7 Temmuz 2009 Salı

Sosyal Devlet!

Sayın Yalçın Bayer
Hürriyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 7 Temmuz 2009


Sayın Bayer;


“Özel İstihdam Büroları” nın kurulması şaşırtıcıdır. Belli ki AKP iktidarı, bilerek veya bilmeyerek,yandaşlarına veya bizlerin bilmediği oluşumlara RANT aktarmayı hedeflemiştir.

Bunun en güzel örneği;

TOKİ vasıtasıyla oluşturulan sitelerin yönetimlerini, belki de bir merkezden idare edilen şirketlere vermesidir. Bana verilen bilgiye göre Sakarya’da oluşturulan sitelerin yönetimi, “BOĞAZİÇİ A. Ş.” Adındaki bir şirkete verilmiştir.

Bu açıklamadan sonra “Özel İstihdam Büroları” hakkında da görüş bildirmek istiyorum:

87 yaşındaki yakınımın 17 Haziran gecesi ayağı kırıldı ve Sakarya TOYOTA-SA hastanesine yatırdık. 22 Haziran sabahı ameliyata alınacaktı.

Heyecanla beklemeye başladık. Saat 13 oldu, hastamız ameliyata alınmadı. Saat 14’e doğru, ameliyatı gerçekleştirecek doktor, beklediğimiz kafeteryaya geldi. Ama; doktorun ağır bir stres altında olduğu her halinden belli oluyordu. Sebebini sorunca;

“Maalesef, henüz daha ameliyata başlayamadık. Çünkü; ameliyathanede görevli personel, maaşlarını alamadıkları gerekçesiyle direniş başlattı.”

“Nasıl olur? Devlet, maaş ödeyemez duruma mı düştü?” diye sorunca;

“Bunun devletle ilgisi yok. Personelin yarısından fazlası, bir özel şirketin elemanlarıdır. Özel şirketin başka işlerinden dolayı hak edişlerine haciz konduğu için, hastanede çalışan personelin Mayıs ve Haziran aylarına ait maaşlarını ödeyememiş!” cevabını aldım.

“Pekiyi, şimdi ne olacak?” diye sorduğumda doktor;

“Hastane idaresi araya girdi; personele, şimdilik 200’er lira ödenmesi kararlaştırıldı. Biraz sonra ameliyata başlayacağız.”

Merak ettim ve şirketten kiralanan personele ne kadar aylık ödendiğini sordum. 500-600 lira ödendiğini öğrenince, çok şaşırdım.

Tabii, devletin, personel için bu özel şirkete ne kadar ödeme yaptığını öğrenemedim. Çünkü; doktorun ve hastane idaresinin de bu gerçeği bilmediğine kanaat getirdim.

Anladığım kadarı ile, keyfî, tutarsız ve bazı kişi ve oluşumların çıkarlarını koruyan bir idare tarzı, DEVLET PERSONEL REJİMİNİ tanınmaz hale getirmiş ve çalışanları köleleştirmiştir.

Herkes, getirilen “Özel İstihdam Büroları” Kanunu’nu, verdiğim örneği genelleştirerek değerlendirmelidir.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Hangisi doğrudur?

Sayın Hüseyin GÜLERCE
Zaman Gazetesi Yazarı 12 Aralık 2008

Sayın Gülerce;

12 Aralık 2008 tarihli ve "Ergenekon Davası, seçimlerden önemlidir." başlığını taşıyan yazınızı okudum ve hayret ettim. Hayretimin sebebi şudur:

Bir taraftan "Adâlet, özgürlük, hukukun üstünlüğü ve demokrasi" ifadelerini kullanırken; diğer taraftan, henüz daha mahiyeti bilinmeyen ve yargı süreci devam eden ve de adına niçin "ERGENEKON DAVASI" denildiği belli olmayan bir dava hakkında peşin hükümde bulunmanız ve zanlıları suçlu ilân etmeniz; aklın, ilmin, mantığın ve vicdanın kabul edebileceği bir husus değildir. Zira; sağlıklı bir akla sahip her vatandaş, bu şekliyle yürütülen bir davadan rahatsızlık duyar.

Evet; başta, köşe kaptığınız Zaman Gazetesi olmak üzere Sabah, Vakit, Şafak ve Taraf gazeteleri ile, kendilerine "68 Kuşağı" adını veren ve geçmişte darbe ortamı hazırlamakla ünlü bazı kişiler; aylardan beri bu dava ile yatıp, bu dava ile kalkmaktadırlar. Üstelik; bu gazeteler ve kişiler; suçları, mahkemece sabit olmamış sanıkları
"Çeteci" ilân etmekle ağır bir suç işlemektedirler ve adâlete gölge düşürmektedirler. Merak ediyorum:

Sizler, bu milleti sağır, dilsiz ve aptal mı zannediyorsunuz?

"Ortada yüz yıllık bir mücadele var." derken, neyi amaçladınız?

"Asırlık ezber ve kavram kargaşası" ifadesini, hangi maksat için kullanmaktasınız?

"Başka bir ifadeyle bu mücadele, bürokratik vesayetin devamından yana olanlarla, çağı doğru okuyup, hukukun üstünlüğünden ve demokrasiden yana olanların mücadelesidir" ifadelerini kullanırken kastınız nedir? Türk Silâhlı Kuvvetleri midir?

En önemlisi; siz ve mensubu olduğunuz CEMAAT, ne kadar demokratsınız ve ne derece HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ tanıyorsunuz?

Siz; iktidar gücünü, elinde bulunduranların esiri konumunda değil misiniz?

Sayın Gülerce;

Eğri oturup, doğru konuşmak zorundasınız. Şayet gerçekten millet iradesinden yana iseniz; milleti sistemin dışına iten ve siyasî parti liderlerini "Seçilmiş Diktatör" konumuna getiren ve 28 yıldan beri yürürlükte olan GÖSTERMELİK DEMOKRASİ modelini niçin eleştirmiyorsunuz?

Başta "Gülen Cemaati" olmak üzere tarikatların, dinî cemaat ve vakıfların, seçim zamanlarında, kendi mensuplarının hür olması gereken iradelerine niçin müdahalede bulunduklarını eleştirmeniz icap etmez mi?

Seçim ve Siyasî Parti Kanunları, milleti, ikinci seçmen konumuna getirmiştir. Gerçekte söz sahibi, siyasî parti liderleridir. Millet, sandığa giderek bir formaliteyi yerine getirmektedir. Bugüne kadar, bu çarpıklığa ve emr-i vâkiye niçin direnmediniz? Yoksa siz; çağı, doğru okuyup, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye inanmıyor musunuz?

28 yıldan beri baştakilerin yolsuzluklarına hesap sormayan bir sistem oluşmuştur. Bunu nasıl kabulleniyorsunuz ve Yüce İslâm Dini'nin özüyle nasıl bağdaştırıyorsunuz?

İyi düşünesiniz ve vicdanen muhasebesini yapasınız diye sunuyorum:

Sebebini tartışmakta fayda görmüyorum; 12 Eylül 1980 İhtilâli'ni onaylayanlardan da değilim. Bir gerçeği de, ifade etmek zorundayım:

Askerî idare 3 yıl sürmüştür. Bakanlar Kurulu da, sivillerden oluşmuştur. Yere, göğe sığdırılamayan ve büyük yenilikçi olarak takdim edilen Turgut Özal, Askerî idare olarak kabul edilen dönemde Başbakan Yardımcısı ve ekonomiden sorumlu Bakandı. Yeni Anayasa hazırlamak için sivillerden oluşan bir "Kurucu Meclis" de, görev başındaydı. Bu Meclis, askerlerin istekleri doğrultusunda Halkı daha fazla sistemin içine dâhil eden ve siyasî parti liderlerinin egemenliklerini ortadan kaldıran mükemmel denecek tarzdaki Seçim ve Siyasî Partiler Kanunlarını kabul etmiştir.

En önemli yenilik; her kademedeki adayların, hâkim teminatı altında partilere kayıtlı üyelerle seçilmelerini öngörmesidir. Şayet, bu öz korunsaydı; bugün Türkiye, bu duruma düşmeyecekti ve halk, fukaralaşmayacaktı. İç ve dış borç batağına saplanmayacak ve nahak yere 500 milyar dolar faiz ödemeyecektik ve belki de, iktisaden Avrupa para piyasasının hâkimi olacaktık.

Askerler, işin başında verdikleri sözlerinde durdular ve ülkenin idaresini, seçilmiş siyasî heyetlere devrettiler. Bundan sonrasına bir bakalım:

İktidara gelen Turgut Özal; 1987 seçimlerine kadar askerlerin yaptığı kanunları ortadan kaldırarak, halkı dışlayan ve siyasî parti liderlerini diktatör konumuna getiren kanunları yürürlüğe koydu. Bunu da, "Temsilde adâlet ve yönetimde istikrar" masalıyla yaptı. Yani; aşığı olduğunuzu beyan ettiğiniz demokrasinin yerine çarpık bir model; vazgeçilmez ve hayranı olduğunuzu belirttiğiniz millet iradesinin yerine kendi iradesini, dolayısıyla kişi iradesini getirdi. Merak ediyorum: Bunlar yapılırken, acaba, demokrasinin neresindeydiniz? 25 yıldan beri süren bu çarpık rejim yüzünden ülke, tanınmaz hale gelmiştir ve siz, hâlâ Türk Silâhlı Kuvvetlerini hedef seçerek, demokrasi oyunu oynamaktasınız.

Bu gerçeği dile getirip, bugüne kadar çare aramayan siz; bugün, henüz daha mahiyeti ve nasıl neticeleneceği bilinmeyen ve de "Çetecilikle" itham ettiğiniz Ergenekon Davası sanıklarını konu ederek, zımnen, askerleri hedef göstermektesiniz.

Yakışık alıyor mu?

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

Demokrasi ve vesayet

Sayın Ekrem DUMANLI
Zaman Gazetesi Yazarı
İstanbul 6 Temmuz 2009


Sayın DUMANLI;

6 Temmuz 2009 tarihli ve “NİYE KARŞI ÇIKIYORSUNUZ?” başlığını taşıyan yazınızı okudum. Yazınızın ilk paragrafında;

“ İlginç tartışmaların tam merkezinden geçiyoruz. Bu geçiş sırasında kimin şuur altında ne varsa ortaya o çıkıyor. Bir başka deyişle, kimin ne kadar demokrat, kimin ne kadar vesayet taraftarı olduğu da çıkıyor gün yüzüne.” ifadesini kullanarak, zamirinizde gizlediğiniz veya kölesi olduğunuz misyonunuzu gizlemeye çalışmışsınız.

“Hayrın ve şerrin miktarı önemli değildir, vasfı çok önemlidir.” gerçeğine göre bir değerlendirme yapacak olursak; sizin, DEMOKRATLIKLA bir ilginizin olmadığı ve VESAYET taraftarı olduğunuz gerçeği gayet kolay anlaşılır. Esasen, Zaman Gazetesi dâhil, mensubu olduğunuz Cemaat’e ait bütün yazılı ve görsel yayın kuruluşlarının yayınları, bunu göstermektedir.

Aksi olsaydı; yani, gerçekten demokrasiyi savunmuş olsaydınız; bugün ülkemizde halkı dışlayan ve ikinci seçmen konumuna düşüren ve siyasî parti liderlerini “SEÇİLMİŞ DİKTATÖR” konumuna getiren ÇARPIK ve AZICIK demokrasiyi konu ederek, GERÇEK BİR DEMOKRASİNİN kurulması için gayret sarf ederdiniz.

Ayrıca; halkı doğru bilgilendirmek, doğru bir istikamette kamuoyu oluşturmakla görevli bir gazeteci olarak SİYASÎ taraf olmazdınız. Siyasî iktidarın her yaptığını ve söylediğini onaylayan ve muhalefetin her yaptığına ve söylediğine karşı çıkan bir tutum ve davranış sergilemezdiniz.

Evvelâ şu gerçek, herkes tarafından bilinmeli ve kabullenmelidir:

Bugüne kadar insan zekâsının bulabildiği en iyi idare tarzı, DEMOKRASİDİR. Ki, bu idare tarzı, gerçek anlamdaki İslâm Dini’nin özüne de uygundur. Hz. Peygamberimizin, “EMİRLERİNİZ, AMELLERİNİZDEN HÂLK OLUR. MİLLETLER, LÂYIK OLDUKLARI ŞEKİLDE İDARE EDİLİRLER.” Hadis-i Şerifleri de, bu gerçeği doğrular.

Gerçek bir demokrasinin, “olmazsa, olmaz” şartları da bellidir:

HÜR PARLÂMENTO.
HÜR VE SERBEST SEÇİM.
BAĞIMSIZ YARGI.
HÜR ÜNİVERSİTE.
HÜR VE SERBEST BASIN.

Gerçek bir demokraside Parlâmento, REJİMİN KALBİ; seçimler de, ŞAHDAMARI mesabesindedir.

Gerçek bir demokraside seçimler, HÜR, ÂDİL bir ortamda ve EŞİT ŞARTLARDA yapılırsa; REJİMİN ŞAHDAMARI işlevini görür. HİLE, ENTRİKA ve GASP ETME arzusu taşıyan seçimler, bu işlevi göremez ve demokrasi adı altında ACI ESARETLERİN kurulmasına sebep olur.

Gerçek bir demokraside KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ esastır. Bu esasa göre; YASAMA, YÜRÜTME ve YARGI ORGANLARININ görevleri ve yetkileri, bir esasa bağlanmıştır. Şayet, KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ ihlâl edilir ve KEYFÎ uygulamalar revaç bulursa; KURUL, KURUM, KURAL ve KAVRAM kargaşası, DEVLETİ DE, REJİMİ DE tanınmaz hale hâle getirir ve MİLLETİ DE huzursuz eder.

Şimdi dikkat:

Ülkemizde 26 yıldan beri demokratik rejimimiz, ANA KAİDELERE ve ANA BELGELERE göre işletilmemektedir. 1983 seçimlerinden sonra iktidara gelen SİVİL İRADE, askerlerin yaptığı Siyasi Partiler ve Seçim Kanunlarını değiştirerek, TEK ADAM İRADESİNE tâbi bir sistem oluşturmuştur. Oluşan Parlâmentolar, siyasi parti liderlerinin istek ve tercihlerine tâbi hale getirilmiştir. Bu sistemde halka verilen veya biçilen rol de, parti liderlerinin tercihlerine göre düzenlenen OY PUSULALARINI sandığa atmaktır. Yani halk, sistemin dışına itilmiştir.

Milletin HÜR İRADESİYLE oluştuğu iddia edilen PARLÂMENTO, yasama ve denetleme görevini, siyasî iktidarların veya başbakanların istek, emir ve çıkarlarına tâbi olarak yapmaktadır. Bugün, Siyasî İktidarın, daha doğrusu Başbakan’ın istemediği bir kanun teklifi veya tasarısı, Meclis’in gündemine gelemez ve kanunlaşamaz. Siyasî iktidarın veya Başbakan’ın istediği her kanun tasarısı veya teklifi, Meclis’in gündemine gelir ve kanunlaşır. Meclis’in denetleme görevi de, aynı şekilde kısıtlıdır. Meclisin sabahlara kadar çalışması ve çok kanun çıkarması, bu gerçeği değiştirmez.

Şimdi size soruyorum:

Bu sistemin adı, DEMOKRASİ REJİMİ MİDİR? Yoksa bir VESAYET REJİMİ MİDİR?

Tercih sizindir.

Gelelim basına:

Basın, gerçek bir demokrasinin hem VAR OLUŞ sebebi ve hem de TEMİNATIDIR. Basının görevi de; halkı DOĞRU BİÇİMDE bilgilendirmek, düzgün bir KAMUOYU oluşturmak ve iktidarların icraatlarını TARTIŞMAYA açmaktır. Basın, yükümlü olduğu görevini ülkenin ve milletin çıkarları doğrultusunda yerine getirirse devlet ve millet yücelir ve sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı sağlanır. Şayet basın, yükümlü olduğu görevini, o veya bu sebeple yerine getirmez ve “Övülmesi gerekeni kötülerse ve kötülenmesi gerekeni överse”, fitne, fesat ve münafıklık yaygınlaşır ve bir kaos ortamı doğar. Hatır veya çıkar için günah işleyenlerin vaveylâsı, milletin ve ülkenin huzurunu bozar. Bu ortamdan faydalanan birtakım kişi ve oluşumlar, devletin ve milletin kaderiyle oynar hale gelirler.

Sayın DUMANLI;

Yazdığınız köşe, milletin köşesidir. Yazılarınızın muhatabı da, okuyanlardır. Her okuyucunuzun da tepki gösterme ve eleştirme hakkı vardır. Ben de, bu hakkımı kullanarak size cevap yazdım. Bir tarikatın, bir cemaatin, bir dinî derneğin veya bir vakfın üyesi değilim. Ama, hak ve hakikati gözeten, Kur’an’ı iyi inceleyen iyi bir dindarım. Hiçbir şey karşılığında, Allah’ın bahşettiği İRADE ve HÜRRİYET sıfatlarımı satmadım, ayaklar altında çiğnetmedim. Kendi kusurum olarak günah işledim. Ama, hatır veya çıkar için hiçbir günah işlemedim. Kabullendiğim gerçek de, bellidir:

Tefrikalar, ihtilâflar, kavgalar içinde çalkalanan, fertleri birbiriyle boğuşan milletler, harice karşı mevcudiyetlerini muhafaza edemezler. Çünkü; böyle bir ortamda baştakilerin yolsuzluklarına hesap sormayan bir sistem oluşur; hırsızlar, yalancılar ve ahlâksızlar, milletin kaderine hükmeder hale gelirler.

Sizden beklentim ve ricam şudur:

Asûde kaldığınız zaman, kendi vücut ikliminizde bulunan; sessiz-sözsüz, bizsiz-sizsiz konuşan; “SUS!” dendiği zaman da susmayan ve adına VİCDAN denilen MÂNEVÎ VARLIĞINIZA danışarak, mektubuma cevap vermenizdir.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Sözde demokratlar.

Sayın Cengiz Çandar
Radikal Gazetesi Yazarı 19 Eylül 2008


Sayın Çandar;

19 Eylül 2008 tarihli ve "28 Şubat'ta "hata"; TSK'da doğma" başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Her zaman olduğu gibi yine Türk Silâhlı Kuvvetleri'ni hedef almışsınız. Bunu da normal karşılıyorum. Zira; 40 yıldan fazla bir zamandan beri önemli olayların içinde yer almış ve bizlerin iyi bilmediği görevleri, eksiksiz olarak yerine getirmiş bir kişi olmanız hasebiyle sizi, çok iyi izleyen ve iyi tanıyan; 1958 yılından beri nice şöhretli ve etkili kişilerin, batıl muratlarını, doğru sözlerin arkasına saklamaktaki ustalıklarına da şahit olan bir kişiyim.Bu sebeple de çizginizin değişmeyeceğine de inanmaktayım. Yazınızın genel tahliline girmeyeceğim. Zaten aşağıda, Hasan Celâl Güzel'den naklettiğiniz bölüm, her şeyi açıklamaya yeterlidir. İşte, Güzel'in yazısındaki beğendiğiniz bölüm:

"Genelkurmay Başkanlığı, Başbakan'a bağlı bir kamu kuruluşudur. Statüsü, Genelkurmay Başkanının Görev ve Yetkilerine ait Kanun'da belirlenmiştir. Kanunun, görev, yetki ve sorumluluk başlıklı 2.maddesi aynen şöyledir: 'Genelkurmay Başkanı, Silahlı Kuvvetlerin savaşa hazırlanmasında; personel, istihbarat, harekât, teşkilat, eğitim, öğretim ve lojistik hizmetlerine ait ilke ve öncelikler ile ana programlarını tespit eder.'
Genelkurmay Başkanı'nın bunun dışında herhangi bir görev ve yetkisi yoktur." Siz de görüş belirterek, şu sözlerinizle Hasan Celâl Güzel'e destek olmuşsunuz:

"Öyle ama bu "demokratik ülkeler" için geçerlidir. Dolayısıyla şu soru da geçerlidir:

"Dünyanın herhangi bir demokratik ülkesinde, medya ile saatler süren toplantılar düzenleyerek her konuda görüş bildiren bir Genelkurmay Başkanı gösterebilir misiniz?"
Hele bir de bu görüşlerinin önemli bir bölümü "yanlış" ise!"

Sayın Çandar;

Her ikinizin de yanıldığı veya örtmek istediği gerçek, hiç kimsenin inkâr edemeyeceği şekilde bellidir. O da, şudur:

TÜRKİYE, TAM ANLAMIYLA DEMOKRAT BİR ÜLKE DEĞİLDİR. Türkiye, halkı sistemin dışına iten ve siyasî parti liderlerini "Seçilmiş Diktatörler" konumuna getiren göstermelik bir demokrasi ile idare edilmektedir. Bu sistemde halka verilen görev; seçim zamanlarında sandık başına giderek, liderlerin belirlediği adayların bulunduğu oy pusulalarını sandığa atmaktır.

Evet; belirttiğiniz gibi Genelkurmay Başkanlığı, Başbakan'a bağlı bir kamu kuruluşudur. Buna, kimsenin itirazı yoktur. Genelkurmay Başkanlığı'nın da itirazı yoktur ve icabı yapılmaktadır. 25 yıldan beri de Türkiye, siyasî iktidarlar tarafından idare edilmektedir.

Şimdi, size dürüstçe cevaplandırmanızı istediğim şu soruyu soruyorum:

SİVİL İKTİDARLAR, NE DERECEYE KADAR DEMOKRASİNİN İCAPLARINA UYMAKTADIRLAR?

Cevabınızı kolaylaştırmak için konuyu biraz açayım:

Gerçek bir demokraside "Kuvvetler Ayrılığı İlkesi" vardır ve uyulması şarttır. YASAMA, YÜRÜTME VE YARGININ tarafsız olmaları, demokratik sistemin vazgeçilmezidir. Şimdi, yürütme ve Yasamanın birbirlerine karşı durumlarını tespit edelim:

YASAMA, Yürütmeye karşı bağımsız mıdır?

Bugünkü yapısı itibariyle Başbakan'ın istemediği bir kanun tasarısı veya teklifi Meclis'in gündemine gelebilir mi? Veya Başbakan'ın istediği her kanun teklifi veya tasarısı, Meclis'te kanunlaşmaz mı?

Başbakan istemezse; Meclis, araştırma ve soruşturma yapabilir mi?

Merak ediyorum:

Türkiye, 1983 seçimlerinden beri keyfî olarak yönetilmektedir. Bu keyfilik, baştakilerin yolsuzluklarına hesap sormayan bir sistem oluşturmuştur. Bu durum karşısında; Genelkurmay'ın, Başbakan'a bağlı bir kamu kuruluşu olduğunu dile getirerek, demokrasi arayışında olduğunuzu belirtirken; Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin, Başbakanların emrine girdiği gerçeğini, niçin hiç konu etmiyorsunuz? Asıl demokratlığın ölçüsü, bu değil midir?

Bu çarpık demokrasi modelinde DEVLET, bir PARTİ DEVLETİ HALİNE getirilmiştir. Bu fiilî durumun, bir diktatörlükten farkı yoktur ve bu model, Türkiye'yi, felâkete götürür. Ve bu modelin kurucuları da askerler değil, sivil idarelerdir. Devletin mutlak gücünü ellerinde bulunduran sivil idareler, bu gücü yanlış ve keyfî olarak kullandıkları için sistem, alabildiğine yozlaşmıştır.

BU GERÇEKLERİ GÖRMEZDEN Mİ GELECEKSİNİZ? Bu güne kadar bu gerçeği görmediğinize veya görmek istemediğinize göre; acaba, SİSTEMİN YOZLAŞMASINI MI ARZU EDİYORSUNUZ?

Size tavsiyem:

Artık Türk Silâhlı Kuvvetlerini hedef almaktan vazgeçiniz! Ülkenin en sağlam kurumunun yıpratılması, kimseye fayda getirmez! Bu durum, Türkiye'nin üniter yapısını bozmak isteyenlerin işine yarar.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

Övünmek, gerçekleri değiştirmez.

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 4 Temmuz 2009



Sayın BAŞBAKAN;


Partinizin Sakarya İl Kongresi’nde yaptığınız konuşmanızı dikkatle dinledim.
“Biz” ve “Onlar” sözcüklerini çok sık kullandığınız konuşmanız, aynı konuların tekrar edildiği önceki konuşmalarınızın kopyası gibidir.

Bu konuşmanızda dikkatimi çeken husus,” Küresel Sermaye” girişleriyle ilgili olarak söylediğiniz, “Bizden evvel küresel sermaye girişi, 1 milyar dolardı. Bizim zamanımızda yıllık 20 milyar dolara çıktı.” sözlerinizdir. Bu sözlerinizi güçlendirmek için de otomobil fabrikalarını örnek göstererek, şu ifadeleri kullandınız:

“Onların aklında gitseydik; ihracatımız 36 milyar dolarda kalırdı. Hamdolsun biz, ihracatımızı 130 milyar dolara çıkardık.”

Merakım şudur: Bir vatandaş, “Bu otomobil fabrikaları, sizden evvelki iktidarlar tarafından kurulmuştur ve siz, yeni bir otomobil fabrikası kurmadınız. Bu durumda, geçmiş dönemleri kötüleyerek, Türkiye’yi 2002 yılında başlamış gibi göstermeye hakkınız var mıdır?” diye sorsa, acaba, cevabınız ne olur?

Aynı durum, IMF’ye ödenen 13 katrilyon lira borç ile KEY hesaplarının ödenmesi için de söz konusu olur.

Evet; Bu ödemeleri yaptınız. Ama; iktidar döneminizde Türkiye’nin iç ve dış borçları, ikiye katlanarak 500 milyar dolar ulaştı. Bu dönemde, size miras olarak bırakılan önemli iktisadî değerlerimizi satarak 50 milyar dolar gelir elde ettiniz. Ayrıca bu dönemde “İŞSİZLİK SİGORTA FONUNU” kurarak, 35 milyar liralık bir kaynak yarattınız. Bu durum karşısında, “Geçmişi kötüleyerek siyaset yapmanızın ve Türkiye’yi 2002 yılında başlatmanızın bir anlamı kalır mı?” diye sorulsa; acaba, cevabınız ne olur?

Sayın BAŞBAKAN;

Türkiye’nin 2002 yılında başlamadığı, bilinen bir gerçektir. Bilinen diğer bir gerçek de; Türkiye’nin 12 Eylül 1980’den itibaren günümüze kadar geçen 29 yıllık süre zarfında yanlış EKONOMİ ve PARA POLİTİKALARI ile idare edildiğidir. Maalesef, iktidarınız da bu yanlış politikaları benimseyerek, borçlarımızın artmasına, gelir dağılımının bozulmasına, halkın fukaralaşmasına, tarım ve hayvancılığın çökmesine, önemli iktisadî değerlerimizin ve altyapı tesislerimizin yabancıların eline geçmesine sebep olmuştur. Ranta dönük faaliyetlerin varlığı, göklere doğru şeddadî binaların yükselmesi, lüks alışveriş merkezlerini kurulması, bu gerçeğin üstünü örtemez.

Türkiye’nin ekonomisini yakından ve dikkatli takip eden bir vatandaş olarak, bugüne kadar gördüğüm gerçek şudur:

Ne zaman bir finansal kriz baş gösterse, herkes ayağa kalkıyor ve yeni arayışlara giriyor. Fakat, 29 yıldan beri dâimâ krizde olan geniş halk kitlelerinin dertlerini, sıkıntılarını, açmazlarını kimse konuşmuyor ve geçerli çözüm ve çareler aramıyor. Yani; bütün ekonomik faaliyetler, para ticaretine göre düzenleniyor. Ekonomi denince herkesin aklına, DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninden ibaret olan bir RANT EKONOMİSİ geliyor.

Bu gerçeğe istinaden iki sorunun cevabını arıyorum. Bu hususta lütfeder de beni bilgilendirirseniz, merakım giderilecektir.

Sorularım şöyledir:

1-Bugün dolar kuru, Eylül 2002 yılındaki kura eşittir. Aradan geçen 7 yıllık zaman zarfında dolar kurunda inişler ve çıkışlar olmuştur. Dikkat edilirse; 1980’den 2002 yılına kadar geçen 22 yıllık süre zarfında, ani kur artışları ve beklenmedik devâlüsayonların dışında dolar kurunda, belirli oranlarda artışlar meydana gelmiştir. 2002 yılından sonra da dolar kuru, çok değişik ve herkes tarafından tahmin edilemeyecek şekilde seyretmiştir.

Bu durumu nasıl izah edebilirsiniz ve bu durum, ekonomimizi nasıl etkilemiştir? Merkez Bankası’nın bu kur politikası doğru ve tutarlı mıdır? Bütün ekonomik faaliyetlerinin dolar kuruna endekslenmiş olması, tutarlı bir politika mıdır? 32 Sayılı KONVERTİBİLİTE KARARININ 4/C Maddesi yürürlükte olduğu halde; Hazine ve Merkez Bankası, bu maddenin hükümlerini niçin yerine getirmemiştir?

2-1967-82 yılları arası 1968=100 Tüketici Fiyat Endeksi, 1983-87 dönemi için 1978-79=100 Tüketici Fiyat Endeksi, 1988-94 yılları için 1987=100 Tüketici Fiyat Endeksi, 1995-2003 dönemi için 1994=100 Tüketici Fiyat Endeksi, 2004 ve sonrası için 2003=100 Tüketici Fiyat Endeksi esas alınırsa;
1980 yılındaki 1 Liranın satın alma gücü, Mart 2009’da da 1 Liradır. Şubat 2009’da, 0.9966 lira idi. Bunun ne anlama geldiği, basit bir örnekle açıklanabilir. Şöyle ki:

1986 yılının Ocak ayında 300 Tl. maaş alan bir kişinin bugünkü maaşının, 2.831.25 TL. olması gerekmektedir. Bugünkü ücret politikasında bu, mümkün değildir. Açık ifadeyle halk, bugün aldığı ücretlere göre, 1986 yılının ücretlerinin çok gerisindedir. Satın alma gücü 8-10 kat azalmıştır. Reel olarak bugün ücretler, 2002 yılının gerisindedir. Zaten fukaralığın ve işsizliğin yaygınlaşması, bu gerçeği ispatlamaktadır. Halkın borç batağına saplanması da, ayrı bir faciadır. 2002 yılı sonunda halkın bankalara olan borcu (kredi kartları, tüketici ve ihtiyaç kredileri), 6 milyar 400 milyon lira idi. Bugün bu borç, 150 milyar liraya ulaşmıştır.

Bu durumu nasıl izah edersiniz ve Türkiye, niçin bu duruma düşürülmüştür? Bu gerçekten hareketle; Türkiye’nin, 29 yıldan beri yanlış EKONOMİ ve PARA politikaları ile idare edildiği söylenebilir mi?

Halkın satın alma gücünü yükseltmek ve ekonomiyi üretken hale getirmek için, nasıl bir ekonomi ve para politikaları uygulanmalıdır?

Önümüzdeki yıllarda yabancıların kâr transferleri büyük rakamlara ulaşacaktır. Bu kâr transferleri, bitmeyen bir borç niteliğindedir. Türkiye, bu ağır yükün altından nasıl kalkacaktır?

İşsizliğe, fukaralığa ve halkın çaresizliğine nasıl bir çare bulunacaktır?

Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.



Not: Konuşmanızda Sakarya’ya yapılan hastanelerden bahsettiniz.
5 ayrı yerde 5 hastane kurulması, tutarlı bir yatırım ve hizmet değildir.
Bu durum, hem sağlık görevlileri ve hem de halk için sıkıntı yaratır. Bu
hastanelerin bir merkezde toplanması şarttır. Bu konuyu da inceletmeniz,
ve gerekenlerin yapılması için emir vermeniz, Sakarya halkının yararına olacaktır.

Ahlâk, en yüksek mertebedir.

Sayın Hasan Pulur
Milliyet Gazetesi Yazarı 14 Nisan 2008

Sayın Pulur;

14 Nisan 2008 tarihli ve "O güzel insanlar" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Etkilenmemek, mümkün değildir. Bu etki beni, fikren 50'li, 60'lı yıllara doğru geçmişe seyahat ettirdi.

Yıl, 1957…Orta üçüncü sınıftayım..Yaz tatillerinde Mısır Çarşısı civarında işportacılık yapıyordum. Basit şeyler satıyordum; file çeşitleri…Akşamları da işporta malzemelerimi, Mısır Çarşısı'ndaki peynir çeşitleri, zeytin, bal, v.s. satan bir toptancı dükkanına bırakıyordum.

Bir akşam, peynir alacaktım...Dışarıda tezgahta fiyatı 5 lira idi. Malzememi bıraktığım bu dükkanda ise peynirin fiyatı, 450 kuruştu. 50 kuruş benim için önemliydi…Dükkan sahibinden 1 kalıp peynir istedim. "Ben toptancıyım veremem." cevabını aldım. "Toptancı olmanızın önemi ne? benim için 50 kuruş çok önemli" diyerek, ısrar ettim. Hafif celallenerek, "Oğlum! Evimin ihtiyacını dahi bu dükkândan götürmüyorum. İhtiyaçlarımı, mahallemdeki bakkaldan alıyorum. Toptancı olarak ben perakende satış yaparsam, bakkal esnafı çöker ve çaresiz kalır. Ülkede de dengeler bozulur." diyerek, reddetti ve bana, hayatım boyunca unutmayacağım bir ders verdi.

Sene 1962…Eczacılık Fakültesi 2. sınftaydım. Hem okuyor ve hem de çalışıyordum. Patronumun bir muhallebeci dükkânı ve ufak çapta süt hayvancılığı yapan bir çiftliği vardı. Her Cumartesi, odun günümüzdü.. Dükkânın, çiftliğin ve evin haftalık odun ihtiyacını alıyordum. Dükkâna iki çeki, eve bir çeki, çiftliğe 4 çeki..Meşakkatli bir işti ve benim için zaman kaybıydı..

Bir Cumartesi, Yenikapı'daki oduncu, bana acımış olacak ki; "Patronuna söyle; 3-4 aylık ihtiyacınızı bir defada alın ve ödemeyi yine haftalık yapın" diye bir teklifte bulundu…Teklif hoşuma gitti ve patronuma ilettim. Patronumun verdiği cevap, düşündürücüydü: "Oğlum, para meselesinden dolayı haftalık almıyorum…3-4 aylık ihtiyacımızı toptan alırsak; moda olur ve herkes bizim gibi yapmaya başlarsa, mal darlığı olur; fiyatlar yükselir ve bedelini, fakir, fukara öder".

Sene 1965...Patronumun bir bina inşaatı sebebiyle İstanbul Belediyesi Fen İşleri Şubesinde bir haksızlığa uğradık. Haksızlığın düzeltilmesi için aylarca uğraştım… Bir gün dayanamadım; başta Fen İşleri Müdürü olmak üzere ilgili memurlara ağır bir hakarette bulundum ve kapıyı şiddetle çarparak dışarıya çıktım. Patronum beni arabada bekliyordu…Hiddetten zangır, zangır titrer bir vaziyette direksiyona geçtim…Tam kontak anahtarını çevireceğim zaman patronum omzuma vurarak, "Hele bir sakinleş, öyle gidelim…Oğlum, dünyada haksızlığa uğrayan ilk insan biz değiliz! Siz geleceğe bakın ve kendinizi hazırlayın. Gelecekte, çok daha büyük ve kötü haksızlıklarla karşılaşacaksınız. Bu ülkede artık dirlik ve düzenlik olmaz! Sebebine gelince; para, efendisini kaybetti, eşkiyânın eline geçti!".

Bugüne kadar hep kendi kendime "Bu güzel insanlar nereye gitti?" diye sordum.
Cevabını bulmakta zorlanıyorum. Çünkü; günümüzde, insan unsuru unutulmuş ve paranın üzerindeki yazı, geçerli tek hedef haline gelmiştir!

Ülke açısından düşünecek olursak, nasıl bir felâkete doğru gittiğimiz, gayet net olarak anlaşılır.

Bir ülke ve bir millet için en büyük tehlike;
İdarecilerin ihtirasları ve adaletsizliği; zenginlerin cimriliği ve merhametsizliğidir.

Tarihen sabittir ki; baştakilerin yolsuzluklarına hesap soramayan sistem; en uç noktasına kadar hırsızların, yalancıların ve ahlâksızların eline geçer. Ahlâk ve fazilet yere düştü mü; hırsızlar, ahlaksızlar ve yalancılar, milletlerin kaderine hükmeder hale gelir.

Plâton, Devlet adlı eserinde bu gerçeği, "Ahlâk ve fazilet, ancak alçak adamların nazarında çirkin görünür!" ifadeleriyle dile getirmiştir.

Saygılarımla.

Eczacı Hüsnü Akıncı.

2 Temmuz 2009 Perşembe

Demokrasinin neresindeyiz?

Sayın Hüseyin GÜLERCE
Zaman Gazetesi Yazarı
İstanbul 2 Temmuz 2009



Sayın GÜLERCE;


2 Temmuz 2009 tarihli ve “Vesayetçiler için bir avcı hikâyesi…” başlığını taşıyan yazınızı okudum. Yazınızın bir bölümünde;

“Olan biteni hâlâ anlamayanlar var. Medyada, iş dünyasında, yüksek yargı ve asker bürokrasisinde, CHP yönetiminde Türkiye'nin nereye doğru yöneldiğini hâlâ anlamayanlar, anlayamayanlar, kabullenemeyenler, hazmedemeyenler var. Türkiye, demokrasinin geri dönülmez ufkuna doğru yürüyor. Mesele, "kâğıt mı belge mi, dolu mu boru mu, yazı mı tura mı?" meselesi değil... Türkiye, demokratikleşiyor.” ifadesini kullanmışsınız.

Bu ifadenizden an anladığımıza göre; sizden ve sizin paralelinizdeki yayın kuruluşlarından başka hiç kimse, Türkiye’nin içinde bulunduğu zorlukları anlamamış!

Yıllardan beri ŞARTLANMIŞ KALIPLAR İÇERSİNDE yazı yazdığınız bir gerçektir. Sebebi kamuoyunca iyi bilinmeyen bu şartlanmışlık, beyin kıvrımlarınızda, akıl almaz bir ASKER DÜŞMANLIĞI yaratmıştır. Bu sebeple de, Türkiye’nin maruz kaldığı, kalacağı iç ve dış husumetlerin mihraklarını analiz edemiyorsunuz ve mensubu bulunduğunuz CEMAATİN mensuplarını yanlış yönlendiriyorsunuz. Bu davranışınız, belki belirli bir kesimde müspet etki yapabilir. Ama; genelde, tam anlamıyla bir kutuplaşma yaratmaktadır.

Etkili gibi görünen ve kimler tarafından yönetildiği ve yönlendirildiği kamuoyunca iyi bilinmeyen bir Cemaatin mensubu ve bu cemaate ait yayın organlarında istediğiniz şekilde fikir yayma imkânına sahip olduğunuz için, size yazmak zorunda kaldım. Evvelâ şu gerçeği zihninize yerleştirmenizi istiyorum:

26 Yıldan beri ülkeyi, sivil irade yönetmektedir. Eğer demokrasimizde bir sorun görüyorsanız; bunun sebebini Türk Silâhlı Kuvvetleri’nde değil, siyasî yapının bozukluğunda aramak zorundasınız. Zira; Türkiye, 1983 yılından itibaren halkı sistemin dışına iten ve ikinci seçmen konumuna düşüren ve de siyasî parti liderlerini SEÇİLMİŞ DİKTATÖRLER konumuna getiren AZICIK ve GÖSTERMELİK bir DEMOKRASİ ile idare edilmektedir. Bu sistemde; DEVLETİ, bir PARTİ DEVLETİ haline getirebilme isteği üstün gelmiştir.

Bu dönemde, 1982 Anayasa’sının kabulünden sonra düzenlenen SİYASÎ PARTİLER ve SEÇİM KANUNLARI ortadan kaldırılarak, “KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİNİ”, lider iradesine terk eden bir siyasî yapı oluşturulmuştur. Bu oluşumda, Yasama ve denetleme görevini HÜR İRADESİYLE ve SERBESTÇE yerine getirmesi gereken PARLÂMENTO, iktidar Partilerinin, dolayısı ile Başbakanların MUTLAK İRADESİNE tâbi hale getirilmiştir.

Bu görüşüme, millî irade kavramını yanlış yorumlayarak itirazda bulunabilirsiniz. Ama, şu sorularımın cevaplarını da vermek zorundasınız:

Bugün, Başbakan’ın istemediği bir kanun teklifi veya tasarısı TBMM gündemine alınarak görüşülebilir ve yasalaşabilir mi?

Veya Başbakan’ın her istediği kanun teklifi veya tasarısı, TBMM gündemine gelerek yasalaşmaz mı?

Milletvekili aday tespitinde, yetenekleri, kariyerleri ve kabiliyetleri gayet üstün olsa da, Parti lideri istemezse; bu kişilerin, Milletvekili seçilmeleri mümkün olur mu?

Siyasi parti liderleri istedikleri takdirde; yetenek, kariyer ve kabiliyetlerine bakılmaksızın her kişi, milletvekili seçilmez mi?

Bu durum, bugüne de mahsusu değildir. 80’li yıllarda gazeteci-yazar Güneri Civaoğlu, defalarca yazdığı yazılarında milletvekillerini, “KOL KALDIRMA MAKİNESİ’NİN AĞIR İŞÇİLERİ” olarak tarif etmiştir ve hiçbir tepki görmemiştir.

2002 yılında ve meclis kulisinde MHP’li bir milletvekili, hem de gazetecilerin huzurunda milletvekilleri için, “BEŞ DUDAK ARASINA HAPSOLMUŞ 550 TUTSAK” ifadesini kullanmıştı ve hiç kimse de, sesini çıkarmamıştı.

Bugün değişen bir şey var mıdır?

Demokratikleşen Türkiye böyle mi olmalıydı?

Şimdi gelelim, DARBE meselesine:

Türk Silâhlı Kuvvetleri, 1983 yılında idareyi sivillere devrettikten sonra DARBE düşünmemiştir. Bugün de düşünmemektedir, düşünmesi de mümkün değildir. Çünkü; Türk Silâhlı Kuvvetleri, geçen zaman içersinde Türkiye ve dünyada olup, bitenleri aklın, mantığın ve ilmin tahtında izleyerek irdelemesini başarmıştır. Bilgili olmanın yanında düşünmesini de bilmektedir. Ve askerler, sizden de, benden de, herkesten de, daha fazla demokrattırlar.

Ne var ki; kökü dışarıda ve başkaları tarafında yönlendirilen, finanse edilen ve desteklenen bazı kişi ve oluşumlar, birtakım tertiplerle ortalığa bir DARBE KORKUSU salarak, askerleri tahrik ve yıpratma rolünü üstlenmişlerdir. Hiç şüphesiz gerçek arzu ve hedefleri, askerlerin, tahriklere kapılarak bir darbe yapmalarıdır. Bu aktörleri sahneye süren ve bölgemizde hedef ve proje kovalayanlar, bir darbe vukuunda Türkiye’nin iç çatışmaya ve bölünmeye maruz kalacağının hesabını yapmaktadırlar. Belirli merkezlere veya oluşumlara bağlı ve o merkezlerden yönlendirilen bazı samimi kişiler veya kitleler, tefekkür ihtiyacı duymadıkları için, gerçekleri görememektedirler.

Sizi de bu durumda olan bir kişi olarak kabul ediyorum. Şayet siz; Orhan Erkanlı’nın “ANILAR, SORUNLAR, SORUMLULAR” adlı kitabı ile, Hasan Cemâl’in, “KİMSE KIZMASIN, KENDİMİ YAZDIM” kitabını, aklın, mantığın ve ilmin süzgecinden geçirerek okumasını başarabilseydiniz; bu tuzağa düşmez ve kutuplaşmaya sebep olabilecek yazılar yazmazdınız.

İsterseniz bu konuları; asûde kaldığınız zaman, kendi vücut ikliminizde bulunan; sessiz-sözsüz, bizsiz-sizsiz konuşan; “SUS!” dendiği zaman da susmayan ve adına, VİCDAN denilen mânevî varlığınıza danışarak tekrar irdeleyiniz. Bakalım; vicdanınızdan nasıl bir cevap alacaksınız?

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

Not: 28 Şubat sürecindeki yanılgınızdan da
kurtularak, salim bir düşünceye yöneliniz. Zira;
28 Şubat, bir darbe girişimi değildir. Bu süreçte
Başbakan Erbakan, tekrar başbakanlık koltuğuna
Oturabilmek için yanıp, tutuşan Tansu Çiller’in
İHTİRASINA yenik düşmüştür.