8 Mart 2009 Pazar

Dış siyaset dikkat ister.

Sayın Ali BABACAN
Dışişleri Bakanı
Ankara 8 Mart 2009

Sayın BAKAN;

NTV Televizyonunda yayımlanan söyleşinizi dikkatle izledim.
Türkiye’nin dış meseleleriyle ilgili konularda geniş kapsamlı mülâkat, günü geldiğinde hem sizi ve hem de Türkiye’yi zora sokabilir. Zira; bir ülkenin dış politikasını, bulunduğu coğrafyası belirler. Değişen veya gelecekte değişecek şartlara göre yeni oluşumlar meydana gelebilir. Ayrıca; bir ülkenin çıkarlarına uygun olan gelişmeler, başka ülkeleri rahatsız edebilir. Bunun önemini, Fransa’nın ünlü Devlet Başkanı DE GAULLE, gayet veciz ve herkesin dikkatini çekecek şekilde şu sözleriyle belirtmiştir:

“Fransa’nın dış meseleleriyle ilgili olarak beyanat vereceğim zaman günlerce düşünürüm; düşündüklerimi not ederim; bu notları, işin uzmanlarına vererek yazılı metin haline getirtirim. Konuşacağım zaman da, asla ve asla o metnin dışına çıkmam.”

NTV Televizyonunda canlı olarak yayınlanan programda, “Amerika bizim stratejik ortağımızdır.” sözünü söylediğiniz için, bu mektubumu yazdım.

Evet, ABD’nin stratejik ortağımız olduğu kesindir. Merak edilen; bu ortaklıkta ağırlıklı olarak hangi ülkenin çıkarları söz konusudur? Sorum, kimseyi şaşırtmamalıdır. Sebebine gelince:

ABD Dışişleri Bakanı Hilary CLİNTON, Başbakan’la ve sizinle yaptığı görüşmelerden sonra basına yaptığı açıklamasında, “PKK ile mücadeleyi görüştük. Türkiye’nin demokrasisinden ve etnik yapısından bahsettik. Başkan OBAMA, Türkiye’nin yardımı ile dünyayı değiştirecek.” sözlerini söylemiştir.

ABD dışişleri Bakanının bu açıklaması, zihinleri karıştırmış ve tereddütler yaratmıştır.

Türkiye’nin demokrasisi ve etnik yapısı, Amerika’yı niçin ilgilendirmektedir? Ve OBAMA, dünyayı nasıl ve hangi istikamette değiştirecektir ve ABD’nin hedefi nedir? Bu hedefte; Irak’ın, Şİİ BÖLGESİ, SÜNNİ BÖLGESİ ve KÜRT BÖLGESİ olmak üzere üç parçaya bölünmesi mi vardır?

CLİNTON’ın, “Türkiye’nin demokrasisinden ve etnik yapısından bahsettik.” sözleri, ne anlama gelmektedir? Türkiye’ye bir federasyon veya bir Kürt Devletinin kurulması mı önerilmektedir?

Meramımı daha iyi anlatmak için geçmişten bazı örnekler vermek istiyorum. Şöyle ki;

1-Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu sınırlarına itirazı olduğu gerekçesiyle ABD, LOZAN ANLAŞMASI’nı onaylamamıştır.

2-Milliyet Gazetesi Yazarı Hasan Pulur, 13 Nisan 1995 tarihli yazısının bir bölümünde şunları yazmıştır:

“Geçenlerde Akademi üyelerinden emekli Büyükelçi Sayın Oğuz Gökmen’in bir yazısını okuyorduk.

Oğuz Gökmen, eski, dağınık, perişan bir dosyadan söz ediyordu. Dosyada, şimdi KUZEY IRAK denilen yörelerin, Birinci Cihan Savaşı ve Kurtuluş Savaşından sonraki hazin, elemli hikâyesi var…

Dosyada bir fotoğraf…Lozan’da İsmet Paşa ve İngiltere’nin baş delegesi Lord Curzon…

Misak-ı Millî sınırları içinde kalan Musul ve Kerkük’ün âkibeti, iki ülkenin, Cemiyet-i Akvam gözetiminde yapılacak görüşmelere bırakılmış.

Yerli halk, Türkiye diyor; İngiltere, diretiyor. Türkiye plebisit, halk oylaması istiyor; İngilizler, “Buranın halkı cahildir.” diye karşı çıkıyor ve Nasturi İsyanı başlıyor. Hristiyanlığın bir mezhebi olan Nasturilerin isyanı kısa sürede bastırılıyor….

Yıllarca süren savaştan sonra, yeni Türk Devletini kuranlardan Musul ve Kerkük’ü almak için direnen İngilizler, yeni bir isyan hazırlığına giriyorlar.

Oğuz Gökmen’in anlattığına göre, “CERİDE D’ORİENT” Kulübünde iki kişi bezik oynamaktadırlar. Biri, Türkiye’nin Başbakanı Fethi Okyar, diğeri de İngiltere Büyükelçisi Lindsay’dır.

İngiliz büyükelçisi bir ara iskambil kâğıtlarını bırakıp, Türkiye Başbakanına hayırlı önerilerde bulunuyor:

“Ekselans; bırakınız artık şu MUSUL ve KERKÜK hayallerini, bakın başınıza ne belâlar geliyor.”

İngiliz elçisi gelen belâları hatırlatırken, gelecek belâların müjdesini de verir:

“Bu işin peşini bırakırsanız, Musul Petrollerinden size pay veririz, limanlarınızın yapımı için kredi açarız.”

İngiliz Elçisi, baklayı ağzından çıkarır:

“Üstelik; bir daha ülkenizde zinhar bir KÜRT İSYANI çıkmayacağını taahhüt ederiz.”
Fethi Okyar, İngilizin bamteline basar:

“Ama sizin, Irak üzerindeki MANDA SÜRENİZ bitmek üzere…”

Ne gam! Emperyalizmin oyunu biter mi?

“Tasanız o olsun; biz, o süreyi hemen uzatırız.”

Sonra ne mi oldu?

Şeyh Sait İsyanı başlar; genç Türkiye Cumhuriyeti bu isyanı bastırır. Ama, MUSUL ve KERKÜK de gider.

İngiliz elçisinin dediği çıkmıştır.”

3-Güneri Civaoğlu’nun 2 Şubat 1991 tarihli ve “İKİ YARBAY” başlığını taşıyan yazısından bir bölüm şöyledir:

Hyati Regeny Otelinin 11. katında bir dairede, ABD Kuvvetleri Ordu Sözcülüğü Merkezinde Amerikalı yarbayın sözleri…

Amerikalı yarbayla duvara asılı dev Ortadoğu haritasının önündeyiz.

Sağ elinin avuç içini Musul/Kerkük vilâyeti olan geniş alanda gezdiriyor. Ve sakin bir sesle kelimeleri, tane tane seçerek anlatıyor:

“İşte KÜRT DEVLETİ burada kurulur. Savaş bitecek, Saddam çökmüş olacak. Bu yörede devlet kalmayacak. Devlet otoritesinden yoksun bir boşluk doğacak. Kürtler, bir devlet kurarak, buradaki boşluğu dolduracaklar. BELKİ, TÜRKİYE’DEN DE TOPRAK İSTERLER.

Ona, anımsatıyorum:

“Türkiye, bunu kabul etmeyeceğini açıklamış bulunuyor.”

Amerikalı Yarbay, “O ZAMAN ÇARPIŞACAKSINIZ!” diyor.

Soruyorum:

“Türkiye’nin düzenli orduları, silâhları, topları, zırhlıları, tankları, uçakları, füzeleri var. Böyle büyük bir güce nasıl karşı koyarlar? Hem gerek Suriye, gerek İran, Irak’ın toprak bütünlüğü için açık tavır koymuş bulunuyorlar. Onların da bölgede bir Kürt devleti oluşmasına göz yumacaklarına, nasıl ihtimal veriyorsunuz?”

Amerikalı Yarbayın verdiği yanıt, düşündürücüdür:

“Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerin de yakında, çok silâhları olacaktır. Saddam’ın bıraktığı silâhlar, onlara kalıyor. Belki Türkiye’de sizinkilerden bile ileri silâhları olacak. Uçakları, tankları, füzeleri, zırhlıları, helikopterleri, havaalanları, vs. gibi”

Sayın Bakan;

İnsanlar unutabilirler. Ama; Devletlerin hafızalarının güçlü olması gerekir.

Görülmektedir ki; vaktiyle varsayım olarak değerlendirilen olaylar, bugün gerçekleşmiştir. Amerikalı Yarbayın söylediklerinin önemli bir kısmı da gerçekleşmiştir. Bundan sonra nelerin olacağını, sorumlu mevkilerde bulunanlar daha iyi bilirler. Merak ediyorum:

Program yapımcısı size, yukarıda bahsettiğim olaylarla bağlantılı sorular sorsaydı; acaba, cevabınız ne olurdu? Zorlanmaz mıydınız?

Bu sebeplerden dolayı önemli mevkilerde görev yapan DEVLET ve SİYASET adamlarının; hislere hitap etmekten ziyade, “Her makamın bir sözü ve her sözün bir makamı vardır.” gerçeğini, akıldan çıkarmamaları gerekir.

Hedefleri ve sorunları büyük olan Türkiye’de görev üstlenenlerin; Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanımaları, tarih ve coğrafya bilmeleri, dünya siyasî tarihini irdelemesini başarmaları ve dünya coğrafyasında Türkiye’nin konumunun önemini iyi anlamaları şarttır.

Aksi halde DEVLET, iddiasını ve hedeflerini kaybeder. Hüner; DEVLETİ, kurallarına göre işleterek, milleti topyekûn bir büyük hedefe yönlendirebilmektir.

Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.

7 Mart 2009 Cumartesi

Kurumların önemi ve iktidarlar

Sayın Mehmet Ali Birand
Posta Gazetesi Yazarı 7 Mart 2009

Sayın Birand;

Günün gelişmelerine uyduğu için 14 Şubat 2009 tarihli ve “Sıra Türk Silâhlı Kuvvetlerinde” başlığını taşıyan yazınızı konu etmek istiyorum.

Söz konusu yazınızın bir bölümünde şu ifadeleri kullanmışsınız:

“Türk Silâhlı Kuvvetleri uzun süredir sıkıntı içinde. Özellikle Ergenekon davası çerçevesinde, geçmişteki bazı uygulamalardan-darbe tecrübeleri hatırlatılarak- sürekli eleştiriliyor. Bu durum da, TSK’nın moralini bozuyor. “Askeri yıpratma kampanyası” gibi algılanıyor. Daha da kötüsü, cepheleşme giderek derinleşiyor. Kamuoyunun Türk Silâhlı Kuvvetleri’nden beklentisi, dünden bu güne, tüm iddiaları incelemek için soruşturmasını yapması ve kendi içini temizlemesidir. Bizlere düşen görev ise, askerin itibarsızlaştırılması girişimlerine karşı durmaktır.”

Sayın Birand;

Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin, uzunca bir süreden beri sıkıntı içinde olduğu doğrudur. Çünkü; siz ve sizler gibi düşünenlerin teşvikleriyle iç ve dış husumet odaklarının hedefi haline getirilmiştir. Haksız yere ve gerçek dışı olarak Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni hedef almış durumdasınız. Kamuoyundan gizlemeye çalıştığını husus da şudur:

Hak ve hakikat, şahıslarla kaim değildir. Şahıslarla ancak ve ancak, zulüm payidar olur. Bir DEVLET, ancak ve ancak, sağlam kurumları ile ayakta durabilir ve yücelir.

Bunu sağlamak için de DEVLETİN ve REJİMİN, ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletilmesi şarttır. Bu hususta KURUM ve KURULUŞLARA ve de FARTLERE düşen görev, REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşımaktır.

Şimdi, bu gerçekler tahtında bir durum değerlendirmesi yaparak, Devletin işletiliş biçimini irdeleyiniz. Bunu da, yaşadığımız olayları örnek göstererek yapınız. İşte, basit bir örnek:

Milletin HÜR İRADESİNİ tecellî ettirecek bir seçime gidiyoruz. Ama, İKTİDAR, yürürlükteki kanun, nizam ve yönetmelikleri yok farz ederek DEVLETİN bütün imkânlarını, kendi lehine seçime sokuyor.

Seçimleri yürütmekle görevli Yüksek Seçim Kurulu, Tunceli Valisi için savcılıklara SUÇ DUYURUSUNDA bulunmuştur. Ama İKTİDAR, Tunceli Valisi’ne sahip çıkmaktadır. Seçimle ilgili olarak Bakanların ve Milletvekillerinin ve hatta Belediye Başkanlarının Seçim Kanunlarını ihlâl ettikleri herkesin malûmudur. Âdetâ, DEVLETE ve DEVLETİN GELENEKLERİNE meydan okunmaktadır.

Bu olup, bitenler karşısında bakıyorum da, “DEMOKRASİ” sözcüğünü dillerinizden düşürmeyen sizler, seslerinizi çıkarmıyor ve REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU göstermiyorsunuz. Tek hedefiniz, mahiyeti henüz daha bilinmeyen bir davayı konu ederek, Türk Silâhlı Kuvvetlerini NİŞANGÂH tahtasına oturtmaktır. Âdetâ, GÖLGE AVINA çıkmış durumdasınız. Bugünden taze bir örnek:

Söyleşi yapma şerefine eriştiğiniz ABD Dışişleri Bakanı CLİNTON, Başbakan Erdoğan’la yaptığı görüşmeden sonra, “PKK ile mücadeleyi görüştük. Türkiye’nin demokrasisinden ve etnik yapısından bahsettik.” açıklamasını yapmıştır. Ayrıca, Obama’nın bir ay içinde Türkiye’yi ziyaret edeceğini açıklayarak, “Obama, Türkiye’nin yardımı ile dünyayı değiştirecek” demiştir.

Merak edip, “Türkiye’nin demokrasisi ve etnik yapısı sizi, niçin ilgilendiriyor? Obama, göreve başladığı gün yaptığı konuşmasında, 72 etnik gruptan oluşan Amerikan halkına, ULUS DEVLET vurgusu yapmadı mı?” diye sormak aklınıza gelmedi mi? Bir örnek daha:

Kısa adı İSRA olan Uluslar arası Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği adındaki bir dernek, bugün Diyarbakır’da, Diyarbakır Valisi’ni de yanına alarak “Toplu nigâh” adı altında AKP Diyarbakır Belediye Başkanı adayı lehine, kamyonlar dolusu beyaz eşya dağıtarak seçim propagandası yaptı.

Bu derneğin Genel Başkanı İsmail Hakkı Turuncu, Derneğin Türkiye’de 450 üyesinin olduğunu açıklamıştır.

Merak edilmez mi? Bu derneği uluslararası yapan husus nedir? Kurucuları kimlerdir ve bu derneğin hedefleri nedir? Yardım da samimiyseler, niçin seçim zamanını seçtiler? Bu derneğin dış bağlantıları nedir?

Tabii, bu gibi basit konular sizleri hiç ilgilendirmez. Zira; sizlerin ilgi alanı, Türk Silâhlı Kuvvetleri’dir.

Sayın Birand;

Bir defa değil, bin defa düşünerek karar veriniz ve Türk Silâhlı Kuvvetleri’nden elinizi çekiniz. Hedefiniz, gerçekten demokrasi ise; DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ haline getirilmemesi için mücadele ediniz. Zira; Devletin çarkı bir bozulursa; onarmak ve işler vaziyete getirmek çok zamanımızı alır.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

Satırbaşı TV-16 Temmuz 2002

Kürt sorunu ve ABD

Sayın Nazlı Ilıcak
Sabah Gazetesi Yazarı 30 Temmuz 2008

Sayın Nazlı Ilıcak;

29 Temmuz 2008 tarihli ve "Bombalar niye patlıyor" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Kerkük'te patlayan bombalar hakkında ahkam keserek, Güngören'deki patlamayı konu etmişsiniz. PKK'nın açıklamasını da yeterli bularak, "bu yüzden, "Kandil değil de, yoksa Ergenekon tutuklamalarına karşı bir güç gösterisi mi" diye düşünmeye başlamışsınız!

İNSAF!

O kadar şaşırtıcı yorumlar yapıyorsunuz ki; Başkalarının Türkiye hakkında yürüttükleri HUSUMET ve HEDEFLERİNİ örtmek ister gibi bir tavır sergiliyorsunuz.

Bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri sebebiyle bilinen gerçek bellidir:

Başkaları, açık ifadeyle ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL, bu netameli bölgede kendi kendine yetersiz ve daima başkalarına muhtaç; "Otur!" denilen yerde oturan ve "Kalk!" denilen yerde kalkan; iç ve dış gailelerle boğuşan huzursuz, mutsuz, ZAYIF bir TÜRKİYE arzu etmektedirler. Bu yüzden de iç ve dış siyasetimizi ve de ekonomimizi, kendi hedefleri doğrultusunda şekillendirmek isterler.

Soğuk harp dönemlerinde Türkiye; bir taraftan daima kendilerinden yana hükümetler arzu eden Batı ülkeleriyle, Türkiye'yi Komünist yapmak isteyen Rusya ve Çin'in, Mücadele ARENASI haline getirilmiştir. Sovyet Blokunun yıkılmasından sonra da, Türkiye'nin rahat bir nefes alacağını düşünenler, daima yanılmışlar ve olanları, iyi analiz edememişlerdir.

Bu hususta, geçmiş dönemdeki bir yazınız ile konuyu, biraz açmak istiyorum:

Tercüman Gazetesi'nde yayınlanan yazınızın tarihi, 24 Nisan 1992; yazınızın başlığı, "Özal ve İstikrarsızlık" şeklindedir.

Sözkonusu bu yazınızda, Türk-Bulgar, Türk-Yunan, Türkiye-Azerbaycan ilişkileriyle, Irak krizi ve Ermeni meselesi konularını işlemişsiniz.

Irak krizi ile ilgili görüşlerinizi şu şekilde dile getirmişsiniz:

"Dünya, böyle bir kriz karşısında üzüntü duyarken, Özal'ın yorumu: "Bir devletin başına böyle bir şans, 100 senede bir gelir. Masaya oturacağız, bir koyup, üç alacağız."

Bu sözün tercümesi: Musul ve Kerkük'ü alabiliriz!

Sonuç: Türkiye, masanın dışında kaldı, Irak'ın kuzeyinde Saddam'ın hakimiyeti kırıldı. İstikrarsız bölgede, PKK'nın güçlenmesi imkanı doğdu. Üstelik Saddam, Apo ile yandaşlarına silah yardımı yaptı.

Turizm ve nakliye başta olmak üzere, ekonomik zararın haddi hesabı yok."

Sözkonusu yazınızın "HEP'in ve APO'nun Umudu" başlığını taşıyan bölümünde ise, şu ifadeleri kullanmışsınız:

"Şu sıralar, Türkiye'nin umudu olmaktan çıkan Cumhurbaşkanı'nın, TV'de Kürtçe yayın yapılsın teklifiyle, HEP'çilerin umudu haline geldiğini görüyoruz. HEP'çiler, "Özal, bizim genel başkanımız olsun" demişler. (Sabah Gazetesi, 23 Nisan 1992). Bundan bir müddet önce (25 Mart 1992 Milliyet) Abdullah Öcalan da, Özal'ı methederek, meseleyi onunla çözmenin daha kolay olacağını, şu sözlerle açıklamıştı:

"Bizi,en iyi anlayan Özal'dır. Belki, beni aramayı da düşünüyordur. Bizim soruna, çözüm bulacaksa Özal bulacaktır. Kürt olduğunu söylüyor, federasyondan bahsediyor. Konuyu, en iyi Özal biliyor."

Özal, hem dış politikada, hem iç politikada İSTİKRARSIZLIĞI temsil ediyor. Çelişkili tavırlarıyla, olur olmaz umutlar veriyor, Türkiye'yi sıkıntıya sokuyor.
Halbuki Türkiye'nin İSTİKRARA ihtiyacı var."

Şimdi, günümüze gelelim:

28 Temmuz 2008 tarihli Sabah Gazetesi'nde "Kemalizm'i AKP sarstı, iyi geçinin" başlığı ile sunulan haber yazının içeriği şöyledir:

"Kürt lider Talabani, DTP'nin AKP konusundaki tavrını eleştirdi.

Celal Talabani'nin lideri olduğu Kürdistan Yurtseverler Birliği'nin (KYB) Ankara temsilcisi Bahroz Galali, DTP'nin, AKP konusundaki tavrını eleştirdi. Galali, "Şimdiye kadar Türkiye'deki Kemalist ilkeleri kim sarstı? Kuşkusuz ki, AKP ve Türkiye'de Kemalizm, hep Kürtlere karşı oldu" iddiasında bulundu.

Bahroz Galali, KYB sitesince yayınlanan makalesinde, DTP'nin ikinci kurultayın bu günlerde yapılmasının özellikle önemli olduğunu belirterek, "Demokrasi ve barış destekçisi" Türk'ün genel başkan olarak seçilmesini, "CESUR" bir adım olarak nitelendirdi. DTP'nin, Türkiye'deki demokratik mücadele ile başedebilmesi amacıyla "Barşçıl, ılımlı ve esnek bir politika"yı benimsemesi gerektiğini de savunan Galali, makalesinde, gelecek yıl Türkiye'de yapılacak yerel seçimler konusunda da, DTP'yi uyardı.

Galali, DTP'nin "Gül Demeti" politikasını izlememesi halinde "Önümüzdeki seçimlerde DTP'nin elindeki belediyeleri kaybedeceği ve AKP'nin galip geleceği konusunda kuşku yok" diye yazdı.

DTP'nin AKP ile derin görüş ayrılığı içinde olduğunu, sık sık hissettiklerini belirten Galali, PKK'ya hiç değinmediği makalesinde şöyle devam etti:

"Şimdiye kadar Türkiye'deki Kemalist ilkeleri kim sarstı? Kuşkusuz ki AKP ve Türkiye'de Kemalizm hep, Kürtlere karşı oldu. Meseleyi şöyle ifade edelim: Kürtler için hangisi daha iyi? Türkiye'de, Kemalizm'in güçlü olması mı, zayıf olması mıdır? Bu soru, AKP'yi rakip görenler tarafından cevaplandırılsın. Bence bu, çok büyük bir siyasi hata. AKP, Kürt sorunu konusunda, önceki iktidar partilerinden çok daha iyi."

Sayın Ilıcak;

Türkiye'nin maruz kaldığı sorunları masaya yatırarak, "kürt sorununun" ne olduğunu ve nasıl yapılırsa Kürt sorununun çözüleceğini bir düşününüz ve henüz daha mahiyeti meçhul "Ergenekon" olayı ile "Darbe karşıtlığı" yayın ve gösterilerin hangi amaca yönelik olduğunu anlamaya çalışınız. Tabii, günün kafa karıştırıcı olayların havasına uymayacaksanız!

Unutulmamalıdır:

İnsanların hayatları, milletlerin ve devletlerin hayatlarına göre çok kısadır.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

Gerçekler, hislerle örtülemez.

Sayın Akif Beki
Radikal Gazetesi Yazarı 6 Mart 2009

Sayın Beki;

6 Mart 2009 tarihli ve “Demirel’le Mahşerde” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Görüşüm şudur:

Siz Türkiye'yi ve Türk milletini iyi tanımıyorsunuz, tarih ve coğrafya bilmiyorsunuz, dünya siyasi tarihini irdelemesini başaramamışsınız ve dünya coğrafyasında Türkiye'nin konumunun önemini hiç anlamamışsınız. Bu sebeple de Süleyman Demirel'i, kendi his terazinizde tartarak değerlendirmeye çalışmışsınız. Bu da normaldir. Zira Demirel'e husumet beslemeyi siyasi ilke haline getiren bir ekolün mensubusunuz. Bu sebeple de beyin kıvrımlarınızda Demirel düşmanlığı dolaşmaktadır.

Sözü uzatmayacağım. İstediğim şudur: 28 Şubat'la ilgili aşağıdaki görüşlerime tutarlı bir cevap vermenizdir:

Erbakan Hükümetini yıkmak ve yeniden Çiller'in başbakanlığını sağlamak için ABD, İngiltere ve İsrail'in planlı bir şekilde hareket ettikleri bilinen bir gerçektir. Ama bu çalışmaların içine Genelkurmay'ı dâhil etmek yanlıştır. 28 Şubat'a geliş süreci incelenirse, görüşlerimin doğruluğu anlaşılacaktır. Şöyle ki:

1-1995 seçimlerinden sonra Erbakan'la Yılmaz'ın hükümet kurma çalışmaları başlayınca Tansu Çiller, ortalığı velveleye verdi ve Refah Partisi'ni PKK'dan daha tehlikeli ilân ederek Mesut Yılmaz'a "Bir koltuk uğruna memleketi karanlığa gömme." diye çağrıda bulundu.

2- Anayol Hükümeti, Yılmaz'ın Başbakanlığı'nda kuruldu. TBMM'ne Tansu Çiller'in yolsuzluk dosyaları gelince Çiller, aklanma şartı ile gizliden gizliye Erbakan’la hükümet kurma çalışmalarını başlattı. Tam bir mutabakat sağlanınca, Anayol Hükümeti yıkıldı. Bu süreçte en önemli rolü, Refah Partisi oynadı.

3-Refahyol Hükümeti kurulurken yapılan protokolün gizli bir maddesi vardı. Bu maddeye göre bir yıl zarfında bir erken seçim söz konusu olursa Erbakan istifa edecek ve Çiller'in Başbakanlığında seçime gidilecekti.

4-Hükümet kurulur kurulmaz Çiller plânını uygulamaya koyarak Meral Akşener vasıtasıyla, vaktiyle Erbakan'ın konuşmalarına ait olan kasetleri basına servis etmeye başladı. Yabancı istihbarat birimleri de bu hususta yardımcı oldu.

5-Diğer taraftan başta Şevki Yılmaz olmak üzere bazı Refah Partili Milletvekilleri Meclis'te ve gittikleri yerlerde ölçüsüz konuşmalar yapmaya başladılar. Kayseri Belediye Başkanı ve Sultanbeyli Belediye Başkanı Resmi Bayramlarda Lâiklik, Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı söylemleriyle ortalığı germeye başladılar.

6-Başbakan Erbakan, askerlere verdiği davetlerde içki yasağı koyarak tartışmalara sebep oldu. Dış gezilerde ölçüsüz davranışlarda bulunarak, lüzumsuz tartışmalara sebebiyet verdi. Tarikat liderlerine Başbakanlık Konutunda verdiği yemek, bardağı taşıran damla oldu. Tarikat liderlerinin bu yemeğe kisveleriyle katılmaları, önceden hazırlanan bir provokasyondur.

7-Erbakan'dan ve Refah Partisi'nin üst seviye yöneticilerinden destek alan Sincan Belediye Başkanı ölçüyü iyice kaçırarak, ortalığın iyice gerilmesine sebep oldu. Susurluk'ta meydana gelen kazadan sonra yabancı istihbarat servisleri düğmeye bastılar ve bu sebeple Çiller ile Erbakan'ın arası iyice açıldı. Çiller, Kafaya koymuştu: Meydana gelen gerginliklerden istifade ederek, tekrar Başbakan olacaktı.

8-Tabii, Hükümet kurulduğu andan itibaren meydana gelen olaylar ve provokasyonlar, Genelkurmay dışında Garnizonları germeye yetmişti. Kuvvet ve Kolordu Komutanları, sıkıntıya düşmüşlerdi. İşin başından beri gelişmeleri dikkatle izleyen Genelkurmay ve bilhassa Genelkurmay Başkanı, Bir darbe ortamının yaratılması için çalışanların faaliyetlerini gayet iyi teşhis etmişlerdi. Karadayı, bu gerginliğin giderilmesi için Cumhurbaşkanı Demirel'in devreye girmesini istiyor ve bu hususta Demirel'i bilgilendiriyordu. Hatta Ocak 97 başında Demirel' e Genelkurmay’da bir birifing verilmişti.

9- Konular, 28 Şubat'taki Milli Güvenlik Kurulu'nun gündemine taşınarak tartışıldı. Gayet gergin geçen bu toplantı sonunda alınan kararlar, kamuoyuna duyuruldu ve Hükümetin gerekenleri yapması istendi. Başlangıçta Erbakan, toplantı zaptını imzalamadı. Demirel, o günkü toplantıda, Erbakan'ı zorlamadı ve Erbakan'ı ikna edeceğine güvenerek işi, zamana bıraktı. Nitekim Erbakan 2 gün sonra Kararları imzaladı. En önemli madde, temel eğitimin sekiz yıla çıkarılması kararı idi.

10-Bu durumdan Çiller hiç memnun olmadı. Çünkü O, Erbakan'ın hemen istifa edeceğini ve Başbakanlık koltuğuna kendisinin oturacağını umuyordu. Bu sebepten dolayı Çiller, hükümet çalışmalarını aksatmaya ve zorlaştırmaya başladı. Diğer taraftan da, İçişleri Bakanlığı vasıtasıyla askerleri rahatsız edecek teşebbüslerde bulunuyordu. Çünkü, ABD'ye güveni tamdı ve bu sayede tekrar Başbakan olacağını zannediyordu.

11- Bu dönemde Erbakan'a ait kaset savaşları, hızını arttırmıştı. Çiller, Erbakan'a istifa etmesi için baskılarını sürdürüyordu. Erbakan, sebebini iyi bilmediğimiz baskılar karşısında, en nihayet 18 Haziran 1997 tarihinde istifa etti ve istifa mektubunu Cumhurbaşkanı'na sunarken, yeterli desteği bulduklarını ve hükümet kurma görevinin Çiller' e verilmesini talep etti. Gelişen olaylar, askerleri daha da germişti ve rahatsızlık, had safhaya ulaşmıştı.

12-Cumhurbaşkanı Demirel,hükümeti kurma görevini, Mesut Yılmaz'a verdi. Burada bir soru sorulması gerekir. O da şudur: "Hükümet kurma görevi Tansu Çiller'e verilseydi ne olurdu?". Bana göre, muhakkak surette bir darbe olurdu. Çünkü, ABD, yeniden şekillendirmek istediği Ortadoğu Projesi için bir darbe hedefliyordu. 28 Şubat'ta, Genelkurmay'ın geleceği ve isteneni gören politikası, bunalımı, darbesiz atlatmamıza sebep olmuştur. Bu gerçeği, bilâhare Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, "Demirel gibi bir Cumhurbaşkanı olsaydı hiç şüphesiz, 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül müdahaleleri meydana gelmezdi" sözleriyle belirtmiştir.

Akıl sahipleri düşünmelidirler:

Bir darbe niyeti olsaydı askerler, bunu, 28 Şubat'ta gerçekleştirirlerdi. Milli Güvenlik Kurulu Kararları, Erbakan'ın istifasını sağlamak için olsaydı Erbakan, 1 Mart günü istifa etmek zorunda kalırdı. Erbakan 3,5 ay sonra istifa ettiğine göre herkes, bu 3,5 aylık zaman zarfında olup, bitenleri araştırmalı ve Çiller'in üstlendiği rolü bilmelidirler. Karadayı’nın Basına yansıyan "Erbakan’ı ikna etmek için çok uğraştım." sözleriyle "Cumhurbaşkanı Demirel'le gayet uyum içindeydik" sözlerini bir darbeye yorumlamak, hala Türkiye'yi bir darbe ortamına sürüklemek isteyenlerin (askerlerin dışında) ekmeğine yağ sürer. Zaten, Türkiye'ye husumet besleyen iç ve dış odaklar, Türkiye’yi bir darbe ortamına sürüklemek istemektedirler.

28 Şubat'ı bahane ederek, tekrar, tekrar bu sürecin bir darbe olduğunu söyleyenler ve yorum yapanlar hiç şüphesiz, Türk Silâhlı Kuvvetleri'ni hedef almışlardır. Maksatları da Türk Silahlı Kuvvetleri'ni tahrik ederek, bir darbe ortamını yaratmaktır. ABD, İngiltere ve İsrail, bir darbe vukuunda Türkiye'nin bir iç savaşa sürükleneceğini hesap etmektedirler ve bunu sağlamak için çalışmaktadırlar.

Türk Silahlı Kuvvetleri, böyle bir oyuna düşmeyecek kadar tedbirlidir ve olayları gayet iyi izlemektedir. Ama, Orduya yönelen saldırılara, aklıselim sahiplerinin sessiz kalmaları da doğru değildir. Orduyu hedef alanların durumları bellidir ve kimlikleri de bilinmektedir.
Şimdilik bu kadar

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

Not: Övülmesi gerekenleri kötülemek, kötülenmesi gerekenleri övmek, bir milletin yıkım sebebidir.

6 Mart 2009 Cuma

29 Şubat ve Provokatörler.

Sayın Taha AKYOL
Milliyet Gazetesi Yazarı 6 Mart 2009


Sayın AKYOL;

4 Mart 2009 tarihli ve “Karadayı Açıklıyor” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Huyunuz ve genel politikanız hiç değişmemiş. Her fırsatta 28 Şubat olayını, hislerinizin tahtında yoğurarak, demokrasi havariliğine soyunmuşsunuz. Çelik-Çomak oynarcasına bu olayı evirip, çevirip, 28 Şubat’ın askerî bir müdahale olduğunu ispatlamaya çalışmaktasınız.

Evet; 28 Şubat sürecinde askerlerin bir tavrı olmuştur. Ama; bu tavır, bir darbe niteliği taşımamıştır. Zira; askerler, konuları, Millî Güvenlik Kurulu’na taşımışlardır. Bu da gayet normaldir. Çünkü, Millî Güvenlik Kurulu, Anayasa’ya uygun bir kurumdur. İyi ki de vardır.

Evet; askerlerin tavrı, bir reaksiyondur. Bir aksiyon olmuştur ki; askerler, hakları olan bir reaksiyonu göstermişlerdir. Başta Başbakan Erbakan olmak üzere bazı kişi ve kurumların, REJİMLE ve DEVLET GELENEKLERİ ile bağdaşmayan davranışlar sergilediklerini, herhalde görmemiş ve bilmemiş olamazsınız.

Başbakan Erbakan’ın; “Şimdi rektörler, Türbanlıların önünde selâm duracaklardır.” sözünü, resmi davetlerde uyguladığı içki yasağını, Tarikat şeyhleri ve cemaat liderlerinin kisveleriyle iştirak ettikleri Başbakanlık Konutundaki yemek davetini; Milletvekilleri Şevki Yılmazla, Halil İbrahim’in ateşli nutuklarını; Kayseri ve Sultanbeyli Belediye Başkanlarının tahrik edici söz ve davranışlarını yok farz ederseniz; birçok kişi, sizin gibi düşünebilir.

O süreçte bunlar yaşandığına göre; herkesin bir reaksiyon göstermesi ve uyarıcı tavır koyması, gayet normaldir. Bu bakımdan, askerlerin o günlerde gösterdikleri reaksiyonu, bir darbe olarak nitelemeniz ve bugün dahi aynı kanaatle ısrarcı olmanızın bir anlamı ve geçerli bir gerekçesi yoktur.

“Efendim, memlekette demokrasi vardır. Siyasî, iradeye kimse müdahalede bulunmamalıdır.” denebilir. Ama; unutulmamalıdır ki: DEVLETİ ve REJİMİ ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre İŞLETMEK; devlete ve rejime sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşımak, SİYASÎ İKTİDARLARIN vazgeçilmez, en önemli görevidir.

Türkiye, netameli ve başkalarının hedefleri olan bir coğrafyadadır. İç ve dış husumetlere maruz kalacağı gayet tabiidir. Türkiye’yi karıştırmak, huzursuz etmek, germek, iç ve dış gailelere boğmak, hedef kovalayan iç ve dış husumetlerin en büyük hedefleri arasındadır. Zira; sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı içersinde geçirebileceği 15-20 yıllık bir zaman dilimini yakalayan Türkiye’nin, neleri yapabileceğini ve hangi hedeflere ulaşabileceğini, başkaları gayet iyi bilmektedirler.

Türkiye’nin SİYASÎ TARİHİNİ iyi bilenler, gerçekleri de gayet iyi görürler. Göremeyenler veya görmek istemeyenler, ya gafildir veya kamuoyunun iyi bilmediği bir MİSYONUN takipçisidir.
1950’li, 1960’lı ve 1970’li yılları aklın, mantığın ve ilmin süzgecinden geçirirseniz; Türkiye’yi kural dışı olaylara iten ve DEVLETİ, sokağa mağlûp ettiren PROVOKASYONLARIN da gerçek mihraklarını anlamış olursunuz. Ki; bu provokasyonlarda görev üstlenenleri Hasan Cemal, “Kimse kızmasın, kendimi yazdım” adlı kitabında gayet açık belirtmiştir. Bugün, ister sağ ve ister sol görüşlü olsun; medyada önemli konumları olan bazı kişilerin geçmişte, Türkiye’yi bir darbe ortamına sürüklemek için neler yaptıklarını görmek mümkündür. Bu kişiler bugün, demokrasi havarisi görüntüsüne bürünerek, devamlı surette Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni hedef almaktadırlar.

Bu, demokrasi savunucuları, her nedense; çarpık Seçim ve Siyasî Partiler Kanunları yüzünden göstermelik bir demokrasimizin olduğunu, keyfî uygulamalarla DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ haline getirildiğini, her nedense görmezden gelmektedirler.

Genelkurmay eski Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı’yı konu ettiğiniz için görüşümü beyan etmek zorundayım. 28 Şubat sürecini gayet iyi izlediğim için görüşüm ve tespitim şudur:

28 Şubat, bir askeri müdahale değildir. Eğer askerler müdahale niyetinde olsalardı; 28 Şubat gecesi bir darbe yaparlardı. Zira; Erbakan, o gün istifa etmemiştir. Erbakan, 18 Haziran 1997 tarihinde “Baskılara dayanamıyorum” diyerek istifasını sunmuştur. Evet; Erbakan baskıya maruz kalmıştır. Ama bu baskı, askerlerin baskısı değildir. Bu baskı, tekrar Başbakanlık koltuğuna oturmak için yanıp, tuştan ve 1995 seçimleri sathı mailinde ve de seçimlerden sonra “Refah Partisi, PKK’dan da tehlikelidir.” diyen Tansu Çiller’den gelmiştir. Ki; Tansu Çiller’in bu baskılarının sebebini ve o günlerde neler yaptığını, bugüne kadar araştıran ve irdeleyen çıkmamıştır.

Herkesin gözünden kaçan veya bazılarının, işlerine gelmediği için hiç konuşulmayan önemli bir husus da, Karadayı’nın, 28 Şubatla ilgili olarak söylediği, “Gerek 27 Mayıs 1960’ta, gerek 12 Mart 1971’de ve gerekse 12 Eylül 1980’de Demirel gibi bir Cumhurbaşkanı olsaydı; hiç şüphesiz, o müdahaleler olmazdı” sözleridir. Siz de hiç konuşmadınız ve hiç konu etmediniz.

Merak etmek hakkım değil midir?

Netameli bir süreçten geçtiğimiz ve zor günlere yelken açtığımız bu zamanda, Türk Silâhlı Kuvvetlerini hedef alan husumetlere iştirak etmenize de bir anlam veremiyorum.

Beni aydınlatırsanız, size minnettar olurum ve teşekkür ederim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

Gerçek demokrasi ile göstermelik demokrasinin miyarı

Sayın Rauf Tamer,
Sabah Gazetesi Yazarı
İstanbul 22 Kasım 1999



22 Kasım 1999 tarihli ve “Revizyon” başlığını taşıyan yazınızı okuyunca; fikren, tarihin derinliklerine doğru seyahate çıktım.

Bilinen, bildiğiniz ve herkesin bildiği gerçek şudur:

Debdebeli, tantanalı bir saltanat,
Göz kamaştırıcı bir servet,
Kuvvetli bir ordu,
Bunlar yetmiyormuş gibi etrafında, “Sen bizim Rabbimizsin!” diye tapan ve huzurunda eğilip bükülen bir sürü insan; FİRAVUNU, firavun yapmıştır.

Nerede ve ne zaman olursa olsun; tarihin, asla ve asla tekzip edemediği gerçek şudur:

Firavun’u yaratan ortam varoldukça, Firavun özentileri daima, toplumların başına musallat olmuştur.

Lütfen; bu gerçekler tahtında düşününüz ve kendi vücut ikliminizde bulunan; sessiz- sözsüz, bizsiz-sizsiz konuşan; “sus” dendiği zaman susmayan ve adına VİCDAN denilen manevi varlığınıza sorunuz:

Hiç kitap yazmadan profesör,
Hiç ticaret yapmadan trilyoner ve hatta katrilyoner,
Hiç siyaset yapmadan Genel Başkan ve Başbakan olabilmenin yolunu bulan; insan karakterinin en süflî yönlerini istismarda inanılmaz başarılar kazanan; müthiş drama yeteneği sayesinde yalanları ile ünlenen kişi etrafında birleşmek, bu ülkeye ve bu millete ne gibi bir fayda sağlayacaktır?

Fiilen siyaset yapanları bir tarafa bırakınız; böyle bir çağırı,
ANA KAİDELERE ve ANA BELGELERE göre işleyen bir DEVLET ve işleyen bir REJİM arayan; REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşıyan; çaresiz ve iradesine ipotek konmuş vatandaşların gönüllerini rencide edip, kalplerini kırmaz mı?

Göstermelik bir kongre, kişisel çıkar ve ihtiraslara dayalı aşikâr bir gayretin varlığının reddine yetmez ve bu fiili durum, geçmişte yaşananlarla da izah edilemez. Zira;

Demokrasilerin “ŞAHDAMARI” olarak kabul edilen seçimler; HÜR, ÂDİL ve eşit şartlarda yapıldığı zaman bir kıymet ifade eder.

HİLE, ENTRİKA ve GASP ETME arzusuna dayalı seçimler; hiçbir yerde ve hiçbir zaman, Demokrasilerin ŞAHDAMARI işlevini görememiştir. Bu tarz seçimler; daima, halkı dışlayan DİKTATÖR ÖZENTİSİ liderler yetiştirmiştir.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.