Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
BAŞBAKAN ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 28 Aralık 2008
Sayın BAŞBAKAN;
Ankara Altındağ’da, partinizin adaylarını açıkladığınız toplantıda yaptığınız konuşmanızı, büyük bir dikkatle dinledim. Aşağıda belirttiğim ifadeleriniz dikkat çekici ve düşündürücüdür:
“Altı yıl zarfında sâdece Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’ndan ihtiyaç sahiplerine, 5 katrilyon lira kaynak aktarıldı.
81 il merkezinde, kömürlerin fakirlere ulaştırılması için, 10 bin kişi istihdam ediliyor, 90 bin adet kamyona iş veriliyor.
Doğu illerimizde ithâl kömür fiyatları, normal artış göstermiştir. Biz, 550 liraya ve iki taksitle vermeye başladık.
Göreve geldiğimizde, 9 ilde doğalgaz dağıtılıyordu. Şimdi 6 yılda, 63 ilde doğalgaz var.
FARELERİN BİLE AÇ GEZDİĞİ BİR HAZİNEYİ DEVRALDIK.
IMF’ye borç 23 milyar dolardı. Şimdi, 8,5 milyar dolar. Bu borcu, biz ödedik.”
Bu sözleri de, iktidarınızı övmek ve başarılı göstermek için kullandınız. Eğer, bu saydıklarınızı, bir iktidar başarısı olarak kabul edersek; zihinlerimizde hâsıl olan aşağıdaki soruların da, cevaplandırılması gerekir:
1- 6 yıl zarfında Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’ndan ihtiyaç sahiplerine aktardığınız 5 katrilyon lira, neredeyse, Türk-Telekom’un ilk etapta satılan yüzde 55 hissesinin satış bedeline eşittir.
Acaba, Türk-Telekom hisselerini, nihaî çözüm getirmeyen bir sosyal harcama için fedâ etmek, tutarlı bir icraat mıdır ve bu sosyal faaliyetler için daha tutarlı bir kaynak bulunamaz mıydı?
2- Kömür dağıtımı için istihdam edilen 10 bin kişi, daimi kadrolu mudur? Bu kişiler istihdam edilirken, hangi usul uygulanmıştır?
90 bin adet kamyona iş verilirken, hangi kriterler gözetilmiştir?
Doğu illerimizde dağıtılan ithâl kömürler nereden ve hangi şartlarda alınmıştır? Bu işler için ihale yapılmış mıdır? Ülkemiz, zengin kömür yataklarına sahiptir. Kömür ithâl edeceğinize, yerli üretimi niçin arttırmadınız?
3- Göreve geldiğinizde 9 ilde doğalgaz dağıtıldığı doğrudur. Unutulmamalıdır ki; İran ve Rusya doğalgazı sizden önceki iktidarlar tarafından getirilmiş ve depolama tesisleri kurulmuş ve de illere dağıtımı sağlayacak ana boru hatları döşenmişti.
Doğalgaz getirilmeseydi, boru hatları döşenmeseydi ve depolama tesisleri yapılmasaydı; doğalgaz dağıtımını 63 ile yaygınlaştırabilir miydiniz? Veya, sıfırdan başlasaydınız, 6 yıl zarfında kaç ile doğalgaz götürebilirdiniz?
4- “Farelerin bile aç gezdiği bir hazine devraldık” sözünüz doğru mudur? Bir konuşmanızda, “6 yıl zarfında 50 milyar dolarlık özelleştirme yaptık” sözünü söylemiştiniz. Özelleştirilerek satılan varlıklar, iktidarınızın meydana getirdiği varlıklar değildir. Bu varlık, size devredilen bir hazine değil midir?
5- İktidara geldiğiniz zaman IMF’ye 23 milyar dolar borcumuzun olduğu ve 15 milyar doların iktidarınızın zamanında ödendiği doğrudur. Ama; 6 yıl zarfında, iç ve dış borçlar, 500 milyar dolara yaklaşmıştır. İktidara geldiğiniz zaman bu borç, 220 milyar dolardı. Borçları, 6 yıl zarfında bir misli arttırırken, IMF’ye ödenen 15,5 milyar dolar, övünç vasıtası yapılabilir mi?
Sayın BAŞBAKAN;
Siyasetçi değilim. Bu ülkede yaşayan ve ülke sorunların dikkatle izleyen bir vatandaşım. Siyasî amaçlı övmeleri veya yermeleri, uygun bulmuyorum. Bir ülkenin geçmişini kötülemenin, hiç kimseye fayda getirmeyeceğinin de bilincindeyim.
Elbette övünmek ve iktidar dönemini başarılı göstermek, siyasetin tabiatında vardır. Ama; bu, hiç kimseyi incitmeden, rencide etmeden yapılmalıdır. Bu bakımdan; geçmiş iktidarları eleştirirken;
“Bizden evvelki iktidarlar da bu ülkeye hizmet etmişler, eserler vermişler ve varlık meydana getirmişlerdir. Ama, YEŞERTİLEN AĞAÇLAR, DAHA FAZLA MEYVE VERMELİYDİ. Biz; bu eksiği tamamlıyor ve eserlere eserler katıyoruz.” demeliydiniz. Ve hattâ, örnekler vererek, “ İskenderun Demir- çelik tesisi gibi bir tesisi, Atatürk Barajı gibi bir barajı ve Tüpraş gibi bir rafineri ve petrokimya tesisini, 6 yıl zarfında hizmete sokmayı başardık “ demeliydiniz. Zira; Türkiye’nin gerçek ihtiyacı bellidir ve bilinmektedir;
En büyük ihtiyacımız, SULH, SÜKUN, HUZUR VE GÜVEN ORTAMI İÇERSİNDE GEÇİREBİLECEĞİMİZ 15-20 YILLIK BİR ZAMAN DİLİMİDİR. Ne yazık ki; böyle bir zaman dilimini, Devlette devamlılığı gözetmeyen ve kısır çekişmeler yaratan siyaset ve devlet adamları yüzünden, hiçbir zaman yakalayamadık. Bu gerçeği göremeyenler, zirvedeki çekişme ve kavgaların, halka da yansıyacağı gerçeğini anlayamadılar. Menfaatler kesilince DOSTLUKLARIN, kuvvetli DÜŞMANLIĞA dönüşeceği gerçeğine göre hareket edemediler.
Parti toplantılarında alkışlayanlarınızın ve “Türkiye seninle gurur duyuyor” diyerek tezahüratta bulunanlarınızın çok olduğu günümüzde, doğruları söyleyebilme cesaretine sahip kişilerin bulunabileceğini hatırlatmak için, demokratik haklarımı kullanarak bu mektubumu yazmış bulunmaktayım.
Dikkate alacağınızı ummaktayım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
28 Aralık 2008 Pazar
2000 yılına göre Değişen nedir? (Yazı tarihi düzeltilmiştir.)
Sayın Güneri Civaoğlu
Milliyet Gazetesi Yazarı
İstanbul
20 Aralık 1999
17 Aralık 1999 tarihli ve " Genel Müdürün Şoförü" başlığını taşıyan yazınızı okudum..Maliye Bakanı Sümer Oral'ın söyledikleri doğrudur. Yani; devlet yönetiminde istenmeyen ve herkesçe bilinmeyen bir israf vardır. Ama, bu; devleti tıkayacak, kamu açıklarına sebep olabilecek ve enflasyonu azdıracak cinsten bir israf değildir.
Dikkatleri bu noktaya yoğunlaştırmak, gerçekleri görmemek veya görememek anlamına gelir. Zaten; 2000 yılı bütçesinin hedeflerine bakacak olursak, bu gerçeği net bir şekilde görürüz.
İşte, 2000 yılı taslak bütçenin rakamları:
PERSONEL GİDERLERİ..............................10 KATRİLYON TL
FAİZ GİDERLERİ......................................... 22 KATRİLYON TL.
CARİ HARCAMALARI................................... 4 KATRİLYON TL.
DİĞER TRANSFERLER................................10 KATRİLYON TL.
YATIRIMLAR..................................................2,5 KATRİLYON TL.
BÜTÇE BÜYÜKLÜĞÜ................................ .48,4 KATRİLYON TL
.
BÜTÇE GELİRLERİ.......................................32 KATRİLYON TL
.
BÜTÇE AÇIĞI ...............................................16 KATRİLYON TL,
Dikkatlerinize arz ediyorum:
Bir an için bir formül bulunduğunu ve cari harcamaların sıfırlandığını farz edelim. Böyle bir formüle rağmen, bütçe açığının kapanmadığı görülecektir.
Yani; dikkatleri sadece "israf" olarak nitelenen kalemlere çekmenin, bir aldatmacadan ibaret olduğu anlaşılacaktır.
Türkiye'nin asıl derdi, iç borç faizleridir. 2000 yılında ödenmesi gereken iç borç faizinin miktarı yaklaşık 46 milyar dolardır ki; bu açığı personel ve cari giderlerinden yapılacak kısıntılarla gidermek mümkün değildir.
Hesap ortadadır:
2000 yılı sonuna kadar ödenmesi gereken iç borç stoku, 33 katrilyon liradır (bu günkü kura göre 63,5 milyar dolar).
Bu büyüklükteki iç borcun faizi 22 katrilyon lirada kalamaz. En iyimser bir yaklaşımla 30 katrilyon lirayı bulacaktır. (57 milyar dolar) Yani; 2000 yılı bütçesinde ön görülen iç borç faizi ödemesi, bütçe hedefini aşacaktır.
Diğer bir ifadeyle, 2000 yılı bütçesi açığı, ön görülenden daha büyük olacaktır. Ayrıca; 48,5 katrilyon lira ( 85 milyar dolar) büyüklüğünde ön görülen 2000 yılı bütçesinde yatırımlara 2,5 katrilyon lira ( 4,3 milyar dolar) tutarında pay ayrılması, başta maliye bakanı olmak üzere herkesi düşündürmelidir. Bu rakam, 46 milyar dolar faiz ödemesinin yanında bir hiçtir.
Bu bakımdan Maliye Bakanı Sümer Oral, iç borç faizlerini düşünmeli ve bir çare bulmalıdır. İşin dehşetini bir örnekle izah edeyim. Dün, Kargamış Barajı işletmeye açıldı. Yapımı 3,5 yıl süren bu baraj, yılda 650 milyon kilovat/saat enerji üretecektir. Bu baraj, 165 milyon dolara mal olmuştur.
Şimdi, dikkat ediniz: Barajın maliyeti 165 milyon dolar. Yani; yaklaşık 82, 5 trilyon lira. Bir günlük iç borç faizi, 56 trilyon.
Yani; koca baraja 1,5 günlük iç borç faizi kadar para harcanmış...
Bu çarpıklık ülkeyi yönetenleri düşündürmelidir. Çünkü Türkiye'nin iç borca, hele bu denli büyük bir iç borca ihtiyacı yoktur.
Belimizi büken iç borç, KUR- FAİZ makasıyla kasıtlı ve bankacılık ve finans kesimine rant sağlamak için yaratılmıştır. 1984 yılı başından beri yürürlüğe konulan para politikaları yanlıştır.
Ve bu yanlışlıkta Merkez Bankası ile Hazine rol üstlenmiştir.
Merkez Bankası, 1984 başından beri, ekonominin ihtiyacı olan kağıt parayı piyasaya sürmemiş; Hazine de olması gereken paranın yerine devlet iç borç senetlerini piyasaya sürmüştür. Bu yanlış para politikalarının neticesinde, Yabancı paralar tedavüle sokulmuş ve para ticareti başlamıştır.
Kur- Faiz makasındaki bir mekanizma ile, ülkenin varlığı bir avuç insana peşkeş çekilmiştir. Ekonomi, rant esasına göre şekillendirildiği için, reel ekonomi yere serilmiştir.
Kur-Faiz makasına dayalı bu sistem yüzünden TL daima değer kaybetmiş ve faizler, yüksek oranlarda seyretmiştir. (Yılbaşına göre TL, dolar karşınında %68 oranında değer kaybetmiştir.) Gelir dağılımındaki adaletsizlik, insanları canlarından bezdirecek şekilde yaygınlaşmıştır.
Paralarını dövizde, faizde tutanlar, hiç çalışmadan, hiç üretmeden, hiç istihdam yaratmadan kazançlı çıkmış; yatırım yapanlar, üretenler, istihdam yaratanlar zararlı çıkmıştır.
Sayın Cıvaoğlu;
Merkez Bankası ve Hazine yanlış yoldadır. Yürürlüğe koydukları para politikasıyla Türkiye, dağ gibi biriken sorunlarının altından kalkamaz. Faiz- Kur makasında geliştirilen bir para politikası, Türkiye'nin gerçeklerine uygun değildir. Türkiye, kan ve zaman kaybetmeye devam edecektir. "Para Yöneticileri Derneği"nin etkili olduğu bir kurulun yönlendirdiği para politikalarıyla, Türkiye düze çıkamaz. ( Para Yöneticileri Derneği'nin etkisini merak ederseniz, yeterli bilgi verebilirim.)
Saygılarımla
Hüsnü Akıncı
Milliyet Gazetesi Yazarı
İstanbul
20 Aralık 1999
17 Aralık 1999 tarihli ve " Genel Müdürün Şoförü" başlığını taşıyan yazınızı okudum..Maliye Bakanı Sümer Oral'ın söyledikleri doğrudur. Yani; devlet yönetiminde istenmeyen ve herkesçe bilinmeyen bir israf vardır. Ama, bu; devleti tıkayacak, kamu açıklarına sebep olabilecek ve enflasyonu azdıracak cinsten bir israf değildir.
Dikkatleri bu noktaya yoğunlaştırmak, gerçekleri görmemek veya görememek anlamına gelir. Zaten; 2000 yılı bütçesinin hedeflerine bakacak olursak, bu gerçeği net bir şekilde görürüz.
İşte, 2000 yılı taslak bütçenin rakamları:
PERSONEL GİDERLERİ..............................10 KATRİLYON TL
FAİZ GİDERLERİ......................................... 22 KATRİLYON TL.
CARİ HARCAMALARI................................... 4 KATRİLYON TL.
DİĞER TRANSFERLER................................10 KATRİLYON TL.
YATIRIMLAR..................................................2,5 KATRİLYON TL.
BÜTÇE BÜYÜKLÜĞÜ................................ .48,4 KATRİLYON TL
.
BÜTÇE GELİRLERİ.......................................32 KATRİLYON TL
.
BÜTÇE AÇIĞI ...............................................16 KATRİLYON TL,
Dikkatlerinize arz ediyorum:
Bir an için bir formül bulunduğunu ve cari harcamaların sıfırlandığını farz edelim. Böyle bir formüle rağmen, bütçe açığının kapanmadığı görülecektir.
Yani; dikkatleri sadece "israf" olarak nitelenen kalemlere çekmenin, bir aldatmacadan ibaret olduğu anlaşılacaktır.
Türkiye'nin asıl derdi, iç borç faizleridir. 2000 yılında ödenmesi gereken iç borç faizinin miktarı yaklaşık 46 milyar dolardır ki; bu açığı personel ve cari giderlerinden yapılacak kısıntılarla gidermek mümkün değildir.
Hesap ortadadır:
2000 yılı sonuna kadar ödenmesi gereken iç borç stoku, 33 katrilyon liradır (bu günkü kura göre 63,5 milyar dolar).
Bu büyüklükteki iç borcun faizi 22 katrilyon lirada kalamaz. En iyimser bir yaklaşımla 30 katrilyon lirayı bulacaktır. (57 milyar dolar) Yani; 2000 yılı bütçesinde ön görülen iç borç faizi ödemesi, bütçe hedefini aşacaktır.
Diğer bir ifadeyle, 2000 yılı bütçesi açığı, ön görülenden daha büyük olacaktır. Ayrıca; 48,5 katrilyon lira ( 85 milyar dolar) büyüklüğünde ön görülen 2000 yılı bütçesinde yatırımlara 2,5 katrilyon lira ( 4,3 milyar dolar) tutarında pay ayrılması, başta maliye bakanı olmak üzere herkesi düşündürmelidir. Bu rakam, 46 milyar dolar faiz ödemesinin yanında bir hiçtir.
Bu bakımdan Maliye Bakanı Sümer Oral, iç borç faizlerini düşünmeli ve bir çare bulmalıdır. İşin dehşetini bir örnekle izah edeyim. Dün, Kargamış Barajı işletmeye açıldı. Yapımı 3,5 yıl süren bu baraj, yılda 650 milyon kilovat/saat enerji üretecektir. Bu baraj, 165 milyon dolara mal olmuştur.
Şimdi, dikkat ediniz: Barajın maliyeti 165 milyon dolar. Yani; yaklaşık 82, 5 trilyon lira. Bir günlük iç borç faizi, 56 trilyon.
Yani; koca baraja 1,5 günlük iç borç faizi kadar para harcanmış...
Bu çarpıklık ülkeyi yönetenleri düşündürmelidir. Çünkü Türkiye'nin iç borca, hele bu denli büyük bir iç borca ihtiyacı yoktur.
Belimizi büken iç borç, KUR- FAİZ makasıyla kasıtlı ve bankacılık ve finans kesimine rant sağlamak için yaratılmıştır. 1984 yılı başından beri yürürlüğe konulan para politikaları yanlıştır.
Ve bu yanlışlıkta Merkez Bankası ile Hazine rol üstlenmiştir.
Merkez Bankası, 1984 başından beri, ekonominin ihtiyacı olan kağıt parayı piyasaya sürmemiş; Hazine de olması gereken paranın yerine devlet iç borç senetlerini piyasaya sürmüştür. Bu yanlış para politikalarının neticesinde, Yabancı paralar tedavüle sokulmuş ve para ticareti başlamıştır.
Kur- Faiz makasındaki bir mekanizma ile, ülkenin varlığı bir avuç insana peşkeş çekilmiştir. Ekonomi, rant esasına göre şekillendirildiği için, reel ekonomi yere serilmiştir.
Kur-Faiz makasına dayalı bu sistem yüzünden TL daima değer kaybetmiş ve faizler, yüksek oranlarda seyretmiştir. (Yılbaşına göre TL, dolar karşınında %68 oranında değer kaybetmiştir.) Gelir dağılımındaki adaletsizlik, insanları canlarından bezdirecek şekilde yaygınlaşmıştır.
Paralarını dövizde, faizde tutanlar, hiç çalışmadan, hiç üretmeden, hiç istihdam yaratmadan kazançlı çıkmış; yatırım yapanlar, üretenler, istihdam yaratanlar zararlı çıkmıştır.
Sayın Cıvaoğlu;
Merkez Bankası ve Hazine yanlış yoldadır. Yürürlüğe koydukları para politikasıyla Türkiye, dağ gibi biriken sorunlarının altından kalkamaz. Faiz- Kur makasında geliştirilen bir para politikası, Türkiye'nin gerçeklerine uygun değildir. Türkiye, kan ve zaman kaybetmeye devam edecektir. "Para Yöneticileri Derneği"nin etkili olduğu bir kurulun yönlendirdiği para politikalarıyla, Türkiye düze çıkamaz. ( Para Yöneticileri Derneği'nin etkisini merak ederseniz, yeterli bilgi verebilirim.)
Saygılarımla
Hüsnü Akıncı
2000 Yılınna göre Değişen nedir?
Sayın Güneri Civaoğlu
Milliyet Gazetesi Yazarı
İstanbul
20 Aralık 2008
17 Aralık 1999 tarihli ve " Genel Müdürün Şoförü" başlığını taşıyan yazınızı okudum..Maliye Bakanı Sümer Oral'ın söyledikleri doğrudur. Yani; devlet yönetiminde istenmeyen ve herkesçe bilinmeyen bir israf vardır. Ama, bu; devleti tıkayacak, kamu açıklarına sebep olabilecek ve enflasyonu azdıracak cinsten bir israf değildir.
Dikkatleri bu noktaya yoğunlaştırmak, gerçekleri görmemek veya görememek anlamına gelir. Zaten; 2000 yılı bütçesinin hedeflerine bakacak olursak, bu gerçeği net bir şekilde görürüz.
İşte, 2000 yılı taslak bütçenin rakamları:
PERSONEL GİDERLERİ..............................10 KATRİLYON TL.
FAİZ GİDERLERİ...................................... 22 KATRİLYON TL.
CARİ HARCAMALARI................................... 4 KATRİLYON TL.
DİĞER TRANSFERLER................................10 KATRİLYON TL.
YATIRIMLAR..................................................2,5 KATRİLYON TL.
BÜTÇE BÜYÜKLÜĞÜ................................ .48,4 KATRİLYON TL.
BÜTÇE GELİRLERİ.......................................32 KATRİLYON TL.
BÜTÇE AÇIĞI ...............................................16 KATRİLYON TL,
Dikkatlerinize arz ediyorum:
Bir an için bir formül bulunduğunu ve cari harcamaların sıfırlandığını farz edelim. Böyle bir formüle rağmen, bütçe açığının kapanmadığı görülecektir.
Yani; dikkatleri sadece "israf" olarak nitelenen kalemlere çekmenin, bir aldatmacadan ibaret olduğu anlaşılacaktır.
Türkiye'nin asıl derdi, iç borç faizleridir. 2000 yılında ödenmesi gereken iç borç faizinin miktarı yaklaşık 46 milyar dolardır ki; bu açığı personel ve cari giderlerinden yapılacak kısıntılarla gidermek mümkün değildir.
Hesap ortadadır:
2000 yılı sonuna kadar ödenmesi gereken iç borç stoku, 33 katrilyon liradır (bu günkü kura göre 63,5 milyar dolar).
Bu büyüklükteki iç borcun faizi 22 katrilyon lirada kalamaz. En iyimser bir yaklaşımla 30 katrilyon lirayı bulacaktır. (57 milyar dolar) Yani; 2000 yılı bütçesinde ön görülen iç borç faizi ödemesi, bütçe hedefini aşacaktır.
Diğer bir ifadeyle, 2000 yılı bütçesi açığı, ön görülenden daha büyük olacaktır. Ayrıca; 48,5 katrilyon lira ( 85 milyar dolar) büyüklüğünde ön görülen 2000 yılı bütçesinde yatırımlara 2,5 katrilyon lira ( 4,3 milyar dolar) tutarında pay ayrılması, başta maliye bakanı olmak üzere herkesi düşündürmelidir. Bu rakam, 46 milyar dolar faiz ödemesinin yanında bir hiçtir.
Bu bakımdan Maliye Bakanı Sümer Oral, iç borç faizlerini düşünmeli ve bir çare bulmalıdır. İşin dehşetini bir örnekle izah edeyim:
Dün, Kargamış Barajı işletmeye açıldı. Yapımı 3,5 yıl süren bu baraj, yılda 650 milyon kilovat/saat enerji üretecektir. Bu baraj, 165 milyon dolara mal olmuştur.
Şimdi, dikkat ediniz:
Barajın maliyeti 165 milyon dolar. Yani; yaklaşık 82, 5 trilyon lira. Bir günlük iç borç faizi, 56 trilyon.
Yani; koca baraja 1,5 günlük iç borç faizi kadar para harcanmış...
Bu çarpıklık ülkeyi yönetenleri düşündürmelidir. Çünkü Türkiye'nin iç borca, hele bu denli büyük bir iç borca ihtiyacı yoktur.
Belimizi büken iç borç, KUR- FAİZ makasıyla kasıtlı ve bankacılık ve finans kesimine rant sağlamak için yaratılmıştır. 1984 yılı başından beri yürürlüğe konulan para politikaları yanlıştır.
Ve bu yanlışlıkta Merkez Bankası ile Hazine rol üstlenmiştir.
Merkez Bankası, 1984 başından beri, ekonominin ihtiyacı olan kağıt parayı piyasaya sürmemiş; Hazine de olması gereken paranın yerine, devlet iç borç senetlerini piyasaya sürmüştür. Bu yanlış para politikalarının neticesinde, Yabancı paralar tedavüle sokulmuş ve para ticareti başlamıştır.
Kur- Faiz makasındaki bir mekanizma ile, ülkenin varlığı bir avuç insana peşkeş çekilmiştir. Ekonomi, rant esasına göre şekillendirildiği için, reel ekonomi yere serilmiştir.
Kur-Faiz makasına dayalı bu sistem yüzünden TL, daima değer kaybetmiş ve faizler, yüksek oranlarda seyretmiştir. (Yılbaşına göre TL, dolar karşınında %68 oranında değer kaybetmiştir.) Gelir dağılımındaki adaletsizlik, insanları canlarından bezdirecek şekilde yaygınlaşmıştır.
Paralarını dövizde, faizde tutanlar, hiç çalışmadan, hiç üretmeden, hiç istihdam yaratmadan kazançlı çıkmış; yatırım yapanlar, üretenler, istihdam yaratanlar zararlı çıkmıştır.
Sayın Cıvaoğlu;
Merkez Bankası ve Hazine yanlış yoldadır. Yürürlüğe koydukları para politikasıyla Türkiye, dağ gibi biriken sorunlarının altından kalkamaz. Faiz- Kur makasında geliştirilen bir para politikası, Türkiye'nin gerçeklerine uygun değildir. Türkiye, kan ve zaman kaybetmeye devam edecektir. "Para Yöneticileri Derneği"nin etkili olduğu bir kurulun yönlendirdiği para politikalarıyla, Türkiye düze çıkamaz. ( Para Yöneticileri Derneği'nin etkisini merak ederseniz, yeterli bilgi verebilirim.)
Saygılarımla
Hüsnü Akıncı
Milliyet Gazetesi Yazarı
İstanbul
20 Aralık 2008
17 Aralık 1999 tarihli ve " Genel Müdürün Şoförü" başlığını taşıyan yazınızı okudum..Maliye Bakanı Sümer Oral'ın söyledikleri doğrudur. Yani; devlet yönetiminde istenmeyen ve herkesçe bilinmeyen bir israf vardır. Ama, bu; devleti tıkayacak, kamu açıklarına sebep olabilecek ve enflasyonu azdıracak cinsten bir israf değildir.
Dikkatleri bu noktaya yoğunlaştırmak, gerçekleri görmemek veya görememek anlamına gelir. Zaten; 2000 yılı bütçesinin hedeflerine bakacak olursak, bu gerçeği net bir şekilde görürüz.
İşte, 2000 yılı taslak bütçenin rakamları:
PERSONEL GİDERLERİ..............................10 KATRİLYON TL.
FAİZ GİDERLERİ...................................... 22 KATRİLYON TL.
CARİ HARCAMALARI................................... 4 KATRİLYON TL.
DİĞER TRANSFERLER................................10 KATRİLYON TL.
YATIRIMLAR..................................................2,5 KATRİLYON TL.
BÜTÇE BÜYÜKLÜĞÜ................................ .48,4 KATRİLYON TL.
BÜTÇE GELİRLERİ.......................................32 KATRİLYON TL.
BÜTÇE AÇIĞI ...............................................16 KATRİLYON TL,
Dikkatlerinize arz ediyorum:
Bir an için bir formül bulunduğunu ve cari harcamaların sıfırlandığını farz edelim. Böyle bir formüle rağmen, bütçe açığının kapanmadığı görülecektir.
Yani; dikkatleri sadece "israf" olarak nitelenen kalemlere çekmenin, bir aldatmacadan ibaret olduğu anlaşılacaktır.
Türkiye'nin asıl derdi, iç borç faizleridir. 2000 yılında ödenmesi gereken iç borç faizinin miktarı yaklaşık 46 milyar dolardır ki; bu açığı personel ve cari giderlerinden yapılacak kısıntılarla gidermek mümkün değildir.
Hesap ortadadır:
2000 yılı sonuna kadar ödenmesi gereken iç borç stoku, 33 katrilyon liradır (bu günkü kura göre 63,5 milyar dolar).
Bu büyüklükteki iç borcun faizi 22 katrilyon lirada kalamaz. En iyimser bir yaklaşımla 30 katrilyon lirayı bulacaktır. (57 milyar dolar) Yani; 2000 yılı bütçesinde ön görülen iç borç faizi ödemesi, bütçe hedefini aşacaktır.
Diğer bir ifadeyle, 2000 yılı bütçesi açığı, ön görülenden daha büyük olacaktır. Ayrıca; 48,5 katrilyon lira ( 85 milyar dolar) büyüklüğünde ön görülen 2000 yılı bütçesinde yatırımlara 2,5 katrilyon lira ( 4,3 milyar dolar) tutarında pay ayrılması, başta maliye bakanı olmak üzere herkesi düşündürmelidir. Bu rakam, 46 milyar dolar faiz ödemesinin yanında bir hiçtir.
Bu bakımdan Maliye Bakanı Sümer Oral, iç borç faizlerini düşünmeli ve bir çare bulmalıdır. İşin dehşetini bir örnekle izah edeyim:
Dün, Kargamış Barajı işletmeye açıldı. Yapımı 3,5 yıl süren bu baraj, yılda 650 milyon kilovat/saat enerji üretecektir. Bu baraj, 165 milyon dolara mal olmuştur.
Şimdi, dikkat ediniz:
Barajın maliyeti 165 milyon dolar. Yani; yaklaşık 82, 5 trilyon lira. Bir günlük iç borç faizi, 56 trilyon.
Yani; koca baraja 1,5 günlük iç borç faizi kadar para harcanmış...
Bu çarpıklık ülkeyi yönetenleri düşündürmelidir. Çünkü Türkiye'nin iç borca, hele bu denli büyük bir iç borca ihtiyacı yoktur.
Belimizi büken iç borç, KUR- FAİZ makasıyla kasıtlı ve bankacılık ve finans kesimine rant sağlamak için yaratılmıştır. 1984 yılı başından beri yürürlüğe konulan para politikaları yanlıştır.
Ve bu yanlışlıkta Merkez Bankası ile Hazine rol üstlenmiştir.
Merkez Bankası, 1984 başından beri, ekonominin ihtiyacı olan kağıt parayı piyasaya sürmemiş; Hazine de olması gereken paranın yerine, devlet iç borç senetlerini piyasaya sürmüştür. Bu yanlış para politikalarının neticesinde, Yabancı paralar tedavüle sokulmuş ve para ticareti başlamıştır.
Kur- Faiz makasındaki bir mekanizma ile, ülkenin varlığı bir avuç insana peşkeş çekilmiştir. Ekonomi, rant esasına göre şekillendirildiği için, reel ekonomi yere serilmiştir.
Kur-Faiz makasına dayalı bu sistem yüzünden TL, daima değer kaybetmiş ve faizler, yüksek oranlarda seyretmiştir. (Yılbaşına göre TL, dolar karşınında %68 oranında değer kaybetmiştir.) Gelir dağılımındaki adaletsizlik, insanları canlarından bezdirecek şekilde yaygınlaşmıştır.
Paralarını dövizde, faizde tutanlar, hiç çalışmadan, hiç üretmeden, hiç istihdam yaratmadan kazançlı çıkmış; yatırım yapanlar, üretenler, istihdam yaratanlar zararlı çıkmıştır.
Sayın Cıvaoğlu;
Merkez Bankası ve Hazine yanlış yoldadır. Yürürlüğe koydukları para politikasıyla Türkiye, dağ gibi biriken sorunlarının altından kalkamaz. Faiz- Kur makasında geliştirilen bir para politikası, Türkiye'nin gerçeklerine uygun değildir. Türkiye, kan ve zaman kaybetmeye devam edecektir. "Para Yöneticileri Derneği"nin etkili olduğu bir kurulun yönlendirdiği para politikalarıyla, Türkiye düze çıkamaz. ( Para Yöneticileri Derneği'nin etkisini merak ederseniz, yeterli bilgi verebilirim.)
Saygılarımla
Hüsnü Akıncı
26 Aralık 2008 Cuma
Kuvvetler Ayrılığı ve Ülkemiz.
Sayın Haşim KILIÇ
ANAYASA Mahkemesi Başkanı 26 Aralık 2008
Sayın BAŞKAN;
Kanunî Sultan Süleyman zamanında esir düşerek 6 yıllık “Kürek Cezası”nı tamamladıktan sonra İspanya’ya dönen İspanyol denizci; İstanbul’da yaşadıklarını, gördüklerini anlatan 7 ciltlik hatıralarının bir bölümünde, şu ifadeleri kullanmıştır:
“Osmanlı Devleti’nin haşmet ve ihtişâmını hiç kimse, kılıç kuvvetinde aramamalıdır. Bu haşmet ve ihtişâmın yegâne sebebi, ADÂLET SİSTEMİNİN çok mükemmel olması ve serî çalışmasıdır. İstanbul’da kaldığım 6 yıl zarfında en uzun dava 33 gün sürmüştür. Ki; o nitelikteki bir dâvâ İspanya’da olsaydı; hiç şüphesiz, dededen toruna intikâl ederdi.”
Anlayışla karşılayacağınızı düşünerek bu olayı anlatışımın sebebi şudur:
İnsanlık tarihi boyunca, bütün insanlığa ışık saçan büyük medeniyetler, ADÂLET temelleri üzerinde kurulmuş ve yükselmiştir. Çöküşler ise, ADÂLETSİZLİK sebebiyle olmuştur.
İsmi hafızamdan çıkmış Batılı bir fikir adamı ise; “Hürriyetler, adâletle sınırlanmazsa; demokrasi adı altında, ACI ESARETLER kurulur.” sözünü söylemiştir.
Fatih Sultan Mehmet Sırbistan’ı fethettiği zaman yayınladığı bildirinin bir bölümünde, “Müslüman, Hıristiyan, Musevî, dinli, dinsiz herkese duyurulur: Biz buraya, Allah’ın buyruğunu duyurmaya ve ADÂLETİ SAĞLAMAYA” geldik.” İfâdesini kullanmıştır.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Öz olarak bir değerlendirme yapılırsa; ADÂLET, her şeyde HAKKI görmek ve AŞK derecesinde TAPMAKTIR. Her türlü zulmün ve keyfiliğin yegâne ilâcı da, ADÂLETTİR:
Cumhuriyetimizin kuruluşunda benimsenen KUVVETLER AYRILIĞI ilkesi, seçtiğimiz REJİMİN en önemli teminâtıdır.
Uzunca bir zamandan beri şahit olduğumuz Yüksek Yargı Organları arasındaki uyumsuzluklar ve bilhassâ son zamanda, Anayasa Mahkemesi’ni tartışılır hale getiren beyanlarınız; aksini iddiâ edenler çıksa da, düşünmesini bilen ve ülkenin gündemini dikkatli biçimde izleyen insanlarımızı, hayâlkırıklığı yaratacak şekilde üzmüştür ve zihinlerde tereddüt yaratmıştır.
Hâsıl olan üzüntü, hayâlkırıklığı ve tereddüdün giderilmesi şarttır ve size düşen en önemli görevdir.
Gereğini yapacağınıza inanmaktayım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
0216-4181726
ANAYASA Mahkemesi Başkanı 26 Aralık 2008
Sayın BAŞKAN;
Kanunî Sultan Süleyman zamanında esir düşerek 6 yıllık “Kürek Cezası”nı tamamladıktan sonra İspanya’ya dönen İspanyol denizci; İstanbul’da yaşadıklarını, gördüklerini anlatan 7 ciltlik hatıralarının bir bölümünde, şu ifadeleri kullanmıştır:
“Osmanlı Devleti’nin haşmet ve ihtişâmını hiç kimse, kılıç kuvvetinde aramamalıdır. Bu haşmet ve ihtişâmın yegâne sebebi, ADÂLET SİSTEMİNİN çok mükemmel olması ve serî çalışmasıdır. İstanbul’da kaldığım 6 yıl zarfında en uzun dava 33 gün sürmüştür. Ki; o nitelikteki bir dâvâ İspanya’da olsaydı; hiç şüphesiz, dededen toruna intikâl ederdi.”
Anlayışla karşılayacağınızı düşünerek bu olayı anlatışımın sebebi şudur:
İnsanlık tarihi boyunca, bütün insanlığa ışık saçan büyük medeniyetler, ADÂLET temelleri üzerinde kurulmuş ve yükselmiştir. Çöküşler ise, ADÂLETSİZLİK sebebiyle olmuştur.
İsmi hafızamdan çıkmış Batılı bir fikir adamı ise; “Hürriyetler, adâletle sınırlanmazsa; demokrasi adı altında, ACI ESARETLER kurulur.” sözünü söylemiştir.
Fatih Sultan Mehmet Sırbistan’ı fethettiği zaman yayınladığı bildirinin bir bölümünde, “Müslüman, Hıristiyan, Musevî, dinli, dinsiz herkese duyurulur: Biz buraya, Allah’ın buyruğunu duyurmaya ve ADÂLETİ SAĞLAMAYA” geldik.” İfâdesini kullanmıştır.
Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Öz olarak bir değerlendirme yapılırsa; ADÂLET, her şeyde HAKKI görmek ve AŞK derecesinde TAPMAKTIR. Her türlü zulmün ve keyfiliğin yegâne ilâcı da, ADÂLETTİR:
Cumhuriyetimizin kuruluşunda benimsenen KUVVETLER AYRILIĞI ilkesi, seçtiğimiz REJİMİN en önemli teminâtıdır.
Uzunca bir zamandan beri şahit olduğumuz Yüksek Yargı Organları arasındaki uyumsuzluklar ve bilhassâ son zamanda, Anayasa Mahkemesi’ni tartışılır hale getiren beyanlarınız; aksini iddiâ edenler çıksa da, düşünmesini bilen ve ülkenin gündemini dikkatli biçimde izleyen insanlarımızı, hayâlkırıklığı yaratacak şekilde üzmüştür ve zihinlerde tereddüt yaratmıştır.
Hâsıl olan üzüntü, hayâlkırıklığı ve tereddüdün giderilmesi şarttır ve size düşen en önemli görevdir.
Gereğini yapacağınıza inanmaktayım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
0216-4181726
24 Aralık 2008 Çarşamba
Kemâl Unakıtan ve Özelleştirme
Sayın Kemâl UNAKITAN
Maliye Bakanı
Ankara
Sayın BAKAN; 24 Aralık 2008
Bütçe müzakereleri sırasında yapılan eleştirilere verdiğiniz cevaplarınızı dikkatle dinledim.
Moral aşılamak, partililerinizi gayrete getirmek için verdiğiniz esprili cevaplar; hiç şüphesiz, siyasî tarihimize yine, esprili ifadelerle geçecektir. Zira; aksini söyleseniz de Türkiye, rahat değildir ve hararetle savunduğunuz bütçe, ülkemize ve milletimize refah getirmeyecektir. Korkarım ki; zaman, beni haklı çıkaracaktır.
Bu mektubumda bütçe rakamları üzerinde durmayacağım. Cevaplarınızın bazı bölümlerini konu ederek, görüşlerimi arz edeceğim. Şöyle ki:
1-Bir cevabınızda, tasarrufların yetersiz olduğunu, insanlarımızın ölçüsüz harcamalar yaptığını ifade ettiniz.
Evet, tasarruflar yetersizdir. Ama bunun sebebi, halkın aşırı harcama yapması değildir. Asıl sebep, halkın tasarruf gücünün olmamasıdır. Nüfusumuzun ancak yüzde 10’u kadar bir kesimi, her şart altında rahattır ve istediği gibi harcamaktadır. Geriye kalan halk kitlelerinin durumu da bellidir ve bilinmektedir:
Pahalılık, halkın çok büyük bir kesimini bunaltmıştır.
Küçük esnaf ve sanatkâr, memur ve işçi, emekli, dul ve yetim zordadır.
Köylü ve çiftçi, perişandır.
İşsizlik büyük boyutlara ulaşmıştır ve sokaklar, vasıflı veya vasıfsız genç işsizlerle doludur.
KOBİ’ler, sağlıksız dış ticaret rejimi sebebiyle, varlıklarını koruyamayacak durumdadır.
Tarım ve hayvancılık çökmüştür ve katma değer yaratamayacak duruma düşmüştür.
Geniş halk kitleleri, altından kalkılamayacak derecede borca batmıştır. Hesap ortadadır: İktidara geldiğiniz 2002 yılının sonunda halkın bankalara olan borcu (Tüketici, ihtiyaç ve kredi kartları), 6.4 milyar TL. idi. Bugün bu borç, 120 milyar Tl’ye ulaşmıştır. Yani; 6 yıl zarfında bu borç, 20 kat artmıştır.
Bu gerçekler karşısında halkın tasarruf gücünün olduğu söylenebilir mi?
Aslında dikkatli bir analiz yapılırsa; bankalardaki mevduatların kaydî olarak büyüdüğü görülür. Yani mevduatlar, tasarruf ederek değil, faizlerle büyümüştür ve sistem, paralı kesime çalışmıştır.
Bankalardaki toplam mevduatın yüzde 98’i vadeli mevduattır ve oluşan bu mevduatın yüzde 90’nı, toplam hesapların yüzde 2,5’i kontrol etmektedir. Yani sistem, çok büyük oranda kaydî para üretmektedir. Bu durum, sağlıksızdır ve kimseye hayır getirmez. Zira; üretime, yatırımlara ve istihdama kaynak olması gereken para, belirli bir kesime rant üretmektedir. İşte, basit bir örnek:
Bugün bankalarda 1 milyon liralık mevduatı olan kişilerin, herhangi bir iş yapmalarına lüzum yoktur. Zira; aylık gelirleri, net 15 bin liradır. Ama; 1 milyon lira sermaye ile ticaret veya üretim yapan kişilerin ayda 15 bin lira kazanmaları mümkün değildir. Hatta, kriz anında bu kişilerin batmaları mukadderdir.
2- Verdiğiniz cevaplarda dikkat çekici diğer bir husus, özelleştirme faaliyetleridir. Özelleştirmeyi o kadar hararetli savundunuz ki; “Kâr eden kamu kuruluşları dahî, devlete yüktür.” İfadesini kullandınız ve özelleştirilen kuruluşları, değerinin çok üstünde bir fiyatla sattığınızı belirttiniz. Acaba, öyle midir?. Türk Telekom’dan bir örnekle, değerlendirme yapmakta fayda vardır. Dikkatlerinize arz ediyorum:
23 milyon abonesi olan Türk Telekom’un yüzde 55 hissesi, Hariri ailesine, 12 milyar dolar değer üzerinden satıldı. Bu yıl da yüzde 15 hissesi, yine 12 milyar dolar değer üzerinden satıldı.
10 milyon abonesi olan Yunan Telekom’un yüzde 20 hissesi bu yıl, Alman Telekom’a, 23 milyar dolar değer üzerinden satıldı.
Hariri ailesi, satın aldığı Türk Telekom’un hisselerinin yüzde 50’sini bu yıl, Suudi Oger’e, 22,5 milyar dolar değer üzerinden sattı. Açık ifadeyle Hariri ailesi, aldığı hisselerin yarısını satmak suretiyle verdiği parayı geri almış oldu. Böylece; yüzde 37,5 oranındaki hisseye bedava sahip olmuş oldu. Üstelik; her yıl aldığı kâr payı da, avantası oldu. Yani; altın yumurtlayan bir tavuk, yabancılara ikram edildi.
İnce hesaplara pek aklım ermez. Ama; “Türk Telekom’un özelleştirilmesindeki fayda nedir?” diye, sormadan edemiyorum. Ayrıca; basındaki haberlere göre; Türk Telekom’da, özelleştirilmezden önce51 bin olan çalışan sayısı, 35 bine düşmüştür. Yani Devlet, 16 bin kişinin muhtasar vergilerini ve Sosyal Güvenlik primlerini de kaybetmiştir. Merak ediyorum:
BU TARZ ÖZELLEŞTİRMENİN FAYDASI NEREDEDİR?
6 yıl zarfında yapılan özelleştirmelerden elde edilen gelir, Sayın Başbakan’ın ifadesine göre 50 milyar dolar olmuştur. Dikkat çekicidir:
2009 yılı bütçesinde 57,5 milyar Tl. faiz ödemesi öngörülmüştür. Yani; 6 yıl zarfında elde edilen özelleştirme gelirleri, neredeyse, 2009 yılı faiz giderine eşittir. BU GERÇEK, ACABA, HANGİ BAŞARI HANESİNE YAZILMALIDIR?
Biz küçüklerin, sizler gibi büyüklerin işlerine, tabii ki akıl erdiremeyiz. Avamdan olan bizlerin aydınlatılmaya ihtiyacı vardır. Lütfeder de bizleri aydınlatırsanız; size minnettar kalırız ve gönülden tebrik ederiz. Elbette ki; ef’aliniz, bizler için hüccet olacaktır.
Dikkatli bir vatandaş olarak ve de demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Maliye Bakanı
Ankara
Sayın BAKAN; 24 Aralık 2008
Bütçe müzakereleri sırasında yapılan eleştirilere verdiğiniz cevaplarınızı dikkatle dinledim.
Moral aşılamak, partililerinizi gayrete getirmek için verdiğiniz esprili cevaplar; hiç şüphesiz, siyasî tarihimize yine, esprili ifadelerle geçecektir. Zira; aksini söyleseniz de Türkiye, rahat değildir ve hararetle savunduğunuz bütçe, ülkemize ve milletimize refah getirmeyecektir. Korkarım ki; zaman, beni haklı çıkaracaktır.
Bu mektubumda bütçe rakamları üzerinde durmayacağım. Cevaplarınızın bazı bölümlerini konu ederek, görüşlerimi arz edeceğim. Şöyle ki:
1-Bir cevabınızda, tasarrufların yetersiz olduğunu, insanlarımızın ölçüsüz harcamalar yaptığını ifade ettiniz.
Evet, tasarruflar yetersizdir. Ama bunun sebebi, halkın aşırı harcama yapması değildir. Asıl sebep, halkın tasarruf gücünün olmamasıdır. Nüfusumuzun ancak yüzde 10’u kadar bir kesimi, her şart altında rahattır ve istediği gibi harcamaktadır. Geriye kalan halk kitlelerinin durumu da bellidir ve bilinmektedir:
Pahalılık, halkın çok büyük bir kesimini bunaltmıştır.
Küçük esnaf ve sanatkâr, memur ve işçi, emekli, dul ve yetim zordadır.
Köylü ve çiftçi, perişandır.
İşsizlik büyük boyutlara ulaşmıştır ve sokaklar, vasıflı veya vasıfsız genç işsizlerle doludur.
KOBİ’ler, sağlıksız dış ticaret rejimi sebebiyle, varlıklarını koruyamayacak durumdadır.
Tarım ve hayvancılık çökmüştür ve katma değer yaratamayacak duruma düşmüştür.
Geniş halk kitleleri, altından kalkılamayacak derecede borca batmıştır. Hesap ortadadır: İktidara geldiğiniz 2002 yılının sonunda halkın bankalara olan borcu (Tüketici, ihtiyaç ve kredi kartları), 6.4 milyar TL. idi. Bugün bu borç, 120 milyar Tl’ye ulaşmıştır. Yani; 6 yıl zarfında bu borç, 20 kat artmıştır.
Bu gerçekler karşısında halkın tasarruf gücünün olduğu söylenebilir mi?
Aslında dikkatli bir analiz yapılırsa; bankalardaki mevduatların kaydî olarak büyüdüğü görülür. Yani mevduatlar, tasarruf ederek değil, faizlerle büyümüştür ve sistem, paralı kesime çalışmıştır.
Bankalardaki toplam mevduatın yüzde 98’i vadeli mevduattır ve oluşan bu mevduatın yüzde 90’nı, toplam hesapların yüzde 2,5’i kontrol etmektedir. Yani sistem, çok büyük oranda kaydî para üretmektedir. Bu durum, sağlıksızdır ve kimseye hayır getirmez. Zira; üretime, yatırımlara ve istihdama kaynak olması gereken para, belirli bir kesime rant üretmektedir. İşte, basit bir örnek:
Bugün bankalarda 1 milyon liralık mevduatı olan kişilerin, herhangi bir iş yapmalarına lüzum yoktur. Zira; aylık gelirleri, net 15 bin liradır. Ama; 1 milyon lira sermaye ile ticaret veya üretim yapan kişilerin ayda 15 bin lira kazanmaları mümkün değildir. Hatta, kriz anında bu kişilerin batmaları mukadderdir.
2- Verdiğiniz cevaplarda dikkat çekici diğer bir husus, özelleştirme faaliyetleridir. Özelleştirmeyi o kadar hararetli savundunuz ki; “Kâr eden kamu kuruluşları dahî, devlete yüktür.” İfadesini kullandınız ve özelleştirilen kuruluşları, değerinin çok üstünde bir fiyatla sattığınızı belirttiniz. Acaba, öyle midir?. Türk Telekom’dan bir örnekle, değerlendirme yapmakta fayda vardır. Dikkatlerinize arz ediyorum:
23 milyon abonesi olan Türk Telekom’un yüzde 55 hissesi, Hariri ailesine, 12 milyar dolar değer üzerinden satıldı. Bu yıl da yüzde 15 hissesi, yine 12 milyar dolar değer üzerinden satıldı.
10 milyon abonesi olan Yunan Telekom’un yüzde 20 hissesi bu yıl, Alman Telekom’a, 23 milyar dolar değer üzerinden satıldı.
Hariri ailesi, satın aldığı Türk Telekom’un hisselerinin yüzde 50’sini bu yıl, Suudi Oger’e, 22,5 milyar dolar değer üzerinden sattı. Açık ifadeyle Hariri ailesi, aldığı hisselerin yarısını satmak suretiyle verdiği parayı geri almış oldu. Böylece; yüzde 37,5 oranındaki hisseye bedava sahip olmuş oldu. Üstelik; her yıl aldığı kâr payı da, avantası oldu. Yani; altın yumurtlayan bir tavuk, yabancılara ikram edildi.
İnce hesaplara pek aklım ermez. Ama; “Türk Telekom’un özelleştirilmesindeki fayda nedir?” diye, sormadan edemiyorum. Ayrıca; basındaki haberlere göre; Türk Telekom’da, özelleştirilmezden önce51 bin olan çalışan sayısı, 35 bine düşmüştür. Yani Devlet, 16 bin kişinin muhtasar vergilerini ve Sosyal Güvenlik primlerini de kaybetmiştir. Merak ediyorum:
BU TARZ ÖZELLEŞTİRMENİN FAYDASI NEREDEDİR?
6 yıl zarfında yapılan özelleştirmelerden elde edilen gelir, Sayın Başbakan’ın ifadesine göre 50 milyar dolar olmuştur. Dikkat çekicidir:
2009 yılı bütçesinde 57,5 milyar Tl. faiz ödemesi öngörülmüştür. Yani; 6 yıl zarfında elde edilen özelleştirme gelirleri, neredeyse, 2009 yılı faiz giderine eşittir. BU GERÇEK, ACABA, HANGİ BAŞARI HANESİNE YAZILMALIDIR?
Biz küçüklerin, sizler gibi büyüklerin işlerine, tabii ki akıl erdiremeyiz. Avamdan olan bizlerin aydınlatılmaya ihtiyacı vardır. Lütfeder de bizleri aydınlatırsanız; size minnettar kalırız ve gönülden tebrik ederiz. Elbette ki; ef’aliniz, bizler için hüccet olacaktır.
Dikkatli bir vatandaş olarak ve de demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
22 Aralık 2008 Pazartesi
Dış güçler ve Biz.
Sayın Rahmi TURAN
Hürriyet Gazetesi Yazarı
Sayın TURAN; 22 Aralık 2008
22 Aralık 2008 tarihli ve “GERÇEKLER KURŞUNA DİZİLEMEZ.” Başlığını taşıyan yazınızı okudum. Evet, belirttiğiniz gibidir:
“Dış güçlerin, Türkiye düşmanlığı konusundaki uygulamaları hep aynı olmuştur.
Türkiye’yi yıpratmak isteyen devletler, doğrudan düşmanlık ilân etmiyorlar. Tam tersine, dost görünüyor, yüzümüze gülüyor; bir yandan da, altımızı oymak istiyorlar.”
Elbette ki dış güçler, işlerine gelen en kolay yolu izleyeceklerdir. “ Bir ülkenin dış siyasetini bulunduğu coğrafyası belirler” gerçeğine uygun bir diplomasi rotası izleyerek, risk taşımayan faaliyetlerle, hedeflerine ulaşacaklardır. Dünya siyasî tarihi, bunun örnekleriyle doludur. Bu sebepten dolayı, başkalarının yaptıklarından ziyade, bizim ne yapmamız ve ne yaptığımız konuşulmalıdır.
Sahi; acaba, biz ne yapıyoruz?
Bulunduğumuz coğrafyanın özelliği sebebiyle iç ve dış husumet odaklarının alabildiğine fitne ve fesat dokuduğu; Türkiye’nin üniter yapısını bozmak ve Türkiye’yi bölmek için her çareye başvurduğu bilinirken; okumuş insanlarımız, aydınlarımız, zenginlerimiz ve medyamız, acaba, ne yapmaktadırlar?
Devlet Eski Bakanı Kâmran İnan’ın, “Her ülkenin yüzde 10’luk bir hain kontenjanı vardır. Maalesef, haini bol bir ülkeyiz.” Sözüne uygun düşecek şekilde ihanet ve gaflet içinde olanları, paranın üstündeki yazıyı tanıyabilecek kadar akıllı olan herkes bilmektedir.
Ama; etkili, yetkili, ve sözünü geçirebilecek derecede bilgili olan insanlarımız; âdetâ, dut yemiş bülbül gibi sessizdirler ve BÜYÜK İHANETLERE teslim olmuş gibi bir görüntü vermektedirler.
Yazılı ve görsel medyamız ise; Atatürk’ün Gençliğe Hitâbesi’nde belirttiği ve işaret ettiği ihanet şekillerini görmezden gelerek, dış güçlerle işbirliği yapan ŞÖHRETLERLE doludur. Ve bu şöhretli kişiler, siyasî iktidarlar ve devirler değiştiği halde; her zaman mevkilerini korumuşlar ve etkili olmuşlardır.
Doğan Medya Grubundan örnek vereyim:
Sizin de yazı yazdığınız Doğan Grubu gazetelerinde; başımıza belâ edilen Kürt, Alevi ,Kıbrıs Ermeni, Irak, AB, konularına, dış güçlerin istekleri ve yönlendirmeleri doğrultusunda bakan ve hattâ, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleneklerini, refleksini ve hedeflerini aşağılayan yazar ve çizerler, görev yapmaktadırlar. Öylesine ki; her kalıba giren, istenen istikamette kamuoyu oluşturmakla görevlendirilen bu kişiler; gerçekten millî değerleri savunan, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğümüzün muhafazası için canları dahil, her şeylerini fedâ etmeye hazır olan vatansever, akıllı, ahlâklı ve fazilet sahibi yazarlardan üstün tutulmaktadırlar.
İşte bu fiilî duruma, bir anlam vermekte zorlanıyorum Bu noktada, “Neden ve Niçin?” sorularına, cevap bulamıyorum. ACABA DİYORUM; “Bu kişilerin istihdamında, DIŞ GÜÇLERİN BİR ROLÜ MÜ VAR?”
Sayın TURAN;
Öyle bir noktaya geldik ki; milliyetçilik (millî hars) suç; vatana ve millete hizmet etmek aptallık olarak kabul edilmektedir. Artık millî hedeflerimizi unutmuş ve zillet içersinde, başkalarının vereceği bir parça ekmeği gözleyen şuursuz bir toplum haline gelmiş durumdayız. Merak ediyorum:
YABANCILARA MI KIZALIM; YOKSA, KENDİMİZİ Mİ SORGULAYALIM?
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Hürriyet Gazetesi Yazarı
Sayın TURAN; 22 Aralık 2008
22 Aralık 2008 tarihli ve “GERÇEKLER KURŞUNA DİZİLEMEZ.” Başlığını taşıyan yazınızı okudum. Evet, belirttiğiniz gibidir:
“Dış güçlerin, Türkiye düşmanlığı konusundaki uygulamaları hep aynı olmuştur.
Türkiye’yi yıpratmak isteyen devletler, doğrudan düşmanlık ilân etmiyorlar. Tam tersine, dost görünüyor, yüzümüze gülüyor; bir yandan da, altımızı oymak istiyorlar.”
Elbette ki dış güçler, işlerine gelen en kolay yolu izleyeceklerdir. “ Bir ülkenin dış siyasetini bulunduğu coğrafyası belirler” gerçeğine uygun bir diplomasi rotası izleyerek, risk taşımayan faaliyetlerle, hedeflerine ulaşacaklardır. Dünya siyasî tarihi, bunun örnekleriyle doludur. Bu sebepten dolayı, başkalarının yaptıklarından ziyade, bizim ne yapmamız ve ne yaptığımız konuşulmalıdır.
Sahi; acaba, biz ne yapıyoruz?
Bulunduğumuz coğrafyanın özelliği sebebiyle iç ve dış husumet odaklarının alabildiğine fitne ve fesat dokuduğu; Türkiye’nin üniter yapısını bozmak ve Türkiye’yi bölmek için her çareye başvurduğu bilinirken; okumuş insanlarımız, aydınlarımız, zenginlerimiz ve medyamız, acaba, ne yapmaktadırlar?
Devlet Eski Bakanı Kâmran İnan’ın, “Her ülkenin yüzde 10’luk bir hain kontenjanı vardır. Maalesef, haini bol bir ülkeyiz.” Sözüne uygun düşecek şekilde ihanet ve gaflet içinde olanları, paranın üstündeki yazıyı tanıyabilecek kadar akıllı olan herkes bilmektedir.
Ama; etkili, yetkili, ve sözünü geçirebilecek derecede bilgili olan insanlarımız; âdetâ, dut yemiş bülbül gibi sessizdirler ve BÜYÜK İHANETLERE teslim olmuş gibi bir görüntü vermektedirler.
Yazılı ve görsel medyamız ise; Atatürk’ün Gençliğe Hitâbesi’nde belirttiği ve işaret ettiği ihanet şekillerini görmezden gelerek, dış güçlerle işbirliği yapan ŞÖHRETLERLE doludur. Ve bu şöhretli kişiler, siyasî iktidarlar ve devirler değiştiği halde; her zaman mevkilerini korumuşlar ve etkili olmuşlardır.
Doğan Medya Grubundan örnek vereyim:
Sizin de yazı yazdığınız Doğan Grubu gazetelerinde; başımıza belâ edilen Kürt, Alevi ,Kıbrıs Ermeni, Irak, AB, konularına, dış güçlerin istekleri ve yönlendirmeleri doğrultusunda bakan ve hattâ, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin geleneklerini, refleksini ve hedeflerini aşağılayan yazar ve çizerler, görev yapmaktadırlar. Öylesine ki; her kalıba giren, istenen istikamette kamuoyu oluşturmakla görevlendirilen bu kişiler; gerçekten millî değerleri savunan, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğümüzün muhafazası için canları dahil, her şeylerini fedâ etmeye hazır olan vatansever, akıllı, ahlâklı ve fazilet sahibi yazarlardan üstün tutulmaktadırlar.
İşte bu fiilî duruma, bir anlam vermekte zorlanıyorum Bu noktada, “Neden ve Niçin?” sorularına, cevap bulamıyorum. ACABA DİYORUM; “Bu kişilerin istihdamında, DIŞ GÜÇLERİN BİR ROLÜ MÜ VAR?”
Sayın TURAN;
Öyle bir noktaya geldik ki; milliyetçilik (millî hars) suç; vatana ve millete hizmet etmek aptallık olarak kabul edilmektedir. Artık millî hedeflerimizi unutmuş ve zillet içersinde, başkalarının vereceği bir parça ekmeği gözleyen şuursuz bir toplum haline gelmiş durumdayız. Merak ediyorum:
YABANCILARA MI KIZALIM; YOKSA, KENDİMİZİ Mİ SORGULAYALIM?
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
21 Aralık 2008 Pazar
İslâm Dini ve Dindarlık
Sayın Serdar Turgut
Akşam Gazetesi Yazarı 31 Ocak 2008
Sayın Serdar Turgut;
31 Ocak 2008 tarihli ve "Dindarlık, bu mu?" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Elbette dindarlık, bu değildir. Bu; düpedüz, din sömürüsüdür.
Sizin üzerinde çalıştığınız, araştırdığınız öze göre konuyu, açalım:
İnsan, Kâinatın hülâsasıdır. Bu sebeple de, yaratılmışların en şereflisi olarak ilân edilmiştir. İnsanın bu özelliğinin kaynağı; Allah tarafından kendisine, hiçbir canlıya verilmeyen İRADE ve HÜRRİYET sıfatlarının verilmiş olmasıdır. Bu sebeple de insan, aslını aramak ve dâimâ kendisinden üstün bir kudreti aramak zorundadır. Aslını ararken de; "Kimim, nereden geldim, ne olacağım ve nereye götürüleceğim?" suallerini sormaktan, kendini alamaz. İşte bu aslını aramak AŞKINA, DİN denir.
Kuantum ve Kozmik açısına gelince:
Âlemdeki sırrı çözmek, aklın işi değildir; Allah, kapıları araladıkça insanlar, ilmen yeni buluşlara ve yeni keşiflere ulaşırlar. Bugün kozmik âlemle ilgili olarak, insanlık âleminin bildiği, bilmediğine oranla, bir nokta kadardır. Bir ayet meâli ile konuyu, biraz açayım:
"Allah, öyle bir Allah'tır ki; âlem-i arzda yarattığının bir mislini, âlem-i semâda yaratmıştır!" Bu âyet nazil olunca Abdullah İbni Abbas, Hz. Ali’ye gelerek; "Ya Ali! ben, bu âyetin mânâsından bir şey anlamadım" deyince, Hz. Ali, "Anlaşılmayacak ne var? mânâsı gayet açıktır. Allah, arzda yarattığının bir mislini, semâ âleminde de yaratmıştır:" diye cevap vermiştir. Abdullah İbn-i Abbas, "yine anlamadım deyince, Hz. Ali, "Daha açık söyleyeyim; Şu anda, semâ âleminde, senin gibi bir Abdullah İbni Abbas, benim gibi bir Aliyyebni Ebu Talip, yaşıyor!" diye cevap vermiştir.
Sayın Turgut;
Fen ve ilim, henüz bu noktaya ulaşamadı. Nasıl ki vaktiyle Kâinat, bulunduğumuz güneş sisteminden ibaret zannediliyor idiyse ve bugün yüz binlerce yıldızın ve âlemin varlığı kabul ediliyorsa; bir gün, bu âyetin mânâsındaki sırrı da insanlık âlemi, keşfedecektir! Bu sebepten dolayıdır ki; gerçek anlamdaki bilim adamları, "Bu âlem, imkân âlemidir; “olmaz!” diye bir görüş kabul edilemez!" derler ve alanlarındaki çalışmalarına devam ederler. Bu da, aslında, Allah'ın bir emridir. Bu hususla ilgili olarak bir âyetin mânâsı, şöyledir: "Arz üzerinde dolaşınız; hilkate nasıl başlandığını öğreniniz!" Ne yazık ki; İslâm âlemi bu gerçeklerden uzak yaşamıştır ve keşifler, buluşlar, Batı ülkelerine nasip olmuştur. Zirâ; Allah, kim ararsa, kapıları ona açar!
Din konusuna tekrar dönelim:
FITRAT, oluştur. TABİAT'da, diziliştir. DİN ise; oluş ve dizilişin İNTİZAMIDIR! Yani; Allah, yeryüzünde naibi kıldığı insanlara, görev vermiştir. Nasıl yaşayacaklarının yolunu göstermiş ve neticede de, ne olacaklarının âkibetini, beyan etmiştir. En önemlisi de; zorlama yapmamıştır ve her şeyi, insanlara bahşettiği irade ve hürriyet sıfatlarına terk etmiştir. Konu açılmışken; bir önemli ve ince hususu belirtmek istiyorum:
Bir sürü olaylarla karşılaşıyoruz ve değişik insanların hallerini gözlemliyoruz. İnsan vardır ki; ilmiyle, yaptıklarıyla, ahlâk ve faziletiyle, bütün insanlık alemini, kendisine hayran bırakır. Yine insan vardır ki; vahşetiyle, ahlâksızlığı ile, yaptıkları ile, canavarları dahi utandırır. Bu durumda, hangi insanı, Allah'ın yeryüzündeki naibi ve Allah'ın muhatabı kabul edeceğiz? İşte bu noktada, yine, Büyük Kitap Kur'an imdadımıza yetişir. Şöyle ki:
Kur'an'da değişik hitap tarzları vardır. Bazı yerde "Ey İNSAN",bazı yerde de, "Ey NÂS" hitapları yer alır. Tefsirlere bakacak olursak; her iki hitaptan da,İNSAN manasının çıkarıldığını görürüz. Acaba, öyle midir? Biraz açalım:
Arapça, çok beliğ ve zengin bir dildir. Her kelime, türediği köküne göre mânâ kazanır. Arapça'da İNSAN kelimesinin kökü, ÜNS'tür. ÜNS'ün mânâsı dost ve yakın demektir. Kur'an'da "EY İNSAN!" hitabıyla, Allah'a dost ve yakın olan insanlar kast edilir. Nâs, kelimesinin türediği kök ise; NİSYAN'dır.Nisyanın manası ise; UNUTMAKTIR. Kur'an'da "EY NAS!" hitabıyla, Allah'ı unutanlar kast edilir.
Kısacası; insanların ULVÎ ve SÜFLÎ karakterleri mevcuttur. İhtiras ve nefislerinin arzularını frenleyip, ULVİ KAREKTERİNİ öne çıkararak muhitine, ülkesine, milletine ve hattâ bütün insanlık âlemine hizmet edenler, hakikî İNSANDIR. Bunlar, Allah'ın makbul tuttuğu insanlardır. İhtirâs ve nefislerinin arzularına yenik düşüp, SÜFLİ KAREKTERLERİNİ öne çıkararak yalan söyleyenler, inançları siyaset malzemesi yapanlar, insanların ve kamunun mallarına tecavüz edenler, hakikatleri gizleyenler, başkalarının zararına kasalarını dolduranlar, zulmedenler, sahip oldukları nimet ve imkânlarını muhitinin, ülkesinin, milletinin ve hatta bütün insanlık aleminin hayrına kullanmayanlar, münâfıklar, fitne ve fesat doğuranlar, insan görümündeki canlılardır. Bunlar, Allah'ın lânet ettiği ve ebedî azaba mahkûm edeceğini beyan ettiği kimselerdir. Aslında; bu gibi kişileri, Hz .Peygamberimiz de işaret etmiştir. Bu husustaki açık emirleri vardır:
1- Kişi, neyi çok seviyorsa; bütün tâat ve ibâdeti onadır.
2- Tâat ve ibâdetlerin kabulü için, helâl kazanmak şarttır.
3- Yalanı olanın, dini olmaz.
4- Cömert, fâsık da olsa, Cehennem'e girmez; hasis, âbid de olsa, Cennet'e giremez.
5- İmân etmedikçe Cennet'e giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de, imân etmiş sayılmazsınız.
6- Zekâtı olmayanın, dini olmaz.
Sayın Turgut;
Şimdi oturunuz ve dindarlığın ne olduğunu, bütün cihâna duyurunuz! Türbanı, İslâm’ın şartı haline getirerek, insanları aldatanların hakkındaki kararı, herkesin irfanı versin! Ne yazık ki; fenâ adamlar, tarih boyunca insanların inançlarını sömürerek makam, mevki ve servet sahibi olmuşlardır. İslâm’a ilk darbeyi de, Emevî saltanatını kuran Şam Valisi MUAVİYE vurmuştur. O günden itibaren de, İslâm, şekilciliğe hapsedilmiştir. Ne yazık ki; “din adamıyım” diye geçinen kişiler, bu gerçekleri, hiçbir yerde ve hiçbir zaman, dile getirmemişlerdir. Zaten, çoğunun bilgileri de yoktur ya!
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Akşam Gazetesi Yazarı 31 Ocak 2008
Sayın Serdar Turgut;
31 Ocak 2008 tarihli ve "Dindarlık, bu mu?" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Elbette dindarlık, bu değildir. Bu; düpedüz, din sömürüsüdür.
Sizin üzerinde çalıştığınız, araştırdığınız öze göre konuyu, açalım:
İnsan, Kâinatın hülâsasıdır. Bu sebeple de, yaratılmışların en şereflisi olarak ilân edilmiştir. İnsanın bu özelliğinin kaynağı; Allah tarafından kendisine, hiçbir canlıya verilmeyen İRADE ve HÜRRİYET sıfatlarının verilmiş olmasıdır. Bu sebeple de insan, aslını aramak ve dâimâ kendisinden üstün bir kudreti aramak zorundadır. Aslını ararken de; "Kimim, nereden geldim, ne olacağım ve nereye götürüleceğim?" suallerini sormaktan, kendini alamaz. İşte bu aslını aramak AŞKINA, DİN denir.
Kuantum ve Kozmik açısına gelince:
Âlemdeki sırrı çözmek, aklın işi değildir; Allah, kapıları araladıkça insanlar, ilmen yeni buluşlara ve yeni keşiflere ulaşırlar. Bugün kozmik âlemle ilgili olarak, insanlık âleminin bildiği, bilmediğine oranla, bir nokta kadardır. Bir ayet meâli ile konuyu, biraz açayım:
"Allah, öyle bir Allah'tır ki; âlem-i arzda yarattığının bir mislini, âlem-i semâda yaratmıştır!" Bu âyet nazil olunca Abdullah İbni Abbas, Hz. Ali’ye gelerek; "Ya Ali! ben, bu âyetin mânâsından bir şey anlamadım" deyince, Hz. Ali, "Anlaşılmayacak ne var? mânâsı gayet açıktır. Allah, arzda yarattığının bir mislini, semâ âleminde de yaratmıştır:" diye cevap vermiştir. Abdullah İbn-i Abbas, "yine anlamadım deyince, Hz. Ali, "Daha açık söyleyeyim; Şu anda, semâ âleminde, senin gibi bir Abdullah İbni Abbas, benim gibi bir Aliyyebni Ebu Talip, yaşıyor!" diye cevap vermiştir.
Sayın Turgut;
Fen ve ilim, henüz bu noktaya ulaşamadı. Nasıl ki vaktiyle Kâinat, bulunduğumuz güneş sisteminden ibaret zannediliyor idiyse ve bugün yüz binlerce yıldızın ve âlemin varlığı kabul ediliyorsa; bir gün, bu âyetin mânâsındaki sırrı da insanlık âlemi, keşfedecektir! Bu sebepten dolayıdır ki; gerçek anlamdaki bilim adamları, "Bu âlem, imkân âlemidir; “olmaz!” diye bir görüş kabul edilemez!" derler ve alanlarındaki çalışmalarına devam ederler. Bu da, aslında, Allah'ın bir emridir. Bu hususla ilgili olarak bir âyetin mânâsı, şöyledir: "Arz üzerinde dolaşınız; hilkate nasıl başlandığını öğreniniz!" Ne yazık ki; İslâm âlemi bu gerçeklerden uzak yaşamıştır ve keşifler, buluşlar, Batı ülkelerine nasip olmuştur. Zirâ; Allah, kim ararsa, kapıları ona açar!
Din konusuna tekrar dönelim:
FITRAT, oluştur. TABİAT'da, diziliştir. DİN ise; oluş ve dizilişin İNTİZAMIDIR! Yani; Allah, yeryüzünde naibi kıldığı insanlara, görev vermiştir. Nasıl yaşayacaklarının yolunu göstermiş ve neticede de, ne olacaklarının âkibetini, beyan etmiştir. En önemlisi de; zorlama yapmamıştır ve her şeyi, insanlara bahşettiği irade ve hürriyet sıfatlarına terk etmiştir. Konu açılmışken; bir önemli ve ince hususu belirtmek istiyorum:
Bir sürü olaylarla karşılaşıyoruz ve değişik insanların hallerini gözlemliyoruz. İnsan vardır ki; ilmiyle, yaptıklarıyla, ahlâk ve faziletiyle, bütün insanlık alemini, kendisine hayran bırakır. Yine insan vardır ki; vahşetiyle, ahlâksızlığı ile, yaptıkları ile, canavarları dahi utandırır. Bu durumda, hangi insanı, Allah'ın yeryüzündeki naibi ve Allah'ın muhatabı kabul edeceğiz? İşte bu noktada, yine, Büyük Kitap Kur'an imdadımıza yetişir. Şöyle ki:
Kur'an'da değişik hitap tarzları vardır. Bazı yerde "Ey İNSAN",bazı yerde de, "Ey NÂS" hitapları yer alır. Tefsirlere bakacak olursak; her iki hitaptan da,İNSAN manasının çıkarıldığını görürüz. Acaba, öyle midir? Biraz açalım:
Arapça, çok beliğ ve zengin bir dildir. Her kelime, türediği köküne göre mânâ kazanır. Arapça'da İNSAN kelimesinin kökü, ÜNS'tür. ÜNS'ün mânâsı dost ve yakın demektir. Kur'an'da "EY İNSAN!" hitabıyla, Allah'a dost ve yakın olan insanlar kast edilir. Nâs, kelimesinin türediği kök ise; NİSYAN'dır.Nisyanın manası ise; UNUTMAKTIR. Kur'an'da "EY NAS!" hitabıyla, Allah'ı unutanlar kast edilir.
Kısacası; insanların ULVÎ ve SÜFLÎ karakterleri mevcuttur. İhtiras ve nefislerinin arzularını frenleyip, ULVİ KAREKTERİNİ öne çıkararak muhitine, ülkesine, milletine ve hattâ bütün insanlık âlemine hizmet edenler, hakikî İNSANDIR. Bunlar, Allah'ın makbul tuttuğu insanlardır. İhtirâs ve nefislerinin arzularına yenik düşüp, SÜFLİ KAREKTERLERİNİ öne çıkararak yalan söyleyenler, inançları siyaset malzemesi yapanlar, insanların ve kamunun mallarına tecavüz edenler, hakikatleri gizleyenler, başkalarının zararına kasalarını dolduranlar, zulmedenler, sahip oldukları nimet ve imkânlarını muhitinin, ülkesinin, milletinin ve hatta bütün insanlık aleminin hayrına kullanmayanlar, münâfıklar, fitne ve fesat doğuranlar, insan görümündeki canlılardır. Bunlar, Allah'ın lânet ettiği ve ebedî azaba mahkûm edeceğini beyan ettiği kimselerdir. Aslında; bu gibi kişileri, Hz .Peygamberimiz de işaret etmiştir. Bu husustaki açık emirleri vardır:
1- Kişi, neyi çok seviyorsa; bütün tâat ve ibâdeti onadır.
2- Tâat ve ibâdetlerin kabulü için, helâl kazanmak şarttır.
3- Yalanı olanın, dini olmaz.
4- Cömert, fâsık da olsa, Cehennem'e girmez; hasis, âbid de olsa, Cennet'e giremez.
5- İmân etmedikçe Cennet'e giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de, imân etmiş sayılmazsınız.
6- Zekâtı olmayanın, dini olmaz.
Sayın Turgut;
Şimdi oturunuz ve dindarlığın ne olduğunu, bütün cihâna duyurunuz! Türbanı, İslâm’ın şartı haline getirerek, insanları aldatanların hakkındaki kararı, herkesin irfanı versin! Ne yazık ki; fenâ adamlar, tarih boyunca insanların inançlarını sömürerek makam, mevki ve servet sahibi olmuşlardır. İslâm’a ilk darbeyi de, Emevî saltanatını kuran Şam Valisi MUAVİYE vurmuştur. O günden itibaren de, İslâm, şekilciliğe hapsedilmiştir. Ne yazık ki; “din adamıyım” diye geçinen kişiler, bu gerçekleri, hiçbir yerde ve hiçbir zaman, dile getirmemişlerdir. Zaten, çoğunun bilgileri de yoktur ya!
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)