Sayın Mehmet Ali Birand
Posta Gazetesi Yazarı
İstanbul 29 Mayıs 2009
Sayın BİRAND;
29 Mayıs 2009 tarihli ve “Hem öldürüp, hem de barış arayamazsın!” başlığını taşıyan yazınızı okudum. Yazınızın bir bölümünde, şu ifadeleri kullanmışsınız:
“Devlet hariç herkes bir öneride bulunuyor Kürt sorunuyla ilgilisi gelişmeleri izlerken, hep bu senaryolar aklıma geliyor. Devletin seyirci kaldığı ve yerinden kıpırdamak dahi istemediği bir ortamda -ki, bu tehlike giderek yaygınlaşıyor- göreceksiniz orasından burasında parmak sokanların sayısı artacaktır. Akıl verme adına demeçler yaygınlaşacak, Konferanslar düzenlenecek ve bir gün kendimizi her kafadan başka bir sesin çıktığı bir Uluslararası ortamda bulabileceğiz. Cumhurbaşkanı Gül’ ün uyarısının temelinde işte bu gerçekler yatıyor. Bazı işler uzatılır, gereken adımlar siyasi cesaretsizlik nedeniyle atılamazsa, Uluslararası aktörler hemen ortaya çıkar. Manzaraya bir baksanıza… DTP lideri Ahmet Türk, bir şeyler yapılması gerektiğine dikkat çekiyor. Cumhurbaşkanı sık, sık uyarıda bulunuyor. Asker de olaya farklı yaklaşıyor. Kandil’den mesaj üstüne mesaj geliyor. Günlük hayatımızı etkileyen bu sorunu biz böylesine ortada mı bırakacağız? Kandil’e mi bırakacağız? Yine yazımın başına dönüyorum. Eğer bir sorunu görmezden gelirsek, o sorun ortadan kalkarmış gibi bir alışkanlığımız var. Tam tersine, işin ucunu sıkı tutmazsak, başka tuzaklara düşeriz. Olayın Uluslararası foruma taşınması en çok bizlere zarar verdirir.”
Merak ettiğim husus şudur:
Yıllardan beri ortaya attığınız, savunduğunuz “KÜRT SORUNU” size göre nedir ve nasıl çözülür?
Bugüne kadar bu, varettiğiniz soruna ait herhangi bir çözüm ortaya koymadınız. Daha doğrusu; zamirinizde gizlediğiniz çözümün şeklini tarif etmediniz. Ayrı bir Kürt Devletinin kurulmasını mı, bir federasyon mu veya bizlerin düşünemediği bir başka oluşumu mu arzu etmektesiniz?
Hemen, hemen her yazınızda DEVLETİN, seyirci kaldığını vurguluyorsunuz? Size göre DEVLET, ne yapmalıdır?
Kürt sorunu diye ortaya atılan bu konuya, zaten orasından, burasından parmak sokanların sayısı azımsanmayacak derecede fazladır. Akıl verme adına içten ve dıştan demeçler verenlerin sayısı da küçümsenemeyecek derecede çoktur. Uluslar arası aktörler, zaten yıllardan beri devrededirler. Uluslar arası konferansların da haddi hesabı yoktur. Yani; konu, uluslar arası foruma taşınmış durumdadır.
Uluslar arası aktörler, Türkiye’nin bölünmesi için ellerinden geleni yapmaktadırlar ve her çareye başvurmaktadırlar.
Manzaraya da bakalım:
DTP lideri Ahmet Türk ve DTP milletvekilleri, ne istediklerini açık, açık söylemektedirler. 29 Mart seçimlerinden sonra Kürt devletinin sınırlarının çizildiğini, açık bir şekilde söylediler.
Kandil’den mesaj üstüne mesaj yağıyor. Arkadaşınız Hasan Cemâl, Kandil’e giderek, Karayılan’ın mesajlarını da iletti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Çözüme çok yaklaştık.” Sözlerini söyleyerek, zaten uyarılarını yapıyor. Ama; O da, çözümün nasıl olacağını veya olması gerektiğini açık bir şekilde söylemiyor.
Askerin de olaya nasıl yaklaştığı bellidir. Asker, ÜNİTER YAPIMIZIN korunmasını gayet açık bir şekilde ifade ederek, soruna nasıl yaklaştığını belli ediyor ve bu tavrı da işin başından beri bilinmektedir.
Sayın BİRAND;
Kürt sorununun günlük hayatımızı etkilediği doğrudur. Bu etki de, terör sebebiyledir. Ki; terör, en fazla da, haklarını savundukları bölge halkına zarar vermektedir. Fukara halkın tarlaya, yaylaya ve dağa çıkmasına izin verilmemektedir. Bölge halkı, seçimlerde dahî, terör örgütünün silâhlı tehdidi altındadır. Üstelik halk, feodal yapının gereği olarak bazı ağaların, bazı aşiret reislerinin ve bazı tarikat liderlerinin esiri durumundadır.
Buna rağmen siz, gerçekleri yansıtan yazılar yazacağınıza, kafaları karıştıran yazılar yazarak, uluslar arası aktörlerle aynı çizgide buluşmaktasınız.
Acaba, bunun sebebi nedir? Ve en önemlisi, siz, ne yapmak istiyorsunuz? Konuyu, vatani bir gerekçeye ve hizmet arzusuna dayanarak mı gündeme getiriyorsunuz veya başkalarını memnun etmeye mi çalışıyorsunuz?
Gerçekten merak ediyorum. Bu hususta beni aydınlatır ve bilgilendirirseniz, çok memnun olurum ve hatta minnettar kalırım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
29 Mayıs 2009 Cuma
25 Mayıs 2009 Pazartesi
İhanet, terazide tartılmaz.
Sayın Cengiz ÇANDAR
Referans Gazetesi Yazarı
İstanbul 25 Mayıs 2009
Sayın ÇANDAR;
24 Mayıs 2009 tarihli ve “Ergenekon ve müttefikleri ve dış dünya” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
“ERGENEKON NEDİR?” sorusunu kendiniz sormuşsunuz.
Verdiğiniz cevap da bir Cengiz Çandar klasiğidir ve ibret vericidir: İşte, Ergenekon cevabınız:
“İKTİDAR değişikliğini ASKERÎ DARBE yoluyla arayanların, bu amaçla askerî darbeyi gerekli ve meşru kılacak ORTAMI HAZIRLAMAK İÇİN yürüttükleri faaliyetlere ve bunun ÖRGÜTLENMESİNE verilen isim.”
Henüz daha mahiyeti iyi bilinmeyen ve nasıl sonuçlanacağı belli olmayan bir dava hakkında kesin hüküm vererek beyanda bulunmanız, kamuoyunca iyi bilinmeyen bir MİSYONUNUZUN varlığına işaret etmektedir.
Aslında; bunun böyle olabileceğine dair ipucunu da, şu sözlerinizle açığa çıkarmış durumdasınız:
“Ergenekon’un “DIŞ KONJOKTÖR TALİHSİZLİĞİ” tam da bu noktada başlıyor. Zira; dış konjoktörün “İSTİKRARSIZLAŞAN” bir Türkiye’ye hiçbir tahammülü yok. “İSTİKRARLI” bir Türkiye talep ediyor.”.
Acaba, öyle midir?
Kesin olarak açıklamadığınız DIŞ KONJOKTÖR, gerçekten istikrarlı bir Türkiye mi istiyor veya kendilerine tabi bir Türkiye mi istiyor?
Daha açık sorayım:
Dış konjoktör bu bölgede; kendi kendine yeterli ve başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş; dünya üzerinde kurulan ve kurulacak her masaya eşit ağırlıkta oturmasını başaran; sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı içinde hedef kovalayan ve her hedefi gerçekleştirdikten sonra yeni hedeflere yönelen ve de refah içinde yüzen GÜÇLÜ BİR BÜYÜK TÜRKİYE ister mi?
Değişik sorayım:
Dış konjoktör için uygun olan; kendi kendine yetersiz ve daima başkalarına muhtaç; “OTUR!” denilen yerde oturan ve “KALK!” denilen yerde kalkan; iç ve dış gailelerle boğuşan ve hedeflerini unutan huzursuz, mutsuz ve başkalarına tabi ZAYIF BİR TÜRKİYE değil midir?
Geçmişe bir bakalım:
1960, da 1971’de, 1980’de Türkiye, kural dışı olaylara maruz kalmıştır. Türkiye’yi darbe ve müdahalelere götüren kargaşa ortamlarını da, bugün sizin “DIŞ KONJOKTÖR” olarak ifade etmeye çalıştığınız AMERİKA yaratmıştır. Bu gerçeği en iyi bilenlerden birisiniz. Çünkü, o oluşumlarda görev almıştınız.
Bugün dahi görevinizin devam ettiğine inanıyorum. İspatı da, “BU TARZ OLUŞUMLARA AMERİKA’DAN İZİN YOK!” ifadenizdir.
Sayın ÇANDAR;
Bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri sebebiyle Türkiye, gerçekten zordadır. Zaten, hiçbir zaman rahat edememiştir. Bunun sebebi de; daima bir birleriyle kavga eden, zıtlaşan bir toplum yapısı oluşturma faaliyetleridir. Kendi çıkar ve hedeflerini koruyan DIŞ KONJOKTÖR, bu işi, gayet güzel başarmıştır. Başta Amerika olmak üzere gelişmiş BATI ÜLKELERİ; daima kendilerinden yana hükümetler arzu etmişlerdir. Türkiye’yi, bölgede güçlü kılacak atılım ve politikalar, hayranı olduğunuz DIŞ KONJOTÖR tarafından engellenmiştir.
Adnan Menderes’in Sovyetler Birliği ile temasa geçmesi, 27 Mayıs İhtilâli’ne giden süreci başlatmıştır.
Süleyman Demirel’in Şubat 1967’de Sovyetler Birliği ile 7 Büyük Projeyi kapsayan Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması imzalaması, 12 Mart 1971 müdahalesine giden süreci başlatmıştır.
Yine Süleyman Demirel’in 12 Aralık 1976’da Sovyetler Birliği ile 14 büyük projeyi kapsayan ikinci Teknik ve İşbirliği Anlaşması imzalaması, 12 Eylül 1980 İhtilâli’ne giden süreci başlatmıştır.
Bu olaylar, uzun vadeli bir plânın gereği olarak meydana getirilmiştir. Bundan sonra nelerin olacağını ve nelerin olması gerektiğini en iyi bilenlerden olduğunuz için, teferruata girmeyeceğim. Ancak şunu ifade edebilirim:
Dayandığınız DIŞ KONJOKTÖR, Türkiye’yi, yeni bir darbe ortamına hazırlamak istemektedir. Bu ortamı hazırlamak için de bu sefer, MEDYAYI kullanmaktadır. Bunu, bugüne kadar başaramayışının sebebi de, Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin, böyle bir tuzağa düşmeyecek kadar dikkatli ve uyanık olmasıdır. Bu sebepten dolayı da, belirli odaklar ve kişiler, dıştan aldıkları desteklerle Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni yıpratmak ve tahrik etmek için olağanüstü gayret sarf etmektedirler. Onun için de “ Darbe” ve Darbeciler” sözcükleri, psikolojik silâh olarak kullanılmaktadır.
“DIŞ KONJOKTÖR, NİYE DARBE İSTESİN?” sorusunu sorabilirsiniz. Cevabım da şudur:
ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL, bir darbe yapıldığı takdirde, Türkiye’de bir iç savaşın çıkacağını hesap etmektedirler ve hatta çıkacağına inanmaktadırlar. Kendilerince psikolojik ortamın hazırlandığını zannetmektedirler. Bunun için de; kendi çıkar ve hedeflerine hizmet eden HAİN veya GAFİLLERİ seferber etmişlerdir.
HAİN veya GAFİL sözcükleri kimseyi rahatsız etmemelidir. Zira; her ülkenin ve her milletin hainlerinin veya gafillerinin olduğu tarihen sabittir ve örnekleri çoktur. Devlet Eski Bakanı Kâmran İnan, “MAALESEF, HAİNİ BOL BİR ÜLKEYİZ.” sözleriyle, bu gerçeği gayet net olarak ifade etmiştir. Merhum Attila İlhan ise, “MAALESEF AYDINLARIMIZ, TANZİMAT’TAN BERİ BATININ MÂNEVİ AJANLARI GİBİ DAVRANMAKTADIRLAR.” sözleriyle, herkesi uyarmak istemiştir.
Sayın ÇANDAR;
Yazılarınızda devamlı olarak tek yönlü fikir aşılamaya çalıştığınız için, konulara belki bu gözle de bakarsınız diye bu mektubumu yazdım. Bu konuların tartışılmasını istiyorum. İsterseniz ve kabul ederseniz; sağlayacağınız bir televizyonda, sizinle tartışmaya hazırım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Referans Gazetesi Yazarı
İstanbul 25 Mayıs 2009
Sayın ÇANDAR;
24 Mayıs 2009 tarihli ve “Ergenekon ve müttefikleri ve dış dünya” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
“ERGENEKON NEDİR?” sorusunu kendiniz sormuşsunuz.
Verdiğiniz cevap da bir Cengiz Çandar klasiğidir ve ibret vericidir: İşte, Ergenekon cevabınız:
“İKTİDAR değişikliğini ASKERÎ DARBE yoluyla arayanların, bu amaçla askerî darbeyi gerekli ve meşru kılacak ORTAMI HAZIRLAMAK İÇİN yürüttükleri faaliyetlere ve bunun ÖRGÜTLENMESİNE verilen isim.”
Henüz daha mahiyeti iyi bilinmeyen ve nasıl sonuçlanacağı belli olmayan bir dava hakkında kesin hüküm vererek beyanda bulunmanız, kamuoyunca iyi bilinmeyen bir MİSYONUNUZUN varlığına işaret etmektedir.
Aslında; bunun böyle olabileceğine dair ipucunu da, şu sözlerinizle açığa çıkarmış durumdasınız:
“Ergenekon’un “DIŞ KONJOKTÖR TALİHSİZLİĞİ” tam da bu noktada başlıyor. Zira; dış konjoktörün “İSTİKRARSIZLAŞAN” bir Türkiye’ye hiçbir tahammülü yok. “İSTİKRARLI” bir Türkiye talep ediyor.”.
Acaba, öyle midir?
Kesin olarak açıklamadığınız DIŞ KONJOKTÖR, gerçekten istikrarlı bir Türkiye mi istiyor veya kendilerine tabi bir Türkiye mi istiyor?
Daha açık sorayım:
Dış konjoktör bu bölgede; kendi kendine yeterli ve başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş; dünya üzerinde kurulan ve kurulacak her masaya eşit ağırlıkta oturmasını başaran; sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı içinde hedef kovalayan ve her hedefi gerçekleştirdikten sonra yeni hedeflere yönelen ve de refah içinde yüzen GÜÇLÜ BİR BÜYÜK TÜRKİYE ister mi?
Değişik sorayım:
Dış konjoktör için uygun olan; kendi kendine yetersiz ve daima başkalarına muhtaç; “OTUR!” denilen yerde oturan ve “KALK!” denilen yerde kalkan; iç ve dış gailelerle boğuşan ve hedeflerini unutan huzursuz, mutsuz ve başkalarına tabi ZAYIF BİR TÜRKİYE değil midir?
Geçmişe bir bakalım:
1960, da 1971’de, 1980’de Türkiye, kural dışı olaylara maruz kalmıştır. Türkiye’yi darbe ve müdahalelere götüren kargaşa ortamlarını da, bugün sizin “DIŞ KONJOKTÖR” olarak ifade etmeye çalıştığınız AMERİKA yaratmıştır. Bu gerçeği en iyi bilenlerden birisiniz. Çünkü, o oluşumlarda görev almıştınız.
Bugün dahi görevinizin devam ettiğine inanıyorum. İspatı da, “BU TARZ OLUŞUMLARA AMERİKA’DAN İZİN YOK!” ifadenizdir.
Sayın ÇANDAR;
Bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri sebebiyle Türkiye, gerçekten zordadır. Zaten, hiçbir zaman rahat edememiştir. Bunun sebebi de; daima bir birleriyle kavga eden, zıtlaşan bir toplum yapısı oluşturma faaliyetleridir. Kendi çıkar ve hedeflerini koruyan DIŞ KONJOKTÖR, bu işi, gayet güzel başarmıştır. Başta Amerika olmak üzere gelişmiş BATI ÜLKELERİ; daima kendilerinden yana hükümetler arzu etmişlerdir. Türkiye’yi, bölgede güçlü kılacak atılım ve politikalar, hayranı olduğunuz DIŞ KONJOTÖR tarafından engellenmiştir.
Adnan Menderes’in Sovyetler Birliği ile temasa geçmesi, 27 Mayıs İhtilâli’ne giden süreci başlatmıştır.
Süleyman Demirel’in Şubat 1967’de Sovyetler Birliği ile 7 Büyük Projeyi kapsayan Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması imzalaması, 12 Mart 1971 müdahalesine giden süreci başlatmıştır.
Yine Süleyman Demirel’in 12 Aralık 1976’da Sovyetler Birliği ile 14 büyük projeyi kapsayan ikinci Teknik ve İşbirliği Anlaşması imzalaması, 12 Eylül 1980 İhtilâli’ne giden süreci başlatmıştır.
Bu olaylar, uzun vadeli bir plânın gereği olarak meydana getirilmiştir. Bundan sonra nelerin olacağını ve nelerin olması gerektiğini en iyi bilenlerden olduğunuz için, teferruata girmeyeceğim. Ancak şunu ifade edebilirim:
Dayandığınız DIŞ KONJOKTÖR, Türkiye’yi, yeni bir darbe ortamına hazırlamak istemektedir. Bu ortamı hazırlamak için de bu sefer, MEDYAYI kullanmaktadır. Bunu, bugüne kadar başaramayışının sebebi de, Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin, böyle bir tuzağa düşmeyecek kadar dikkatli ve uyanık olmasıdır. Bu sebepten dolayı da, belirli odaklar ve kişiler, dıştan aldıkları desteklerle Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni yıpratmak ve tahrik etmek için olağanüstü gayret sarf etmektedirler. Onun için de “ Darbe” ve Darbeciler” sözcükleri, psikolojik silâh olarak kullanılmaktadır.
“DIŞ KONJOKTÖR, NİYE DARBE İSTESİN?” sorusunu sorabilirsiniz. Cevabım da şudur:
ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL, bir darbe yapıldığı takdirde, Türkiye’de bir iç savaşın çıkacağını hesap etmektedirler ve hatta çıkacağına inanmaktadırlar. Kendilerince psikolojik ortamın hazırlandığını zannetmektedirler. Bunun için de; kendi çıkar ve hedeflerine hizmet eden HAİN veya GAFİLLERİ seferber etmişlerdir.
HAİN veya GAFİL sözcükleri kimseyi rahatsız etmemelidir. Zira; her ülkenin ve her milletin hainlerinin veya gafillerinin olduğu tarihen sabittir ve örnekleri çoktur. Devlet Eski Bakanı Kâmran İnan, “MAALESEF, HAİNİ BOL BİR ÜLKEYİZ.” sözleriyle, bu gerçeği gayet net olarak ifade etmiştir. Merhum Attila İlhan ise, “MAALESEF AYDINLARIMIZ, TANZİMAT’TAN BERİ BATININ MÂNEVİ AJANLARI GİBİ DAVRANMAKTADIRLAR.” sözleriyle, herkesi uyarmak istemiştir.
Sayın ÇANDAR;
Yazılarınızda devamlı olarak tek yönlü fikir aşılamaya çalıştığınız için, konulara belki bu gözle de bakarsınız diye bu mektubumu yazdım. Bu konuların tartışılmasını istiyorum. İsterseniz ve kabul ederseniz; sağlayacağınız bir televizyonda, sizinle tartışmaya hazırım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
24 Mayıs 2009 Pazar
Ekonomideki yanlışlık
Sayın Vahap MUNYAR
Hürriyet Gazetesi Yazarı 24 Mayıs 2009
Sayın MUNYAR;
24 Mayıs 2009 tarihli yazınızı okudum.
"Yerli malı kullan" kampanyası ile krizleri aşmak ve Türkiye'nin sorunlarını çözmek mümkün değildir. Zira; dolar ticaretine dayalı rant ekonomisi, Türkiye'yi üretkenlikten uzaklaştırmıştır.
İktisat ilmine göre; üretmeden, çalışmadan, istihdam yaratmadan ve yatırım yapmadan halkın satın alma gücünü yükseltmek mümkün değildir.
Bugün nüfusumuzun ancak yüzde 10'u rahat tüketebilecek durumdadır. Geriye kalan geniş halk kitleleri günlük ihtiyaçlarını dahi gidermekte zorlanmaktadır ve ağır bir borç yükü altında ezilmektedir.
İç pazarı büyütmeden dünya üzerinde rekabet gücü kazanmak mümkün olmayacağına göre; ülkemiz ve milletimiz sıkıntıdan ve bunalımlardan kurtulamaz.
Basit bir örnek:
Avrupa'da Rusya'dan sonra en büyük toprağa sahip olan Türkiye'nin kendi kendisini besleyememesi ve gıda maddelerinde dışa muhtaç olması, düşünmesini bilen herkesi endişelendirmelidir. Zira; tarım ve hayvancılığını geliştiremeyen ülkelerin kendine özgü sanayileşmesi mümkün değildir. Zira; tarım ve hayvancılık, bitmez, tükenmez ve iç pazarı büyüten ve de sanayiyi geliştiren sağlam bir kaynaktır.
Dikkat edilirse övündüğümüz sanayimiz dahi kendimize ait değildir.
Acı olan husus da şudur:
29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilen Türkiye; başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadi değerlerini ve temel alt yapılarını yabancılara kaptırmıştır. Perakende ticaretimiz dahi yabancıların eline geçmiştir.
Çok övündüğümüz iki sanayi dalından örnek vereyim:
1-Tekstil ve konfeksiyon ihracatımıza bakacak olursak, son 10 yılda 80-90 milyar dolarlık bir ihracat yaptığımız görülür. Ama; bu sanayi için makine, teçhizat ve teknoloji ithalatımız 150 milyar dolara ulaşmıştır.
2-Konfeksiyonluk deri sanayimiz her yıl 85 milyon adet deri kullanmaktadır ve bu derilerin 60 milyon adedini ithal etmektedir. Yani; her iki halde de elde edilmesi mümkün katma değeri, dış ülkelere transfer etmekteyiz. Deriyi irdeleyelim:
Bir adet deri ithal edildiği zaman, bir deriye isabet eden et, süt, yün, sakatat ve içyağından oluşan katma değeri, gelişmiş ülkelerin halklarına ikram etmiş olmaktayız. Halbuki Türkiye, tarım ve hayvancılığını geliştirebilirse, başkalarına katma değer ikram eden bir ülke değil, kendi kendine yeterli hale gelir ve de halkın satın alma gücünü yükseltmiş olur. Bu da, dünya piyasalarında rekabet gücü kazandırır.
Bu örneği her alanda yaygınlaştırmak mümkündür. Bir örnek alüminyumdan:
Türkiye, her yıl 150 bin ton alüminyum kullanmaktadır. Üretimi, 40 bin ton/yıldır. Seydişehir tesisleri 1973 yılında 60 bin/ton yıl kapasite ile üretime geçmiştir. 2000 yılı hedefi, 150 bin tondu. Maden bizde, elektrik bizde, işçi bizde...Buna rağmen bu alandaki yatırımlara devam etmeyerek, alüminyum üretimini, 1973 seviyesini altına düşürmüşüz.
Konuyu genişletmek ve düşünenlere ışık tutmak, sizin en önemli göreviniz olmalıdır. Para kazandığı zaman övünen, sıkıntıya girdiği zaman dövünen kişilerin sathi görüşleri bu millete ışık tutamaz.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Not: Bazen düşündüğüm oluyor:
Bu önemli konuları düşünmek, araştırmak, çıkış yolları aramak, bir eczacıya kalmışsa; gerçekten, bu ülkeye acımak lâzımdır.
Hürriyet Gazetesi Yazarı 24 Mayıs 2009
Sayın MUNYAR;
24 Mayıs 2009 tarihli yazınızı okudum.
"Yerli malı kullan" kampanyası ile krizleri aşmak ve Türkiye'nin sorunlarını çözmek mümkün değildir. Zira; dolar ticaretine dayalı rant ekonomisi, Türkiye'yi üretkenlikten uzaklaştırmıştır.
İktisat ilmine göre; üretmeden, çalışmadan, istihdam yaratmadan ve yatırım yapmadan halkın satın alma gücünü yükseltmek mümkün değildir.
Bugün nüfusumuzun ancak yüzde 10'u rahat tüketebilecek durumdadır. Geriye kalan geniş halk kitleleri günlük ihtiyaçlarını dahi gidermekte zorlanmaktadır ve ağır bir borç yükü altında ezilmektedir.
İç pazarı büyütmeden dünya üzerinde rekabet gücü kazanmak mümkün olmayacağına göre; ülkemiz ve milletimiz sıkıntıdan ve bunalımlardan kurtulamaz.
Basit bir örnek:
Avrupa'da Rusya'dan sonra en büyük toprağa sahip olan Türkiye'nin kendi kendisini besleyememesi ve gıda maddelerinde dışa muhtaç olması, düşünmesini bilen herkesi endişelendirmelidir. Zira; tarım ve hayvancılığını geliştiremeyen ülkelerin kendine özgü sanayileşmesi mümkün değildir. Zira; tarım ve hayvancılık, bitmez, tükenmez ve iç pazarı büyüten ve de sanayiyi geliştiren sağlam bir kaynaktır.
Dikkat edilirse övündüğümüz sanayimiz dahi kendimize ait değildir.
Acı olan husus da şudur:
29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilen Türkiye; başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadi değerlerini ve temel alt yapılarını yabancılara kaptırmıştır. Perakende ticaretimiz dahi yabancıların eline geçmiştir.
Çok övündüğümüz iki sanayi dalından örnek vereyim:
1-Tekstil ve konfeksiyon ihracatımıza bakacak olursak, son 10 yılda 80-90 milyar dolarlık bir ihracat yaptığımız görülür. Ama; bu sanayi için makine, teçhizat ve teknoloji ithalatımız 150 milyar dolara ulaşmıştır.
2-Konfeksiyonluk deri sanayimiz her yıl 85 milyon adet deri kullanmaktadır ve bu derilerin 60 milyon adedini ithal etmektedir. Yani; her iki halde de elde edilmesi mümkün katma değeri, dış ülkelere transfer etmekteyiz. Deriyi irdeleyelim:
Bir adet deri ithal edildiği zaman, bir deriye isabet eden et, süt, yün, sakatat ve içyağından oluşan katma değeri, gelişmiş ülkelerin halklarına ikram etmiş olmaktayız. Halbuki Türkiye, tarım ve hayvancılığını geliştirebilirse, başkalarına katma değer ikram eden bir ülke değil, kendi kendine yeterli hale gelir ve de halkın satın alma gücünü yükseltmiş olur. Bu da, dünya piyasalarında rekabet gücü kazandırır.
Bu örneği her alanda yaygınlaştırmak mümkündür. Bir örnek alüminyumdan:
Türkiye, her yıl 150 bin ton alüminyum kullanmaktadır. Üretimi, 40 bin ton/yıldır. Seydişehir tesisleri 1973 yılında 60 bin/ton yıl kapasite ile üretime geçmiştir. 2000 yılı hedefi, 150 bin tondu. Maden bizde, elektrik bizde, işçi bizde...Buna rağmen bu alandaki yatırımlara devam etmeyerek, alüminyum üretimini, 1973 seviyesini altına düşürmüşüz.
Konuyu genişletmek ve düşünenlere ışık tutmak, sizin en önemli göreviniz olmalıdır. Para kazandığı zaman övünen, sıkıntıya girdiği zaman dövünen kişilerin sathi görüşleri bu millete ışık tutamaz.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Not: Bazen düşündüğüm oluyor:
Bu önemli konuları düşünmek, araştırmak, çıkış yolları aramak, bir eczacıya kalmışsa; gerçekten, bu ülkeye acımak lâzımdır.
23 Mayıs 2009 Cumartesi
Adalet ve taraflılık.
Sayın Taha AKYOL
Milliyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 23 Mayıs 2009
Sayın AKYOL;
22 Mayıs 2009 tarihli ve “SİNCAN KARARI NE DİYOR?” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Necmettin Erbakan’la ilgili “KAYIP TRİLYON DAVASI” sebebiyle Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yargılanmasını öngören kararını konu ederek, yine kendinize has üslûp ve görüşlerinizle ahkâm kesmişsiniz.
Aslında; siyasî kişileri ilgilendiren yargı kararlarının, medya mensupları ve hukukçular tarafından tartışılır hale getirilmesi, inkâr edilse de; ANTİPATİ ve SEMPATİ ölçülerinin varlığı sebebiyledir. Tartışmalar genellikle aklı, mantığı, ilmi yenik düşürecek tarzda ve hislerin tahtında yapılmaktadır. Bu sebeple de; kamuoyunun zihni karışmakta ve insanlar kutuplaşmaktadırlar. “Bizden olanlar ve bizden olmayanlar” anlayış ve kabullenişi, gerçekleri örtmektedir.
Sözkonusu yazınızda siz de aynı yolu seçmişsiniz. Şöyle ki:
1-Abdullah Gül’ün dosyası, kendiliğinden Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’ne gitmemiştir.
2-Meclis Başkanı Köksal Toptan, “Abdullah Gül’ün dokunulmazlığı sona ermiştir.” gerekçesiyle dosyayı, Başbakanlığa göndermiştir.
3-Başbakanlık aynı gerekçeyi kabullenmiş olmalı ki; dosyayı, Adâlet Bakanlığına göndermiştir.
4-Adâlet Bakanlığı da aynı gerekçeyi benimsemiş olmalı ki; dosyayı, Cumhuriyet Savcılığına göndermiştir.
5-Sincan Ağır Ceza Mahkemesi de, Abdullah Gül’ün yargılanmasını öngören kararını vermiştir.
6-Yargı süreci devam etmektedir ve kesin kararın ne şekilde çıkacağı, henüz daha bilinmemektedir.
Bu gerçek bilindiği halde işi, “Cumhurbaşkanı yargılanır mı, yargılanmaz mı?” tartışmalarına götürmek, sâdece ve sâdece ülkenin ve milletin huzurunu bozar.
Konuyu, makamın zedeleneceği noktasına götürmek, her şeyden önce yargıyı yıpratan bir davranış olur. Zira; yürürlükteki kanunların eksik ve yanlış tarafları varsa bunu düzeltmek, yasamanın işidir.
Sayın AKYOL;
Bu konuyu irdelerken başka ülkelerden örnekler vermeniz, bu safhada doğru değildir ve sizin işiniz de değildir. Zira; her örneğe, başkaları tarafından da örnekler verilebilir. Meselâ, ABD Başkanı CLİNTON, basit bir davadan yargı önüne çıkmış ve yargılanmıştır. 15. asır öncesinden ben de bir örnek verebilirim. Şöyle ki:
Fatih Sultan Mehmet, bir kızgınlık sebebiyle Fatih Camii’nin Mimarı Atik Sinan Ağa’nın ellerini kestirdiği için yargılanmış ve kısas olarak ellerinin kesilmesine karar verilerek mahkûm olmuştur. Karardan sonra Atik Sinan Ağa, şikâyetinden vazgeçtiği için Fatih, affedilmiştir.
Bu açıklamalarımdan sonra işin özüne gelmek istiyorum. Bazı kişilerin İslâmı ve dindarlığı referans göstermeleri sebebiyle, bu ve buna benzer konulara İslâm Dini’nin nasıl baktığına ve neyi emrettiğine örnek vermek istiyorum:
Büyük Kitap Kur’an-ı Mübin: “Adâletin herkes hakkında eşit bir şekilde cereyan edeceğini” ferman buyurmuştur.
Evet; İslâmın, gerek hukuk hususunda ve gerek vazifeler hususunda ayrıca İMTİYAZLI bir sınıfı yoktur. Şah da olsa, köle de olsa, âmir de olsa, memur da olsa, fakir de olsa, zengin de olsa; herkes, hesap vermek zorundadır.
İşte bu sıfat, İslâmın, en seçkin alâmetlerinden biridir. İslâmın ruhunu inceleyecek olursak; muazzam ve hakiki bir demokrasiyi görmüş oluruz.
Fakat ne acıdır ki; İslâmın özünü ve ruhiyâtını terk edip, metninden de anlamadan yürüyen ve tarihî hikmetlere vakıf olmayan, ULEMA SÜSÜ ile yaşayan dışı HOŞ, içi BOŞ kimseler, HAKİKİ DEMOKRASİNİN ECNEBİLERDEN ALINDIĞINI iddia ederler. “Bizde İMAMET sistemi vardır ve büyüklerimize KAYITSIZ, ŞARTSIZ itaat ederiz.” diyerek, İslâmın gerçek yüzünü halktan gizlemeye çalışırlar.
Sayın AKYOL;
Maksadım, kendilerini her alanda bilgili kabul edip de bilgileri doğrultusunda amel etmeyenleri uyarmaktır. Zira; tarihin, hiçbir döneminde tekzip edilemeyen gerçeği bellidir:
Tefrikalar, ihtilâflar, kavgalar içinde çalkalanan, fertleri birbiriyle boğuşan milletler, harice karşı varlıklarını muhafaza edemezler. Bu duruma düşen milletler, ahlâk ölçülerini kaybederler. Ahlâk çekilirse, insanlık âleminden çekilirse; insanlık âlemi, kendi eliyle yarattığı DEHŞETLERE esir olur. Ahlâk çekildikten sonra insanlara, BENLİK hâkim olur. Bu da, MERHAMET ve ADÂLETİ ortadan kaldırır. Bu boşluğu da her alanda ZULÜM doldurur.
Eğer vatani bir gerekçeye ve hizmet arzusuna dayanıyor ve gerçekten demokrasiyi savunuyorsanız; evvelâ sistemi sorgulayınız ve herkesin hesap vermek zorunda olduğunu açık bir şekilde belirtiniz. Zira; bir millet KÜFÜRLE devam edebilir; ama ZULÜMLE asla devam edemez. Ve unutulmamalıdır:
ÂDİL olan KÂFİRLER, ZALİM OLAN MÜ’MİNLERDEN HAYIRLIDIR. Ve bir husus daha unutulmamalıdır:
HIRS VE KÖTÜLÜK HER ZAMAN KAYBEDER; BARIŞ VE SABIR HER ZAMAN KAZANIR.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Milliyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 23 Mayıs 2009
Sayın AKYOL;
22 Mayıs 2009 tarihli ve “SİNCAN KARARI NE DİYOR?” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Necmettin Erbakan’la ilgili “KAYIP TRİLYON DAVASI” sebebiyle Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yargılanmasını öngören kararını konu ederek, yine kendinize has üslûp ve görüşlerinizle ahkâm kesmişsiniz.
Aslında; siyasî kişileri ilgilendiren yargı kararlarının, medya mensupları ve hukukçular tarafından tartışılır hale getirilmesi, inkâr edilse de; ANTİPATİ ve SEMPATİ ölçülerinin varlığı sebebiyledir. Tartışmalar genellikle aklı, mantığı, ilmi yenik düşürecek tarzda ve hislerin tahtında yapılmaktadır. Bu sebeple de; kamuoyunun zihni karışmakta ve insanlar kutuplaşmaktadırlar. “Bizden olanlar ve bizden olmayanlar” anlayış ve kabullenişi, gerçekleri örtmektedir.
Sözkonusu yazınızda siz de aynı yolu seçmişsiniz. Şöyle ki:
1-Abdullah Gül’ün dosyası, kendiliğinden Sincan Ağır Ceza Mahkemesi’ne gitmemiştir.
2-Meclis Başkanı Köksal Toptan, “Abdullah Gül’ün dokunulmazlığı sona ermiştir.” gerekçesiyle dosyayı, Başbakanlığa göndermiştir.
3-Başbakanlık aynı gerekçeyi kabullenmiş olmalı ki; dosyayı, Adâlet Bakanlığına göndermiştir.
4-Adâlet Bakanlığı da aynı gerekçeyi benimsemiş olmalı ki; dosyayı, Cumhuriyet Savcılığına göndermiştir.
5-Sincan Ağır Ceza Mahkemesi de, Abdullah Gül’ün yargılanmasını öngören kararını vermiştir.
6-Yargı süreci devam etmektedir ve kesin kararın ne şekilde çıkacağı, henüz daha bilinmemektedir.
Bu gerçek bilindiği halde işi, “Cumhurbaşkanı yargılanır mı, yargılanmaz mı?” tartışmalarına götürmek, sâdece ve sâdece ülkenin ve milletin huzurunu bozar.
Konuyu, makamın zedeleneceği noktasına götürmek, her şeyden önce yargıyı yıpratan bir davranış olur. Zira; yürürlükteki kanunların eksik ve yanlış tarafları varsa bunu düzeltmek, yasamanın işidir.
Sayın AKYOL;
Bu konuyu irdelerken başka ülkelerden örnekler vermeniz, bu safhada doğru değildir ve sizin işiniz de değildir. Zira; her örneğe, başkaları tarafından da örnekler verilebilir. Meselâ, ABD Başkanı CLİNTON, basit bir davadan yargı önüne çıkmış ve yargılanmıştır. 15. asır öncesinden ben de bir örnek verebilirim. Şöyle ki:
Fatih Sultan Mehmet, bir kızgınlık sebebiyle Fatih Camii’nin Mimarı Atik Sinan Ağa’nın ellerini kestirdiği için yargılanmış ve kısas olarak ellerinin kesilmesine karar verilerek mahkûm olmuştur. Karardan sonra Atik Sinan Ağa, şikâyetinden vazgeçtiği için Fatih, affedilmiştir.
Bu açıklamalarımdan sonra işin özüne gelmek istiyorum. Bazı kişilerin İslâmı ve dindarlığı referans göstermeleri sebebiyle, bu ve buna benzer konulara İslâm Dini’nin nasıl baktığına ve neyi emrettiğine örnek vermek istiyorum:
Büyük Kitap Kur’an-ı Mübin: “Adâletin herkes hakkında eşit bir şekilde cereyan edeceğini” ferman buyurmuştur.
Evet; İslâmın, gerek hukuk hususunda ve gerek vazifeler hususunda ayrıca İMTİYAZLI bir sınıfı yoktur. Şah da olsa, köle de olsa, âmir de olsa, memur da olsa, fakir de olsa, zengin de olsa; herkes, hesap vermek zorundadır.
İşte bu sıfat, İslâmın, en seçkin alâmetlerinden biridir. İslâmın ruhunu inceleyecek olursak; muazzam ve hakiki bir demokrasiyi görmüş oluruz.
Fakat ne acıdır ki; İslâmın özünü ve ruhiyâtını terk edip, metninden de anlamadan yürüyen ve tarihî hikmetlere vakıf olmayan, ULEMA SÜSÜ ile yaşayan dışı HOŞ, içi BOŞ kimseler, HAKİKİ DEMOKRASİNİN ECNEBİLERDEN ALINDIĞINI iddia ederler. “Bizde İMAMET sistemi vardır ve büyüklerimize KAYITSIZ, ŞARTSIZ itaat ederiz.” diyerek, İslâmın gerçek yüzünü halktan gizlemeye çalışırlar.
Sayın AKYOL;
Maksadım, kendilerini her alanda bilgili kabul edip de bilgileri doğrultusunda amel etmeyenleri uyarmaktır. Zira; tarihin, hiçbir döneminde tekzip edilemeyen gerçeği bellidir:
Tefrikalar, ihtilâflar, kavgalar içinde çalkalanan, fertleri birbiriyle boğuşan milletler, harice karşı varlıklarını muhafaza edemezler. Bu duruma düşen milletler, ahlâk ölçülerini kaybederler. Ahlâk çekilirse, insanlık âleminden çekilirse; insanlık âlemi, kendi eliyle yarattığı DEHŞETLERE esir olur. Ahlâk çekildikten sonra insanlara, BENLİK hâkim olur. Bu da, MERHAMET ve ADÂLETİ ortadan kaldırır. Bu boşluğu da her alanda ZULÜM doldurur.
Eğer vatani bir gerekçeye ve hizmet arzusuna dayanıyor ve gerçekten demokrasiyi savunuyorsanız; evvelâ sistemi sorgulayınız ve herkesin hesap vermek zorunda olduğunu açık bir şekilde belirtiniz. Zira; bir millet KÜFÜRLE devam edebilir; ama ZULÜMLE asla devam edemez. Ve unutulmamalıdır:
ÂDİL olan KÂFİRLER, ZALİM OLAN MÜ’MİNLERDEN HAYIRLIDIR. Ve bir husus daha unutulmamalıdır:
HIRS VE KÖTÜLÜK HER ZAMAN KAYBEDER; BARIŞ VE SABIR HER ZAMAN KAZANIR.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
21 Mayıs 2009 Perşembe
Milletvekilliği kutsal bir emanettir.
Sayın Nurettin CANİKLİ
TBMM Giresun Üyesi
AKP Grup Başkan Vekili
Ankara 21 Mayıs 2009
Sayın CANİKLİ;
“Türkiye ile Suriye Sınırındaki Mayınlı Arazilerin Temizlenmesine İlişkin Kanun Tasarısı” nın görüşülmesi esnasındaki konuşmaları dikkatle izliyorum.
Bugün, Partinizin Grubu adına yaptığınız konuşmanızı da dinledim. İnanınız ki; neyi savunduğunuzu ve ne yapılmak istendiğini anlayabilmiş değilim. Sebebine gelince:
Evet; Suriye sınırındaki arazide mayınların temizlenmesi şarttır. Ama; bu işlemin, 49 yıllığına kullanım karşılığı yabancılara verilmek istenmesini kabullenmek ve anlamak zordur. Öyle zannediyorum ki; bunu, hiç kimse kabullenemez ve anlayamaz.
Eğer Türkiye, mayınları temizleyecek teknik donanım ve imkâna sahip değilse; bu iş, para karşılığı yaptırılabilir. Zira; Türkiye, bu iş için 60 veya 100 milyon dolar ödeyemeyecek derecede güçsüz değildir. Başta İstanbul Büyük Şehir Belediyesi olmak üzere bütün belediyelerin lüzumsuz harcamaları, mayınların temizlenmesi için ihtiyaç duyulan paradan katbe kat fazladır.
Herhalde, bu gerçeği siz de kabullenirsiniz. Öyle zannediyorum ki; Partinizin Grubu adına yaptığınız konuşmayı, inanarak yapmamışsınızdır. Muhakkak surette siz de, mayın temizleme işinin bu şekilde çözülmek istenişindeki sırrı, çözmeye çalışıyorsunuzdur.
Sayın CANİKLİ;
Hiç şüphesiz; gerçek bir demokraside Parlâmento, DEMOKRATİK REJİMİN KALBİDİR. Parlâmento’nun görevi de bellidir: YASAMA ve DENETİM faaliyetlerini, hiçbir kişiye ve hiçbir kuruma bağımlı olmadan yerine getirmektir. Bunun anlamı açıktır: Milletvekilleri, hür iradelerini milletin ve devletin çıkarları doğrultusunda ve kimseden korkmadan, çekinmeden ve kimseye boyun eğmeden tecellî ettirmek zorundadırlar. Zaten; KUVVETLER AYRILIĞI ilkesi, bunun için konmuştur.
Şayet Parlâmento görevini, bu esaslara göre yerine getiremezse; kurul, kurum ve kavram kargaşası doğar ve milletin huzuru bozulur. Kısır siyasî çekişmeler, milleti kamplara ayırır; doğrular ve eğriler bir birine karıştığı için ülkenin ve milletin dirlik ve düzenliği kaybolur.
Bugün iktidarsınız ve Meclis’in gündemindeki bu kanun tasarısını, bütün gerçekleriyle ortaya koyarak, milleti aydınlatmak ve doğru bilgilendirmek zorundasınız. Bu yapılmadığı veya yapılamadığı takdirde, kamuoyundaki tartışmalar devam edecek ve zihinlerde oluşan tereddüt ve acabalar giderilemeyecektir.
Unutulmamalıdır:
GÜÇ, avuç içine alınan kum gibidir; sıktıkça, parmaklar arasından akıp gider.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
TBMM Giresun Üyesi
AKP Grup Başkan Vekili
Ankara 21 Mayıs 2009
Sayın CANİKLİ;
“Türkiye ile Suriye Sınırındaki Mayınlı Arazilerin Temizlenmesine İlişkin Kanun Tasarısı” nın görüşülmesi esnasındaki konuşmaları dikkatle izliyorum.
Bugün, Partinizin Grubu adına yaptığınız konuşmanızı da dinledim. İnanınız ki; neyi savunduğunuzu ve ne yapılmak istendiğini anlayabilmiş değilim. Sebebine gelince:
Evet; Suriye sınırındaki arazide mayınların temizlenmesi şarttır. Ama; bu işlemin, 49 yıllığına kullanım karşılığı yabancılara verilmek istenmesini kabullenmek ve anlamak zordur. Öyle zannediyorum ki; bunu, hiç kimse kabullenemez ve anlayamaz.
Eğer Türkiye, mayınları temizleyecek teknik donanım ve imkâna sahip değilse; bu iş, para karşılığı yaptırılabilir. Zira; Türkiye, bu iş için 60 veya 100 milyon dolar ödeyemeyecek derecede güçsüz değildir. Başta İstanbul Büyük Şehir Belediyesi olmak üzere bütün belediyelerin lüzumsuz harcamaları, mayınların temizlenmesi için ihtiyaç duyulan paradan katbe kat fazladır.
Herhalde, bu gerçeği siz de kabullenirsiniz. Öyle zannediyorum ki; Partinizin Grubu adına yaptığınız konuşmayı, inanarak yapmamışsınızdır. Muhakkak surette siz de, mayın temizleme işinin bu şekilde çözülmek istenişindeki sırrı, çözmeye çalışıyorsunuzdur.
Sayın CANİKLİ;
Hiç şüphesiz; gerçek bir demokraside Parlâmento, DEMOKRATİK REJİMİN KALBİDİR. Parlâmento’nun görevi de bellidir: YASAMA ve DENETİM faaliyetlerini, hiçbir kişiye ve hiçbir kuruma bağımlı olmadan yerine getirmektir. Bunun anlamı açıktır: Milletvekilleri, hür iradelerini milletin ve devletin çıkarları doğrultusunda ve kimseden korkmadan, çekinmeden ve kimseye boyun eğmeden tecellî ettirmek zorundadırlar. Zaten; KUVVETLER AYRILIĞI ilkesi, bunun için konmuştur.
Şayet Parlâmento görevini, bu esaslara göre yerine getiremezse; kurul, kurum ve kavram kargaşası doğar ve milletin huzuru bozulur. Kısır siyasî çekişmeler, milleti kamplara ayırır; doğrular ve eğriler bir birine karıştığı için ülkenin ve milletin dirlik ve düzenliği kaybolur.
Bugün iktidarsınız ve Meclis’in gündemindeki bu kanun tasarısını, bütün gerçekleriyle ortaya koyarak, milleti aydınlatmak ve doğru bilgilendirmek zorundasınız. Bu yapılmadığı veya yapılamadığı takdirde, kamuoyundaki tartışmalar devam edecek ve zihinlerde oluşan tereddüt ve acabalar giderilemeyecektir.
Unutulmamalıdır:
GÜÇ, avuç içine alınan kum gibidir; sıktıkça, parmaklar arasından akıp gider.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
20 Mayıs 2009 Çarşamba
Devlet, nasıl işletilmelidir?
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 20 Mayıs 2009
Sayın BAŞBAKAN;
Tekstil Fuarı’nda yaptığınız konuşmanızı dikkatle izledim.
Elbette ki size düşen görev; zorluklar ne kadar büyük olursa olsun, insanlarımızın morallerini yükseltmek ve gayrete getirmektir.
Evet, doğrudur: “KÜRESEL FİNANS KRİZİ” olarak nitelenen krizde, bankalarımız finans sıkıntısı çekmemişler ve hiçbir bankamız FON kapsamına alınmamıştır. Çünkü:
1-Merkez Bankası, faiz düşürerek ve fonlayarak bankalarımıza düşük maliyetli kaynak sağlamıştır.
2-Bankalarımız, 5-6 yıldan beri bankacılık hizmetlerinden çok yüksek ücret almaktadırlar.
3-Merkez Bankası’nın faiz düşürmesine dayanarak bankalar, mevduat faizlerini düşürmüşlerdir.
4-Buna mukabil bankalar, kredi faizlerini düşürmemişlerdir. Halen, kredi kartı borçlularına uygulanan faiz oranı çok yüksektir. Kart borçlarının 40 milyar liraya ulaştığı düşünülürse; kredi kartlarından elde edilen faiz gelirlerinin, bankalar için çok iyi bir kaynak olduğu görülür.
Bu imkân ve uygulamalar, bankaları rahatlatmıştır. Ama, gerçek anlamda yük, zorda olan vatandaşlarımızın sırtına vurulmuştur. Buna rağmen bankalar, belirttiğiniz gibi reel sektör kredilerini azaltmışlardır.
Bankaların elinde 200 milyar liraya ulaşan Devlet İç borç Senedi olduğuna göre; iktidar olarak ne yapabileceğiniz merak konusudur.
Konuşmanızın bir bölümünde, reel sektörün büyük derdi olan kaçak ve kayıt dışı, işlemleri belirtirken, “İşini doğru yap, vergini ver. Kaçak işler yapanları ihbar ediniz!” ifadelerini kullandınız.
Bu ihtar ve çağrınız, bir işe yaramaz. Bu görev, Devletin ilgili birimlerine aittir. Yeterli denetim yapılmayan bir ortamda, kural dışı faaliyetlerin yaygınlaşacağı, gayet tabiidir. Bu kural dışı faaliyetler, vatandaşların ihbarları ile önlenemez. Kaldı ki; ihbarda bulunan vatandaşların başlarına dert açılmayacağının garantisi yoktur. Bu gerçeği inanarak belirtiyorum. Zira; elimde bulunan iki belgeye göre; ihbar edilen bir olayda işlem yapılmamıştır. Diğer bir olayda işlem yapılmıştır ve yüklü miktarda vergi aslı ve cezası tahakkuk ettirilmiş (21 trilyon 450 milyar); ama, Merkezi Uzlaşma Komisyonunda 1 trilyon 250 milyar liraya anlaşma sağlanmıştır. Üstelik, ihbar edenin başı derde girmiştir.
Sayın BAŞBAKAN;
Devlet, bir kavramdır. İlmî tarifi de “BİR HÜKÜMET İDARESİNDEKİ SİYASÎ BİR TOPLULUKTUR.” şeklindedir. Bunun anlamı, gayet açıktır:
Devleti, bir ahenk içinde ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletmek, HÜKÜMETLERİN, en önemli görevidir. Hükümetler, yükümlü oldukları bu görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirdikleri takdirde; vatandaşlarda, REJİME VE DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU oluşur. O zaman DEVLET, Başbakanların çağrısına ihtiyaç duyulmayacak şekilde bir AHENK içinde işletilmiş olur.
Bu yapılmadığı takdirde; ayrıcalıklı muameleler, ehliyet ve liyakat esasına dayanmayan kayırmalar, “Bana ne?” gibi çirkin anlayış ve kabullenişler, husumetlere dayalı saldırı ve uygulamalar, DEVLETİN ve REJİMİN zaafına sebep olur.
Ülke meselelerini yakından ve dikkatli biçimde izleyen bir vatandaş olarak demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 20 Mayıs 2009
Sayın BAŞBAKAN;
Tekstil Fuarı’nda yaptığınız konuşmanızı dikkatle izledim.
Elbette ki size düşen görev; zorluklar ne kadar büyük olursa olsun, insanlarımızın morallerini yükseltmek ve gayrete getirmektir.
Evet, doğrudur: “KÜRESEL FİNANS KRİZİ” olarak nitelenen krizde, bankalarımız finans sıkıntısı çekmemişler ve hiçbir bankamız FON kapsamına alınmamıştır. Çünkü:
1-Merkez Bankası, faiz düşürerek ve fonlayarak bankalarımıza düşük maliyetli kaynak sağlamıştır.
2-Bankalarımız, 5-6 yıldan beri bankacılık hizmetlerinden çok yüksek ücret almaktadırlar.
3-Merkez Bankası’nın faiz düşürmesine dayanarak bankalar, mevduat faizlerini düşürmüşlerdir.
4-Buna mukabil bankalar, kredi faizlerini düşürmemişlerdir. Halen, kredi kartı borçlularına uygulanan faiz oranı çok yüksektir. Kart borçlarının 40 milyar liraya ulaştığı düşünülürse; kredi kartlarından elde edilen faiz gelirlerinin, bankalar için çok iyi bir kaynak olduğu görülür.
Bu imkân ve uygulamalar, bankaları rahatlatmıştır. Ama, gerçek anlamda yük, zorda olan vatandaşlarımızın sırtına vurulmuştur. Buna rağmen bankalar, belirttiğiniz gibi reel sektör kredilerini azaltmışlardır.
Bankaların elinde 200 milyar liraya ulaşan Devlet İç borç Senedi olduğuna göre; iktidar olarak ne yapabileceğiniz merak konusudur.
Konuşmanızın bir bölümünde, reel sektörün büyük derdi olan kaçak ve kayıt dışı, işlemleri belirtirken, “İşini doğru yap, vergini ver. Kaçak işler yapanları ihbar ediniz!” ifadelerini kullandınız.
Bu ihtar ve çağrınız, bir işe yaramaz. Bu görev, Devletin ilgili birimlerine aittir. Yeterli denetim yapılmayan bir ortamda, kural dışı faaliyetlerin yaygınlaşacağı, gayet tabiidir. Bu kural dışı faaliyetler, vatandaşların ihbarları ile önlenemez. Kaldı ki; ihbarda bulunan vatandaşların başlarına dert açılmayacağının garantisi yoktur. Bu gerçeği inanarak belirtiyorum. Zira; elimde bulunan iki belgeye göre; ihbar edilen bir olayda işlem yapılmamıştır. Diğer bir olayda işlem yapılmıştır ve yüklü miktarda vergi aslı ve cezası tahakkuk ettirilmiş (21 trilyon 450 milyar); ama, Merkezi Uzlaşma Komisyonunda 1 trilyon 250 milyar liraya anlaşma sağlanmıştır. Üstelik, ihbar edenin başı derde girmiştir.
Sayın BAŞBAKAN;
Devlet, bir kavramdır. İlmî tarifi de “BİR HÜKÜMET İDARESİNDEKİ SİYASÎ BİR TOPLULUKTUR.” şeklindedir. Bunun anlamı, gayet açıktır:
Devleti, bir ahenk içinde ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletmek, HÜKÜMETLERİN, en önemli görevidir. Hükümetler, yükümlü oldukları bu görevini eksiksiz bir şekilde yerine getirdikleri takdirde; vatandaşlarda, REJİME VE DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU oluşur. O zaman DEVLET, Başbakanların çağrısına ihtiyaç duyulmayacak şekilde bir AHENK içinde işletilmiş olur.
Bu yapılmadığı takdirde; ayrıcalıklı muameleler, ehliyet ve liyakat esasına dayanmayan kayırmalar, “Bana ne?” gibi çirkin anlayış ve kabullenişler, husumetlere dayalı saldırı ve uygulamalar, DEVLETİN ve REJİMİN zaafına sebep olur.
Ülke meselelerini yakından ve dikkatli biçimde izleyen bir vatandaş olarak demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
16 Mayıs 2009 Cumartesi
Demokrasi aldatmacası.
Sayın Hasan CEMÂL
Milliyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 16 Mayıs 2009
Sayın Cemâl;
15 Mayıs 2009 tarihli ve “Askercilikle, Ergenekon’culukla demokrasi olmaz.” Başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Ne yapmak istediğinizi anlamış değilim. Sahi, siz ne yapmak istiyorsunuz?
Evet; bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri sebebiyle Türkiye’de kural dışı olaylar olmuştur.
Demokrat Parti iktidarı bir askeri darbe ile devrilmiştir.
Demokrat Parti’nin yerine kurulan Adalet Partisi, 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 İhtilâli ile devrilmiştir ve Demirel’e siyaset yasağı getirilmiştir.
Demirel ve Cindoruk, Türkiye’nin en önemli ve gözbebeği konumundaki Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne cephe almadan, karalamadan siyasî mücadelelerine devam etmişler ve Doğru Yol Partisi’ni kurmuşlardır.
Doğru Yol Partisi çarpık seçim kanunlarına ve bilgisayarlarda düzenlenen çevre sistemlerine rağmen 1991 seçimlerinde birinci parti olarak iktidara gelmiştir ve Demirel, Başbakan olmuştur ve Nisan 1993’te Cumhurbaşkanı seçilmiştir.
Hüsamettin Cindoruk ise, hiçbir zaman Hükümette yer almamıştır. Süleyman Demirel, 12 Eylül 1980’den itibaren bugüne kadar geçen 29 yıllık süre zarfında 17 ay Başbakanlık yapmıştır.
Bu gerçeği bilmiş olmanıza rağmen, ekonomideki bozukluklardan, idarî çarpıklıklardan, dış siyasetteki tıkanmalardan Demirel’le Cindoruk’u sorumlu göstermeniz, bir husumet beyanıdır.
28 Şubat olayını bir darbe imiş gibi sunarak, Demirel- asker yakınlığı olarak göstermeniz ise, doğrudan doğruya Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne attığınız iftiradır. Zira; Millî Güvenlik Kurulu, Anayasal bir kurumdur. Başbakan, Başbakan yardımcıları ve ilgili bakanlar da Kurul’un üyesidir. O nasıl bir darbedir ki; Başbakan, 118 gün sonra istifa etmiştir. Meydana gelen gerginlikte, tekrar Başbakanlık koltuğuna oturmak için yanıp, tutuşan Tansu Çiller’in payını görmezden gelerek, devamlı surette askerleri suçlamanız ise, Türkiye’nin en büyük talihsizliğidir.
Mehmet Ağar’ın istifasından sonra İçişleri Bakanı olan Meral Akşener’in, bir gece yarısı Emniyet Genel Müdürlüğü’nü basarak, Emniyet Genel Müdürü’nü değiştirmesini, hiç merak etmediniz mi?
Sayın Cemâl;
Türkiye, dahilde, başkaları tarafından meydana getirilen kaos, kargaşa ve provokasyonlar yüzünden kaide dışı olaylara maruz kalmıştır. Ki; bunları, herkesten iyi bilmektesiniz. Zira; “Kimse kızmasın, kendimi yazdım” adlı kitabınızda, ülkeyi 12 Mart Müdahalesine götüren provokasyonlarda önemli roller aldığınızı ve bombalı eylemlere de karıştığınızı, kendiniz anlatmaktasınız. Hareketleriniz, meşru bir iktidarı devirmeye ve bir darbe ortamını oluşturmaya matuftur. Aslında, bugün dahi yargılanmanız gerekir. Çünkü, bu gibi suçların zaman aşımı da yoktur. Zira; hedef aldığınız Demirel Hükümetleri, Meclis çoğunluğuna güvenerek ne Devleti, bir parti devleti haline getrime gayretine girmişler ve ne de, halkın dini inançlarını siyaset malzemesi yapmışlardır. Üstelik; 1965- 1971 Türkiye’si, 5 yıllık plân hedeflerini izleyerek kalkınmasını başarmıştır.
Fazla detaya girmeyeceğim. Zira; şartlanmış olduğunuz ve gerçek bir demokrasi mücadelesi vermediğiniz için, doğru söze rağbetiniz olmaz. Belki de, bizlerce iyi bilinmeyen bir misyonunuz vardır.
Ancak; yazdıklarınızın doğru olmaması ve belirli bir hedefe yönelik olması karşısında, bir vatandaş olarak susmamı da, kimse bekleyemez. Zira; yazdığınız köşe, sizin malınız değildir ve milletin malıdır. Halkı etkilemeye, yanlış bilgilendirmeye ve yanlış kamuoyu oluşturmaya giriştiğiniz zaman, okuyucuların tepkisine de katlanmak zorundasınız. Gerçek bir demokrasinin icabı da, budur.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
0216-4181726.
Milliyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 16 Mayıs 2009
Sayın Cemâl;
15 Mayıs 2009 tarihli ve “Askercilikle, Ergenekon’culukla demokrasi olmaz.” Başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Ne yapmak istediğinizi anlamış değilim. Sahi, siz ne yapmak istiyorsunuz?
Evet; bulunduğumuz coğrafyanın özellikleri sebebiyle Türkiye’de kural dışı olaylar olmuştur.
Demokrat Parti iktidarı bir askeri darbe ile devrilmiştir.
Demokrat Parti’nin yerine kurulan Adalet Partisi, 12 Mart 1971 Muhtırası ve 12 Eylül 1980 İhtilâli ile devrilmiştir ve Demirel’e siyaset yasağı getirilmiştir.
Demirel ve Cindoruk, Türkiye’nin en önemli ve gözbebeği konumundaki Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne cephe almadan, karalamadan siyasî mücadelelerine devam etmişler ve Doğru Yol Partisi’ni kurmuşlardır.
Doğru Yol Partisi çarpık seçim kanunlarına ve bilgisayarlarda düzenlenen çevre sistemlerine rağmen 1991 seçimlerinde birinci parti olarak iktidara gelmiştir ve Demirel, Başbakan olmuştur ve Nisan 1993’te Cumhurbaşkanı seçilmiştir.
Hüsamettin Cindoruk ise, hiçbir zaman Hükümette yer almamıştır. Süleyman Demirel, 12 Eylül 1980’den itibaren bugüne kadar geçen 29 yıllık süre zarfında 17 ay Başbakanlık yapmıştır.
Bu gerçeği bilmiş olmanıza rağmen, ekonomideki bozukluklardan, idarî çarpıklıklardan, dış siyasetteki tıkanmalardan Demirel’le Cindoruk’u sorumlu göstermeniz, bir husumet beyanıdır.
28 Şubat olayını bir darbe imiş gibi sunarak, Demirel- asker yakınlığı olarak göstermeniz ise, doğrudan doğruya Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne attığınız iftiradır. Zira; Millî Güvenlik Kurulu, Anayasal bir kurumdur. Başbakan, Başbakan yardımcıları ve ilgili bakanlar da Kurul’un üyesidir. O nasıl bir darbedir ki; Başbakan, 118 gün sonra istifa etmiştir. Meydana gelen gerginlikte, tekrar Başbakanlık koltuğuna oturmak için yanıp, tutuşan Tansu Çiller’in payını görmezden gelerek, devamlı surette askerleri suçlamanız ise, Türkiye’nin en büyük talihsizliğidir.
Mehmet Ağar’ın istifasından sonra İçişleri Bakanı olan Meral Akşener’in, bir gece yarısı Emniyet Genel Müdürlüğü’nü basarak, Emniyet Genel Müdürü’nü değiştirmesini, hiç merak etmediniz mi?
Sayın Cemâl;
Türkiye, dahilde, başkaları tarafından meydana getirilen kaos, kargaşa ve provokasyonlar yüzünden kaide dışı olaylara maruz kalmıştır. Ki; bunları, herkesten iyi bilmektesiniz. Zira; “Kimse kızmasın, kendimi yazdım” adlı kitabınızda, ülkeyi 12 Mart Müdahalesine götüren provokasyonlarda önemli roller aldığınızı ve bombalı eylemlere de karıştığınızı, kendiniz anlatmaktasınız. Hareketleriniz, meşru bir iktidarı devirmeye ve bir darbe ortamını oluşturmaya matuftur. Aslında, bugün dahi yargılanmanız gerekir. Çünkü, bu gibi suçların zaman aşımı da yoktur. Zira; hedef aldığınız Demirel Hükümetleri, Meclis çoğunluğuna güvenerek ne Devleti, bir parti devleti haline getrime gayretine girmişler ve ne de, halkın dini inançlarını siyaset malzemesi yapmışlardır. Üstelik; 1965- 1971 Türkiye’si, 5 yıllık plân hedeflerini izleyerek kalkınmasını başarmıştır.
Fazla detaya girmeyeceğim. Zira; şartlanmış olduğunuz ve gerçek bir demokrasi mücadelesi vermediğiniz için, doğru söze rağbetiniz olmaz. Belki de, bizlerce iyi bilinmeyen bir misyonunuz vardır.
Ancak; yazdıklarınızın doğru olmaması ve belirli bir hedefe yönelik olması karşısında, bir vatandaş olarak susmamı da, kimse bekleyemez. Zira; yazdığınız köşe, sizin malınız değildir ve milletin malıdır. Halkı etkilemeye, yanlış bilgilendirmeye ve yanlış kamuoyu oluşturmaya giriştiğiniz zaman, okuyucuların tepkisine de katlanmak zorundasınız. Gerçek bir demokrasinin icabı da, budur.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
0216-4181726.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)