdir.
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
27 Haziran 2009 Cumartesi
Provokatörler iş başında.
Sayın Hasan CEMAL
Milliyet Gazetesi Yazarı 15 Ocak 2009
Sayın Cemal;
Okuduğum bir kitaptan bir bölüm sunuyorum:
“Tek amacımız: ASKERİ KIŞKIRTMAK….
Hatırlıyor musun o günü? 1970 sonu, 1971 başı olmalı. Ankara’nın göbeğinde, Sıhhiyeye’deki ANKARA ORDUEVİ’nin önünde patlayacaktı bombalar…İki yandan iki bomba!
Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi’nin bahçesindeki miting bittikten sonra gençler, yürüyüşe geçecekti. Orduevine yaklaştıkları sırada atılacaktı iki el bombası da. Biri, Ankara Sineması’nın oralardan; öbürü, tam aksi istikametten, Mithatpaşa Caddesi ile Atatürk Bulvarı’nın kesiştiği noktadaki Yüksel Palas’ın bulunduğu köşeden. Şimdi, orası da orduevi. Bombaların hedefi, toplum polisiydi. Patlamalarla birlikte sloganlar, tam orduevinin önünde atılacaktı:
“ORDU GENÇLİK EL ELE, MİLLÎ CEPHEDE!”
“ORDU GENÇLİK EL ELE, MİLLÎ CEPHEDE!”
Bir tek amacımız vardı:
ASKERİ KIŞKIRTMAK…Darbe süreci, bu kışkırtma ve provokasyonlar sayesinde hazırlanacaktı. Ve devrime giden yola çıkacaktık. Şiddet şarttı, devrime giden yolu açmak için.
Yani, hedefe varmanın yolu, gerektiğinde insan hayatını hiçe saymaktan geçiyordu. Gaye için her yol MÜBAH…”
Bu satırları sizin yazdığınız “Kimse kızmasın, kendimi yazdım” adlı kitabınızdan aldım.
Belli ki; Türkiye’de meydana getirilen ve devlet birimleriyle ve Silâhlı Kuvvetleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan tertip, provokasyon ve husumetleri çok iyi bilmektesiniz. Vaktiyle içinde yer aldığınız tertip, provokasyon ve husumetlerin gerçek hedefinin askerleri kışkırtarak bir darbe yaptırmak olduğunu, itiraf etmişsiniz.
Merak ediyorum:
O günlerde sizinle birlikte hareket edenler, bugün, ne yapmaktadırlar ve nerelerdedirler?
Sizleri, darbe ortamının oluşması için kullananlar kimlerdi ve darbelerdeki hedefleri neydi?
Geçmişte yaşanan darbelerin veya müdahalelerin asıl amaç ve hedefleri neydi? Evet; darbeler ve müdahalelerle Türkiye, çok şey kaybetmiştir. Ama; bu olayların bir kazananı veya kazananları olmalıdır. Kazanan veya kazananlar kimlerdir?
EN ÖNEMLİSİ: Bugün darbe isteyenler ve darbe ortamını hazırlamak için çalışanlar kimlerdir? Misyon yükleyenler ve misyon yüklenenler, hangi ülkelerin kontrolündedir? Bugün siz ve arkadaşlarınız, neler yapmaktasınız? Bu soruyu özellikle soruyorum. Zira; bildiklerim, takım halinde “KONTRGERİLLA” ifadelerini kullanarak yine ASKERLERİ tahrik etme gayretine girmişlerdir.
“Altmışsekiz Kuşağı” diye adlandırılan o günün MİSYONERLERİ, 28 ŞUBAT “Millî Güvenlik Kurulu Kararları’nı” dillerine dolayarak, o gün başaramadıklarını, yani, yaptıramadıkları DARBEYİ, bugün yaptırabilmek için, âdetâ çırpınmaktadırlar. Bu role de; kimin veya kimler için soyunduklarını da, ancak, kendileri bilmektedirler.
Kitabınızı okuyanlar, yaptıklarınızdan dolayı pişmanlık duyduğunuzu zannederler. Ben, asla böyle düşünmüyorum. Hele; 14 Ocak 2009 tarihli “KONTRGERİLLA, SUSURLUK, SARIKIZ, AYIŞIĞI ve ERGENEKON NOTLARI” başlığını taşıyan yazınızı okuyunca, aksini düşünmem mümkün değildir.
Tuncay Güney gibi bir kişinin, Türkiye’nin gündemini belirlediği bir ortamda; geçmişte kaos, terör, provokasyon ve tertiplerde görev alanların, bilerek veya bilmeyerek; isteyerek veya istemeyerek yüklendikleri MİSYONLARININ gereğini yapacakları kuvvetle muhtemeldir. Yine, söz konusu kitabınızdan örnek vereyim:
“MUSTAFA KUSEYRİ’NİN ÖLÜMÜNÜ HATIRLIYOR MUSUN?
1970 baharıydı. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. “Faşistler, Mustafa Kuseyri’yi öldürdü!”. Koşa, koşa dergiye geldim. Adakale Sokak’taki DEVRİM BÜROSUNA. Doğan Bey, her zamanki gibi kesif sigara dumanlı küçük odasında çalışıyordu.Ağzının bir kenarında hiç eksik olmayan Samsun cigarasını tüttürürken:
“Bak Hasan!” dedi gözlüklerinin üstünden bakarak, “KUSEYRİ’Yİ FAŞİSTLER ÖLDÜRMEDİ. Bir arkadaşı kazayla vurmuş..”
Bir dolmuşa atlayıp Cebeci’ye, Siyasal Bilgiler’in yanındaki Basın-Yayın’a gittim. Dışarıda öğrenciler, “KAHROLSUN FAŞİSTLER!” diye slogan atıyordu. Olay, akşam olmuştu. Kusyri, tabancayla Rus ruleti oynarken, yakın arkadaşı Nejat Arun tarafından kaza kurşunu sonucu vurulmuştu. Nejat’ın kaçarken bıraktığı kanlı el izlerini silenler arasında, o zamanlar Doğu Perinçek’in “Beyaz” Aydınlıkçı ya da Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) saflarında yer alan CENGİZ ÇANDAR da vardı.
Ve olay örtbas edildi. Hemen ertesi gün Ankara’da, “ANAYASA’YA SAYGI” yürüyüşleri düzenlendi
FAŞİZMİ TELİN İÇİN!”
Sayın; CEMAL;
KÜRESL SERMAYE’nin Ortadoğu’da, yeni bir yapılanma oluşturduğu günümüzde, bir takım senaryolar uydurularak ve bazı kişiler kullanılarak meydana getirilen olaylar üzerine; geçmişteki yaşananları gerçek yönleriyle değerlendirmeyerek, ASKERLERİ hedef alan yazılar yazmanızdaki sırrı, bir türlü çözemedim. Ne yapmak istediğinizi de, gerçekten anlayamadım. Sahi, sizin ve sizin gibi düşünenlerin maksat ve hedefleri nedir?
Samimi olarak ifade ediyorum: Beni aydınlatırsanız, gerçekten çok memnun olurum. Bunu istemek de, en tabii hakkımdır. Zira; yazdığınız köşe, gerçekte benim ve okuyucularınızın köşesidir.
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı,
Milliyet Gazetesi Yazarı 15 Ocak 2009
Sayın Cemal;
Okuduğum bir kitaptan bir bölüm sunuyorum:
“Tek amacımız: ASKERİ KIŞKIRTMAK….
Hatırlıyor musun o günü? 1970 sonu, 1971 başı olmalı. Ankara’nın göbeğinde, Sıhhiyeye’deki ANKARA ORDUEVİ’nin önünde patlayacaktı bombalar…İki yandan iki bomba!
Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi’nin bahçesindeki miting bittikten sonra gençler, yürüyüşe geçecekti. Orduevine yaklaştıkları sırada atılacaktı iki el bombası da. Biri, Ankara Sineması’nın oralardan; öbürü, tam aksi istikametten, Mithatpaşa Caddesi ile Atatürk Bulvarı’nın kesiştiği noktadaki Yüksel Palas’ın bulunduğu köşeden. Şimdi, orası da orduevi. Bombaların hedefi, toplum polisiydi. Patlamalarla birlikte sloganlar, tam orduevinin önünde atılacaktı:
“ORDU GENÇLİK EL ELE, MİLLÎ CEPHEDE!”
“ORDU GENÇLİK EL ELE, MİLLÎ CEPHEDE!”
Bir tek amacımız vardı:
ASKERİ KIŞKIRTMAK…Darbe süreci, bu kışkırtma ve provokasyonlar sayesinde hazırlanacaktı. Ve devrime giden yola çıkacaktık. Şiddet şarttı, devrime giden yolu açmak için.
Yani, hedefe varmanın yolu, gerektiğinde insan hayatını hiçe saymaktan geçiyordu. Gaye için her yol MÜBAH…”
Bu satırları sizin yazdığınız “Kimse kızmasın, kendimi yazdım” adlı kitabınızdan aldım.
Belli ki; Türkiye’de meydana getirilen ve devlet birimleriyle ve Silâhlı Kuvvetleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan tertip, provokasyon ve husumetleri çok iyi bilmektesiniz. Vaktiyle içinde yer aldığınız tertip, provokasyon ve husumetlerin gerçek hedefinin askerleri kışkırtarak bir darbe yaptırmak olduğunu, itiraf etmişsiniz.
Merak ediyorum:
O günlerde sizinle birlikte hareket edenler, bugün, ne yapmaktadırlar ve nerelerdedirler?
Sizleri, darbe ortamının oluşması için kullananlar kimlerdi ve darbelerdeki hedefleri neydi?
Geçmişte yaşanan darbelerin veya müdahalelerin asıl amaç ve hedefleri neydi? Evet; darbeler ve müdahalelerle Türkiye, çok şey kaybetmiştir. Ama; bu olayların bir kazananı veya kazananları olmalıdır. Kazanan veya kazananlar kimlerdir?
EN ÖNEMLİSİ: Bugün darbe isteyenler ve darbe ortamını hazırlamak için çalışanlar kimlerdir? Misyon yükleyenler ve misyon yüklenenler, hangi ülkelerin kontrolündedir? Bugün siz ve arkadaşlarınız, neler yapmaktasınız? Bu soruyu özellikle soruyorum. Zira; bildiklerim, takım halinde “KONTRGERİLLA” ifadelerini kullanarak yine ASKERLERİ tahrik etme gayretine girmişlerdir.
“Altmışsekiz Kuşağı” diye adlandırılan o günün MİSYONERLERİ, 28 ŞUBAT “Millî Güvenlik Kurulu Kararları’nı” dillerine dolayarak, o gün başaramadıklarını, yani, yaptıramadıkları DARBEYİ, bugün yaptırabilmek için, âdetâ çırpınmaktadırlar. Bu role de; kimin veya kimler için soyunduklarını da, ancak, kendileri bilmektedirler.
Kitabınızı okuyanlar, yaptıklarınızdan dolayı pişmanlık duyduğunuzu zannederler. Ben, asla böyle düşünmüyorum. Hele; 14 Ocak 2009 tarihli “KONTRGERİLLA, SUSURLUK, SARIKIZ, AYIŞIĞI ve ERGENEKON NOTLARI” başlığını taşıyan yazınızı okuyunca, aksini düşünmem mümkün değildir.
Tuncay Güney gibi bir kişinin, Türkiye’nin gündemini belirlediği bir ortamda; geçmişte kaos, terör, provokasyon ve tertiplerde görev alanların, bilerek veya bilmeyerek; isteyerek veya istemeyerek yüklendikleri MİSYONLARININ gereğini yapacakları kuvvetle muhtemeldir. Yine, söz konusu kitabınızdan örnek vereyim:
“MUSTAFA KUSEYRİ’NİN ÖLÜMÜNÜ HATIRLIYOR MUSUN?
1970 baharıydı. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. “Faşistler, Mustafa Kuseyri’yi öldürdü!”. Koşa, koşa dergiye geldim. Adakale Sokak’taki DEVRİM BÜROSUNA. Doğan Bey, her zamanki gibi kesif sigara dumanlı küçük odasında çalışıyordu.Ağzının bir kenarında hiç eksik olmayan Samsun cigarasını tüttürürken:
“Bak Hasan!” dedi gözlüklerinin üstünden bakarak, “KUSEYRİ’Yİ FAŞİSTLER ÖLDÜRMEDİ. Bir arkadaşı kazayla vurmuş..”
Bir dolmuşa atlayıp Cebeci’ye, Siyasal Bilgiler’in yanındaki Basın-Yayın’a gittim. Dışarıda öğrenciler, “KAHROLSUN FAŞİSTLER!” diye slogan atıyordu. Olay, akşam olmuştu. Kusyri, tabancayla Rus ruleti oynarken, yakın arkadaşı Nejat Arun tarafından kaza kurşunu sonucu vurulmuştu. Nejat’ın kaçarken bıraktığı kanlı el izlerini silenler arasında, o zamanlar Doğu Perinçek’in “Beyaz” Aydınlıkçı ya da Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) saflarında yer alan CENGİZ ÇANDAR da vardı.
Ve olay örtbas edildi. Hemen ertesi gün Ankara’da, “ANAYASA’YA SAYGI” yürüyüşleri düzenlendi
FAŞİZMİ TELİN İÇİN!”
Sayın; CEMAL;
KÜRESL SERMAYE’nin Ortadoğu’da, yeni bir yapılanma oluşturduğu günümüzde, bir takım senaryolar uydurularak ve bazı kişiler kullanılarak meydana getirilen olaylar üzerine; geçmişteki yaşananları gerçek yönleriyle değerlendirmeyerek, ASKERLERİ hedef alan yazılar yazmanızdaki sırrı, bir türlü çözemedim. Ne yapmak istediğinizi de, gerçekten anlayamadım. Sahi, sizin ve sizin gibi düşünenlerin maksat ve hedefleri nedir?
Samimi olarak ifade ediyorum: Beni aydınlatırsanız, gerçekten çok memnun olurum. Bunu istemek de, en tabii hakkımdır. Zira; yazdığınız köşe, gerçekte benim ve okuyucularınızın köşesidir.
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı,
26 Haziran 2009 Cuma
Hedef nedir?
Sayın Mehmet ALTAN
Star Gazetesi Yazarı
İstanbul 26 Haziran 2009
Sayın ALTAN;
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un basın toplantısından sonra davet edildiğiniz televizyonlarda yine esip, gürlediniz.
Üslûbunuza, düşünce, fikir ve görüşlerinize alışık olduğumuz için, hiddetinizin ve feveranınızın sebebini sormaya lüzum görmüyorum. Ancak, şu gerçeği de belirtmeden geçemeyeceğim:
Evet; Genelkurmay Başkanı başbuğ’un, “ASİMETRİK PSİKOLOJİK SAVAŞ VARDIR.” sözü doğrudur ve olması da doğaldır. Zira; bu, bulunduğumuz coğrafyanın özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu bölgede hedef kovalayanlar, hiçbir zaman kendi kendine yeterli ve başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş, iç ve dış gailelerden arınmış, hedef kovalayan ve her hedefi gerçekleştirdikten sonra yeni hedeflere yönelen huzurlu, mutlu ve refah içersinde yüzen güçlü bir BÜYÜK TÜRKİYE istemezler.
Onların istedikleri; kendi kendine yetersiz ve dâimâ başkalarına muhtaç, “OTUR!” denilen yerde oturan ve “KALK” denilen yerde kalkan, iç ve dış gailelerle boğuşan huzursuz, mutsuz bir ZAYIF TÜRKİYE’dir.
Başkalarının yaptıkları bizi incitmez. Ama, başkalarının dümen suyuna girerek, asimetrik psikolojik savaşa iştirak eden bizim insanlarımızın faaliyetleri, bizi incitir.
Biliyorum: Demokrasi ve AB standartları teranesiyle, bu yazdıklarıma itiraz edeceksiniz. Bu da, fikriyatınızın ve üstlendiğiniz misyonunuzun gereğidir. Çünkü; ailece Türk Silâhlı Kuvvetleri, hedefiniz olmuştur. Bugün 60’lı yıllardan ve babanızdan bahsettiğiniz için, hatırladığım bir olayı nakletmek istiyorum:
Babanız Çetin Altan, 60’lı ve 70’li yılların hızlı solcularındandı ve her zaman olduğu gibi askerlere ve günün iktidarına karşı yazılar yazıyordu. Bir gün, günün Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cemâl Tural, bastonunu babanızın göbeğine doğru uzatarak babanıza, “Söyle bakalım, İslâm’ın şartı kaçtır?” diye sorunca, babanız, “Beştir Paşam.” Cevabını verdi. Bunun üzerine Tural, “Bilemedin. İslâm’ın şartı 6’dır. Altıncısı da, haddini bilmeyene haddini bildirmektir.” sözlerini söylemişti.
Belli ki; siz de babanızın etkisinde kalarak, aynı yoldan yürümektesiniz. Şimdi, esas konumuza gelelim:
Ülkemizde asimetrik psikolojik savaş vardır ve olanca şiddetiyle devam etmektedir. Bunun delili de, FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ adı verilen oluşuma bağlı yazılı ve görsel medyanın ve iktidar yanlısı etiketi taşıyan yazılı ve görsel medyanın, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni hedef alan tahrik edici ve yıpratıcı yayınlarıdır. Bu tarz yayınlar, AKP iktidarı ile birlikte hız kazanmış ve bugün zirveye ulaşmıştır. Yalan, iftira ve maksadı bilinmeyen isnatlarla dolu bu yayınlar, halkın efkârını karıştırmakta ve toplumu fırkalara ayırmaktadır. Demokrasi havarisi kesilen ve AB hayranı gözüken sizler de, bu faaliyetlere iştirak etmektesiniz.
Hedefi, niyeti, misyonu, teşkilât yapısı ve üst seviye yöneticileri kamuoyunca iyi bilinmeyen ve siyasî ve ticari faaliyetleri denetlenemeyen ve de “ FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ” adı verilen oluşum, alabildiğine ASİMETRİK PSİKOLOJİK SAVAŞI sürdürmektedir.
Gazetesi, radyosu, televizyonu olmayan Türk Silâhlı Kuvvetleri, elbette ki, bu saldırılar karşısında kendisini savunacak ve gerektiğinde görüş ve düşüncelerini kamuoyuna duyuracaktır. Askerlerin tavrı bellidir: Türkiye’yi karıştırarak bir darbe ortamı yaratmak isteyenlerin tuzağına düşmemek için olanca gayretleriyle, iyi işlemese de DEMOKRATİK REJİME sahip çıkacaklardır. Belki de askerlerin bu tavrı, “Niçin darbe yapmıyorlar?” diye, asimetrik psikolojik savaş verenlerin sinirlerini bozmaktadır ve çılgınlıklarını arttırmaktadır.
Şimdi, sorularımı soruyorum:
1-Fethullah Gülen Cemaati’ni, demokrasinin neresine oturtuyorsunuz?
2-AB hayaliyle insanlarımızı uyutmaya çalıştığınıza göre; milletvekili dokunulmazlıklarını, yolsuzlukları, AB kriterlerinin neresine koyuyorsunuz?
3-Halkı sistemin dışına iterek, siyasî parti liderlerini seçilmiş diktatör konumuna getiren bir rejimi, gerçek bir demokrasiyle nasıl bağdaştırıyorsunuz?
4-İşlemeyen KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİNİ, hangi mantık ölçüleri içersinde görmezden geliyorsunuz?
5-Gerçek bir demokrasi arayışı içersinde olamayacağınıza göre, aradığınız nedir?
6-Ta Amerika’dan istediği FETFAYI veren Fethullah Gülen’i hiç konu etmezken, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un açıklamaları, niçin sinirinizi bozuyor?
7-Gayet samimi olarak soruyorum: Sizin, bizlerin bilmediği dış bağlantılı bir misyonunuz var mıdır?
8-Bu milletin sulh, sükûn, huzur ve güvene ihtiyacı vardır. Olmayan bir DARBE çığırtkanlığı yaparak, böyle bir ortamın sağlanmasını, niçin engelliyorsunuz?
9-En önemlisi: Bu ülkenin en akıllı, en tutarlı ve en demokratik insanı siz misiniz? Başkalarının doğruları ve söz hakları yok mudur?
Cevap verirseniz makbule geçer ve memnun olurum.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Star Gazetesi Yazarı
İstanbul 26 Haziran 2009
Sayın ALTAN;
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un basın toplantısından sonra davet edildiğiniz televizyonlarda yine esip, gürlediniz.
Üslûbunuza, düşünce, fikir ve görüşlerinize alışık olduğumuz için, hiddetinizin ve feveranınızın sebebini sormaya lüzum görmüyorum. Ancak, şu gerçeği de belirtmeden geçemeyeceğim:
Evet; Genelkurmay Başkanı başbuğ’un, “ASİMETRİK PSİKOLOJİK SAVAŞ VARDIR.” sözü doğrudur ve olması da doğaldır. Zira; bu, bulunduğumuz coğrafyanın özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu bölgede hedef kovalayanlar, hiçbir zaman kendi kendine yeterli ve başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş, iç ve dış gailelerden arınmış, hedef kovalayan ve her hedefi gerçekleştirdikten sonra yeni hedeflere yönelen huzurlu, mutlu ve refah içersinde yüzen güçlü bir BÜYÜK TÜRKİYE istemezler.
Onların istedikleri; kendi kendine yetersiz ve dâimâ başkalarına muhtaç, “OTUR!” denilen yerde oturan ve “KALK” denilen yerde kalkan, iç ve dış gailelerle boğuşan huzursuz, mutsuz bir ZAYIF TÜRKİYE’dir.
Başkalarının yaptıkları bizi incitmez. Ama, başkalarının dümen suyuna girerek, asimetrik psikolojik savaşa iştirak eden bizim insanlarımızın faaliyetleri, bizi incitir.
Biliyorum: Demokrasi ve AB standartları teranesiyle, bu yazdıklarıma itiraz edeceksiniz. Bu da, fikriyatınızın ve üstlendiğiniz misyonunuzun gereğidir. Çünkü; ailece Türk Silâhlı Kuvvetleri, hedefiniz olmuştur. Bugün 60’lı yıllardan ve babanızdan bahsettiğiniz için, hatırladığım bir olayı nakletmek istiyorum:
Babanız Çetin Altan, 60’lı ve 70’li yılların hızlı solcularındandı ve her zaman olduğu gibi askerlere ve günün iktidarına karşı yazılar yazıyordu. Bir gün, günün Genelkurmay Başkanı Orgeneral Cemâl Tural, bastonunu babanızın göbeğine doğru uzatarak babanıza, “Söyle bakalım, İslâm’ın şartı kaçtır?” diye sorunca, babanız, “Beştir Paşam.” Cevabını verdi. Bunun üzerine Tural, “Bilemedin. İslâm’ın şartı 6’dır. Altıncısı da, haddini bilmeyene haddini bildirmektir.” sözlerini söylemişti.
Belli ki; siz de babanızın etkisinde kalarak, aynı yoldan yürümektesiniz. Şimdi, esas konumuza gelelim:
Ülkemizde asimetrik psikolojik savaş vardır ve olanca şiddetiyle devam etmektedir. Bunun delili de, FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ adı verilen oluşuma bağlı yazılı ve görsel medyanın ve iktidar yanlısı etiketi taşıyan yazılı ve görsel medyanın, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni hedef alan tahrik edici ve yıpratıcı yayınlarıdır. Bu tarz yayınlar, AKP iktidarı ile birlikte hız kazanmış ve bugün zirveye ulaşmıştır. Yalan, iftira ve maksadı bilinmeyen isnatlarla dolu bu yayınlar, halkın efkârını karıştırmakta ve toplumu fırkalara ayırmaktadır. Demokrasi havarisi kesilen ve AB hayranı gözüken sizler de, bu faaliyetlere iştirak etmektesiniz.
Hedefi, niyeti, misyonu, teşkilât yapısı ve üst seviye yöneticileri kamuoyunca iyi bilinmeyen ve siyasî ve ticari faaliyetleri denetlenemeyen ve de “ FETHULLAH GÜLEN CEMAATİ” adı verilen oluşum, alabildiğine ASİMETRİK PSİKOLOJİK SAVAŞI sürdürmektedir.
Gazetesi, radyosu, televizyonu olmayan Türk Silâhlı Kuvvetleri, elbette ki, bu saldırılar karşısında kendisini savunacak ve gerektiğinde görüş ve düşüncelerini kamuoyuna duyuracaktır. Askerlerin tavrı bellidir: Türkiye’yi karıştırarak bir darbe ortamı yaratmak isteyenlerin tuzağına düşmemek için olanca gayretleriyle, iyi işlemese de DEMOKRATİK REJİME sahip çıkacaklardır. Belki de askerlerin bu tavrı, “Niçin darbe yapmıyorlar?” diye, asimetrik psikolojik savaş verenlerin sinirlerini bozmaktadır ve çılgınlıklarını arttırmaktadır.
Şimdi, sorularımı soruyorum:
1-Fethullah Gülen Cemaati’ni, demokrasinin neresine oturtuyorsunuz?
2-AB hayaliyle insanlarımızı uyutmaya çalıştığınıza göre; milletvekili dokunulmazlıklarını, yolsuzlukları, AB kriterlerinin neresine koyuyorsunuz?
3-Halkı sistemin dışına iterek, siyasî parti liderlerini seçilmiş diktatör konumuna getiren bir rejimi, gerçek bir demokrasiyle nasıl bağdaştırıyorsunuz?
4-İşlemeyen KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİNİ, hangi mantık ölçüleri içersinde görmezden geliyorsunuz?
5-Gerçek bir demokrasi arayışı içersinde olamayacağınıza göre, aradığınız nedir?
6-Ta Amerika’dan istediği FETFAYI veren Fethullah Gülen’i hiç konu etmezken, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’un açıklamaları, niçin sinirinizi bozuyor?
7-Gayet samimi olarak soruyorum: Sizin, bizlerin bilmediği dış bağlantılı bir misyonunuz var mıdır?
8-Bu milletin sulh, sükûn, huzur ve güvene ihtiyacı vardır. Olmayan bir DARBE çığırtkanlığı yaparak, böyle bir ortamın sağlanmasını, niçin engelliyorsunuz?
9-En önemlisi: Bu ülkenin en akıllı, en tutarlı ve en demokratik insanı siz misiniz? Başkalarının doğruları ve söz hakları yok mudur?
Cevap verirseniz makbule geçer ve memnun olurum.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
25 Haziran 2009 Perşembe
Gerçekler unutulmamalıdır.
Sayın Akif BEKİ
Radikal Gazetesi Yazarı
İstanbul 25 Haziran 2009
Sayın BEKİ;
25 Haziran 2009 tarihli ve “Gazeteci zar atar mı?” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Şayet bir gazeteci; Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanımıyorsa, tarih ve coğrafya bilmiyorsa, dünya siyasî tarihini irdelemesini başaramamışsa ve dünya coğrafyasında Türkiye’nin konumunun önemini anlamamışsa; zar da atar, yeri geldiğinde takla da atar. Hattâ, paranın üstündeki yazıdan başka bir değer ve hedef tanımayanlara, uşaklık da eder, kölelik de yapar.
Bu gerçeğe istinaden Hz. Peygamberimiz, “FİRAVUN’A iman edenler, FİRAVUN’dan 40 yıl evvel CEHENNEM’e gideceklerdir” hadis-i şerifleriyle, bütün insanlık âlemini uyarmıştır. İnsanlık tarihi boyunca tekzip edilemeyen gerçek de bellidir:
Her ZALİMİ, mazlum yetiştirir. Zirâ; uşaklık edenleri bulunmazsa; ZALİM, zulmünü yapamaz!
Bu elzem gerçekler bilinmezse; baştakilerin yolsuzluklarına hesap sormayan bir SİSTEM kurulur ve bu sistem, en uç noktasına kadar yalancıların, hırsızların ve ahlâksızların eline geçer.
İşte; bu gerçeklerden uzaklaşan toplumlarda, halkı aydınlatmakla ve doğru istikamette kamuoyu oluşturmakla görevli gazeteciler de, ZAR ATANLARDAN oluşur! Zar atarak kamuoyu oluşturmaya çalışan bu tip gazeteciler; kendi vücut iklimlerinde bulunan, sessiz-sözsüz, bizsiz-sizsiz konuşan; “SUS!” dendiği zaman da susmayan ve adına VİCDAN denilen MÂNEVÎ varlığına danışmadan, her olayı, kendi işlerine geldiği gibi yorumlarlar ki; böyle bir durum, bir millet, bir ülke ve bir devlet için EN BÜYÜK TEHLİKEDİR. Çünkü bu durum, ihtiyatsızlık doğurur. Tarihen sabittir ki; tarih, ihtiyatsızlığa karşı gayet ACIMASIZ ve ZALİMDİR; ihtiyatsız yaşayan milletlerin ACI SONLARINI belgelemiştir.
Bu bakımdan Muğlâk yorumlarda bulunmanıza gerek yoktur; biraz tarih okumanız yeterlidir. Tarihten alacağınız dersle insanlarımızı, daha kolay ve isabetli bir şekilde bilgilendirmiş olursunuz.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Radikal Gazetesi Yazarı
İstanbul 25 Haziran 2009
Sayın BEKİ;
25 Haziran 2009 tarihli ve “Gazeteci zar atar mı?” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Şayet bir gazeteci; Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanımıyorsa, tarih ve coğrafya bilmiyorsa, dünya siyasî tarihini irdelemesini başaramamışsa ve dünya coğrafyasında Türkiye’nin konumunun önemini anlamamışsa; zar da atar, yeri geldiğinde takla da atar. Hattâ, paranın üstündeki yazıdan başka bir değer ve hedef tanımayanlara, uşaklık da eder, kölelik de yapar.
Bu gerçeğe istinaden Hz. Peygamberimiz, “FİRAVUN’A iman edenler, FİRAVUN’dan 40 yıl evvel CEHENNEM’e gideceklerdir” hadis-i şerifleriyle, bütün insanlık âlemini uyarmıştır. İnsanlık tarihi boyunca tekzip edilemeyen gerçek de bellidir:
Her ZALİMİ, mazlum yetiştirir. Zirâ; uşaklık edenleri bulunmazsa; ZALİM, zulmünü yapamaz!
Bu elzem gerçekler bilinmezse; baştakilerin yolsuzluklarına hesap sormayan bir SİSTEM kurulur ve bu sistem, en uç noktasına kadar yalancıların, hırsızların ve ahlâksızların eline geçer.
İşte; bu gerçeklerden uzaklaşan toplumlarda, halkı aydınlatmakla ve doğru istikamette kamuoyu oluşturmakla görevli gazeteciler de, ZAR ATANLARDAN oluşur! Zar atarak kamuoyu oluşturmaya çalışan bu tip gazeteciler; kendi vücut iklimlerinde bulunan, sessiz-sözsüz, bizsiz-sizsiz konuşan; “SUS!” dendiği zaman da susmayan ve adına VİCDAN denilen MÂNEVÎ varlığına danışmadan, her olayı, kendi işlerine geldiği gibi yorumlarlar ki; böyle bir durum, bir millet, bir ülke ve bir devlet için EN BÜYÜK TEHLİKEDİR. Çünkü bu durum, ihtiyatsızlık doğurur. Tarihen sabittir ki; tarih, ihtiyatsızlığa karşı gayet ACIMASIZ ve ZALİMDİR; ihtiyatsız yaşayan milletlerin ACI SONLARINI belgelemiştir.
Bu bakımdan Muğlâk yorumlarda bulunmanıza gerek yoktur; biraz tarih okumanız yeterlidir. Tarihten alacağınız dersle insanlarımızı, daha kolay ve isabetli bir şekilde bilgilendirmiş olursunuz.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
23 Haziran 2009 Salı
Adâletsizlik giderilmelidir.
Sayın Hasan GERÇEKER
Yargıtay BAŞKANI
Ankara 17 Haziran 2009
Sayın BAŞKAN;
Haber Türk Gazetesi Yazarı Muharrem Sarıkaya’nı 9 Haziran 2009 tarihli yazısından okudum:
TBMM Adâlet Komisyonu Başkanlığı’na gönderdiğiniz yazıda görüşlerinizi, “Karşılıksız çek suçları, gerçek ve tüzel kişilerin ticarî ilişkilerinden kaynaklanan ve edimin yerine getirilmesine yönelik yaptırımları içermektedir. Bir ticarî ilişkiden kaynaklı borcun yerine getirilmemesi ve suç olarak tanımlanması mümkün görülmemektedir. Karşılıksız çıkan çek nedeniyle milyonlarca şikâyet ve soruşturma sonucu kamu davası açılmaktadır. Bu durum, Cumhuriyet savcılarının ve mahkemelerin ağır iş yükü altında kalmasına sebebiyet vermektedir. Bu nedenle çekin karşılıksız çıkması ile ilgili sorumluluk; suç olmaktan çıkartılarak, idarî para cezasına ve/veya idarî tedbiri gerektiren bir kabahat olarak düzenlenmelidir.” ifadeleriyle belirttiğiniz için bu mektubumu yazdım.
Ülkemizde, maalesef, beraberinde adâleti getirmeyen yasalar mevcuttur ve bu yüzden de Avrupa hukuk normlarına uymayan gariplikler yaşanmaktadır. Avrupa ülkelerinde borcundan dolayı kimse hapse girmemektedir. Bu yasalardan bir tanesi de, her dönemde tartışılan ve sıkıntı yaratan ÇEK YASASI’dır.
Piyasada vadeli işlemler için üç ödeme aracı kullanılmaktadır. Bunlar, AÇIK HESAP, KAMBİYO SENEDİ ve ÇEK şeklindedir.
Açık hesap ve kambiyo senetlerinden oluşan borçlar ödenmediği takdirde; takibi, İCRA ve İFLÂS Kanunlarına göre yapılır ve TAZMİNAT, ADLÎ PARA CEZASI veya İDARÎ CEZA uygulanmaz.
Ödenmeyen ÇEK BORÇLARINDA ise, ayrıca ÇEK TAZMİNATI vardır ve ADLÎ PARA CEZASI uygulanır. Tabiatıyla ödeme güçlüğüne ve acze düşen kişiler, adlî para cezası sebebiyle cezaevine girmektedirler.
Bu durum da; çek ve senet borçlarının ödenememesi halinde, FARKLI ve ADÂLETSİZ bir uygulamanın varlığını göstermektedir ve bu adâletsizliğin hikmetini araştıran, sorgulayan çıkmamıştır.
Acaba bu adâletsizlik, Hükümetler üzerinde lobi oluşturan kesimlerin baskısı ile mi getirilmiştir?
Konuyu, biraz açmak istiyorum:
1-Her ne kadar kanunlarda çek vadesi yoksa da, yıllardan beri vadeli çek kullanımı piyasada yaygın olduğu için, teâmül haline gelmiştir. Bankalar dahî, vadeli müşteri çekleri karşılığı bazı müşterilerine kredi vermektedirler.
2-Bir türlü engellenemeyen büyük para sahibi TEFECİLER, resmî hüviyet kazanan FAKTÖRİNG şirketleri ve BANKALAR, vadeli çekler karşılığı para satmaktadırlar.
3-Herhangi bir sebeple çeki karşılıksız kalan insanlara karşı TEFECİLER, FAKTÖRİNG ŞİRKETLERİ ve BANKALAR, kanunların da kendilerine tanıdığı imkân ve güce dayanarak, gayet acımasız davranmaktadırlar.
Tefeciler ve Faktöring şirketleri, ÇEK TAZMİNATI ve ADLÎ PARA CEZASI imkânlarından yararlanarak ve bu imkânları tehdit aracı olarak kullanarak, haklarından fazlasını almaktadırlar ve tahsil imkânı kalmadığı takdirde borçluyu, cezaevine göndermektedirler.
Bankalar ise; üçüncü şahıslara ait çeklere karşı kredi verdiği müşterisinin zora düştüğünü sezdikleri anda, teminatta bulundurdukları üçüncü şahsa ait çekleri, vadelerine bakmaksızın tahsile koymaktadırlar. Bu imkândan yararlanarak kendi alacaklarını kurtarırken, bir anda üçüncü şahısları zora sokmaktadırlar ve hattâ birçok kişinin iflâslarına sebep olmaktadırlar.
Bu durum; ÇEK KANUNU DÜZENLEMESİNDE, TEFECİLERİN, FAKTÖRİNG ŞİRKETLERİNİN VE BANKALARIN, idare üzerindeki BASKILARININ olduğunu göstermektedir. Nitekim, yeni Çek Kanunu düzenlemesi için Adâlet Bakanlığı yetkililerinin, finans ve bankacılık kesiminden görüş aldıklarını, gazetelerde okudum Zaten ödenmeyen veya ödenemeyen senet ve çek borçları arasındaki adâletsiz uygulamanın varlığı, başka bir ihtimâli akla getirmez. Zira; çekler, para sahipleri tarafından acımasız bir silâh olarak kullanılmaktadır. Ticaret hayatıdır: Ticarette, ihtilafların çıkması, acze düşülmesi mukadderdir. Bunların çözüm yeri de, Hukuk Mahkemeleri’nin ve İcra, İflâs Mercilerinin olmalıdır. Zaten öyledir; ayrıcalık, sâdece çekler içindir.
Sayın BAŞKAN;
Yargının işi, yürürlükteki kanunları uygulamaktır. Yargı, beraberinde adâleti getirmeyen kanunları, elbette ki, yok farz edemez. Oluşturulan içtihâtlar da yine, yürürlükteki kanunlar çerçevesinde oluşturulur.
Vatandaşların elinde ise hiçbir imkân yoktur. Zira; ADÂLETSİZ KANUNLARIN iptal istemi için ANAYASA MAHKEMESİNE götürülmesi, yine yargının yetkisindedir.
Bu mektubumla maksadımı ifade ettiğimi zannediyorum. Adâletsizliğin giderilmesi için gereken girişimlerde bulunacağınıza inanmaktayım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Yargıtay BAŞKANI
Ankara 17 Haziran 2009
Sayın BAŞKAN;
Haber Türk Gazetesi Yazarı Muharrem Sarıkaya’nı 9 Haziran 2009 tarihli yazısından okudum:
TBMM Adâlet Komisyonu Başkanlığı’na gönderdiğiniz yazıda görüşlerinizi, “Karşılıksız çek suçları, gerçek ve tüzel kişilerin ticarî ilişkilerinden kaynaklanan ve edimin yerine getirilmesine yönelik yaptırımları içermektedir. Bir ticarî ilişkiden kaynaklı borcun yerine getirilmemesi ve suç olarak tanımlanması mümkün görülmemektedir. Karşılıksız çıkan çek nedeniyle milyonlarca şikâyet ve soruşturma sonucu kamu davası açılmaktadır. Bu durum, Cumhuriyet savcılarının ve mahkemelerin ağır iş yükü altında kalmasına sebebiyet vermektedir. Bu nedenle çekin karşılıksız çıkması ile ilgili sorumluluk; suç olmaktan çıkartılarak, idarî para cezasına ve/veya idarî tedbiri gerektiren bir kabahat olarak düzenlenmelidir.” ifadeleriyle belirttiğiniz için bu mektubumu yazdım.
Ülkemizde, maalesef, beraberinde adâleti getirmeyen yasalar mevcuttur ve bu yüzden de Avrupa hukuk normlarına uymayan gariplikler yaşanmaktadır. Avrupa ülkelerinde borcundan dolayı kimse hapse girmemektedir. Bu yasalardan bir tanesi de, her dönemde tartışılan ve sıkıntı yaratan ÇEK YASASI’dır.
Piyasada vadeli işlemler için üç ödeme aracı kullanılmaktadır. Bunlar, AÇIK HESAP, KAMBİYO SENEDİ ve ÇEK şeklindedir.
Açık hesap ve kambiyo senetlerinden oluşan borçlar ödenmediği takdirde; takibi, İCRA ve İFLÂS Kanunlarına göre yapılır ve TAZMİNAT, ADLÎ PARA CEZASI veya İDARÎ CEZA uygulanmaz.
Ödenmeyen ÇEK BORÇLARINDA ise, ayrıca ÇEK TAZMİNATI vardır ve ADLÎ PARA CEZASI uygulanır. Tabiatıyla ödeme güçlüğüne ve acze düşen kişiler, adlî para cezası sebebiyle cezaevine girmektedirler.
Bu durum da; çek ve senet borçlarının ödenememesi halinde, FARKLI ve ADÂLETSİZ bir uygulamanın varlığını göstermektedir ve bu adâletsizliğin hikmetini araştıran, sorgulayan çıkmamıştır.
Acaba bu adâletsizlik, Hükümetler üzerinde lobi oluşturan kesimlerin baskısı ile mi getirilmiştir?
Konuyu, biraz açmak istiyorum:
1-Her ne kadar kanunlarda çek vadesi yoksa da, yıllardan beri vadeli çek kullanımı piyasada yaygın olduğu için, teâmül haline gelmiştir. Bankalar dahî, vadeli müşteri çekleri karşılığı bazı müşterilerine kredi vermektedirler.
2-Bir türlü engellenemeyen büyük para sahibi TEFECİLER, resmî hüviyet kazanan FAKTÖRİNG şirketleri ve BANKALAR, vadeli çekler karşılığı para satmaktadırlar.
3-Herhangi bir sebeple çeki karşılıksız kalan insanlara karşı TEFECİLER, FAKTÖRİNG ŞİRKETLERİ ve BANKALAR, kanunların da kendilerine tanıdığı imkân ve güce dayanarak, gayet acımasız davranmaktadırlar.
Tefeciler ve Faktöring şirketleri, ÇEK TAZMİNATI ve ADLÎ PARA CEZASI imkânlarından yararlanarak ve bu imkânları tehdit aracı olarak kullanarak, haklarından fazlasını almaktadırlar ve tahsil imkânı kalmadığı takdirde borçluyu, cezaevine göndermektedirler.
Bankalar ise; üçüncü şahıslara ait çeklere karşı kredi verdiği müşterisinin zora düştüğünü sezdikleri anda, teminatta bulundurdukları üçüncü şahsa ait çekleri, vadelerine bakmaksızın tahsile koymaktadırlar. Bu imkândan yararlanarak kendi alacaklarını kurtarırken, bir anda üçüncü şahısları zora sokmaktadırlar ve hattâ birçok kişinin iflâslarına sebep olmaktadırlar.
Bu durum; ÇEK KANUNU DÜZENLEMESİNDE, TEFECİLERİN, FAKTÖRİNG ŞİRKETLERİNİN VE BANKALARIN, idare üzerindeki BASKILARININ olduğunu göstermektedir. Nitekim, yeni Çek Kanunu düzenlemesi için Adâlet Bakanlığı yetkililerinin, finans ve bankacılık kesiminden görüş aldıklarını, gazetelerde okudum Zaten ödenmeyen veya ödenemeyen senet ve çek borçları arasındaki adâletsiz uygulamanın varlığı, başka bir ihtimâli akla getirmez. Zira; çekler, para sahipleri tarafından acımasız bir silâh olarak kullanılmaktadır. Ticaret hayatıdır: Ticarette, ihtilafların çıkması, acze düşülmesi mukadderdir. Bunların çözüm yeri de, Hukuk Mahkemeleri’nin ve İcra, İflâs Mercilerinin olmalıdır. Zaten öyledir; ayrıcalık, sâdece çekler içindir.
Sayın BAŞKAN;
Yargının işi, yürürlükteki kanunları uygulamaktır. Yargı, beraberinde adâleti getirmeyen kanunları, elbette ki, yok farz edemez. Oluşturulan içtihâtlar da yine, yürürlükteki kanunlar çerçevesinde oluşturulur.
Vatandaşların elinde ise hiçbir imkân yoktur. Zira; ADÂLETSİZ KANUNLARIN iptal istemi için ANAYASA MAHKEMESİNE götürülmesi, yine yargının yetkisindedir.
Bu mektubumla maksadımı ifade ettiğimi zannediyorum. Adâletsizliğin giderilmesi için gereken girişimlerde bulunacağınıza inanmaktayım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)