Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 30 Kasım 2008
Sayın BAŞBAKAN;
Partinizin Kızılcahamam ‘da tertiplediği toplantıda yaptığınız ve bazı televizyon kanalları tarafından naklen yayınlanan iki saat süren konuşmanızı dikkatle ve ilgiyle izledim. Her ne kadar bilinenleri tekrar eden bir konuşma olmasına rağmen; hitâbet gücünüze ve kabiliyetinize hayran olduğum için konuşmanızı, sonuna kadar izledim.
Bilinen bir gerçektir:
Tarih, hiç kimseye hesap sormaz. Tarih, herkesi şaşmaz hassas terazisinde tartarak ve yerli yerine oturtarak, gelecek nesillere bir belge olarak sunar.
Bu gerçeğe istinaden de; ülkesinin ve milletinin geleceği ile ilgilenen; olayları dikkatle izleyip bilgi ve fikir sahibi olan; vatanına ve milletine hizmeti gaye edinen; vatandaşlık hak ve görevlerinin bilincinde olan her vatandaşın, fikir beyan etme ve uyarıda bulunma hakkı vardır. Bu hakkımı kullanarak, duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ediyorum:
Gerçeklerin ifadesinde sakınca görmüyorum:
İktidarda bulunmanız hasebiyle elbette ki, bir dizi icraatınız olacaktır. Bu; devlette devamlılığın tabiatında vardır ve yükselme ve ilerlemenin şartıdır. Yüce milletimiz, kadirşinastır ve hizmet edenlerin haklarını teslim eder. Ama; iktidar sahiplerinin geçmişi reddetme ve kötüleme hakları yoktur. Bu sebeple; Türkiye’yi 2002 yılında başlamış gibi göstermenizin bir faydası olmaz ve hâttâ, gönüllerde burukluk yaratır.
Bugünkü konuşmanızda, icraatlarınızı sıraladınız. Bilhassa; sosyal alanlarda (Kömür, erzak, kitap, para dağıtımı ile Köydes projesi) yaptığınız yardımlarla övündünüz. Bu faaliyetler için de, Doğu ve Güneydoğu’daki TOKİ yatırımları dahil, 12-13 milyar YTL. harcadığınızı belirttiniz. Bununla övünürken; geçmiş iktidarlar tarafından size devredilen önemli iktisadî değerlerin özelleştirilmesinden 50 milyar dolar (75 milyar YTL.) gelir elde ettiğinizi belirtmediniz.
6 yıllık iktidarınız zamanında Erdemir ve İskenderun Demir-çelik büyüklüğünde bir demir-çelik tesisi, Keban, Karakaya veya Atatürk Barajı gibi bir baraj, Tüpraş gibi bir rafineri, Pektim gibi bir Petro-kimya tesisi, bir şeker fabrikası, v.s. kurmadınız. Dicle ve Fırat üzerinde projelendirilen 16 adet baraj ve hidro-elektrik santrallerini, 2002 yılında işler vaziyette hazır buldunuz. Geriye kalan Ilısu Barajı’nın inşasına, 6 yıl zarfında başlayamadınız.
Bu gerçekler karşısında geçmişi inkâr etmenizin kime ve ne faydası olur?
Sizden evvelki iktidarlar, ülkenin varlığına varlık katarak yatırım yaptılar. Sosyal alandaki hizmetlerini de, ülkenin önemli iktisadî değerlerini satarak değil, kazanarak yaptılar.
2002 yılında 87 adet Üniversiteyi hazır buldunuz. 1965’te 6 üniversitemiz, 1991 sonunda 26 üniversitemiz vardır. Karar vediğiniz ve henüz daha kuruluş aşamasında olan 54 üniversite, geçmişi inkâr etmenizin sebebi olabilir mi?
Sayın BAŞBAKAN;
Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ama, bu mektubuma sığmaz. Devletin envanteri, her şeyin doğrusunu gösterir. Nisyan ile malûl hafızalar unutsalar da, Devletin kayıtları ve bilgileri mahfuzdur. Asıl belirtmek istediğim husus da şudur:
Hemen hemen her konuşmanızda, mâneviyâttan bahsederk, gönüllere hitap etmektesiniz Geçmişte bu ülkeye büyük hizmetlerde bulunan siyaset ve devlet adamlarından herhangi biri, meselâ Süleyman Demirel, konuşmalarınızı dinleyince;
“KOPUNCA BİR TELİ, BAĞLANSA DA DÜĞÜMLÜ KALIR.
DOKUNMA GÖNLÜME, ŞART-I MUHABBET ÖYLE DEĞİLDİR”.dizelerini gönlünden geçirse; acaba, yorumunuz ne olur?
Veya; ülkesindeki olayları çok dikkatli biçimde takip eden garip bir vatandaş;
Uyan ey gözlerim, gafletten uyan.
Uyan, uykusu çok gözlerim uyan.
Azrail’in kastı, canadır inan.
Uyan ey gözlerim, gafletten uyan” şeklindeki NAKŞİBENDİ İLÂHİSİNİ terennüm etse; acaba, o garibin gönlünü kim ve nasıl ferahlatacaktır? (IV.cü Murat’a aittir.)
Her şey bir tarafa; bugün, ülkenin durumu gerçekten zordur. 10 aylık dış ticaret açığı, 63 milyar dolardır ve yıl sonunda 75 milyar dolara ulaşacağı, yetkililer tarafından ifade edilmektedir.
Buna bağlı olarak, carî işlemler açığının 50 milyar dolara ulaşacağı kesindir.
Türkiye, bu zor dönemi nasıl aşacaktır?
Artan işsizliğe ve fukaralığa, nasıl çare bulunacaktır?
Mahallî seçimlere odaklanarak, parlak sözlerle his ve heyecanı canlı tutmak, ülkenin içinde bulunduğu zorluğu aşmak, mümkün olacak mıdır?
Siyasetçi değilim. Maksadım; tarihe, hoş olmayan ifadelerle geçmemeniz içindir. Alkışlayanlarınızın, huzurunuzda “Evet efendim” diyerek eğilip, bükülenlerinizin çok olduğu bu zamanda, doğruları söyleme cesaretinde bulunan insanların varlığını belirtmek için bu mektubumu yazdım.
Takdir veya tekdir, size aittir.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
0216- 4181726
29 Kasım 2008 Cumartesi
25 Kasım 2008 Salı
Kriz ve yanlış model
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 25 Kasım 2008
Sayın Başbakan;
Partinizin bugünkü grup toplantısında yaptığınız konuşmanızı dikkatle dinledim. Meclis televizyonundan naklen verilen konuşmalarınız hakkında yorum yapmak, elbette ki; biz vatandaşların en tabii hakkıdır. Bu hakkımı kullanarak görüşlerimi arz etmek istiyorum:
Gerçek olan şudur ki; hangi sebebe dayandırılırsa dayandırılsın, ülkemiz sıkıntıda ve krizdedir. Bu krizi aşmak ve geçerli çözümler bulmak, uygulanan bu modelde zordur Zirâ; yaşanan krizin kaynağı ne ABD’dir ve ne de Avrupa’dır.
Geçmişte yaşanan, bugün yaşanan ve gelecekte de yaşayacağımız krizlerin asıl kaynağı; Türkiye’nin, 28 yıldan .beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmiş olmasıdır.
Aslında; reel sektör ve halk için dâimâ kriz vardı. Yaratılan krizler, orta tabakayı eritmiştir. Bu gerçeği gören de çıkmamıştır. Bulduğu ile yetinen veya verilenle yetinmek zorunda kalan geniş halk kitleleri de, seslerini duyuramamıştır.
Bugün ülkenin bir numaralı gündemi haline gelen kriz; DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninde üretmeden, çalışmadan, yorulmadan, yatırım yapmadan, istihdam yaratmadan; yatarken, dinlenirken, uyurken, eğlenirken, tatil yaparken, kazanan ve keyif süren paralı kesimin, “Acaba, kaybımız olur mu?” telâşıdır. Neticede de, alınacak her tedbir ve uygulanacak her model, yine, paralı kesim için olacaktır.
Türkiye’nin gerçeği bellidir:
28 yıldan beri Türkiye, halkın tamamını kucaklayan ve topyekûn kalkınmaya götüren gerçek bir ekonomik modeli unutmuştur. Esasen kıt olan kaynaklarını, her dediğini yaptıran ve idareleri baskı altında tutabilen belirli bir zümrenin istifadesine sunmuştur. Ki; bu kesim, genel nüfus içinde yüzde 10’luk bir kitledir.
Bankalardaki mevduatların yapısı, menkul değerlerin dağılımı, bu tespit ve görüşümü doğrulamaktadır. Bunun anlamı da açıktır: Nüfusumuzun yüzde 90’ı, yüzde 10’luk bir kesime çalışmaktadır. Buna, çalışma da denemez; halk, paralı kesime esir edilmiştir. Halkın durumu bellidir:
Borç içersindedir.
Adâletsiz ve dolaylı vergiler altında ezilmektedir.
Üretimden uzaklaştırılmıştır.
Alın teri ve el emeği sömürülmüştür.
İnsan unsuru ve değeri unutulduğu için, geleceğimizin teminatı olan gençlerimiz, sokakları dolduracak tarzda işsiz ve ümitsizdir.
Bu görüşlerime ve tespitlerime itiraz edilebilir. Ama; işçilerin, memurların, emeklilerin, dul ve yetimlerin, köylü ve çiftçilerin perişan halleri ortadadır. Küçük esnaf ve sanatkârların, ticaret erbabının halleri de bilinmektedir.
Kısacası; yürürlükteki RANT EKONOMİSİ sebebiyle geniş halk kitleleri üretimden uzaklaştırılarak, atıl bir kapasite yaratılmıştır. Bu sebeple; kömür ve erzak dağıtarak, belirli miktarda ve belirli bir kesime faizsiz kredi tahsis ederek, yaratılan bu atıl kapasiteyi harekete geçirmek mümkün değildir.
Sayın Başbakan;
2002 yılında iktidara geldiğiniz zaman, Rant ekonomisini üretken bir ekonomiye dönüştüreceğinizi ummuştum. Ne yazık ki; 6 yıl zarfında bunu, başaramadınız ve Kemâl Derviş’in, başkalarının istekleri doğrultusunda kurduğu ekonomi modelini benimsediniz ve uyguladınız. Üstelik; döneminizde, başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz yabancıların eline geçti. Yani; sizin iktidarınız da, RANTİYE SINIFINI kolladı. İktisat ilminin kuralı bilinmektedir:
“RANTLAR YÜKSELİRSE, REFAH ORTADAN KALKAR”
Ve alınacak bütün tedbirlere rağmen, finans kesiminde başlayan kriz önlenemeyecektir. Bu hususta da iktisat ilminin kuralı bilinmektedir:
“Üretmeyen veya yeterli seviyede üretim yapamayan ekonomilerde pozitif yüksek oranlı faiz uygulaması, her şeyden önce bankaları batırır ve ekonominin bütün dengelerini bozar.”
Ülke meselelerini yakından ve dikkatli biçimde takip eden bir vatandaş olarak demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
0216- 4181726
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 25 Kasım 2008
Sayın Başbakan;
Partinizin bugünkü grup toplantısında yaptığınız konuşmanızı dikkatle dinledim. Meclis televizyonundan naklen verilen konuşmalarınız hakkında yorum yapmak, elbette ki; biz vatandaşların en tabii hakkıdır. Bu hakkımı kullanarak görüşlerimi arz etmek istiyorum:
Gerçek olan şudur ki; hangi sebebe dayandırılırsa dayandırılsın, ülkemiz sıkıntıda ve krizdedir. Bu krizi aşmak ve geçerli çözümler bulmak, uygulanan bu modelde zordur Zirâ; yaşanan krizin kaynağı ne ABD’dir ve ne de Avrupa’dır.
Geçmişte yaşanan, bugün yaşanan ve gelecekte de yaşayacağımız krizlerin asıl kaynağı; Türkiye’nin, 28 yıldan .beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmiş olmasıdır.
Aslında; reel sektör ve halk için dâimâ kriz vardı. Yaratılan krizler, orta tabakayı eritmiştir. Bu gerçeği gören de çıkmamıştır. Bulduğu ile yetinen veya verilenle yetinmek zorunda kalan geniş halk kitleleri de, seslerini duyuramamıştır.
Bugün ülkenin bir numaralı gündemi haline gelen kriz; DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninde üretmeden, çalışmadan, yorulmadan, yatırım yapmadan, istihdam yaratmadan; yatarken, dinlenirken, uyurken, eğlenirken, tatil yaparken, kazanan ve keyif süren paralı kesimin, “Acaba, kaybımız olur mu?” telâşıdır. Neticede de, alınacak her tedbir ve uygulanacak her model, yine, paralı kesim için olacaktır.
Türkiye’nin gerçeği bellidir:
28 yıldan beri Türkiye, halkın tamamını kucaklayan ve topyekûn kalkınmaya götüren gerçek bir ekonomik modeli unutmuştur. Esasen kıt olan kaynaklarını, her dediğini yaptıran ve idareleri baskı altında tutabilen belirli bir zümrenin istifadesine sunmuştur. Ki; bu kesim, genel nüfus içinde yüzde 10’luk bir kitledir.
Bankalardaki mevduatların yapısı, menkul değerlerin dağılımı, bu tespit ve görüşümü doğrulamaktadır. Bunun anlamı da açıktır: Nüfusumuzun yüzde 90’ı, yüzde 10’luk bir kesime çalışmaktadır. Buna, çalışma da denemez; halk, paralı kesime esir edilmiştir. Halkın durumu bellidir:
Borç içersindedir.
Adâletsiz ve dolaylı vergiler altında ezilmektedir.
Üretimden uzaklaştırılmıştır.
Alın teri ve el emeği sömürülmüştür.
İnsan unsuru ve değeri unutulduğu için, geleceğimizin teminatı olan gençlerimiz, sokakları dolduracak tarzda işsiz ve ümitsizdir.
Bu görüşlerime ve tespitlerime itiraz edilebilir. Ama; işçilerin, memurların, emeklilerin, dul ve yetimlerin, köylü ve çiftçilerin perişan halleri ortadadır. Küçük esnaf ve sanatkârların, ticaret erbabının halleri de bilinmektedir.
Kısacası; yürürlükteki RANT EKONOMİSİ sebebiyle geniş halk kitleleri üretimden uzaklaştırılarak, atıl bir kapasite yaratılmıştır. Bu sebeple; kömür ve erzak dağıtarak, belirli miktarda ve belirli bir kesime faizsiz kredi tahsis ederek, yaratılan bu atıl kapasiteyi harekete geçirmek mümkün değildir.
Sayın Başbakan;
2002 yılında iktidara geldiğiniz zaman, Rant ekonomisini üretken bir ekonomiye dönüştüreceğinizi ummuştum. Ne yazık ki; 6 yıl zarfında bunu, başaramadınız ve Kemâl Derviş’in, başkalarının istekleri doğrultusunda kurduğu ekonomi modelini benimsediniz ve uyguladınız. Üstelik; döneminizde, başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz yabancıların eline geçti. Yani; sizin iktidarınız da, RANTİYE SINIFINI kolladı. İktisat ilminin kuralı bilinmektedir:
“RANTLAR YÜKSELİRSE, REFAH ORTADAN KALKAR”
Ve alınacak bütün tedbirlere rağmen, finans kesiminde başlayan kriz önlenemeyecektir. Bu hususta da iktisat ilminin kuralı bilinmektedir:
“Üretmeyen veya yeterli seviyede üretim yapamayan ekonomilerde pozitif yüksek oranlı faiz uygulaması, her şeyden önce bankaları batırır ve ekonominin bütün dengelerini bozar.”
Ülke meselelerini yakından ve dikkatli biçimde takip eden bir vatandaş olarak demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
0216- 4181726
24 Kasım 2008 Pazartesi
Değişen ne?
13 Ağustos 1999 Yalçın BAYER
Yalçın Bayer: DYP'nin Parsadan'ı
Adapazarı'ndan eczacı Hüsnü Akıncı, ''Dünkü 'Bu adayın dolarlarını kim götürdü' başlıklı yazınızla çok önemli bir konuyu gündeme getirmişsiniz'' diyerek şöyle konuşuyor:
''Hiç şüpheniz olmasın; bu ülkenin DYP'ye ihtiyacı vardır. Ama, bu DYP, Tansu ve Özer Çiller tarafından bir aile şirketi haline getirilen DYP değildir. Aranan DYP; memleketçi, hürriyetçi, adaletçi ve topyekûn kalkınmayı hedef alan ve de AP'nin gerçek misyonuna sahip bir DYP'dir.
Memleketin çimentosu konumunda olan bu partiye sahip çıkmak, aslında ülke sorunlarını ve hedeflerini kabullenmek demektir.
Ülke sorunlarına eğilmenin tek şartı şudur:
Ana kaidelere ve ana belgelere göre işleyen bir devlet ve işleyen bir rejim aramak; rejime ve devlete sahiplik bilgi ve şuuru taşımak.
Bu çerçevenin dışına çıkıldığında hiçbir zaman millet, söz sahibi olamaz.''
Aynı zamanda ''Hüsnü Akıncı'dan Çiller'e Mektuplar'' başlıklı kitabın yazarı olan Akıncı, ''Bu kitabımı her hafta okuyorum. Geçmişteki tespitlerim her zaman beni doğruluyor'' diyor.
Dünkü yazımız üzerine arayan bazı kişilerle konuştuk; 2.5 milyon dolar karşılığında aday gösterilen ilin Adana olduğu biliniyor. Olay, Ankara'da kulislerde ve parti çevrelerinde açık biçimde konuşulurken, Akıncı'ya kazanamayan bu adayı Özer Çiller'e kimin getirdiğini soruyoruz:
- Adanalı olduğuna göre Ömer Bilgin olamaz mı? diyor.
ANAYASA MAHKEMESİ İNCELEMELİ
Akıncı,
konu üzerine duyumlarını anlatıyor:
''(...) adlı kişi aldığı paranın yarısını Özer Çiller'e vermiş ve yarısını da 'Aileyi savunduğum için başım derde girdi, hakkımda sayısız tazminat davaları açıldı. Muhtemelen aleyhime neticelenecek tazminatlar için bu parayı, tazminat olarak zimmetimde tutuyorum' diyerek kendisi almış. Bu olay bu kişiyle, ailenin arasını açmış.''
Evet, bu kişi kimdir diye düşünürken, Çillerler'in yanından uzaklaşanların kim olduğunu da anımsayınız.
DYP'de geçen seçimlerde aday belirleme sırasında ne tür skandalların yaşandığını, listelere alınmayanların ne tür suçlamalarda bulunduğu unutulmamalıdır.
Asıl görev, cumhuriyet savcılarına ve partileri denetleyen Anayasa Mahkemesi'ne düşüyor.
Meclis'te ve DYP çevrelerinde bu olay dillerden düşmediğine göre, ihbara hiç gerek yok. Bu tür olayların aydınlatılması bize düşmez. Partinin para hareketi ile hesapları araştırılsın, Genel Merkez Muhasibi İsmail Karakuyu'ya sorulsun, yeter.
Çünkü DYP'de bu para için çok kavga oldu.
Parsadan
olayı unutulmasın.
22 Kasım 2008 Cumartesi
İsmet Solak ve yorumu
İsmet Solak:
Yurttaş Akıncı... İsmet SOLAK
Geçen hafta, ehl-i dil dostum Mehmet Dülger'le ziyaretime geldiler. Yurttaş Hüsnü Akıncı ile yüz yüze tanıştık.
Adını çok duymuştum. Mektuplarından biliyordum. Adapazarı'nda eczacı.
Yurttaşlık bilinci dorukta. Bu bilinci biraz yayabilsek, ne yolsuzluk kalırdı, ne soysuzluk! Hemen her ülke sorununa karşı müthiş duyarlı.
Sarılıyor kaleme káğıda, döşeniyor mektupları. Başbakan, bakan, Merkez Bankası başkanı, müsteşar, sendika başkanı ya da gazeteci... Fark etmiyor.
Düşüncelerini da araştırmalara dayanarak, belge gösterip rakam vererek, üstelik kaynak göstererek sıralıyor:
''Yurttaş, Hüsnü Akıncı!''
* * *
1997 yılında, bunları bir kitapta toplamıştı:
''Tansu Çiller'e mektuplar...''
İki baskı yapmıştı. Bıkmadan usanmadan yazıyor:
''Sayın Gazi Erçel, Merkez Bankası / Ankara
Dikkatlerinize arz ediyorum;
1- Merkez Bankası'nın 19 Şubat 1999 tarihli verilerine göre, toplam mevduat
(döviz tevdiat hesapları dahil) 16 katrilyon 872 trilyon 300 milyar TL'dir. (Toplam mevduat içinde vadesiz mevduatın yüzde 5.3'ü kadar.) Şimdi soruyorum; bu denli büyük oranda kaydi para yaratan bankacılık sistemi ile Türkiye, nereye gider ve ekonomisini nasıl düzeltir?''
Örnekleri sıralıyor. Tarih: 09.01.1999. Erçel'in yanıtı da dosyasında.
* * *
Bir başka mektup, Japonya Büyükelçiliği'ne:
''Sayın Büyükelçi,
Bugün insanlık álemi, dünya gelirinin adaletsiz dağılımı sebebiyle sıkıntılıdır. ABD ile ABD'nin Avrupa'daki ayağı ve temsilcisi durumundaki İngiltere'nin müştereken enerji kaynakları dahil, dünya zenginliklerini, kendi çıkar ve stratejileri istikametinde ellerinde bulundurmak istek ve baskıları dünyanın huzurunu bozmuştur.
(...)
Gönlüm arzu etmektedir ki, teknolojik üstünlüğü tartışılmaz Japonya'nın Türkiye'nin gerçekleştirmeye mecbur olduğu tüp geçit, demiryolu ve raylı sistem projeleriyle, enerji yatırımlarına büyük ilgi göstersin.''
İmza, Hüsnü Akıncı. Tarih: 31. 05. 1998.
* * *
TRT'de, Ertürk Yöndem'in hazırlayıp sunduğu Perde Arkası programında, kömür konusu işleniyor. Hüsnü Akıncı, daktilosunun başına oturuyor:
''İşlediğiniz kömür konusu, her alana örnek teşkil edecek niteliktedir. Kömür ihtiyacımız 10 milyon ton. Üretim 2 milyon ve 8 milyon ton kömür de ithalat yoluyla karşılanıyor.
Bu, Türkiye'ye bilerek veya bilmeyerek yapılan en büyük kötülüktür.''
Tarih: 28.01.2000. İmza: Hüsnü Akıncı. Bir Akıncı, milyon yurttaş...
10 olsa, 20 olsa... Ya 1000 artarsa? Mehmet Dülger gülümsüyor:
- Aman üstadım, fincancı katırlarını korkutmayın!
Yurttaş Akıncı... İsmet SOLAK
Geçen hafta, ehl-i dil dostum Mehmet Dülger'le ziyaretime geldiler. Yurttaş Hüsnü Akıncı ile yüz yüze tanıştık.
Adını çok duymuştum. Mektuplarından biliyordum. Adapazarı'nda eczacı.
Yurttaşlık bilinci dorukta. Bu bilinci biraz yayabilsek, ne yolsuzluk kalırdı, ne soysuzluk! Hemen her ülke sorununa karşı müthiş duyarlı.
Sarılıyor kaleme káğıda, döşeniyor mektupları. Başbakan, bakan, Merkez Bankası başkanı, müsteşar, sendika başkanı ya da gazeteci... Fark etmiyor.
Düşüncelerini da araştırmalara dayanarak, belge gösterip rakam vererek, üstelik kaynak göstererek sıralıyor:
''Yurttaş, Hüsnü Akıncı!''
* * *
1997 yılında, bunları bir kitapta toplamıştı:
''Tansu Çiller'e mektuplar...''
İki baskı yapmıştı. Bıkmadan usanmadan yazıyor:
''Sayın Gazi Erçel, Merkez Bankası / Ankara
Dikkatlerinize arz ediyorum;
1- Merkez Bankası'nın 19 Şubat 1999 tarihli verilerine göre, toplam mevduat
(döviz tevdiat hesapları dahil) 16 katrilyon 872 trilyon 300 milyar TL'dir. (Toplam mevduat içinde vadesiz mevduatın yüzde 5.3'ü kadar.) Şimdi soruyorum; bu denli büyük oranda kaydi para yaratan bankacılık sistemi ile Türkiye, nereye gider ve ekonomisini nasıl düzeltir?''
Örnekleri sıralıyor. Tarih: 09.01.1999. Erçel'in yanıtı da dosyasında.
* * *
Bir başka mektup, Japonya Büyükelçiliği'ne:
''Sayın Büyükelçi,
Bugün insanlık álemi, dünya gelirinin adaletsiz dağılımı sebebiyle sıkıntılıdır. ABD ile ABD'nin Avrupa'daki ayağı ve temsilcisi durumundaki İngiltere'nin müştereken enerji kaynakları dahil, dünya zenginliklerini, kendi çıkar ve stratejileri istikametinde ellerinde bulundurmak istek ve baskıları dünyanın huzurunu bozmuştur.
(...)
Gönlüm arzu etmektedir ki, teknolojik üstünlüğü tartışılmaz Japonya'nın Türkiye'nin gerçekleştirmeye mecbur olduğu tüp geçit, demiryolu ve raylı sistem projeleriyle, enerji yatırımlarına büyük ilgi göstersin.''
İmza, Hüsnü Akıncı. Tarih: 31. 05. 1998.
* * *
TRT'de, Ertürk Yöndem'in hazırlayıp sunduğu Perde Arkası programında, kömür konusu işleniyor. Hüsnü Akıncı, daktilosunun başına oturuyor:
''İşlediğiniz kömür konusu, her alana örnek teşkil edecek niteliktedir. Kömür ihtiyacımız 10 milyon ton. Üretim 2 milyon ve 8 milyon ton kömür de ithalat yoluyla karşılanıyor.
Bu, Türkiye'ye bilerek veya bilmeyerek yapılan en büyük kötülüktür.''
Tarih: 28.01.2000. İmza: Hüsnü Akıncı. Bir Akıncı, milyon yurttaş...
10 olsa, 20 olsa... Ya 1000 artarsa? Mehmet Dülger gülümsüyor:
- Aman üstadım, fincancı katırlarını korkutmayın!
Parti Devleti ve demokrasi
Sayın Hayati YAZICI
Devlet Bakanı
Ankara 22 Kasım 2008
Sayın BAKAN;
Kömür dağıtımının siyasî amaç taşımadığını ifade ettiğiniz için bu mektubumu yazmış bulunmaktayım. Daha doğrusu; kendimi, buna mecbur hissettim. Zira; iktidarınız, KURUL, KURAL, KAVRAM tanımamaktadır. Bu sebeple de DEVLET, ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletilmemektedir.
KONUYU, BİRAZ AÇAYIM:
DEVLET, bir kavramdır. İlmî olarak da, “BİR HÜKÜMET İDARESİNDEKİ SİYASÎ TOPLULUK OLARAK” tarif edilir. Önemli olan; Devletin kurumları, organları ve kuruluşlarıdır.
Hükümetlerin görevi de; DEVLETİ, bir AHENK içersinde İŞLETMEKTİR. Bu sebepten dolayı gelişmiş Batı demokrasileri, DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ haline getirilmesine asla ve asla izin vermezler. Dikkat edilirse; gelişmiş Batı ülkelerinde kurul, kural ve kavram kargaşası yaşanmaz.
DEVLETİ, bir parti devleti haline getirme hedef ve gayretiniz, iktidarınızın en büyük yanlışı ve hatasıdır.
Kömür konusunu örnek vererek, görüşümü açıklamak istiyorum:
Sosyal Dayanışma ve YardımlaşmaVakfı, devletin bir kurumudur. Bu Vakfın, amaçları, işletilmesi ve kaynakları, kanun ve yönetmeliklerle belirlenmiştir. Vakfın faaliyet ve denetimi, illerde valilere, ilçelerde kaymakamlara aittir. Bu kurumlar, siyasî iktidarların değil, devletin kurumlarıdır.
İktidarınız, Devletin bir kurumunu devre dışı bırakarak, dağıtım işine ağırlıklı olarak AKP’li belediyeleri karıştırmıştır. Yani; “Siyasî amaç” güderek, haksız bir rekabet ortamı yaratmıştır. Kaldı ki; her kademedeki partili yöneticiler, yetkili imiş gibi addedilerek dağıtımda görev almaktadırlar.
Dikkatli bir vatandaş olarak sormak zorundayım:
SOSYAL DAYANIŞMA VE YARDIMLAŞMA VAKFI, niçin kurulmuştur? Belediyeler ve Partili yöneticiler, bu vakfın faaliyetlerine, niçin ortak edilmiştir? Ve bu faaliyetler, kimler tarafından ve nasıl denetlenmektedir veya denetlenecektir?
Bir önemli örnek daha:
Ülkemizde yine, DEVLETE ait bir KREDİ VE YURTLAR KURUMU mevcuttur. Bu KURUM, öğrencilerin yurt, burs ve kredi ihtiyaçlarının karşılanması için kurulmuştur. Ama; bu kurum dururken, AKP’li belediyeler de bu faaliyetlere ortak edilmiştir. Bu kurum, yetersiz miydi ki; belediyeler ve parti teşkilâtları, kurumun faaliyetlerine ortak edilmiştir? Bu kurum, yetersiz addediliyorsa; kurumu düzeltmek ve yeterli hâle getirmek, düzgün işlemesini sağlamak, hükümetlerin görevi değil midir? Belediyelerin burs dağıtmasının SİYASÎ AMAÇ taşımadığını söylemek mümkün müdür?
Çarpıklığın en önemli örneği, meydana gelen yeni bir durumdur. Şöyle ki:
Anayasa Mahkemesi, belediyelerin burs dağıtma faaliyetlerini iptâl etmiştir. Bu durum üzerine Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik; “Anayasa Mahkemesi’nin öğrencileri mağdur edeceğini düşünemiyorum. Bundan sonra belediyeler, burs paralarını bize gönderecekler. Tahsisleri ve dağıtımları Bakanlık olarak biz yapacağız.” Diye bir açıklama yapmıştır.
Bu açıklama dahî, Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun devre dışı bırakıldığının kanıtıdır. Hükümetler, herkesin hükümetleridir. Eğer Millî Eğitim Bakanlığı, bu kurumun görevini üstleniyorsa; bunun, siyasî amaç taşımadığını söylemek mümkün müdür?
Sayın Bakan;
Sis, yelpaze ile dağıtılamaz. Hak, yenir; ama, hazmedilemez. Bir yalan, ne kadar hızlı olursa olsun; hakikat yetişip, onu geçer. Bu gerçekler, tarihin hiçbir döneminde tekzip edilememiştir.
Bir ülke ve bir millet için en büyük tehlike; “İdare edenlerin ihtiras ve adâletsizlikleriyle, zenginlerinin hasislikleri ve merhametsizlikleridir.” Bu söz, bana ait değildir. Bu söz; Hz. Peygamberimizin, KIYAMETE kadar değerini ve hükmünü yitirmeyecek muhteşem bir sözüdür. İman iddiasında bulunanlar, bu sözün hakkını, yerine getirmek zorundadırlar.
Ülke meselelerini dikkatli ve yakından takip eden; rejime devlete sahiplilik bilgi ve şuuru taşıyan; vatandaşlık hak ve görevlerini, eksiksiz olarak yerine getirmeye çalışan bir vatandaş olarak ve de, demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Devlet Bakanı
Ankara 22 Kasım 2008
Sayın BAKAN;
Kömür dağıtımının siyasî amaç taşımadığını ifade ettiğiniz için bu mektubumu yazmış bulunmaktayım. Daha doğrusu; kendimi, buna mecbur hissettim. Zira; iktidarınız, KURUL, KURAL, KAVRAM tanımamaktadır. Bu sebeple de DEVLET, ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletilmemektedir.
KONUYU, BİRAZ AÇAYIM:
DEVLET, bir kavramdır. İlmî olarak da, “BİR HÜKÜMET İDARESİNDEKİ SİYASÎ TOPLULUK OLARAK” tarif edilir. Önemli olan; Devletin kurumları, organları ve kuruluşlarıdır.
Hükümetlerin görevi de; DEVLETİ, bir AHENK içersinde İŞLETMEKTİR. Bu sebepten dolayı gelişmiş Batı demokrasileri, DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ haline getirilmesine asla ve asla izin vermezler. Dikkat edilirse; gelişmiş Batı ülkelerinde kurul, kural ve kavram kargaşası yaşanmaz.
DEVLETİ, bir parti devleti haline getirme hedef ve gayretiniz, iktidarınızın en büyük yanlışı ve hatasıdır.
Kömür konusunu örnek vererek, görüşümü açıklamak istiyorum:
Sosyal Dayanışma ve YardımlaşmaVakfı, devletin bir kurumudur. Bu Vakfın, amaçları, işletilmesi ve kaynakları, kanun ve yönetmeliklerle belirlenmiştir. Vakfın faaliyet ve denetimi, illerde valilere, ilçelerde kaymakamlara aittir. Bu kurumlar, siyasî iktidarların değil, devletin kurumlarıdır.
İktidarınız, Devletin bir kurumunu devre dışı bırakarak, dağıtım işine ağırlıklı olarak AKP’li belediyeleri karıştırmıştır. Yani; “Siyasî amaç” güderek, haksız bir rekabet ortamı yaratmıştır. Kaldı ki; her kademedeki partili yöneticiler, yetkili imiş gibi addedilerek dağıtımda görev almaktadırlar.
Dikkatli bir vatandaş olarak sormak zorundayım:
SOSYAL DAYANIŞMA VE YARDIMLAŞMA VAKFI, niçin kurulmuştur? Belediyeler ve Partili yöneticiler, bu vakfın faaliyetlerine, niçin ortak edilmiştir? Ve bu faaliyetler, kimler tarafından ve nasıl denetlenmektedir veya denetlenecektir?
Bir önemli örnek daha:
Ülkemizde yine, DEVLETE ait bir KREDİ VE YURTLAR KURUMU mevcuttur. Bu KURUM, öğrencilerin yurt, burs ve kredi ihtiyaçlarının karşılanması için kurulmuştur. Ama; bu kurum dururken, AKP’li belediyeler de bu faaliyetlere ortak edilmiştir. Bu kurum, yetersiz miydi ki; belediyeler ve parti teşkilâtları, kurumun faaliyetlerine ortak edilmiştir? Bu kurum, yetersiz addediliyorsa; kurumu düzeltmek ve yeterli hâle getirmek, düzgün işlemesini sağlamak, hükümetlerin görevi değil midir? Belediyelerin burs dağıtmasının SİYASÎ AMAÇ taşımadığını söylemek mümkün müdür?
Çarpıklığın en önemli örneği, meydana gelen yeni bir durumdur. Şöyle ki:
Anayasa Mahkemesi, belediyelerin burs dağıtma faaliyetlerini iptâl etmiştir. Bu durum üzerine Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik; “Anayasa Mahkemesi’nin öğrencileri mağdur edeceğini düşünemiyorum. Bundan sonra belediyeler, burs paralarını bize gönderecekler. Tahsisleri ve dağıtımları Bakanlık olarak biz yapacağız.” Diye bir açıklama yapmıştır.
Bu açıklama dahî, Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun devre dışı bırakıldığının kanıtıdır. Hükümetler, herkesin hükümetleridir. Eğer Millî Eğitim Bakanlığı, bu kurumun görevini üstleniyorsa; bunun, siyasî amaç taşımadığını söylemek mümkün müdür?
Sayın Bakan;
Sis, yelpaze ile dağıtılamaz. Hak, yenir; ama, hazmedilemez. Bir yalan, ne kadar hızlı olursa olsun; hakikat yetişip, onu geçer. Bu gerçekler, tarihin hiçbir döneminde tekzip edilememiştir.
Bir ülke ve bir millet için en büyük tehlike; “İdare edenlerin ihtiras ve adâletsizlikleriyle, zenginlerinin hasislikleri ve merhametsizlikleridir.” Bu söz, bana ait değildir. Bu söz; Hz. Peygamberimizin, KIYAMETE kadar değerini ve hükmünü yitirmeyecek muhteşem bir sözüdür. İman iddiasında bulunanlar, bu sözün hakkını, yerine getirmek zorundadırlar.
Ülke meselelerini dikkatli ve yakından takip eden; rejime devlete sahiplilik bilgi ve şuuru taşıyan; vatandaşlık hak ve görevlerini, eksiksiz olarak yerine getirmeye çalışan bir vatandaş olarak ve de, demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
21 Kasım 2008 Cuma
Lâik Şeyhülislâmlar.
Sayın Ahmet Taşgetiren
Bugün Gazetesi Yazarı
Sayın Taşgetiren; 3 Şubat 2008
2 Şubat 2008 tarihli ve "Lâik Şeyhülislâmlar" başlığını taşıyanyazınızı okudum. Türkiye'nin gündemine bir numaralı sorun olarak gelen Türban,- İnanç konusu yapılarak; mantık oyunları ve münazara üslubu içersinde çözülemez ve herkesimin mutabakatını sağlayacak tarzda neticelendirilemez. Zira; nekadar masumâne görüşler ortaya atılsa da; siyasî iktidarla, dindar kesimi temsil ettiklerini söyleyen dernek, vakıf, cemaat ve tarikat liderlerinin, inkârı mümkün olmayacak bir şekilde halkın din duygularını istismar ettikleri kesindir. O kadar çok örnekleri vardır ki; bunları bilmemenize imkân yoktur. En basit örnek:
Dindar kesimi temsil ettiklerini iddia eden liderler; seçim zamanlarında, kendilerine tabi olan insanları, bir siyasî partiye topyekün yönlendirmektedirler. Bu müdahale ve yönlendirme, İslâm Dini’nin neresinde ve hangi emrinde vardır? Allah insanlara, hiçbir mahlûkuna vermediği İRADE veHÜRRİYET sıfatlarını, sadece ve sadece, insan sınıfına bahşetmiştir.
Kur'an-ı Kerimde, Ayetlerle sabittir: "Dinde cebir yoktur" "Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize". Bu durum, gerçek anlamdaki lâikliğin ifadesi değil midir? Lâikliği, dinsizlik olarak algılayanlarla, lâikliği din dışılık olarak algılayanlar, Kura'an'ın emirleri dışına çıkmış olmuyorlar mı? Kur'an'ın bu emirleri, dinin devlete, devletin dine tarafsızlığının ifadesi değil midir? Bu gerçekler karşısında nasıl oluyor da, "Lâik bir düzende yolların, din ile kesişmesi kaçınılmaz!" diyebiliyorsunuz? Bu çerçevede düşünecek olursak, Deniz Baykal'ın "Türkiye'de yükselen İslâmiyet değildir. Bunun gelişiyle Türkiye'de yaygınlaşan İslâmiyet’in özü, değerleri, ahlâkı, kuralları değildir. Kur'an'ınİslâmiyet’i değildir. Gelen başka bir şeydir. Din için gelmiyor."şeklindeki sözleri doğrudur ve asıl tartışma, bu doğrultuda yapılmalıdır. Sebebine gelince:
Hiç kimse inkâr edemez: 2-3 asırdan beri ülkemizde, adet halinde, dededen, babadan görüldüğü şeklinde bir müslümanlık hakimdir. Tabir caizse; koca bir camiâ, şekilciliğe, sadece taât ve ibadete ve de 5-6asırlık eskimiş ve günün ilmî terakkileriyle bağdaşmayan içtihatlara yönlendirilmiştir. Yani; İslâm’ın gerçek yüzü örtülmüş ve birtakım Bid'atlar, hurafeler, din diye yutturulmuştur. Bu durum toplumu bölmüş, tarikat ve cemaatlar türemiş; insanlar arasında olması gereken ahenk ve muhabbet kaybolmuştur. Din ulemasıyız diye geçinen bir takım kişiler, İslâmiyet’in kesin olarak yasakladığı RUHBAN kisvesine bürünerek, halkı aldatmışlar ve kitleleri, Kur'an'daki İslâm’dan uzaklaştırmışlardır. Kısacası; İslâmiyet’in özü, değerleri, ahlâkı,kuralları; sorgulayan ve hesap soran bir toplum yapısının oluşmasını engellemek için örtülmüştür.
Bu gerçekler tahtında bakacak olursak; Deniz Baykal'ın, "Sizin bu uygulamalarınızın ne İslâmiyet’te ve ne Hıristiyanlıkta yeri var. Sizin sadece Batı'da değil, Hz. Ömer'in nezdinde de yeriniz yok." sözleri, haklılık kazanır. Neden mi? İşte, sebebi:
Hz. Ömer, devlet başkanı seçildiği gün yaptığı konuşmasının birbölümünde şu önemli sözleri söylemiştir:
"Ey Milletim! Hak ve hakikat peşinde koştuğum sürece benim peşimden geliniz! Hak ve hakikatten ayrıldığım zaman benim peşimden gelmeye devam ederseniz; Allah indinde, siz de sorumlu olursunuz!" Hz.Ömer'in bu sözü üzerine bir kişi, hemen kılıcını çekerek, şu sözlerisöylemiştir:
"Ömer! sözlerine dikkat et! bu millete hakaret hakkını sana kim verdi? Hak ve Hakikatten ayrıldığın zaman senin peşinden gelecek insan tasavvur etmen, bu millete yapılan en büyük hakarettir. Haktan ayrılırsan, bu kılıç, sana haddini bildirir." Bunun üzerine Hz. Ömer,teşekkür ederek şu sözleri söylemiştir:
"Beni, böyle bir milletin başına devlet başkanı tayin ettiği için Allah'a şükürler olsun! Ve biliniz ki; Bir millet icabında idarecilerini acı acı tenkit etmezse; O idareciler de, kendilerine yöneltilen bu acı tenkitlere lazım gelen alâkayı göstermezlerse; ne o milletten ve ne de o idarecilerden hayır gelmez!" Hz. Ömer bu sözleri, kendi meziyeti ve kendi fazileti sebebiyle misöylemiştir? Hayır! Niçin söylemiştir? İşte sebebi:
Allah, Kur'an-ı Mübin'de, "Allah'dan başka herkes yaptıklarından sorumludur ve herkes, hesap verecektir" diye emretmiştir. Bir kimse Allah indinde en yüksek rütbeye mâlik olabilir. Birçok özel meziyetlere sahip olabilir. Bu meziyet ve özellikler onların yaptıklarını sorgulamamaya ve herhengi bir hakikati feda etmeye, İslâm Dini izin vermez! Bütün müslümanlar, hak ve vazife hususunda geniş bir eşitliğe sahiptirler. Kur'an-ı Kerim; "Adaletin herkes hakkında müsavi bir şekilde cereyan edeceğini" beyân etmiştir. Evet, İslâm'ın gerek hukuk hususunda ve gerek vazifeler hususunda ayrıca imtiyazlı bir sınıfı yoktur. İşte bu sıfat, İslâm'ın en belirgin ve seçkin özelliğidir. Yani; İslâm'ın özü, gerçek bir demokrasidir. Fakat; ne acı bir hakikattir ki; İslâm'ın özünü terk edip, metnindede anlamadan yürüyen ve tarihî hikmetlere vakıf olmayan, ulemalık süsüyle yaşayan; dışı hoş, içi boş kimseler, demokrasiyi, din dışı bir sistem olarak kötülemişlerdir. Hattâ birçok yerde "Bizde imamet sistemi vardır; büyüklerimize, kayıtsız şartsız teslim oluruz"diyerek, halkın sorgulamasını önlemişlerdir. Soruyorum:
Deniz Baykal, "Hz. Ömer'in nezdinde de yeriniz yok!"derken, yanlış bir şey mi söylemiştir? Hattâ bu gerçeği, meşhur Haccâc-ı Zalim annesine, "Ömer'in kavmini getir, Ömer olayım"sözleriyle belirtmiştir., Denemesi bedava; Başbakanı, Cumhurbaşkanını veya herhangi bir bakanı sorgulayan yazı yazınız! Bakalım; gazetede tutunabilecek misiniz? Zaten, "Kur'an'ın İslamiyet’ini kim yorumlayacaktır?" derken, davayı kaybetmiş durumdasınız. Siz ne güne duruyorsunuz? Açınız kur'an'ı ve okuyunuz; öğrenmek istediğinizi, oradan öğrenirsiniz! "Muhkem" olaraktarif edilen ayetlerde gerçekler, herkesin anlayacağı şekilde anlatılmıştır. "Müteşâbih" olarak tarif edilen ayetlerin mânâsını anlamak için de ilim ve irfan gerekir. Yani; öğrenmek şarttır. Bundan da, öğrenilemeyecek kadar zor mânâsı çıkmaz.
Kalbi olanlar,düşünmesini bilenler, tefekkür edenler ve aklını işletmesini başaranlar, bu hususta da zorlanmazlar!
Sayın Taşgetiren;
Hiç kimse gerçekleri gizlemesin; İktidar dahil birçok kimse, dinî inançları, siyasî amaçla sömürmektedir. Bugün gündemimizi oluşturan türban konusu, siyasî rant maksadıyla kullanıldığı için, korkarım ki, büyük fitnelere sebep olacaktır. Siz; türban tartışmasına dâhil olacağınıza; "bu tartışmalar niçin ve ne maksatla yapılmaktadır? Bu tartışmalarda, Türkiye üzerinde emelleri ve hedefleri olanların rolü nedir?" diyerek, gerçeklere yöneliniz.
Saygılarımla. 3 Şubat 2008
Hüsnü Akıncı
Not: Siz Bugün, "Şeriatla idare ediliyoruz." diyen müslüman ülkelerin, Kur'an ahkâmına veya İslam Dininin esaslarına göre mi idare edildiklerini zannediyorsunuz? O ülkelerin, İslâm’la uzaktan yakından ilgisi olmayan zalim hükümdarlar tarafından idare edildikleri gerçeğini göremiyor musunuz? Zaman zaman, "İslamiyet’in en iyi yaşandığı ülke, Türkiye'dir" denir. Bu doğrudur. Batı'nın esas korkusuda budur. "Bölgedeki ülkeler, göstermelik de olsa, Türkiye gibi demokrasiye geçerlerse, işlerimiz zorlaşır" diye düşünmektedirler. Hedefleri de; Türkiye'yi, o ülkelere benzetmektir.
Bugün Gazetesi Yazarı
Sayın Taşgetiren; 3 Şubat 2008
2 Şubat 2008 tarihli ve "Lâik Şeyhülislâmlar" başlığını taşıyanyazınızı okudum. Türkiye'nin gündemine bir numaralı sorun olarak gelen Türban,- İnanç konusu yapılarak; mantık oyunları ve münazara üslubu içersinde çözülemez ve herkesimin mutabakatını sağlayacak tarzda neticelendirilemez. Zira; nekadar masumâne görüşler ortaya atılsa da; siyasî iktidarla, dindar kesimi temsil ettiklerini söyleyen dernek, vakıf, cemaat ve tarikat liderlerinin, inkârı mümkün olmayacak bir şekilde halkın din duygularını istismar ettikleri kesindir. O kadar çok örnekleri vardır ki; bunları bilmemenize imkân yoktur. En basit örnek:
Dindar kesimi temsil ettiklerini iddia eden liderler; seçim zamanlarında, kendilerine tabi olan insanları, bir siyasî partiye topyekün yönlendirmektedirler. Bu müdahale ve yönlendirme, İslâm Dini’nin neresinde ve hangi emrinde vardır? Allah insanlara, hiçbir mahlûkuna vermediği İRADE veHÜRRİYET sıfatlarını, sadece ve sadece, insan sınıfına bahşetmiştir.
Kur'an-ı Kerimde, Ayetlerle sabittir: "Dinde cebir yoktur" "Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize". Bu durum, gerçek anlamdaki lâikliğin ifadesi değil midir? Lâikliği, dinsizlik olarak algılayanlarla, lâikliği din dışılık olarak algılayanlar, Kura'an'ın emirleri dışına çıkmış olmuyorlar mı? Kur'an'ın bu emirleri, dinin devlete, devletin dine tarafsızlığının ifadesi değil midir? Bu gerçekler karşısında nasıl oluyor da, "Lâik bir düzende yolların, din ile kesişmesi kaçınılmaz!" diyebiliyorsunuz? Bu çerçevede düşünecek olursak, Deniz Baykal'ın "Türkiye'de yükselen İslâmiyet değildir. Bunun gelişiyle Türkiye'de yaygınlaşan İslâmiyet’in özü, değerleri, ahlâkı, kuralları değildir. Kur'an'ınİslâmiyet’i değildir. Gelen başka bir şeydir. Din için gelmiyor."şeklindeki sözleri doğrudur ve asıl tartışma, bu doğrultuda yapılmalıdır. Sebebine gelince:
Hiç kimse inkâr edemez: 2-3 asırdan beri ülkemizde, adet halinde, dededen, babadan görüldüğü şeklinde bir müslümanlık hakimdir. Tabir caizse; koca bir camiâ, şekilciliğe, sadece taât ve ibadete ve de 5-6asırlık eskimiş ve günün ilmî terakkileriyle bağdaşmayan içtihatlara yönlendirilmiştir. Yani; İslâm’ın gerçek yüzü örtülmüş ve birtakım Bid'atlar, hurafeler, din diye yutturulmuştur. Bu durum toplumu bölmüş, tarikat ve cemaatlar türemiş; insanlar arasında olması gereken ahenk ve muhabbet kaybolmuştur. Din ulemasıyız diye geçinen bir takım kişiler, İslâmiyet’in kesin olarak yasakladığı RUHBAN kisvesine bürünerek, halkı aldatmışlar ve kitleleri, Kur'an'daki İslâm’dan uzaklaştırmışlardır. Kısacası; İslâmiyet’in özü, değerleri, ahlâkı,kuralları; sorgulayan ve hesap soran bir toplum yapısının oluşmasını engellemek için örtülmüştür.
Bu gerçekler tahtında bakacak olursak; Deniz Baykal'ın, "Sizin bu uygulamalarınızın ne İslâmiyet’te ve ne Hıristiyanlıkta yeri var. Sizin sadece Batı'da değil, Hz. Ömer'in nezdinde de yeriniz yok." sözleri, haklılık kazanır. Neden mi? İşte, sebebi:
Hz. Ömer, devlet başkanı seçildiği gün yaptığı konuşmasının birbölümünde şu önemli sözleri söylemiştir:
"Ey Milletim! Hak ve hakikat peşinde koştuğum sürece benim peşimden geliniz! Hak ve hakikatten ayrıldığım zaman benim peşimden gelmeye devam ederseniz; Allah indinde, siz de sorumlu olursunuz!" Hz.Ömer'in bu sözü üzerine bir kişi, hemen kılıcını çekerek, şu sözlerisöylemiştir:
"Ömer! sözlerine dikkat et! bu millete hakaret hakkını sana kim verdi? Hak ve Hakikatten ayrıldığın zaman senin peşinden gelecek insan tasavvur etmen, bu millete yapılan en büyük hakarettir. Haktan ayrılırsan, bu kılıç, sana haddini bildirir." Bunun üzerine Hz. Ömer,teşekkür ederek şu sözleri söylemiştir:
"Beni, böyle bir milletin başına devlet başkanı tayin ettiği için Allah'a şükürler olsun! Ve biliniz ki; Bir millet icabında idarecilerini acı acı tenkit etmezse; O idareciler de, kendilerine yöneltilen bu acı tenkitlere lazım gelen alâkayı göstermezlerse; ne o milletten ve ne de o idarecilerden hayır gelmez!" Hz. Ömer bu sözleri, kendi meziyeti ve kendi fazileti sebebiyle misöylemiştir? Hayır! Niçin söylemiştir? İşte sebebi:
Allah, Kur'an-ı Mübin'de, "Allah'dan başka herkes yaptıklarından sorumludur ve herkes, hesap verecektir" diye emretmiştir. Bir kimse Allah indinde en yüksek rütbeye mâlik olabilir. Birçok özel meziyetlere sahip olabilir. Bu meziyet ve özellikler onların yaptıklarını sorgulamamaya ve herhengi bir hakikati feda etmeye, İslâm Dini izin vermez! Bütün müslümanlar, hak ve vazife hususunda geniş bir eşitliğe sahiptirler. Kur'an-ı Kerim; "Adaletin herkes hakkında müsavi bir şekilde cereyan edeceğini" beyân etmiştir. Evet, İslâm'ın gerek hukuk hususunda ve gerek vazifeler hususunda ayrıca imtiyazlı bir sınıfı yoktur. İşte bu sıfat, İslâm'ın en belirgin ve seçkin özelliğidir. Yani; İslâm'ın özü, gerçek bir demokrasidir. Fakat; ne acı bir hakikattir ki; İslâm'ın özünü terk edip, metnindede anlamadan yürüyen ve tarihî hikmetlere vakıf olmayan, ulemalık süsüyle yaşayan; dışı hoş, içi boş kimseler, demokrasiyi, din dışı bir sistem olarak kötülemişlerdir. Hattâ birçok yerde "Bizde imamet sistemi vardır; büyüklerimize, kayıtsız şartsız teslim oluruz"diyerek, halkın sorgulamasını önlemişlerdir. Soruyorum:
Deniz Baykal, "Hz. Ömer'in nezdinde de yeriniz yok!"derken, yanlış bir şey mi söylemiştir? Hattâ bu gerçeği, meşhur Haccâc-ı Zalim annesine, "Ömer'in kavmini getir, Ömer olayım"sözleriyle belirtmiştir., Denemesi bedava; Başbakanı, Cumhurbaşkanını veya herhangi bir bakanı sorgulayan yazı yazınız! Bakalım; gazetede tutunabilecek misiniz? Zaten, "Kur'an'ın İslamiyet’ini kim yorumlayacaktır?" derken, davayı kaybetmiş durumdasınız. Siz ne güne duruyorsunuz? Açınız kur'an'ı ve okuyunuz; öğrenmek istediğinizi, oradan öğrenirsiniz! "Muhkem" olaraktarif edilen ayetlerde gerçekler, herkesin anlayacağı şekilde anlatılmıştır. "Müteşâbih" olarak tarif edilen ayetlerin mânâsını anlamak için de ilim ve irfan gerekir. Yani; öğrenmek şarttır. Bundan da, öğrenilemeyecek kadar zor mânâsı çıkmaz.
Kalbi olanlar,düşünmesini bilenler, tefekkür edenler ve aklını işletmesini başaranlar, bu hususta da zorlanmazlar!
Sayın Taşgetiren;
Hiç kimse gerçekleri gizlemesin; İktidar dahil birçok kimse, dinî inançları, siyasî amaçla sömürmektedir. Bugün gündemimizi oluşturan türban konusu, siyasî rant maksadıyla kullanıldığı için, korkarım ki, büyük fitnelere sebep olacaktır. Siz; türban tartışmasına dâhil olacağınıza; "bu tartışmalar niçin ve ne maksatla yapılmaktadır? Bu tartışmalarda, Türkiye üzerinde emelleri ve hedefleri olanların rolü nedir?" diyerek, gerçeklere yöneliniz.
Saygılarımla. 3 Şubat 2008
Hüsnü Akıncı
Not: Siz Bugün, "Şeriatla idare ediliyoruz." diyen müslüman ülkelerin, Kur'an ahkâmına veya İslam Dininin esaslarına göre mi idare edildiklerini zannediyorsunuz? O ülkelerin, İslâm’la uzaktan yakından ilgisi olmayan zalim hükümdarlar tarafından idare edildikleri gerçeğini göremiyor musunuz? Zaman zaman, "İslamiyet’in en iyi yaşandığı ülke, Türkiye'dir" denir. Bu doğrudur. Batı'nın esas korkusuda budur. "Bölgedeki ülkeler, göstermelik de olsa, Türkiye gibi demokrasiye geçerlerse, işlerimiz zorlaşır" diye düşünmektedirler. Hedefleri de; Türkiye'yi, o ülkelere benzetmektir.
Lâik Şeyhülislâmlar!
Sayın Ahmet Taşgetiren Bugün Gazetesi Yazarı 3 Şubat 2008 Sayın Ahmet Taşgetiren; 2 Şubat 2008 tarihli ve "Laik Şeyhülislâmlar" başlığını taşıyanyazınızı okudum. Türkiye'nin gündemine bir numaralı sorun olarak gelen Türban,- İnançkonusu yapılarak; mantık oyunları ve münazara üslubu içersinde çözülemez ve herkesimin mutabakatını sağlayacak tarzda neticelendirilemez. Zira; nekadar masumâne görüşler ortaya atılsa da; siyasî iktidarla, dindarkesimi temsil ettiklerini söyleyen dernek, vakıf, cemaat ve tarikatliderleri, inkârı mümkün olmayacak bir şekilde halkın din duygularınıistismar ettikleri kesindir. O kadar çok örnekleri vardır ki; bunlarıbilmemenize imkân yoktur. En basit örnek: dindar kesimi temsilettiklerini iddia eden liderler; seçim zamanlarında, kendilerine tabiolan insanları, bir siyasî partiye topyekün yönlendirmektedirler. Bu müdahale ve yönlendirme, İslâm Dini’nin neresinde ve hangiemrinde vardır? Allah insanlara, hiçbir mahlûkuna vermediği İRADE veHÜRRİYET sıfatlarını, sadece ve sadece, insan sınıfına bahşetmiştir.Kur'an-ı Kerimde, Ayetlerle sabittir: "Dinde cebir yoktur" "Sizin dininiz size, bizim dinimiz bize" Bu durum, gerçek anlamdaki lâikliğin ifadesi değil midir? Lâikliği, dinsizlik olarak algılayanlarla, lâikliği din dışılıkolarak algılayanlar, Kura'an'ın emirleri dışına çıkmış olmuyorlar mı? Kur'an'ın bu emirleri, dinin devlete, devletin dine tarafsızlığınınifadesi değil midir? Bu gerçekler karşısında nasıl oluyor da, "Lâik bir düzendeyolların, din ile kesişmesi kaçınılmaz!" diyebiliyorsunuz? Bu çerçevede düşünecek olursak, Deniz Baykal'ın "Türkiye'deyükselen İslâmiyet değildir. Bunun gelişiyle Türkiye'de yaygınlaşanİslâmiyet’in özü, değerleri, ahlâkı, kuralları değildir. Kur'an'ınİslâmiyet’i değildir. Gelen başka bir şeydir. Din için gelmiyor."şeklindeki sözleri doğrudur ve asıl tartışma, bu doğrultudayapılmalıdır. Sebebine gelince: Hiç kimse inkâr edemez: 2-3 asırdan beri ülkemizde, adet halinde,dededen, babadan görüldüğü şeklinde bir müslümanlık hakimdir. Tabircaizse; koca bir camiâ, şekilciliğe, sadece taât ve ibadete ve de 5-6asırlık eskimiş ve günün ilmî terakkileriyle bağdaşmayan içtihatlarayönlendirilmiştir. Yani; İslâm’ın gerçek yüzü örtülmüş ve birtakımBid'atlar, hurafeler, din diye yutturulmuştur. Bu durum toplumubölmüş, tarikat ve cemaatlar türemiş; insanlar arasında olması gerekenahenk ve muhabbet kaybolmuştur. Din ulemasıyız diye geçinen bir takımkişiler, İslâmiyet’in kesin olarak yasakladığı RUHBAN kisvesinebürünerek, halkı aldatmışlar ve kitleleri, Kur'an'daki İslâm’danuzaklaştırmışlardır. Kısacası; İslâmiyet’in özü, değerleri, ahlâkı,kuralları; sorgulayan ve hesap soran bir toplum yapısının oluşmasınıengellemek için örtülmüştür. Bu gerçekler tahtında bakacak olursak; Deniz Baykal'ın, "Sizin buuygulamalarınızın ne İslâmiyet’te ve ne Hıristiyanlıkta yeri var. Sizinsadece Batı'da değil, Hz. Ömer'in nezdinde de yeriniz yok." sözleri,haklılık kazanır. Neden mi? İşte, sebebi: Hz. Ömer, devlet başkanı seçildiği gün yaptığı konuşmasının birbölümünde şu önemli sözleri söylemiştir: "Ey Milletim! Hak ve hakikat peşinde koştuğum sürece benimpeşimden geliniz! Hak ve hakikatten ayrıldığım zaman benim peşimdengelmeye devam ederseniz; Allah indinde, siz de sorumlu olursunuz!" Hz.Ömer'in bu sözü üzerine bir kişi, hemen kılıcını çekerek, şu sözlerisöylemiştir: "Ömer! sözlerine dikkat et! bu millete hakaret hakkını sana kimverdi? Hak ve Hakikatten ayrıldığın zaman senin peşinden gelecek insantasavvur etmen, bu millete yapılan en büyük hakarettir. Haktanayrılırsan, bu kılıç, sana haddini bildirir." Bunun üzerine Hz. Ömer,teşekkür ederek şu sözleri söylemiştir: "Beni, böyle bir milletin başına devlet başkanı tayin ettiği içinAllah'a şükürler olsun! Ve biliniz ki; Bir millet icabındaidarecilerini acı acı tenkit etmezse; O idareciler de, kendilerineyöneltilen bu acı tenkitlere lazım gelen alâkayı göstermezlerse; ne omilletten ve ne de o idarecilerden hayır gelmez!" Hz. Ömer bu sözleri, kendi meziyeti ve kendi fazileti sebebiyle misöylemiştir? Hayır! Niçin söylemiştir? İşte sebebi: Allah, Kur'an-ı Mübin'de, "Allah'dan başka herkes yaptıklarındansorumludur ve herkes, hesap verecektir" diye emretmiştir. Bir kimse Allah indinde en yüksek rütbeye mâlik olabilir. Birçoközel meziyetlere sahip olabilir. Bu meziyet ve özellikler onlarınyaptıklarını sorgulamamaya ve herhengi bir hakikati feda etmeye, İslâmDini izin vermez! Bütün müslümanlar, hak ve vazife hususunda geniş bireşitliğe sahiptirler. Kur'an-ı Kerim; "Adaletin herkes hakkında müsavibir şekilde cereyan edeceğini" beyân etmiştir. Evet, İslâm'ın gerek hukuk hususunda ve gerek vazifeler hususundaayrıca imtiyazlı bir sınıfı yoktur. İşte bu sıfat, İslâm'ın en belirginve seçkin özelliğidir. Yani; İslâm'ın özü, gerçek bir demokrasidir. Fakat; ne acı bir hakikattir ki; İslâm'ın özünü terk edip, metnindede anlamadan yürüyen ve tarihî hikmetlere vakıf olmayan, ulemalıksüsüyle yaşayan; dışı hoş, içi boş kimseler, demokrasiyi, din dışı birsistem olarak kötülemişlerdir. Hattâ birçok yerde "Bizde imametsistemi vardır; büyüklerimize, kayıtsız şartsız teslim oluruz"diyerek, halkın sorgulamasını önlemişlerdir. Soruyorum: Deniz Baykal, "Hz. Ömer'in nezdinde de yeriniz yok!"derken, yanlış bir şey mi söylemiştir? Hattâ bu gerçeği, meşhurHaccâc-ı Zalim annesine, "Ömer'in kavmini getir, Ömer olayım"sözleriyle belirtmiştir., Denemesi bedava; Başbakanı, Cumhurbaşkanını veya herhangi birbakanı sorgulayan yazı yazınız! Bakalım; gazetede tutunabilecekmisiniz? Zaten, "Kur'an'ın İslamiyet’ini kim yorumlayacaktır?" derken, davayıkaybetmiş durumdasınız. Siz ne güne duruyorsunuz? Açınız kur'an'ı veokuyunuz; öğrenmek istediğinizi, oradan öğrenirsiniz! "Muhkem" olaraktarif edilen ayetlerde gerçekler, herkesin anlayacağı şekildeanlatılmıştır. "Müteşâbih" olarak tarif edilen ayetlerin mânâsınıanlamak için de ilim ve irfan gerekir. Yani; öğrenmek şarttır. Bundanda, öğrenilemeyecek kadar zor mânâsı çıkmaz. Kalbi olanlar,düşünmesini bilenler, tefekkür edenler ve aklını işletmesinibaşaranlar, bu hususta da zorlanmazlar! Sayın Taşgetiren; Hiç kimse gerçekleri gizlemesin; İktidar dahil birçok kimse, dinîinançları, siyasî amaçla sömürmektedir. Bugün gündemimizi oluşturantürban konusu, siyasî rant maksadıyla kullanıldığı için, korkarım ki,büyük fitnelere sebep olacaktır. Siz; türban tartışmasına dâhil olacağınıza; "bu tartışmalar niçinve ne maksatla yapılmaktadır? Bu tartışmalarda, Türkiye üzerindeemelleri ve hedefleri olanların rolü nedir?" diyerek, gerçeklereyöneliniz. Saygılarımla. 3 Şubat 2008 Hüsnü Akıncı Not: Siz Bugün "Şeriatla idare ediliyoruz." diyen müslümanülkelerin, Kur'an ahkâmına veya İslam Dininin esaslarına göre mi idareedildiklerini zannediyorsunuz? O ülkelerin, İslâm’la uzaktan yakındanilgisi olmayan zalim hükümdarlar tarafından idare edildiklerigerçeğini göremiyor musunuz? Zaman zaman, "İslamiyet’in en iyiyaşandığı ülke, Türkiye'dir" denir. Bu doğrudur. Batı'nın esas korkusuda budur. "Bölgedeki ülkeler, göstermelik de olsa, Türkiye gibidemokrasiye geçerlerse, işlerimiz zorlaşır" diye düşünmektedirler.Hedefleri de; Türkiye'yi, o ülkelere benzetmektir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)