31 Ekim 2008 Cuma

Dövizle alış-veriş yapmayınız!....

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
AKP Genelbaşkanı ve BAŞBAKAN
Ankara;


Sayın BAŞBAKAN; 31 Ekim 2008

31 Ekim 2008 akşamı televizyonlardan yayımlanan “ULUSA SESLENİŞ” programındaki konuşmanızı, dikkatle dinledim.

Alıştığımız ve Türkiye’yi 2002 yılından başlatan ifadelerinizi bir tarafa bırakıyorum ve kullandığınız, “Finans hareketlerini adım, adım takip ediyorum. Merkez Bankası, Hazine ve Maliye tam bir işbirliği içindeler. Buradan size sesleniyorum; lütfen dövizle alış-veriş yapmayınız! Türk parasını kullanınız!” ifadenizin üzerinde durmak istiyorum. Zira; bunda, zaruret vardır: Şöyle ki:

1- Tuzu kuru vatandaşların ellerinde döviz vardır. Dövizi olmayan vatandaşlarımız, dövize endeksli ekonomimizde, döviz fiyatlarına göre oluşturulan değerler üzerinden alış-veriş yapmak zorundadırlar.
2- Merkez Bankası, biz sade vatandaşların, arkasındaki gücü bilmediğimiz “TAHTAKALE” piyasası adı verilen oluşum karşısında, dâimâ âciz kalmaktadır.
3- Döviz hususundaki tavsiyenizin muhatabı; paralarını, Dövizden faize veya faizden dövize yönlendiren PARALI KESİM olmalıdır.
4- Döviz konusundaki uygulamalarda, Merkez Bankası’nın da önemli kusurları vardır. Şöyle ki:

1567 sayılı “Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkındaki Kanunun”, Türk parasının kıymetinin korunması için Bakanlar Kurulu’na verdiği yetki kapsamında çıkarılan 32 Sayılı Konvertibilite Kararının 4/C maddesi şöyledir:

“Türkiye’de yerleşik kişilerin, Türkiye’de yerleşik kişilerden yapacakları işlemler nedeniyle, döviz kabul etmeleri mümkün değildir. Kabul edilmesi halinde,”Kambiyo suçu” işlenmiş sayılır.”.
Buna göre; döviz büroları ve bankalar sâdece yabancı kişilerden döviz almak zorundadır. Türk vatandaşlarından döviz alıp, onlara döviz satamaz.
Merkez Bankası, bu hükmün gereğini yerine getirmemiştir. Hazine; Eylül 2001 sonunda bu hususa dikkat çekerek, Merkez Bankasını uyarmış ve gereğinin yapılmasını istemiştir. Merkez Bankası ise; 19 Kasım 2001 tarihinde bankalara gönderdiği genelgede, şöyle demiştir:

“Bu konuda Hazine Müsteşarlığından alınan 16 Kasım 2001 tarih ve 88075 sayılı yazıda, uygulamada karşılaşılması muhtemel güçlüklerin giderilmesini teminen söz konusu uygulamanın, ikinci bir talimatlarına kadar durdurulduğu bildirilmektedir. Buna göre işlem yapılmasını rica ederiz.”.Yani; işin başından beri yasaya aykırı uygulama; yine, bir talimatla askıya alınmıştır.

5- 32 Dayılı Kararın, ekonomimizi perişan eden ve Türkiye’yi iç ve dış borç batağına saplatan yanlış şekli de vardır. O da, şudur: Bu serbestlik; “Bıyıklı yabancı sermaye (yani, bizim insanlarımızın yurt dışında bulundurdukları sermaye) hareketlerini, serbest bırakmıştır. Bu uygulama, “Karapara “ hareketlerini ve “Kayıt dışılığı” yaygınlaştırmış ve meşrulaştırmıştır.
6- 32 Sayılı Kararla ayrıca; finans kesimi ve bankacılık sistemi, sınırsız sermaye hareketlerinde serbest bırakılmıştır. Bu uygulama; “SICAK PARA “ rantını doğurmuş ve yabancıların, ekonomimize hâkim olmalarını sağlamıştır. Merkez Bankası da, “Dövize müdahale” adı altında, döviz ticaretine fırsat vermiş ve piyasaya ekonominin ihtiyacı kadar Türk parası vermemiş ve de kredi hacmini, düzenlememiştir.

Sayın BAŞBAKAN;

Türkiye, 28 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmiştir. İktidarınız da bu yanlış idare tarzını benimsemiştir. Devleti, bir ticarethane gibi işletmek yanlışlığını devam ettirmiştir. Açık ifadeyle; paralı kesim, kendi çıkarları doğrultusunda idareleri baskı altında tutabilmiştir. Üstelik, bu yanlışlık sebebiyle; başta bankalarımız olmak üzere, önemli iktisadi değerlerimiz yabancıların eline geçmiştir. Eğer bundan sonra yabancıların parasal destekleri devam edecekse; bu, elimizdeki kalan ekonomik değerlerin de yabancıların eline geçmesi için olacaktır. Zirâ; Türkiye, oluşan dış ticaret ve cârî açıklarla, asla ve asla hedeflerine ulaşamaz. Ne yazık ki; gündem saptıran olaylarla bu gerçekler, perdelenmiştir.

Bu gerçekleri dikkate alarak, vatandaşlara yaptığınız çağrının netice vermeyeceğini belirtmek ve dikkatlerinizi çekmek istedim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

0532-4576956
0216-4181726

30 Ekim 2008 Perşembe

Barzani ve Talâbanî

Sayın Mehmet Ali BİRAND
Posta Gazetesi Yazarı 30 Ekim 2008


Sayın BİRAND;

30 Ekim 2008 tarihli ve “Bizim aşiret reisleri BEYAZ SARAY’da” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Ne yapmak istediğinizi ben bilmesem de, bilenler, bilir. Bana düşen; “SİZ, KİMİ KANDIRIYORSUNUZ?” sorusunu sormak olacaktır. Eğer varsa; elinizi, vicdanınıza koyarak, şu sorularıma da cevap vermelisiniz:

1- O, çok beğendiğiniz ve benimsediğiniz, ABD’nin, İngiltere’nin ve İsrail’in müşterek
hedeflerine uşaklık etmek gibi bir zillete mahkûm olan Barzani ve Talâbanî, ne zamandan beri ve nasıl bölgenin konjonktüründe uluslar arası rol oynayan liderler oldular?
2- Irak Cumhurbaşkanlığı makamına oturan Celâl Talâbanî ve Kuzey Irak Kürt
Bölgesi Yönetim Lideri olan Barzani, kendi yetenek ve gayretleriyle mi bu makamların sahipleri oldular?
3- Celâl Talâbanî, ABD tarafından Cumhurbaşkanlığı makamına oturtulmasaydı; Irak’ın
Kuzeyinde, bugün KUKLA konumundaki bu iki aşiret reisinin durumları, ne olurdu?
4- PKK’nın teşvikçisi, destekleyicisi ve koruyucusu Barzani olduğu halde; kamuoyunu yanlış yönlendirmek için gösterdiğiniz gayretin sebebi nedir?
5- Barzani ve Talâbani’nin uşaklığını yaptıkları KÜRT DEVLETİ kuruluncaya kadar PKK terörünün bitmeyeceğini göremeyecek kadar aptal mısınız?
6- Pentagon’da, Nato Karargâhında ve en son da Frankfurt’ta Barzani’nin standında
Asılan haritalardaki, Güneydoğu illerimizi de sınırları içine alan KÜRT DEVLETİ , sizi, hiç rahatsız etmiyor mu?

Sayın Birand;

Yılardan beri yazılarınızı okuyanlar ve televizyon programlarınızı izleyenler; olmayan bir Kürt sorunu yaratmak için çalıştığınızı ve üniter yapımıza yönelik saldırıları desteklediğinizi ve hattâ teşvik ettiğinizi gayet iyi bilirler. Çözemedikleri ise; kime ve hangi misyona hizmet ettiğinizdir. Zira; “BATI’NIN MÂNEVÎ AJANLIĞINA” soyunmuş bir görüntü vermektesiniz. Bu durum sizi, üzmüyor mu?

Hiç şüphesiz; dünya siyasî tarihini, çok iyi bilmektesiniz. Bulunduğumuz netâmeli coğrafyamızda cereyan eden askerî, ekonomik ve siyasî olayları irdelemesini başarabilecek kadar zeki ve kabiliyetli bir kişisiniz. Önlenemediği takdirde; ülkemizde cereyan eden ayrılıkçı hareketlerin, başımıza nasıl belâlar açacağını da öngörebilmektesiniz. Buna rağmen; niçin halka doğruları söyleyerek, birlik ve beraberliğimizin ve de üniter yapımızın muhafazası hususunda bir gayret göster miyorsunuz? Millî hisleriniz, dumura mı uğradı? Devletin adının “TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ” olması, sizi rahatsız mı ediyor?

Şairin ismi aklımdan çıkmış (zannedersem, Mehmet Emin Yurdakul’dur); ama, aklımdaki şu dizeleri, heyecanlandırıcı buluyor musunuz:

“Eğer mezarda, şafak sökmeyen o zindanda,
Ceset çürür de, tahayyül kalırsa insanda,
Cihan, vatandan ibarettir itikadımca.”

Bu mektubum sizi sinirlendirmemelidir. Bilâkis, düşündürmelidir. Zira;; ülkemiz, iç ve dış HAİNLERİN saldırılarına ve husumetlerine maruzdur. MİLLÎ DUYGULARINI yitirmiş ve DEVLET GELENEKLERİNİ unutmuş milletlerin ACI AKİBETLERİ, tarihin ibretli sayfalarında kayıtlıdır.

Tarih, topluma mâlolmuş şöhretli kişileri, “YAPTIKLARI ve SÖYLEDİKLERİ” veya “YAPMADIKLARI ve SÖYLEMEDİKLERİ” ile değerlendirir. ŞAN ve ŞÖHRET budalalarının tarihe nasıl geçecekleri ise, önceden bilinmektedir. Son sözüm şudur:

SİZİ, ASLA VE ASLA SAMİMİ BUKMUYORUM. Ve HİÇBİR ZMAN DA, BULMADIM. Bu da benim, fikir hürriyetimdir. Ne yazık ki; elimde kalem yoktur; daha doğrusu, MEDYADA bir köşem ve EKRANLARA yansıyan görüntüm yoktur.

Acaba, haksız mıyım?

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

0532-4576956

28 Ekim 2008 Salı

Taklitçilik ve kalkınma

Sayın Hüsnü ÖZYEĞİN
Özyeğin Üniversitesi Mütevelli
Heyeti Başkanı
İstanbul 27 Ekim 2008


Sayın ÖZYEĞİN;

Esasen zor durumda olan ülkemiz, GLOBAL adı verilen kriz sebebiyle, daha da zora düşmüştür ve bu krizin sonunda, elinde kalan son iktisadî değerlerini de kaybedecektir.

Ülkemizin bu hale düşmesinde siyasî iktidarların rolü kadar, paralı kesimin de rolü vardır. Zira; Türkiye, 28 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmektedir. KUR-FAİZ makasına dayalı DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninden ibaret RANTA dayalı bu model; Türkiye’yi ÜRETKENLİKTEN uzaklaştırmış ve YABANCILARA muhtaç hale getirmiştir. Üstelik; başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz, vazgeçilmez altyapılarımız yabancıların eline geçmiştir.

29 Aralık 1983 tarihinde yürürlüğe konan TÜRK PARASININ KIYMETİNİ KORUMA KANUNUNDAKİ değişiklikten ve Ağustos 1989 yürürlüğe konan 32 sayılı KONVERTİBİLİTE kararından sonra Türkiye’de her şey değişmiş ve dolar ticareti, en büyük ve en kârlı sektör haline gelmiştir. 1989’dan bu güne kadar geçen süre zarfında ödenen 500 milyar dolar faize rağmen, iç ve dış borç stokunun 500 milyar dolara ulaşmasının gerçek sebebi, uygulanan yanlış EKONOMİ VE PARA POLİTİKALARIDIR: Bu sebeple de Türkiye, gerçek hedeflerinden uzaklaşmıştır Kendi kendine yeterli hale gelememiş, daima başkalarına muhtaç hale gelmiş, dünya üzerinde kurulan her masaya eşit ağırlıkta oturmasını başaramamış, ve “OTUR” denilen yerde oturmak ve “KALK” denilen yerde kalkmak zorunda kalmıştır.

Bu hale düşüşümüzün gerçek sebebi de bellidir:

Başkalarının hedefi galip gelmiştir. Ve bu önemli coğrafyada; kendi kendine yetersiz ve daima başkalarına muhtaç, “OTUR!” denilen yerde oturan, “KALK!” denilen yerde kalkan; iç ve dış gailelerle boğuşan huzursuz, mutsuz bir TÜRKİYE oluşturulmuştur. Bu sebeple de, içte veya dışta meydana gelen krizlerle, büyük kayıplara uğramaktayız.

Öyle zannediyorum ki; bu, son global krizden siz de etkilenmiş ve kayıplara uğramışsınızdır. Bundan sonra hedefiniz, hem kendinizin ve hem de ülkenin kayıplarını telâfi etmek için çalışmak olmalıdır. Bu sayede; paralarını dövizden faize veya faizden dövize taşıyarak büyük rantlar sağlayan paralı kesimimizi sorumlu davranmaya davet etmiş olursunuz. Zira; bu ülkenin yatırıma, istihdama ve üretime ihtiyacı vardır. Ve bilinmelidir ki:

İlimlere MEVZU, sanatlara MODEL veren bir yapı oluşturulmadıkça;TÜRKİYE’nin, gerçek hedeflerine yönelmesi, iç ve dış gailelerden kurtulması, huzur ve rahata kavuşması, asla ve asla mümkün olmayacaktır.

Yapabilecekleriniz bellidir ve gayet kolaydır:
1-Mevcut nakdinizi Türk Parasına çevirmek.
2-Ünivesitenizin bünyesinde bir TEKNOLOJİ ENSTÜTÜSÜ oluşturarak, AR-GE çalışmalarını başlatmak.

Öyle zannediyorum ki; bu iki hususu gerçekleştirdiğiniz takdirde, büyük başarı kazanacaksınız ve bir ilke daha imza atmış olacaksınız. Zira; taklitçilikle, başkalarından sağlanan teknoloji ve bilim transferiyle, kalkınma ve gelişme sağlayan ve büyük medeniyetler kuran bir milleti, tarih kaydetmemiştir.

UNUTULMAMALIDIR:

RÖNESANS döneminin İtalya’da başlamasının en önemli sebebi; şairleri, edipleri, sanatkârları ve bilim adamlarını koruyan MESENLERİN oluşturulmasıdır.

Türk milleti, yaradılışı itibarı ile zeki ve kabiliyetli bir millettir. Türk milletinin kabiliyet ve zekâsı, bütün milletlerin kabiliyet ve zekâsından üstündür. Hüner; o KABİLİYET ve ZEKÂYI kullanabilecek kapıları açmabilmektir. Benim, gıyaben de olsa tanıdığım HÜSNÜ ÖZYEĞİN, bu kapıları açabilecek kabiliyettedir. Bu sebeple sizden, BÜYÜK BİR ATILIM bekliyorum.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

0216-4181726
0532-4575956

Genç siviller ve bilinmeyenler.

“GENÇ SİVİLLER HAREKETİNİN”
TEPE YÖNETİCİLERİ 26 Ekim 2008

Ahmet Hakan’ın bugünkü yazısını okuyunca, sitenize girdim. Şu, tutarsız ve maksadı bilinmeyen başlıkları okuyunca şaşırdım:

Genç siviller rahatsız!
Darbe devam ediyor!
Muhtıracısına âşık Başbakan!
Şimdi TARAF olma zamanı!
Sabaha karşı darbeye karşı!
Sınır tanımayan taraftarlar!
Gladyo’dan Ergenekon’a!

İddiam şudur:

Yukarıdaki başlıklar altında sunulan yazıları okuyan herkes; Sizlerin, vatanî bir gerekçeye ve hizmet arzusuna dayanmadığınızı, gayet kolay anlar. Zira; seçtiğiniz yegâne hedef, TÜRK SİLÂHLI KUVVETLERİ’DİR. Bu hususla ilgili görüşlerim ve düşüncelerim, şöyledir:

1 “Genç siviller rahatsız” ifadesindeki genç siviller kimlerdir? Bu hareketi finanse edenler, kimlerdir?
2-“Darbe devam ediyor” diyorsunuz. Bu kanıya nasıl vardınız? Zira; Türkiye’de bir ASKERİ DARBE ihtimâli ve tehlikesi yoktur. Bugün askerler, sizlerden çok daha demokrattırlar ve REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURUNA sahiptirler. Aksine; bugün ülkemizde, bir SİVİL DARBE SÜRECİ yaşanmaktadır. Açık ifadeyle; DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ HALİNE dönüştürülmesi süreci devam etmektedir. Gerçekten hareketiniz, gerçek bir demokrasiyi hedeflemiş olsaydı; Halkı sistemin dışına iten ve siyasî parti liderlerini, SEÇİLMİŞ DİKTATÖRLER konumuna getiren GÖSTERMELİK DEMOKRASİ sistemine itirazınız olurdu. Bunu yapmadığınıza göre; bizler tarafından bilinmeyen bir MİSYONA hizmet etmediğinize nasıl inanalım?
3-“Muhtıracısına âşık Başbakan” ifadesini kullanırken, acaba, GEÇEK HEDEFİNİZ nedir ve nasıl bir RUH HALİNİN içindesiniz? Ülkeyi, sizler idare etmediğinize göre; hedefiniz, Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni tahrik ederek, bir DARBE ORTAMININ yaratılmasını sağlamak mıdır? Bu soruyu özellikle soruyorum. Zira; bugüne kadar yaşadığımız DARBE ve MÜDAHALELERİN alt yapısını, başkalarından destek alan SİVİL OLUŞUMLAR hazırlamıştır. Batı’nın mânevî ajanlığını kabullenen HÂİN MİSYONERLER, kandırdıkları gafillerle, kaos ortamı yaratmışlardır. Acaba sizler, bu gerçeği görebildiniz mi?
4- “Şimdi TARAF olma zamanı” ifadenizle, nasıl bir taraflılık arzu etmektesiniz? Türkiye’nin bölünmesini, iktisaden ve siyaseten zaafa uğratılarak ABD’nin bir EYALETİ haline getirilmesini mi hedef aldınız? Olmayan ve tasarlanmayan bir DARBEYE KARŞI çığırtkanlığınızı, başka Türlü değerlendirmek mümkün müdür?
5-“Sınır tanımayan taraftarlar” olarak tanımladığınız TARFTARLARI nasıl oluşturdunuz? Par ile mi, yoksa kandırarak mı? Malûm ya; ülkemizin tepesine birden bire bir TARAF GAZETESİ oturtulmuştur. Taraf Gazetesi ile faaliyet paralelliği gösterdiğinize göre; bu merakımı, yadırgamak mümkün müdür?
6-“Glâdyo’dan Ergenekon’a” ifadesini kullanırken, neyi amaçlamaktasınız? Ergenekon Davası, henüz yargı safhasındadır ve bu dava, yabancı istihbarat birimlerinin ajanı olduğu kesinleşen TUNCAY GÜNEY adlı bir HAHAMIN servis ettiği belgelere inanılarak açılmıştır. Kaldı Ki; UKRAYNA ve GÜRCİSTAN’da meydana getirilen devrimlerin içyüzlerini bilenlerin; sizlerin kesin hükmü karşısında, sizlerden şüphe etmeye hakları vardır ve ben de, onlardan biriyim.
Harzemşâh Devleti’nin, Anadolu Selçuklu Devleti’nin ve Osmanlı Devleti’nin nasıl yıkıldıklarını iyi bilen bir kişi olarak soracağım şu soruma, lütfen, düzgün bir cevap veriniz:
ACABA SİZLER, OSMANLI DEVLETİ’NİN YIKIMINA SEBEP OLAN ve PARİS’TE TEŞKİLÂTLANAN JÖNTÜRKLER’in, o günden beri devam eden MİSYONUNU MU yüklendiniz?
Devlet eski Bakanı Kâmran İnan “Maalesef, hâini bol bir ülkeyiz” ifadesini kullanırken ve merhum ATTİLÂ İlhan, “Aydınlarımız, maalesef, Tanzimat’tan beri BATI’NIN MÂNEVÎ AJANLIĞINI YAPMAKTADIRLA” derken, acaba, yanılmışlar mıdır?

“GENÇ SİVİLLER” olarak ortaya çıktığınız göre; Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanıyıp, tanımadığınızı; tarih ve coğrafya bilip, bilmediğinizi; Dünya siyasî tarihini irdelemesini başarıp,başaramadığınızı; dünya coğrafyasında Tütkiye’nin konumunun önemini anlayıp, anlamadığınızı merak ediyorum. Ve bir tavsiye:

Yıpratmak ve tahrik etmek maksadı ile TÜRK SİLÂHLI KUVVETLERİNE saldırmaktan vaz geçiniz!
Gerçekten maksadınız, DEMOKRASİ ise; Lider diktatörlüğüne dayanan çarpık modelimizi, doğrusu gelinceye kadar eleştiriniz!

Ecz. Hüsnü Akıncı

0532-4576956

Söz ve Makam

Sayın Abdullah GÜL
CUMHURBAŞKAI
Ankara 25 Ekim 2008


Sayın CUMHURBAŞKANI;

Gerçekleştirdiğiniz dış geziler esnasında zaman, zaman canınızı sıkan ve cevap vermekte zorlandığınız soruların sorulması üzerine bu mektubumu yazmış bulunmaktayım. Zira; çok gezmek, faal görünmek ve programlı veya programsız dış münasebetlerde bulunmak; Türkiye’nin sorunlarını çözmeye ve dostluk köprüleri oluşturmaya yeterli değildir. Çünkü; “Bir ülkenin dış siyasetini, bulunduğu coğrafyası belirler” gerçeğine göre; her ülkenin, diğer ülkelere karşı geliştirmeye, çıkarlarını korumaya matuf dış politikaları mevcuttur.
Bu gerçeği de, Fransa’nın ünlü Devlet Başkanı DE GAULLE, şu sözleriyle ifade etmiştir:

“Herhangi bir sebeple Fransa’nın dış meseleleriyle ilgili beyanat vereceğim zaman, günlerce düşünürüm; düşündüklerimi not ederek işin uzmanlarına veririm ve yazılı metin haline getirtirim. Konuşacağım zaman da, asla ve asla o metnin dışına çıkmam. Zira; her ülkenin, diğer dünya ülkeleri nezdinde çıkarları veya zıtlıkları vardır. Bu se beple; ciddî ve dünya siyasetini iyi bilen devlet ve siyaset adamları, dikkatli olmak zorundadır.”

Bu gerçeğe göre görüş ve düşüncelerimi arz etmekte beis görmüyorum. Maksadımı, iki örnekle açıklamak istiyorum:
1-Frankfurt’ta, Kürt meselesiyle ilgili olarak sorulan bir soruyu; “Eskiden Kürtler, kökenleri nedeniyle dışlanmıştı. Ancak, bugün durum değişmiştir ve Kürtlerin kültürel hakları güçlendirilmiştir.” Şeklinde cevaplandırmışsınız.
Bu cevabınıza itirazım vardır. 1958 yılından itibaren Türkiye’yi yakından ve gayet dikkatli biçimde izleyen bir vatandaş olarak Devletin, köklerinden dolayı vatandaşlarına farklı muamele ettiğine hiçbir yerde ve hiçbir zaman şahit olmadım. Doğu ve Güneydoğu’yu da, fırsat buldukça karış, karış gezerim ve bu bölgeleri, avucumun içi gibi bilmekteyim. Her seyahatimde, âdetâ bir sosyal antropolog gibi bölge halkının yaşantılarını, kültürlerini ve aşiret yapılarını inceledim. Gözlemim şudur: BÖLGE HALKININ BAZI SIKINTILARININ KAYNAĞI, DEVLET DEĞİL, FEODAL YAPIDIR.
Başımızın belâsı haline getirilen TERÖR ise; tamamen dış kaynaklı ve ÜNİTER YAPIMIZI hedef alan bir saldırıdır. Bu gerçeği dikkate alarak vereceğiniz cevap; “TÜRKİYE’DE DEVLET, HİÇBİR DÖNEMDE VATANDAŞLARINA, IRKINA GÖRE FARKLI MUAMELE ETMEMİŞTİR.” Şeklinde olmalıydı.

2- Yine Frankfurt’ta, kanayan bir yara haline getirilen türban konusundaki soruya, “Görevim nedeniyle parti politikası yapamam. Türban tartışması, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle ilgilidir. Benim ülkem, lâik ve demokratik bir ülkedir. Bir kadının türban takıp, takmaması, kendi tercihidir. Ayrıca; ailelerde, bu konuda büyük bir kargaşa yaratılmıyor. Kargaşa; işe, politikacıların karışması ve bu konuyu, kültürel bir olay haline getirmeye çalışmalarıyla başlıyor.”, cevabını vermişsiniz.

Bu cevabınız doğru olmakla birlikte, bu hususla ilgili bir açıklamayı, Frankfurt’ta yapmamalıydınız. Çünkü; işin başından beri TÜRBANI, siyasî simge hâline getiren bir SİYASÎ HEYETİN içinde yer aldınız. Şayet mensubu olduğunuz siyasî partiler, türbanı, siyaset malzemesi olarak kullanmasalardı ve din eksenli siyaset yapmasalardı; bugün, TÜRBAN SORUNU gibi bir sorunumuz olmayacaktı. Bu gerçeği; Parlâmentoya girdiğiniz 1991’den, Cumhurbaşkanı seçildiğiniz 2007’ye kadar geçen süre zarfında, Meclis’te yaptığınız konuşmalarınızın zabıtlarında, herkes görebilir ve öğrenebilir. Şu husus da gerçektir: Kültürel ve geleneksel bir husus olan BAŞÖRTÜSÜ, siyaset meselesi haline getirilerek, TÜRBAN simgesine dönüştürülmüştür. Yani; bir ÇIKMAZ SOKAK yaratılmıştır.

Sayın CUMHURBAŞKANI;

Bulunduğunuz makam, TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ’NİN en YÜCE makamıdır. Göreviniz; DEVLETİN, ANA KAİDELERE VE ANA BELGELERE GÖRE İŞLETİLMESİNİ SAĞLAMAK VE DEVLETİN, BİR PARTİ DEVLETİ HALİNE GETİRİLMESİNİ ÖNLEMEKTİR. Zira; devletin makamları, hangi kademede olursa olsun; KİŞİLERİN İSTİRAHAT YERİ değil; MİLLETİN DAYANAĞIDIR. Hangi kademede olurlarsa olsunlar, DEVLET ve SİYASET ADAMLARI, “Her sözün bir makamı ve her makamın bir sözü vardır.” Gerçeğini bilmek ve icabına uymak zorundadırlar.

Türkiye’yi yakından ve dikkatli biçimde izleyen; ANA KAİDELERE ve ANA BELGELERE göre İŞLEYEN BİR DEVLET ve işleyen REJİM arayan; REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşıyan; vatandaşlık HAK ve GÖREVLERİNİ iyi bilen bir vatandaş olarak ve DEMOKRATİK HAKLARIMI kullanarak; İnançlarımın gereği Hz. ÖMER’İN, “Bir millet icabında idare edenlerini acı, acı tenkit etmezse ve o idareciler de kendilerine yöneltilen tenkitlere lâzım gelen alâkayı göstermezlerse; ne o milletten ve ne de o idarecilerden hayır gelmez!” sözlerini REHBER edinerek duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

0216-4181726
0532-4576956

23 Ekim 2008 Perşembe

Kemâl Unakıtan ve Ekonomi

Sayın Kemâl UNAKITAN
Maliye Bakanı
Ankara 23 Ekim 2008


Sayın BAKAN;

Bugün, gazetecilerin sorusu üzerine; “YURT DIŞINDAN GELECEK MEVDUATLA İLGİLİ TASARIDA İMZALAR TAMAMLANDI; HAFTA BAŞINDA TBMM’ye SUNACAĞIZ. BU MEVDUATTA YÜZDE 2 VERGİ UYGULANACAK!” ifadesini kullanmışsınız!

Yurt dışından gelecek mevduatlar için yeni bir düzenlemeye niçin ihtiyaç duyduğunuz merak konusudur. Zira; hâlen yürürlükte olan kanun ve yönetmeliklere göre, bu hususta herhangi bir düzenlemeye ihtiyaç yoktur. Şöyle ki:

1- 29 Aralık 1983 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunundaki değişikliğe ait 20 sayılı Tebliğin 5.inci ve 9.uncu maddeleri hâlen yürürlüktedir:
Madde: 5- Türkiye’ye her cins ve miktarda döviz ithâli serbesttir. Menşe araştırılmaz.
Madde: 9- Türkiye’de yerleşik kişiler beraberlerinde her cins ve miktarda döviz bulundurabilirler. Menşe araştırılmaz.
2- 32 Sayılı Konvertibilite kararına göre; finans ve bankacılık kesimiyle yurt dışında yerleşik Türk vatandaşı kişiler için sınırsız transfer serbestîsi getirilmiştir. Öylesine ki; 32 Sayılı Konvertibilite Kararının 4/C Maddesi askıya alınmıştır ve o günden beri uygulanmamaktadır. Bu maddeye göre bankaların ve döviz büfelerinin Türkiye’de yerleşik kişilere döviz satmaları ve bu kişilerden döviz almaları yasaklanmıştı. Ama, bugüne kadar uygulanmamıştır.
3- Vergi Usul Kanununun 30/7. nci Maddesi ile Gelir Vergisi Kanununun 82/2 nci Maddesi; 3 Kasım 2002 seçimlerinden 66 gün sonra 9 Ocak 2003 Tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 4783 sayılı yasa ile iktidarınız tarafından yürürlükten kaldırılmıştır. İktidarınız tarafından kabul edilen 4783 sayılı Kanunun 7.nci ve 9.uncu maddelerine göre hiç kimseye, “Sen, bu paraları nereden buldun, bu serveti nereden ve nasıl edindin?” diye, hukuken hiç kimseye sorulamaz.

Bu sebeple; yeni bir düzenlemeye niçin ihtiyaç duyduğunuzu, gerçekten merak ediyorum. Öyle zannediyorum ki; Türkiye meselelerini dikkatli takip eden herkes merak eder.

İkinci husus ise; “HİSSE SENETLERİNDE STOPAJ, YERLİ YATIRIMCI İÇİN KALDIRILACAK; BONODA, YERLİ YATIRIMCI İÇİN UYGULAMA, AYNEN SÜRECEK!” şeklindeki açıklamanızdır.

Sayın Bakan;

Getireceğiniz bu düzenleme neyi çözecektir?
Elinde hisse senedi ve bono olan kaç kişi vardır ki?

Türkiye’nin asıl derdi; 28 yıldan beri Türkiye’nin, yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmiş olmasıdır. KUR-FAİZ makasında şekillenen ve Döviz- Faiz- Borsa üçgeninden ibaret olan RANT EKONOMİSİ; ekonomimizi, üretkenlikten uzaklaştırmış ve yabancılara muhtâç hâle getirmiştir. Herkes, parasal oyunları ekonomi olarak algılamıştır. Tâbir câizse Türkiye; Finans ve bankacılık kesimiyle (Hazine ve Merkez Bankası tarafından kollanan ve kayırılan kesim), Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15- 20 Holdinge esîr edilmiştir.
Bütün bunlar yapılırken de “Makro ekonomik dengeler” gibi, parlak sözlerle halk aldatılmış ve ülkenin belkemiği olan orta tabaka yok edilmiştir. Bu modelde “DOLAR TİCARETİ”, en büyük ve en kârlı sektör haline gelmiştir. Öylesine ki; arkasındaki büyük güç bilinmeyen “TAHTAKALE PİYASASI”, Merkez Bankası’ndan daha etkili ve güçlü konumunu, her dönemde muhafaza etmiştir.

Merak ediyorum: Bu modelden vazgeçilmediği sürece, ekonomimizin düzeleceğine inanıyor musunuz?

Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz: Hüsnü Akıncı

22 Ekim 2008 Çarşamba

Diyarbakır ve Başbakan

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 22 Ekim 2008

Sayın Başbakan;

Hedefleri ve sorunları büyük olan Türkiye’yi idare etmek; maruz kaldığımız ve kalacağımız iç ve dış husumetler sebebiyle kolay değildir ve çok dikkat ister.
Son Diyarbakır ziyaretinizdeki yaşananlar, bu görüşümü doğrular. Çünkü; DTP’nin yöneticileri ve milletvekilleri, belediye başkanları, işin başında yüklendikleri misyonlarının gereği olarak, terör örgütü PKK’nın tehditkâr emirlerine uymuşlardır. PKK; hiç çekinmeden “Başbakan Erdoğan’ı karşılamaya gidenler hedefimizdir.” diyerek, korku yaratmıştır. Doğu ve Güneydoğu’daki feodal yapı sebebiyle de halk, çaresiz kalarak evlerine kapanmış ve kepeklerini kapatmıştır. Meydan da, kiralık göstericilere kalmıştır.

Bu gerçeği, “Terör örgütü kan dökerek bölge halkını sindirmeye çalışıyor. Terör örgütünün son dönemlerde, eylemlerini sıklaştırmasına neden olan en temel etken budur” sözleriyle, bizzat siz de ifade ettiniz.

Bu olaylar, başta iktidarınız olmak üzere herkesi derin, derin düşündürmelidir. Zira; hangi döneme ait olursa olsun yaratılan terör eylemleri, bir hak arama eylemi değil; Türkiye’nin üniter yapısına ve toprak bütünlüğüne yönelik saldırı eylemidir. PKK, bu hedefin taşeronluğunu üstlenmiştir. PKK’nın arkasında ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL’in hedeflerine uşaklığı kabullenmiş Barzani ve Talâbanî vardır. Bu sebeple;

“Türkiye özgürleştikçe, terör örgütünün paniği artıyor. Yıllar yılı bu, böyle olmadı. Terör örgütü, devletin milletle bağını kesmeye çalışmadı” şeklindeki sözleriniz yanlıştır ve sizi de yanıltır.

Herkes, başından itibaren 1990’lı yılları hatırlamalıdır: O yıllarda meydana gelen terör olayları, hedef olarak bugünkü eylemlerden farksızdır ve devletin milletle bağını koparmak için yapılmıştır. Özgürlük iddiası bir aldatmaca ve yem olarak kullanılmıştır. Bölge halkına korku salmak için de PKK, çoluk-çocuk, ihtiyar-genç, Türk-Kürt ayırımı yapmaksızın acımasızca büyük katliâm yapmıştır. Yoksa; hiç kimse, Türkiye’de özgürlüklerin olmadığından bahsedemez. Zira; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşı olan herkes, ırkına, cinsine ve inançlarına bakılmaksızın eşit haklara sahiptir. Doğu ve Güneydoğu’daki vatandaşlarımız Devletin baskılarına maruz kalmamıştır. Asıl baskı, feodal yapı sebebiyle aşiret reislerinden, ağalardan ve tarikat liderlerinden gelmektedir. Aksi olsaydı ve halkın ayrılıkçı niyeti bulunsaydı; halk ayaklanır ve bir iç çatışma kaçınılmaz olurdu. Halkı yıldırmak, korkutmak, bir Türk-Kürt çatışmasını ateşlemek, PKK’nın üstlendiği bir görevdir. PKK’nın hizmet ettiği efendileri de dışarıdadır.

Bu bakımdan, Devleti işletmekle görevli olan iktidarın Başbakanı olarak, “Her makamın bir sözü vardır ve her sözün bir makamı vardır” gerçeğini, herkesten fazla benimsemek ve icabını yerine getirmek zorundasınız. Vaktiyle danışmanlığınızı yaptığı beyan edilen Bugün Gazetesi Yazarı Mehmet Metiner’in düzenlediği Kürt Raporu veya Batılı ülkelerin mânevî ajanlığını kabullenen ve her zaman Kürt meselesini, yanlışlarla kaşıyan ve dışarıdan beslenen aydınların ve yazarların görüşleri sizi, yanıltmamalıdır. İtibar ve rağbetiniz;Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanıyan, tarih ve coğrafya bilen, dünya siyasi tarihini irdelemesini başaran ve dünya coğrafyasında Türkiye’nin konumunun önemini iyi anlayan yüksek ahlâk ve fazilet sahibi arif kişilere olmalıdır. Çünkü; yüksek Ahlâk ve fazilet sahibi ve arif olan kişiler; yanıltmazlar, aldatmazlar, vefâsızlık göstermezler ve nankörlük yapmazlar; verilenle yetinerek açgözlülük etmezler; hizmetlerini, vatanî bir gerekçeye ve hizmet arzusuna dayandırırlar. Tarihe dikkat edilmelidir:

Haris, çıkarcı, verilenle yetinmeyen, açgözlü, ahlâk ve fazileti dışlayan ve yalancı kişilerin dokudukları fitneler, Kanunî Sultan Süleyman’ı da mağlûp etmiştir ve Şehzâde Mustafa’nın idâmına sebep olmuştur. Tarihin hiçbir döneminde düşman bizi yemedi; biz, kendi kendimizi yedik. Gerçekleri de, köşk, bağ ve bahçe gittikten sonra gördük. Ama; bu, kaybettiklerimizi geri getirmedi. Onun içindir ki:

“Tarih, olayları anlatan bir bilim değil; olayların cereyan ettiği zamandaki siyasî, iktisadî, ve sosoyal meseleleri inceleyen ve irdeleyen bir bilimdir.” denmiştir. Ve yine tarihen sabittir ki;

Etraflarında, dâimâ fitne ve fesat doğuran Firavun neş’esindeki insanları bulunduran devlet ve siyâset adamları, büyük çileler çekmişler ve hezimete uğramışlardır. Firavunluk neş’esi herkeste vardır. Ancak; yüksek ahlâk ve fazilet sahibi kâmil insanlar kendilerini, Firavun’luk neş’esinden kurtarabilmişlerdir.

Ana kaidelere ve ana belgelere göre işleyen bir DEVLET ve işleyen bir REJİM arayan; REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşıyan; vatandaşlık GÖREV ve HAKLARINI iyi bilen dikkatli bir vatandaş olarak ve DEMOKRATİK haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.