21 Kasım 2008 Cuma

Lâik Şeyhülislâmlar.

Sayın Ahmet Taşgetiren
Bugün Gazetesi Yazarı


Sayın Taşgetiren; 3 Şubat 2008

2 Şubat 2008 tarihli ve "Lâik Şeyhülislâmlar" başlığını taşıyanyazınızı okudum. Türkiye'nin gündemine bir numaralı sorun olarak gelen Türban,- İnanç konusu yapılarak; mantık oyunları ve münazara üslubu içersinde çözülemez ve herkesimin mutabakatını sağlayacak tarzda neticelendirilemez. Zira; nekadar masumâne görüşler ortaya atılsa da; siyasî iktidarla, dindar kesimi temsil ettiklerini söyleyen dernek, vakıf, cemaat ve tarikat liderlerinin, inkârı mümkün olmayacak bir şekilde halkın din duygularını istismar ettikleri kesindir. O kadar çok örnekleri vardır ki; bunları bilmemenize imkân yoktur. En basit örnek:
Dindar kesimi temsil ettiklerini iddia eden liderler; seçim zamanlarında, kendilerine tabi olan insanları, bir siyasî partiye topyekün yönlendirmektedirler. Bu müdahale ve yönlendirme, İslâm Dini’nin neresinde ve hangi emrinde vardır? Allah insanlara, hiçbir mahlûkuna vermediği İRADE veHÜRRİYET sıfatlarını, sadece ve sadece, insan sınıfına bahşetmiştir.

Kur'an-ı Kerimde, Ayetlerle sabittir: "Dinde cebir yoktur" "Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize". Bu durum, gerçek anlamdaki lâikliğin ifadesi değil midir? Lâikliği, dinsizlik olarak algılayanlarla, lâikliği din dışılık olarak algılayanlar, Kura'an'ın emirleri dışına çıkmış olmuyorlar mı? Kur'an'ın bu emirleri, dinin devlete, devletin dine tarafsızlığının ifadesi değil midir? Bu gerçekler karşısında nasıl oluyor da, "Lâik bir düzende yolların, din ile kesişmesi kaçınılmaz!" diyebiliyorsunuz? Bu çerçevede düşünecek olursak, Deniz Baykal'ın "Türkiye'de yükselen İslâmiyet değildir. Bunun gelişiyle Türkiye'de yaygınlaşan İslâmiyet’in özü, değerleri, ahlâkı, kuralları değildir. Kur'an'ınİslâmiyet’i değildir. Gelen başka bir şeydir. Din için gelmiyor."şeklindeki sözleri doğrudur ve asıl tartışma, bu doğrultuda yapılmalıdır. Sebebine gelince:
Hiç kimse inkâr edemez: 2-3 asırdan beri ülkemizde, adet halinde, dededen, babadan görüldüğü şeklinde bir müslümanlık hakimdir. Tabir caizse; koca bir camiâ, şekilciliğe, sadece taât ve ibadete ve de 5-6asırlık eskimiş ve günün ilmî terakkileriyle bağdaşmayan içtihatlara yönlendirilmiştir. Yani; İslâm’ın gerçek yüzü örtülmüş ve birtakım Bid'atlar, hurafeler, din diye yutturulmuştur. Bu durum toplumu bölmüş, tarikat ve cemaatlar türemiş; insanlar arasında olması gereken ahenk ve muhabbet kaybolmuştur. Din ulemasıyız diye geçinen bir takım kişiler, İslâmiyet’in kesin olarak yasakladığı RUHBAN kisvesine bürünerek, halkı aldatmışlar ve kitleleri, Kur'an'daki İslâm’dan uzaklaştırmışlardır. Kısacası; İslâmiyet’in özü, değerleri, ahlâkı,kuralları; sorgulayan ve hesap soran bir toplum yapısının oluşmasını engellemek için örtülmüştür.
Bu gerçekler tahtında bakacak olursak; Deniz Baykal'ın, "Sizin bu uygulamalarınızın ne İslâmiyet’te ve ne Hıristiyanlıkta yeri var. Sizin sadece Batı'da değil, Hz. Ömer'in nezdinde de yeriniz yok." sözleri, haklılık kazanır. Neden mi? İşte, sebebi:
Hz. Ömer, devlet başkanı seçildiği gün yaptığı konuşmasının birbölümünde şu önemli sözleri söylemiştir:
"Ey Milletim! Hak ve hakikat peşinde koştuğum sürece benim peşimden geliniz! Hak ve hakikatten ayrıldığım zaman benim peşimden gelmeye devam ederseniz; Allah indinde, siz de sorumlu olursunuz!" Hz.Ömer'in bu sözü üzerine bir kişi, hemen kılıcını çekerek, şu sözlerisöylemiştir:
"Ömer! sözlerine dikkat et! bu millete hakaret hakkını sana kim verdi? Hak ve Hakikatten ayrıldığın zaman senin peşinden gelecek insan tasavvur etmen, bu millete yapılan en büyük hakarettir. Haktan ayrılırsan, bu kılıç, sana haddini bildirir." Bunun üzerine Hz. Ömer,teşekkür ederek şu sözleri söylemiştir:
"Beni, böyle bir milletin başına devlet başkanı tayin ettiği için Allah'a şükürler olsun! Ve biliniz ki; Bir millet icabında idarecilerini acı acı tenkit etmezse; O idareciler de, kendilerine yöneltilen bu acı tenkitlere lazım gelen alâkayı göstermezlerse; ne o milletten ve ne de o idarecilerden hayır gelmez!" Hz. Ömer bu sözleri, kendi meziyeti ve kendi fazileti sebebiyle misöylemiştir? Hayır! Niçin söylemiştir? İşte sebebi:
Allah, Kur'an-ı Mübin'de, "Allah'dan başka herkes yaptıklarından sorumludur ve herkes, hesap verecektir" diye emretmiştir. Bir kimse Allah indinde en yüksek rütbeye mâlik olabilir. Birçok özel meziyetlere sahip olabilir. Bu meziyet ve özellikler onların yaptıklarını sorgulamamaya ve herhengi bir hakikati feda etmeye, İslâm Dini izin vermez! Bütün müslümanlar, hak ve vazife hususunda geniş bir eşitliğe sahiptirler. Kur'an-ı Kerim; "Adaletin herkes hakkında müsavi bir şekilde cereyan edeceğini" beyân etmiştir. Evet, İslâm'ın gerek hukuk hususunda ve gerek vazifeler hususunda ayrıca imtiyazlı bir sınıfı yoktur. İşte bu sıfat, İslâm'ın en belirgin ve seçkin özelliğidir. Yani; İslâm'ın özü, gerçek bir demokrasidir. Fakat; ne acı bir hakikattir ki; İslâm'ın özünü terk edip, metnindede anlamadan yürüyen ve tarihî hikmetlere vakıf olmayan, ulemalık süsüyle yaşayan; dışı hoş, içi boş kimseler, demokrasiyi, din dışı bir sistem olarak kötülemişlerdir. Hattâ birçok yerde "Bizde imamet sistemi vardır; büyüklerimize, kayıtsız şartsız teslim oluruz"diyerek, halkın sorgulamasını önlemişlerdir. Soruyorum:
Deniz Baykal, "Hz. Ömer'in nezdinde de yeriniz yok!"derken, yanlış bir şey mi söylemiştir? Hattâ bu gerçeği, meşhur Haccâc-ı Zalim annesine, "Ömer'in kavmini getir, Ömer olayım"sözleriyle belirtmiştir., Denemesi bedava; Başbakanı, Cumhurbaşkanını veya herhangi bir bakanı sorgulayan yazı yazınız! Bakalım; gazetede tutunabilecek misiniz? Zaten, "Kur'an'ın İslamiyet’ini kim yorumlayacaktır?" derken, davayı kaybetmiş durumdasınız. Siz ne güne duruyorsunuz? Açınız kur'an'ı ve okuyunuz; öğrenmek istediğinizi, oradan öğrenirsiniz! "Muhkem" olaraktarif edilen ayetlerde gerçekler, herkesin anlayacağı şekilde anlatılmıştır. "Müteşâbih" olarak tarif edilen ayetlerin mânâsını anlamak için de ilim ve irfan gerekir. Yani; öğrenmek şarttır. Bundan da, öğrenilemeyecek kadar zor mânâsı çıkmaz.
Kalbi olanlar,düşünmesini bilenler, tefekkür edenler ve aklını işletmesini başaranlar, bu hususta da zorlanmazlar!
Sayın Taşgetiren;
Hiç kimse gerçekleri gizlemesin; İktidar dahil birçok kimse, dinî inançları, siyasî amaçla sömürmektedir. Bugün gündemimizi oluşturan türban konusu, siyasî rant maksadıyla kullanıldığı için, korkarım ki, büyük fitnelere sebep olacaktır. Siz; türban tartışmasına dâhil olacağınıza; "bu tartışmalar niçin ve ne maksatla yapılmaktadır? Bu tartışmalarda, Türkiye üzerinde emelleri ve hedefleri olanların rolü nedir?" diyerek, gerçeklere yöneliniz.
Saygılarımla. 3 Şubat 2008
Hüsnü Akıncı

Not: Siz Bugün, "Şeriatla idare ediliyoruz." diyen müslüman ülkelerin, Kur'an ahkâmına veya İslam Dininin esaslarına göre mi idare edildiklerini zannediyorsunuz? O ülkelerin, İslâm’la uzaktan yakından ilgisi olmayan zalim hükümdarlar tarafından idare edildikleri gerçeğini göremiyor musunuz? Zaman zaman, "İslamiyet’in en iyi yaşandığı ülke, Türkiye'dir" denir. Bu doğrudur. Batı'nın esas korkusuda budur. "Bölgedeki ülkeler, göstermelik de olsa, Türkiye gibi demokrasiye geçerlerse, işlerimiz zorlaşır" diye düşünmektedirler. Hedefleri de; Türkiye'yi, o ülkelere benzetmektir.

Lâik Şeyhülislâmlar!

Sayın Ahmet Taşgetiren Bugün Gazetesi Yazarı 3 Şubat 2008 Sayın Ahmet Taşgetiren; 2 Şubat 2008 tarihli ve "Laik Şeyhülislâmlar" başlığını taşıyanyazınızı okudum. Türkiye'nin gündemine bir numaralı sorun olarak gelen Türban,- İnançkonusu yapılarak; mantık oyunları ve münazara üslubu içersinde çözülemez ve herkesimin mutabakatını sağlayacak tarzda neticelendirilemez. Zira; nekadar masumâne görüşler ortaya atılsa da; siyasî iktidarla, dindarkesimi temsil ettiklerini söyleyen dernek, vakıf, cemaat ve tarikatliderleri, inkârı mümkün olmayacak bir şekilde halkın din duygularınıistismar ettikleri kesindir. O kadar çok örnekleri vardır ki; bunlarıbilmemenize imkân yoktur. En basit örnek: dindar kesimi temsilettiklerini iddia eden liderler; seçim zamanlarında, kendilerine tabiolan insanları, bir siyasî partiye topyekün yönlendirmektedirler. Bu müdahale ve yönlendirme, İslâm Dini’nin neresinde ve hangiemrinde vardır? Allah insanlara, hiçbir mahlûkuna vermediği İRADE veHÜRRİYET sıfatlarını, sadece ve sadece, insan sınıfına bahşetmiştir.Kur'an-ı Kerimde, Ayetlerle sabittir: "Dinde cebir yoktur" "Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize" Bu durum, gerçek anlamdaki lâikliğin ifadesi değil midir? Lâikliği, dinsizlik olarak algılayanlarla, lâikliği din dışılıkolarak algılayanlar, Kura'an'ın emirleri dışına çıkmış olmuyorlar mı? Kur'an'ın bu emirleri, dinin devlete, devletin dine tarafsızlığınınifadesi değil midir? Bu gerçekler karşısında nasıl oluyor da, "Lâik bir düzendeyolların, din ile kesişmesi kaçınılmaz!" diyebiliyorsunuz? Bu çerçevede düşünecek olursak, Deniz Baykal'ın "Türkiye'deyükselen İslâmiyet değildir. Bunun gelişiyle Türkiye'de yaygınlaşanİslâmiyet’in özü, değerleri, ahlâkı, kuralları değildir. Kur'an'ınİslâmiyet’i değildir. Gelen başka bir şeydir. Din için gelmiyor."şeklindeki sözleri doğrudur ve asıl tartışma, bu doğrultudayapılmalıdır. Sebebine gelince: Hiç kimse inkâr edemez: 2-3 asırdan beri ülkemizde, adet halinde,dededen, babadan görüldüğü şeklinde bir müslümanlık hakimdir. Tabircaizse; koca bir camiâ, şekilciliğe, sadece taât ve ibadete ve de 5-6asırlık eskimiş ve günün ilmî terakkileriyle bağdaşmayan içtihatlarayönlendirilmiştir. Yani; İslâm’ın gerçek yüzü örtülmüş ve birtakımBid'atlar, hurafeler, din diye yutturulmuştur. Bu durum toplumubölmüş, tarikat ve cemaatlar türemiş; insanlar arasında olması gerekenahenk ve muhabbet kaybolmuştur. Din ulemasıyız diye geçinen bir takımkişiler, İslâmiyet’in kesin olarak yasakladığı RUHBAN kisvesinebürünerek, halkı aldatmışlar ve kitleleri, Kur'an'daki İslâm’danuzaklaştırmışlardır. Kısacası; İslâmiyet’in özü, değerleri, ahlâkı,kuralları; sorgulayan ve hesap soran bir toplum yapısının oluşmasınıengellemek için örtülmüştür. Bu gerçekler tahtında bakacak olursak; Deniz Baykal'ın, "Sizin buuygulamalarınızın ne İslâmiyet’te ve ne Hıristiyanlıkta yeri var. Sizinsadece Batı'da değil, Hz. Ömer'in nezdinde de yeriniz yok." sözleri,haklılık kazanır. Neden mi? İşte, sebebi: Hz. Ömer, devlet başkanı seçildiği gün yaptığı konuşmasının birbölümünde şu önemli sözleri söylemiştir: "Ey Milletim! Hak ve hakikat peşinde koştuğum sürece benimpeşimden geliniz! Hak ve hakikatten ayrıldığım zaman benim peşimdengelmeye devam ederseniz; Allah indinde, siz de sorumlu olursunuz!" Hz.Ömer'in bu sözü üzerine bir kişi, hemen kılıcını çekerek, şu sözlerisöylemiştir: "Ömer! sözlerine dikkat et! bu millete hakaret hakkını sana kimverdi? Hak ve Hakikatten ayrıldığın zaman senin peşinden gelecek insantasavvur etmen, bu millete yapılan en büyük hakarettir. Haktanayrılırsan, bu kılıç, sana haddini bildirir." Bunun üzerine Hz. Ömer,teşekkür ederek şu sözleri söylemiştir: "Beni, böyle bir milletin başına devlet başkanı tayin ettiği içinAllah'a şükürler olsun! Ve biliniz ki; Bir millet icabındaidarecilerini acı acı tenkit etmezse; O idareciler de, kendilerineyöneltilen bu acı tenkitlere lazım gelen alâkayı göstermezlerse; ne omilletten ve ne de o idarecilerden hayır gelmez!" Hz. Ömer bu sözleri, kendi meziyeti ve kendi fazileti sebebiyle misöylemiştir? Hayır! Niçin söylemiştir? İşte sebebi: Allah, Kur'an-ı Mübin'de, "Allah'dan başka herkes yaptıklarındansorumludur ve herkes, hesap verecektir" diye emretmiştir. Bir kimse Allah indinde en yüksek rütbeye mâlik olabilir. Birçoközel meziyetlere sahip olabilir. Bu meziyet ve özellikler onlarınyaptıklarını sorgulamamaya ve herhengi bir hakikati feda etmeye, İslâmDini izin vermez! Bütün müslümanlar, hak ve vazife hususunda geniş bireşitliğe sahiptirler. Kur'an-ı Kerim; "Adaletin herkes hakkında müsavibir şekilde cereyan edeceğini" beyân etmiştir. Evet, İslâm'ın gerek hukuk hususunda ve gerek vazifeler hususundaayrıca imtiyazlı bir sınıfı yoktur. İşte bu sıfat, İslâm'ın en belirginve seçkin özelliğidir. Yani; İslâm'ın özü, gerçek bir demokrasidir. Fakat; ne acı bir hakikattir ki; İslâm'ın özünü terk edip, metnindede anlamadan yürüyen ve tarihî hikmetlere vakıf olmayan, ulemalıksüsüyle yaşayan; dışı hoş, içi boş kimseler, demokrasiyi, din dışı birsistem olarak kötülemişlerdir. Hattâ birçok yerde "Bizde imametsistemi vardır; büyüklerimize, kayıtsız şartsız teslim oluruz"diyerek, halkın sorgulamasını önlemişlerdir. Soruyorum: Deniz Baykal, "Hz. Ömer'in nezdinde de yeriniz yok!"derken, yanlış bir şey mi söylemiştir? Hattâ bu gerçeği, meşhurHaccâc-ı Zalim annesine, "Ömer'in kavmini getir, Ömer olayım"sözleriyle belirtmiştir., Denemesi bedava; Başbakanı, Cumhurbaşkanını veya herhangi birbakanı sorgulayan yazı yazınız! Bakalım; gazetede tutunabilecekmisiniz? Zaten, "Kur'an'ın İslamiyet’ini kim yorumlayacaktır?" derken, davayıkaybetmiş durumdasınız. Siz ne güne duruyorsunuz? Açınız kur'an'ı veokuyunuz; öğrenmek istediğinizi, oradan öğrenirsiniz! "Muhkem" olaraktarif edilen ayetlerde gerçekler, herkesin anlayacağı şekildeanlatılmıştır. "Müteşâbih" olarak tarif edilen ayetlerin mânâsınıanlamak için de ilim ve irfan gerekir. Yani; öğrenmek şarttır. Bundanda, öğrenilemeyecek kadar zor mânâsı çıkmaz. Kalbi olanlar,düşünmesini bilenler, tefekkür edenler ve aklını işletmesinibaşaranlar, bu hususta da zorlanmazlar! Sayın Taşgetiren; Hiç kimse gerçekleri gizlemesin; İktidar dahil birçok kimse, dinîinançları, siyasî amaçla sömürmektedir. Bugün gündemimizi oluşturantürban konusu, siyasî rant maksadıyla kullanıldığı için, korkarım ki,büyük fitnelere sebep olacaktır. Siz; türban tartışmasına dâhil olacağınıza; "bu tartışmalar niçinve ne maksatla yapılmaktadır? Bu tartışmalarda, Türkiye üzerindeemelleri ve hedefleri olanların rolü nedir?" diyerek, gerçeklereyöneliniz. Saygılarımla. 3 Şubat 2008 Hüsnü Akıncı Not: Siz Bugün "Şeriatla idare ediliyoruz." diyen müslümanülkelerin, Kur'an ahkâmına veya İslam Dininin esaslarına göre mi idareedildiklerini zannediyorsunuz? O ülkelerin, İslâm’la uzaktan yakındanilgisi olmayan zalim hükümdarlar tarafından idare edildiklerigerçeğini göremiyor musunuz? Zaman zaman, "İslamiyet’in en iyiyaşandığı ülke, Türkiye'dir" denir. Bu doğrudur. Batı'nın esas korkusuda budur. "Bölgedeki ülkeler, göstermelik de olsa, Türkiye gibidemokrasiye geçerlerse, işlerimiz zorlaşır" diye düşünmektedirler.Hedefleri de; Türkiye'yi, o ülkelere benzetmektir.

20 Kasım 2008 Perşembe

Dindarlık ve dinsizlik

Sayın Gürbüz EVREN
Kanal-B Televizyonu 20 asım 2008


İslâm Dini'nde RUHBAN sınıfı yoktur.
Bu husus, Kur'an'da "Hiç kimsenin ayrıcalığı yoktur. Herkes yaptıklarının hesabını verecektir." diye, gayet açık olarak beyan edilmiştir.
Bir defa şu gerçeği, herkes kabul etmelidir:
2-3 asırdan beri müslümanlar, dinin özünden uzaklaşarak, Kur'an'ın sâdece metnini okuyarak mânâsını anlamadan yaşamaktadırlar. Yani; âdet halinde dededen, babadan, nineden gördükleri şekildeki bir müslümanlığı benimsemişlerdir. Hafızın sesini dinlerler ve hayran olurlar; ama, Kur'an'ın ne dediğini anlamazlar.
Taat ve ibadetler de şekilciliğe dönüştürülmüştür. 5 vakit namaz kılan bir kimseye, namazda okuduğu surelerin mânâsını sorsanız, bilmez. Sâdece Mâun Suresi'nin mânâsı bilinseydi; bugün, din konusu tartışılmazdı; haksızlıklar, zulümler, kamu ve yetim hakkına tecavüzler önlenirdi. İşte, Mâun Suresi'nin mânâsı:
"Resulüm! Dini yalanlayanı gördün mü? Yetimi itip-kakan işte odur. Yoksulu doyurmayı teşvik etmeyen de odur. Vay, o namaz kılanların haline!"
Açık ifadeyle; yetimi itip- kakanlar, yoksulu doyurmayı teşvik etmeyenler, namaz kılsalar da, dini tekzip etmiş olurlar. Yani; dindar gözükseler de gerçekte, dinsiz sayılırlar.
Vel'asr suresi ise, herkesi düşündürür ve din hususunda doğruları bulmasına yardımcı olur. İşte, Vel'asr Suresi'nin mânâsı:
"Asra yemin olsun ki; bütün insanlar hüsrandadır. Ancak; iman edenler, salih amel işleyenler, hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnadır.”. Açık ifadeyle; iman edip iyi işler yapmayanlar, hak ve adâleti gözetmeyenler, hakkı ve sabrı tavsiye etmeyenler, Allah indinde hüsrana uğrayacaklardır. "İnandım" deyip te bu hale düşenleri, ne şeyh ve ne de derviş kurtarır. Peygamberimizin emri de gayet açıktır:
"Taat ve ibadetlerin kabulü, helâl kazanma ile mümkündür." Peygamberimizin gayet açık bir emri de şöyledir:
"Yalanı olanın, dini olmaz!"

Bu açıklamalardan sonra Atatürk'ün din hakkındaki sözlerine bakalım:

"Din, lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkân yoktur.
Yalnız, şurası var ki; din, Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfın din istismarcılığına müsaade edilmemelidir.
Dinden maddi menfaat temin edenler, iğrenç kimselerdir. İşte biz; bu vaziyete karşıyız ve buna izin vermiyoruz. Bugibi din ticareti yapan insanlar, saf ve masum insanlarımızı aldatmışlardır.
Bizim ve sizlerin asıl mücadele edeceğimiz ve ettiğimiz, bu kimselerdir."

Şimdi, 14 asır evveline gidelim. Hz. Ali, Mısır Valisi Mâlik İbn-i Eşteri'ye gönderdiği emirnâmesinin bir bölümünde şu ifadeleri kullanmıştır:

"Ey Mâlik! Şu hususa çok dikkat et ve olanca kuvvetinle çalış! Zira; bu din, fena adamların elinde esîr oldu. Din perdesi altında, o nâma, istenilen fenalıklar yapılıyor ve onunla dünya nimetleri elde edilmeye uğraşılıyor."

Hz. Ali'nin bu âlice sözleri, tarihin hiçbir döneminde tekzip edilememiştir. Tarihi tetkik edecek olursak; din perdesine bürünerek, din nâmına yapılan fenalıkların ibret levhalarını görürüz.

Her konuda olduğu gibi Din konusu da aklın, mantığın ve ilmin tahtında irdelenmelidir. Zira; her hangi bir meselede hisler galip gelirse; muhakkak surette akıl, mantık ve ilim yenik düşer.
Ayrıca; "Kişi, cahili olduğu şeyin kuvvetli düşmanıdır" şeklindeki değişmez kurala göre insanlar, yanılırlar, yanıltılırlar, yanıltırlar ve gerçeklerden uzaklaşarak fitne ve düşmanlık tohumlarının yeşermesine sebep olurlar.
Bu sebepten dolayı, “Dindarım” diyenlerle, dini reddedenler, cahilliklerini ve husumetlerini terk ederek; insanlık âleminin bütün ihtiyacına cevap veren ve karanlıktan aydınlığa çıkaran yüce ve evrensel olan İslâm Dini’ni, aklın, mantığın ve ilmin tahtında incelemelidirler. Dindarların sorumluluğu, dini reddedenlerin sorumluluğundan daha fazladır. Zira; dinsizlik, hiçbir zaman ve hiçbir yerde ekseriyetin mezhebi olmamıştır. Ama; ruhsuz, hakikatten uzak ve kaba bir dindarlık, hiç kimseye hak ve hakikatin kapılarını açmaz.
Saygılarımla.

Hüsnü Akıncı.

Yabancılaşan ilâç ve sağlık

TÜRKİYE’DE SAĞLIK VE İLÂÇ SEKTÖRÜNÜN
SORUNLARI
20 Kasım 2008


Bilineni ilân etmeye lüzum yoktur. Türkiye’de sağlık hizmetleri çökmüştür. İlâç sektörümüz de yabancılaşmıştır Bunun, inkâr edilemez en önemli göstergesi de, bütçeden sağlık hizmetleri için ayrılan paydır. Bütçeden ayırabildiğimiz pay, yüzde 5.3’tür. (12 Milyar ytl.) Dikkatlerinize arz ediyorum:

Sağlık hizmetleri için bütçesinden ancak yüzde 5.3 pay ayırabilen Türkiye, faiz ödemeleri için yüzde 25.2 oranında pay ayırmaktadır (56 milyar YTL.) .(2008 Bütçesi)

1980’de başlayan ve 1989 yılında Berlin Duvarının yıkılmasından sonra bütün dünyada yaygınlaşan “Serbest Piyasa Ekonomisi” modasından Türkiye de etkilenmiş ve “Sosyal Devlet İlkesi” terk edilmiştir.

1980’den itibaren de Devlet, sağlık alanındaki yatırımları durdurmuş veya en alt düzeye indirmiştir. Artan nüfusa göre sağlık altyapı yatırımları yapılmamıştır. Başta üniversite hastanelerimiz olmak üzere yeni hastaneler kurulmamış, mevcut hastanelerin dahi, teknoloji donanımları ihmâl edilmiştir. Personel ve doktor ihtiyâçları temin edilememiştir.

Bugün dünyada petrol ve silâhtan sonra en fazla kâr sağlayan sektör tedavi ve ilâç sektörleri olmuştur. Bu sebepten dolayı büyük sermaye, bu sektörleri de eline geçirmiştir. Bu akım, ülkemizde de yaygınlaşmış ve büyük sermaye, yabancı ortaklıklarla tedavi alanına girmiş ve devlet hastaneleriyle küçük çaptaki özel tedavi kurumları tasfiyeye tâbi tutulacaktır. Kişisel muayenehaneler ve küçük çaptaki tanı merkezleri, klinikler ortadan kaldırılacaktır. Yeni yürürlüğe giren Sosyal Güvenlik Kanunu’na göre yapılan düzenlemeler, iştirak paylarının yüksekliği sebebiyle, Sosyal Güvenlik kapsamındaki vatandaşlarımız için çare olamayacaktır. Yani; “Paran yoksa öl!” anlayışı, vatandaşlarımızı bir hayli üzecektir.

28 yıldan beri ülkeyi yönetenler, DEVLETİ, bir ticarethane olarak işletmeyi tercih etmişler ve Devletin, bir sosyal kurum olduğunu akıllarına dahî getirmemişlerdir. “Geçerli ticarî kuralları uyguluyoruz.”diye, vatandaşlarımızı zora sokmuşlardır.

Bu çarpıklıklara ait verilecek örnekler çoktur. Zaman darlığı sebebiyle örneklere giremiyorum. Bu hususta hangi noktada olduğumuzu belirtmek için Bazı ülkelerin sosyal güvenlik harcamalarına millî gelirlerinden ayırdıkları payları belirtmekle yetineceğim:
İsveç Yüzde 38,
Danimarka Yüzde 29.5
Almanya Yüzde 24.7
Avusturya Yüzde 24.5
Kanada Yüzde 21.7
Bulgaristan Yüzde 19.8
Uruguay Yüzde 14.8
ABD Yüzde 10.5
TÜRKİYE Yüzde 4.9
Tunus Yüzde 4.1 (Dünya Bankası Raporundan)

Ne acıdır ki; faiz ödemelerini görmezden gelen iktidarlar, sosyal Güvenlik harcamalarımızı, ekonomimizi batıran “KARADELİK” olarak ilân etmişlerdir. Herkesi düşündürmelidir: 1988’den bugüne kadar geçen 20 yıllık süre zarfında Devlet, 500 milyar dolar iç ve dış borç faizi ödemiştir.


İlâç konusu ise, düşündürücüdür. Bu hususta da Türkiye, gereken atılımı yapamamıştır veya kasten yaptırılmamıştır. Bu sebepten dolayı yerli ilâç sanayimiz gelişmemiş ve Türkiye, 70 milyonu aşan nüfusu ile, yabancıların pazarı haline gelmiştir.

İlâç konusunda millî bir hedef ve politika belirlenmemiştir. Sağlık Bakanlığı, ilâç konusuna yeteri kadar önem vermemiştir ve sâdece fiyat politikalarıyla ilgilenmiştir. Bu ilgisizlik ve politikasızlık sebebiyle yerli ilâç sanayimiz gelişememiş ve dışa bağımlılık azalacağına giderek artmıştır.
İlâç İşverenleri Sendikası verilerine göre:

1988’de ilâç ihracatının ithalâtı karşılama oranı yüzde 22 iken, bu oran 2000 yılında, yüzde 9’a gerilemiştir.
Mamûl ilâç ithalâtı 1988 yılında 45 milyon dolarken, 2000 yılında 685 milyon dolara yükselmiştir.
Toplam olarak; 1988 yılında 293 milyon tutarında olan hammadde ve mamûl ilâç ithalâtı, 2000 yılında, 1 milyar 510 milyon dolara yükselmiştir.
İlâç hammaddesi üretimimiz 1995 yılında 12 bin 600 ton iken, 2000 yılında 4 bin 980 tona düşmüştür.

Bugünkü rakamları bilemiyorum. Ama; çok daha vahim ve üzücü olduğunu zannediyorum. Zira; 2005 yılında patent düzenlemesi yürürlüğe girmiştir. Bu düzenlemeyle, Türk ilâç sanayii, daha da zora düşecek ve belki de tamamen yabancıların eline geçecektir. Büyük ilâç firmalarımız, giderek yabancı tekellerin pazarlama şubesi gibi çalışmaya mahkûm olacaklardır.

Küresel kıskaç, Türkiye’yi, ilâç tekellerinin en önemli pazarlarından biri haline getirirken; millî ilâç sanayimiz, giderek yok olmaktadır.
Sağlık Bakanlığı ile Sosyal Güvenlik Bakanlığı, soruna, köklü çözüm arayacaklarına; eczane kâr hadleri ve iskontolarıyla oynayarak çözüm üretmeye çalışmaktadır. İlâç fiyatları gerçekçi maliyet ve kâr hesaplarına göre düzenlenmediği için, devletin ödediği fatura yükselmektedir. SSK’nın ilâç üretiminden çekilmesinin ve SSK eczanelerinin kapatılmasının dahî bir hesaba dayandığını düşünmekteyim.
Herkesin bildiği gerçektir:
SSK eczaneleri kapatılmazdan evvel SSK, ihtiyacı olan ilâçları ihale ile alıyordu. Bu alımlar, yüzde 80’lere varan iskontolarla yapılıyordu. Yeni uygulama yürürlüğe girdikten sonra devletin alımları, yüzde 10 iskontolarla yapılmaktadır. Hem de, bu iskontonun yükü, eczanelerin sırtına yüklenmiştir. Aslında ülkemizde kişi başına düşen ilâç tüketimi, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere göre çok azdır. OECD ülkelerinde kişi başı ilâç tüketimi 287.7 dolardır. Ülkemizde ise, 40 dolardır.

Eczanelerin durumu ise içler acısıdır. Kâr hadleri düşüktür. Pahalı ilâçlarda kâr hadleri iyice düşürülmüştür. Âdetâ, eczanelerin tasfiyeleri düşünülmektedir. Büyük sermaye, eczanelerin kârına da göz dikmiştir. Hedef, bellidir: İlâç üreticileriyle, ilâç dağıtımında kartel oluşturan depoların; makro zincir eczaneler kurdurtup, eczanelerin yüzde 80’ini tasfiye etmek ve kâr paylarını büyütmektir. Bu uygulama Almanya’da başlamıştır. Kimse “Olmaz” demesin ve olduktan sonra da şaşırmasın!

Bilinenleri konuşmak, çözüm için çare değildir. Çare; niçin bu hale düştüğümüzü sorgulamaktadır ve genel durumumuzla ilgilidir. Genel durumumuz da bellidir:

Her alanda olduğu gibi; tedavi ve ilâçta da, ilimlere mevzu, sanatlara model veren bir atılım gerçekleştiremedik. Bunun sebebini de, eğitimde ve AR-GE çalışmalarında aramak lâzımdır. Vereceğim örnek, maksadımı anlatmaya yeterli olacaktır.

Bütçeden eğitime ayırabildiğim pay, yüzde 12.9’dur.(28,7 milyar YTL.). (2008 Bütçesi). Millî gelirden ayrılan pay yüzde 3 oranındadır.
20 milyon öğrencisi olan Türkiye, eğitim hizmetleri için 28,7 milyar YTL ayırabilirken; 2,5 milyon öğrencisi olan Hollanda, eğitim hizmetleri için 53 milyar YTL. ayırmaktadır.
Atina’da sınıflar 22 kişiliktir ve tam gün eğitim verilmektedir. İstanbul’da sınıflar ortalama 49 kişiliktir ve ikili öğretim verilmektedir.

AR-GE çalışmaları için bazı ülkelerin kişi başına düşen harcamalarına bakacak olursak durum daha iyi anlaşılır:

İsviçre 1.143
İsveç 992
Japonya 970
ABD 843
Finlandiya 715
Almanya 607
İrlanda 248
Kore 174
Çek Cumhuriyetleri 69
Portekiz 66
Yunanistan 42
TÜRKİYE 13.dolar harcama yapmaktadır. (Dünya Bankası Raporundan)

Tabii ki; bu harcamaların tamamını devletler yapmıyor. Bu araştırmalar, Üniversite- sanayi işbirliği ile yapılmaktadır. Maalesef bizim sanayicilerimiz bilimsel araştırmalara yönelmemişler ve üniversitelerimizle işbirliğine girmemişlerdir. Öyle zannediyorum ki; bugün yabancıların eline geçen veya geçme noktasına gelen ilâç fabrikalarımızın bilimsel araştırma için yaptıkları harcamaları, tanıtım ve promosyon faaliyetlerine harcadıkları paralardan çok çok azdır. Merak edenlere bir sorum vardır:

Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş spor kulüpleri, ülkemizin büyük kulüpleridir ve bütçeleri de bilinmektedir:
Acaba, ülkemizdeki hangi üniversitelerimizin bütçeleri, bu kulüplerimizin bütçelerinden büyüktür? Araştırmaya değer bir konudur. Akademisyenlerimizin yapacağı bir çalışma, niçin bu halde olduğumuzu açığa çıkaracaktır. Çin atasözü bilinmektedir:
Bir yıllık yatırım düşünüyorsan, pirinç ek. On yıllık yatırım düşünüyorsan, ağaç dik. Yüz yıllık yatırım düşünüyorsan, insana yatırım yap.”

Büyük Atatürk, boşuna söylememiştir:

“Üretmeden, çalışmadan, yorulmadan ve öğrenmeden kolay yaşamayı itiyat (alışkanlık) haline getiren milletler; evvelâ haysiyetlerini, sonra hürriyetlerini ve daha sonra da istiklâllerini kaybetmeye mahkûm olurlar!”
İlâç ve sağlık konularına da emsal teşkil edeceği için önemli bir hususu belirtmek istiyorum;

Avrupa’da Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip Türkiye’nin, kendi kendindi besleyememesi, gıda maddeleri ithal etmesi ve Yunanistan’dan pamuk satın alması, düşünmesini bilen herkesin dikkatini çekmelidir.

Bir millet, bir ülke her alanda, ya topyekün yükselir veya topyekün çöker.


Ecz. Hüsnü Akıncı.

12 Kasım 2008 Çarşamba

AKP ve Türkiye'nin yok farzedilen geçmişi

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 11 Kasım 2008


Sayın BAŞBAKAN;

Partinizin Meclis Grup toplantısında bugün yaptığınız konuşmanızı, dikkatle ve üzülerek izledim. Üzüntümün sebebi şudur:
Hemen, hemen her konuşmanızda, Türkiye’yi 2002 yılında başlatmaktasınız. Sanki, sizden evvel ülkeyi yöneten iktidarlar, hiçbir şey yapmamış gibi bir hava estirmektesiniz.
Evet; bugün iktidar ve devletin gücü, elinizdedir. Ama; “ her şeyi gören, her şeyi bilen ve her şeyi doğru yapan benim” diyerek geçmişi yok farz etmenizin; ne size, ne ülkemize ve ne de milletimize bir faydası olmaz. Aksine; gönüllerde burukluk, insanlar arasında zıtlaşma meydana getirir.

2002 seçimlerinden sonra iktidara geldiğiniz zaman; barajları, termik ve hidrolik santralleri, enterkonnekte şebekeyi, telekominikasyon ve online alt yapılarını, Türksat uydularını, fiberoptik ağı, mavi akım adı verilen doğalgaz ve Yumurtalık- Kerkük petrol boru hatlarını, Rafineri ve Petro-kimya tesislerini, demir-çelik işletmelerini, Boğaz köprülerini ve oto yollarını ve saymakla bitiremeyeceğim iktisadî değer ve alt yapılarını , 87 üniversitemizi hazır buldunuz. Bu gerçekler karşısında; DEVLETİ, bir âhenk içersinde çalıştırmak zorunda olmanız hasebiyle;

“Bizden önce mezralara, köylere uzanan bir iktidar oldu mu? Kısmen rahmetli Özal eğilmişti. On yılların, yüzyılların biriktirdiği sorunların çözümünü, 6 yıla sığdırmak, elbette ki, mümkün değildir.” sözlerini söylemeye hakkınız olur mu?

Özal ve sizden başka bu ülkeye hizmet eden kişiler veya iktidarlar olmadı mı? Bu ülkeye, en büyük ve kalıcı hizmetleri kazandıran Süleyman Demirel’i, sizin hatırınız için yok mu farz edeceğiz?
1965 yılında Türkiye’nin elektirk üretimi 4,5 milyar kilovat/saat idi. 12 Eylül 1980’de, yani 15 yıl zarfında 45 milyar kilovat/saate ulaşmıştır.
1965 yılında 1 milyon ton olan rafineri kapasitesi, 1980’de 32 milyon tona ulaşmıştır.
1965’de hiç olmayan Petro-kimya ve alüminyum tesisleri, bu 15 yıllık zaman diliminde kazandırılmıştır.
1965’te 4 milyon ton olan çimento üretimi, 22 milyon tona çıkartılmıştır.
Örnekler o kadar çoktur ki; ne hepsini sayabilirim ve ne de bu satırlara sığar. Üstelik; bu hizmetler yapılırken Türkiye, borç batağına da saplanmamıştır. 12 Eylül 1980 sabahı Türkiye’nin toplam dış borcu, 12 milyar dolardı ve hepsi de yatırımlar ve reel ekonomi için kullanılmıştır. İç borçlar ise, yok denecek kadar azdı. Sâdece, şunu söyleyebilirim:

1965-1980 arası ülkeyi idare eden iktidarların gösterdiği performansı, 12 Eylül 1980’den bugüne kadar geçen 28 yıllık süre zarfında ülkeyi idare eden iktidarlar, gösterememiştir. Bırakınız performansı; oluşturdukları bir rant ekonomisi modeli yüzünden, Türkiye’yi, iç ve dış borç batağına sürükledikleri gibi; miras olarak devraldıkları iktisadî varlıklarımızı, yabancılara satmışlardır. Bu süre zarfında da Devlet, 500 milyar dolar faiz ödemiştir. Tarım ve hayvancılık çökmüş; Türkiye, gıda maddeleri ithâl eden bir ülke haline gelmiştir.

Sayın Başbakan;

Gökdelenler, alışveriş merkezleri kurarak, gayrımenkûl RANTI yaratmak, büyük hizmet sayılmaz ve Türkiye’nin önceliği değildir. Türkiye’nin öncelikleri altyapı, enerji ve kendine ait sanayidir. Plân hedeflerine göre 2010 yılı için öngörülen elektrik enerjisi üretimi, 400 milyar kilovat/saat idi. 1980 sonrası ülkeyi idare eden iktidarlar, bu hedefi gerçekleştirememişlerdir. Yanlış ekonomi ve para politikaları seçtikleri için gerçekleştirememişlerdir. Seçtikleri MODEL; DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninden ibaret olan RANT EKONOMİSİ modelidir. İktisadın kuralı bellidir ve bilinmektedir:
RANTLAR YÜKSELİRSE; REFAH, ORTADAN KALKAR!
Nitekim, öyle de, olmuştur. Orta tabaka erimiş ve toplumun satın alma gücü zayıflamıştır. Bu zaaf, siyaseten, geçici bir süre işinize yarasa da; kömür, erzak, para, alış-veriş çekleri dağıtmakla giderilemez. Ekonomimiz üretken olmadığı için, en nihayet bu kaynaklar da tükenecektir. Muhtemel bir devalüasyon, her şeyi yerlebir edecektir. Ki; parasal kriz çıkarmak, bizim elimizde değil, yabancıların elindedir. Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinin nasıl, niçin ve hangi hedefe yönelik olarak çıkartıldığını araştırabilseydiniz; gerçeği görür ve bana hak verirdiniz.

Maksadım eleştirmek değildir. Zaman, zaman herkesin Başbakanı olduğunuzu beyan ettiğiniz için, demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz etmek istedim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

11 Kasım 2008 Salı

DP ve Geçmişi

Sayın Diker;
Sayın Süleyman Demirel'den sonra DP, seçmen kitlesine kapanmış ve bütün faaliyetler, Genel Merkez'de tasarlanıp, gerçek kitlelere dayatılmıştır. Bu durum; "Bizden olanlar" ve "Bizden olmayanlar" ayırımını getirmiş ve gerçek misyonu yok etmiştir. Yani; zıt mizaçları bir mefkûre etrafında toplamasını başaran "KİTLE PARTİSİ" anlayışı terk edilmiştir.
Bu durum iyi analiz edilmediği ve tekrar gerçek misyona dönülmediği sürece bu, hep böyle olacaktır. Bıkmış, küstürülmüş, şevkini kaybetmiş geniş halk kitleleri de, çaresiz kaldığı için, medyanın ve varlıklı kesimin göklere çıkardığı ŞİŞİRİLMİŞ ŞÖHRETLERİN peşinden gitmek zorunda kalacaktır.
Dikkat ediyorum:
Başbakan Erdoğan, her grup toplantısında ve her ilçe kongresinde yaptığı konuşmalarında, Türkiye'yi, 2002 yılında başlatmaktadır. Bugünkü Grup toplantısında da, "Bizden evvel mezralara, köylere uzanan bir iktidar oldu mu? Kısmen Rahmetli Özal eğilmişti...Elbette daha yapacak çok işimiz var...On yılların, yüzyılların biriktirdiği sorunların çözümünü 6 yıla sığdırmak, elbette ki mümkün değildir. Ama; sıra ile hepsini çözeceğiz. Durmak yok, yola devam." sözlerini söylemiştir.
Buna rağmen bugüne kadar DP'den bir ses çıkmamıştır. Erdoğan'ın defterinde Adalet Partisi ve Doğru Yol Paartisi yoktur. Türkiye'ye en büyük kalıcı hizmetleri yapan Süleyman Demirel ise, hiç yoktur.
Geçmişi savunacak ve yapılan hizmetleri hatırlatacak bir basın bildirisi dahi yayınlamamıştır.
Geçmişini inkâr eden veya geçmişine sahip çıkmayan bir partinin, tabanda istenen ölçüde büyümesi mümkün müdür? Demokrat Parti'den gelen ve Adalet Partisi ile zirveye ulaşan Büyük Misyonu, Tansu Çiller bitirmiştir. Hem de, bilerek bitirmiştir ve karşılığını da almıştır.
Bu gerçekler ortaya dökülmeden, gönülleri ve gayretleri birleştirmeden; geçmişte ikbale erişmiş ve ne yapacağını bilmeyen kerametleri kendilerinden menkûl kişilerle yol almak ve istenen hedefe ulaşmak mümkün olabilir mi? Zamanında büyük davasını anlatmak için dağdaki çobana dahî uzanmasını başarmış o fedakâr insanlar unutulursa, bu vefasızlıktan büyüklük doğar mı?
Saygılarımla. 11 Kasım 2008
Hüsnü Akıncı