16 Ağustos 2009 Pazar

Demokrasiyi ortadan kaldıranlar.

Sayın Hasan Celâl GÜZEL
Radikal Gazetesi Yazarı
Ankara 16 Ağustos 2009



Sayın GÜZEL;


16 Ağustos 2009 tarihli ve “Kürt Gardaşım” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Belirttiğiniz gibi ülkemizde; bir Türk-Kürt sorunu yoktur, başkalarının, Türkiye’yi bölmek, iç çatışmaya sürüklemek ve zora sokmak için hedefleri, projeleri ve kışkırtmaları vardır.

Ne var ki; CÂH HIRSLARI galip bazı SİYASET ADAMLARI ile paranın üstündeki yazıdan başka değer ve hedef tanımayan BAZI İŞADAMLARI ve köşe kapmak için yarışan kimi gafil, kimi hain KÖŞE YAZARLAR, kişisel çıkarları ve ikballeri uğruna, başkalarının yaktıkları ateşi körüklemektedirler.

Aklıselim sahibi gibi gözüken siz ve sizin gibi düşünen yazarlar, fikir adamları, 12 Eylül 1980 olayına odaklandığınız ve bu olayın analizini iyi yapamadığınız için; Türkiye’de bir TÜRK-KÜRT ÇATIŞMASI çıkartarak, Türkiye’yi bölmek isteyenlerin gerçek niyetlerini, hiçbir zaman kamuoyunun dikkatine sunmadınız.

“DEMOKRASİ” sözcüğünü dilinizden düşürmediniz. Ama, 12 Eylül idaresinin ürünü olmayan ve demokrasinin gerçek ruhuna taban tabana zıt olan “Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları” ile lider diktatörlüğüne dayalı sistemi, hiç eleştirmediniz ve halkı bilgilendirmediniz.

Bilmem ki; bu vebalin yükünü taşıyabilecek misiniz? Manevî vücudunuzun kamburlaşmasını önleyebilecek misiniz?

Sözü, uzatmak istemiyorum; ekte, Başbakan Erdoğan’a yazdığım 14 Ağustos 2009 tarihli mektubumun suretini, tekrar bilgilerinize ve tetkiklerinize sunuyorum:




“Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan
Ankara 14 Ağustos 2009



Sayın BAŞBAKAN;

Partinizin kuruluşunun 8.ci yılı münasebetiyle İl Başkanlarına yaptığınız konuşmanızı dikkatle dinledim. Konuşmanızın bir bölümünde, sert bir üslûpla kullandığınız;
“Türkiye tam 25 yıldır nice canlara mal olan, gencecik delikanlılarımızı yutan terör belasına bir çözüm bulabilseydi, önlemlerini alabilseydi bugün çok farklı bir yerde olacaktık.
Enerjimizi bu meseleye harcadık, kaynaklarımızı, birikimlerimizi bu meseleye harcadık. 25 yıl boyunca Türkiye hem milli hem uluslararası bir mesele olarak, bu meseleye kaynaklarını heba etti.
Şimdi diyoruz ki Türkiye bu meseleyi çözüme kavuşturulmalı. Lütfen partimizin şu programını bir okuyun. Programda bu bölümü göreceksiniz. Biz partimizi kurarken bunu belirledik ve çözüm sinyallerini orada verdik. Adına ister Güneydoğu, ister Doğu, ister Kürt sorunu deyin bu bir sorundur diye o zaman da koyduk.” İfadeleriniz düşündürücüdür. Sebebine gelince:
Bugünlerde Türkiye’nin bir numaralı gündemi haline gelen ve “Kürt Açılımı” adı verilen oluşumun ne olduğu kamuoyunca bilinmemektedir. Basında ve televizyonlarda yapılan tartışmalarda da, net ve geçerli bir formül ortaya konmamaktadır. Yerden yere vurduğunuz Muhalefet Partileri de, “Bizim önümüze konmuş bir formül, proje yoktur.” ifadelerini kullanmaktadırlar. Bu durumda, Partinizin fanatik taraftarları dışındaki bütün vatandaşların zihinleri karışmış ve herkes, gelişmeleri merakla izlemektedir. Türkiye’nin ve dünyanın siyasî tarihini iyi bilen vatandaşlar ise; gelişmeleri, endişe ile izlemektedirler. Endişe duyanların haklı sebepleri de vardır. Şöyle ki;
Bir defa dökülen kanda ve meydana getirilen terörde, Türkiye’nin bir kusuru yoktur. Kürt meselesi, bizim dışımızda ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL’in, müştereken ve plânlı olarak yarattıkları bir meselesir.

Evet, ABD’nin stratejik ortağımız olduğu kesindir. Merak edilen; bu ortaklıkta ağırlıklı olarak hangi ülkenin çıkarları söz konusudur? Sorum, kimseyi şaşırtmamalıdır. Sebebine gelince:

ABD Dışişleri Bakanı Hilary CLİNTON, sizinle ve ilgili birimlerle yaptığı görüşmelerden sonra basına yaptığı açıklamasında, “PKK ile mücadeleyi görüştük. Türkiye’nin demokrasisinden ve etnik yapısından bahsettik. Başkan OBAMA, Türkiye’nin yardımı ile dünyayı değiştirecek.” sözlerini söylemiştir.

ABD dışişleri Bakanının bu açıklaması, zihinleri karıştırmış ve tereddütler yaratmıştır.

Türkiye’nin demokrasisi ve etnik yapısı, Amerika’yı niçin ilgilendirmektedir? Ve OBAMA, dünyayı nasıl ve hangi istikamette değiştirecektir ve ABD’nin hedefi nedir? Bu hedefte; Irak’ın, Şİİ BÖLGESİ, SÜNNİ BÖLGESİ ve KÜRT BÖLGESİ olmak üzere üç parçaya bölünmesi mi vardır?

CLİNTON’ın, “Türkiye’nin demokrasisinden ve etnik yapısından bahsettik.” sözleri, ne anlama gelmektedir? Türkiye’ye, bir federasyon oluşturulması veya bir Kürt Devletinin kurulması mı önerilmektedir?

Meramımı daha iyi anlatmak için geçmişten bazı örnekler vermek istiyorum. Şöyle ki;

1-Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu sınırlarına itirazı olduğu gerekçesiyle ABD, LOZAN ANTLAŞMASI’nı onaylamamıştır.

2-Milliyet Gazetesi Yazarı Hasan Pulur, 13 Nisan 1995 tarihli yazısının bir bölümünde şunları yazmıştır:

“Geçenlerde Akademi üyelerinden emekli Büyükelçi Sayın Oğuz Gökmen’in bir yazısını okuyorduk.

Oğuz Gökmen, eski, dağınık, perişan bir dosyadan söz ediyordu. Dosyada, şimdi KUZEY IRAK denilen yörelerin, Birinci Cihan Savaşı ve Kurtuluş Savaşından sonraki hazin, elemli hikâyesi var…

Dosyada bir fotoğraf…Lozan’da İsmet Paşa ve İngiltere’nin baş delegesi Lord Curzon…

Misak-ı Millî sınırları içinde kalan Musul ve Kerkük’ün âkibeti, iki ülkenin, Cemiyet-i Akvam gözetiminde yapılacak görüşmelere bırakılmış.

Yerli halk, Türkiye diyor; İngiltere, diretiyor. Türkiye plebisit, halk oylaması istiyor; İngilizler, “Buranın halkı cahildir.” diye karşı çıkıyor ve Nasturi İsyanı başlıyor. Hristiyanlığın bir mezhebi olan Nasturilerin isyanı kısa sürede bastırılıyor….

Yıllarca süren savaştan sonra, yeni Türk Devletini kuranlardan Musul ve Kerkük’ü almak için direnen İngilizler, yeni bir isyan hazırlığına giriyorlar.

Oğuz Gökmen’in anlattığına göre,
“CERİDE D’ORİENT” Kulübünde iki kişi bezik oynamaktadırlar. Biri, Türkiye’nin Başbakanı Fethi Okyar, diğeri de İngiltere Büyükelçisi Lindsay’dır.

İngiliz büyükelçisi bir ara iskambil kâğıtlarını bırakıp, Türkiye Başbakanına hayırlı önerilerde bulunuyor:

“Ekselans; bırakınız artık şu MUSUL ve KERKÜK hayallerini, bakın başınıza ne belâlar geliyor.”

İngiliz elçisi gelen belâları hatırlatırken, gelecek belâların müjdesini de verir:

“Bu işin peşini bırakırsanız, Musul Petrollerinden size pay veririz, limanlarınızın yapımı için kredi açarız.”

İngiliz Elçisi, baklayı ağzından çıkarır:

“Üstelik; bir daha ülkenizde zinhar bir KÜRT İSYANI çıkmayacağını taahhüt ederiz.”

Fethi Okyar, İngilizin bamteline basar:

“Ama sizin, Irak üzerindeki MANDA SÜRENİZ bitmek üzere…”

Ne gam! Emperyalizmin oyunu biter mi?

“Tasanız o olsun; biz, o süreyi hemen uzatırız.”

Sonra ne mi oldu?

Şeyh Sait İsyanı başlar; genç Türkiye Cumhuriyeti bu isyanı bastırır. Ama, MUSUL ve KERKÜK de gider.

İngiliz elçisinin dediği çıkmıştır.”

3-Güneri Civaoğlu’nun 2 Şubat 1991 tarihli ve “İKİ YARBAY” başlığını taşıyan yazısından bir bölüm şöyledir:

Hyati Regeny Otelinin 11. katında bir dairede, ABD Kuvvetleri Ordu Sözcülüğü Merkezinde Amerikalı yarbayın sözleri…

Amerikalı yarbayla duvara asılı dev Ortadoğu haritasının önündeyiz.

Sağ elinin avuç içini Musul/Kerkük vilâyeti olan geniş alanda gezdiriyor. Ve sakin bir sesle kelimeleri, tane tane seçerek anlatıyor:

“İşte KÜRT DEVLETİ burada kurulur. Savaş bitecek, Saddam çökmüş olacak. Bu yörede devlet kalmayacak. Devlet otoritesinden yoksun bir boşluk doğacak. Kürtler, bir devlet kurarak, buradaki boşluğu dolduracaklar. BELKİ, TÜRKİYE’DEN DE TOPRAK İSTERLER.

Ona, anımsatıyorum:

“Türkiye, bunu kabul etmeyeceğini açıklamış bulunuyor.”

Amerikalı Yarbay, “O ZAMAN ÇARPIŞACAKSINIZ!” diyor.

Soruyorum:

“Türkiye’nin düzenli orduları, silâhları, topları, zırhlıları, tankları, uçakları, füzeleri var. Böyle büyük bir güce nasıl karşı koyarlar? Hem gerek Suriye, gerek İran, Irak’ın toprak bütünlüğü için açık tavır koymuş bulunuyorlar. Onların da bölgede bir Kürt devleti oluşmasına göz yumacaklarına, nasıl ihtimal veriyorsunuz?”

Amerikalı Yarbayın verdiği yanıt, düşündürücüdür:

“Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerin de yakında, çok silâhları olacaktır. Saddam’ın bıraktığı silâhlar, onlara kalıyor. Belki Türkiye’de sizinkilerden bile ileri silâhları olacak. Uçakları, tankları, füzeleri, zırhlıları, helikopterleri, havaalanları, vs. gibi”

Sayın BAŞBAKAN;

İnsanlar unutabilirler. Ama; Devletlerin hafızalarının güçlü olması gerekir.

Görülmektedir ki; vaktiyle varsayım olarak değerlendirilen olaylar, bugün gerçekleşmiştir. Amerikalı Yarbayın söylediklerinin önemli bir kısmı da gerçekleşmiştir. Bundan sonra nelerin olacağını, sorumlu mevkilerde bulunanlar daha iyi bilirler. Merak ediyorum:
Türkiye’nin meselelerini dikkatli ve yakından takip eden bir vatandaş size, yukarıda bahsettiğim olaylarla bağlantılı sorular sorsa; acaba, cevabınız ne olurdu? Zorlanmaz mıydınız?

Bu sebeplerden dolayı önemli mevkilerde görev yapan DEVLET ve SİYASET adamlarının; hislere hitap etmekten ziyade, “Her makamın bir sözü ve her sözün bir makamı vardır.” gerçeğini, akıldan çıkarmamaları gerekir.

Hedefleri ve sorunları büyük olan Türkiye’de görev üstlenenlerin; Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanımaları, tarih ve coğrafya bilmeleri, dünya siyasî tarihini irdelemesini başarmaları ve dünya coğrafyasında Türkiye’nin konumunun önemini iyi anlamaları şarttır.

Aksi halde DEVLET, iddiasını ve hedeflerini kaybeder. Hüner; DEVLETİ, kurallarına göre işleterek, milleti topyekûn bir büyük hedefe yönlendirebilmektir. Önemli meselelerin parti kongrelerine ve meydanlara taşınması, gelecekte iktidarınızı zora sokacağı gibi, Türkiye’yi de zora sokar ve ağır baskılar altında bırakır. Zira; Türkiye, bu bölgede yalnız değildir ve her zaman İÇ ve DIŞ HUSUMETLERE maruz kalmıştır ve kalacaktır. Bu da, gayet normaldir. Zira; bölgemizde, ABD’nin büyük hedefleri vardır.

Türkiye’nin geleceği ile ilgili çok önemli bir konuyu, iç siyaset zeminine taşıdığınız için; demokratik haklarımı kullanarak, bu konu hakkındaki duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.”


Sayın GÜZEL;

Beni, gayet iyi tanırsınız; sizler, Kenan Evren’le Turgut Özal’a teslimiyet arz ederken ben, yaptıkları yanlışlar sebebiyle kendilerini, seri mektuplarımla uyarıp eleştiriyordum. Kenan Evren’e yaptığım en büyük ve en sert eleştirim; halkı sistemin dışına iterek, ikinci seçmen konumuna düşüren ve siyasî ihtirası galip Turgut Özal’ı seçilmiş diktatör konumuna getiren SEÇİM KANUNU’NU, sabaha karşı saat 3’te, Huber Köşkü’nde imzalaması sebebiyle olmuştur. Haklıydım da. Zira; demokrasi, asıl o gün rafa kaldırılmıştı. Geldiğimiz nokta da bellidir ve bilinmektedir: Türkiye, düzgün ve gerçek demokrasinin ruhuna uygun seçimler yapamadığı için, dâimâ, bunalıma sürüklenmiştir ve bugün de bunalımdadır.

Yazdım ve cevabınızı bekliyorum. Arzu ettiğiniz takdirde; seçeceğiniz bir televizyon kanalında ve halkın huzurunda, bu konuları; askerî, siyasî ve iktisadî açıdan tartışmaya hazırım.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

15 Ağustos 2009 Cumartesi

Gaflet veya ihanet.

Sayın Ertuğrul ÖZKÖK
Hürriyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 15 Ağustos 2009



Sayın ÖZKÖK;

15 Ağustos 2009 tarihli ve “Roj TV’ye çıksaydım” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Sanki, Roj TV’nin niçin kurulduğunu, hangi hedefe yönelik yayın yaptığını ve ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL tarafından müşterek hedefleri doğrultusunda desteklendiğini bilmiyormuş gibi; hislere hitap ederek, KURUL, KURUM, KURAL ve KAVRAM KARGAŞASI yaratabilecek bir yazı yazmışsınız.

Samimiyetinize inanabilmemiz için; sizin, dünyadan kopuk, bölgemizde cereyan eden olayları analiz edemeyecek derecede bilgisiz, hiçbir şeyden haberi olmayan, aklını, mantığını kullanamayan, idrakten ve irdeleme kabiliyetinden yoksun bir kişi olarak kabullenmemiz gerekmektedir.

Merak edilmez mi:

Henüz daha içeriği açıklanmamış ve bilinmeyen bir “KÜRT AÇILIMI” veya “DEMOKRATİK AÇILIM” sözleriyle, Türkiye’nin gündeminin allak, bullak edildiği bir dönemde; PKK’yı savunanların, gerçek niyet ve hedeflerinden habersizmiş gibi, bu yazıyı hangi maksatla ve niçin yazdınız?

Kim ne derse desin ve kim nasıl yorumlarsa yorumlasın; başkalarının, kendi hedef, çıkar ve projeleri doğrultusunda yarattıkları bu sorun sebebiyle, Türkiye’nin başı derttedir ve bu dert, kolay, kolay giderilemeyecektir. Zira; bu aşamadaki hedef, bellidir:

İç ve dış husumet odaklarının yıllardan beri başaramadıkları bir Türk-Kürt çatışmasını başlatmak ve kardeş kavgasını, yurt sathına yaymaktır.

Ne yazık ki; paranın üstündeki yazıdan başka bir DEĞER ve HEDEF tanımayanlar yüzünden Türkiye, bu tuzağa düşmek üzeredir. Kimin hesaplarına çalıştıkları ve hangi misyona hizmet ettikleri kamuoyu tarafından iyi bilinmeyen yazar- çizerlerin, kendilerine aydın, fikir veya bilim adamı sıfatlarını takanların olağanüstü gayretleri, kamuoyunu şaşkına çevirmiştir. Bunu, yadırgamak da mümkün değildir.

Zirâ; bir milleti aldatmanın, yanlış bir hedefe yönlendirmenin ve uyutmanın en kolay yolu; insanları işsiz ve aç bırakmak ve de borçlandırmaktır. Türkiye üzerinde hesapları olanlar, 29 yıl zarfında bunu, yarattıkları “MUCİZE KİŞİLER” eliyle başarmışlardır. Çünkü, CÂH ve SERVET HIRSLARI galip kişileri bulmakta zorlanmamışlardır.

DTP, meydan okurcasına haritalar ilân ederek, etnik kimliğe (Kürt kimliği) dayalı bir KÜRT MİLLİYETÇİLİĞİ hareketi yaratırken; ülkenin ve milletin geleceğini hiç düşünmeyen ve bu hareketin sonunda nelerin olabileceğini göremeyen kimi gafil, kimi hain kişiler, olanca güçleriyle bir KARGAŞA ORTAMI yaratmaya çalışmaktadırlar. Aklıselim sahipleri ise; suya-sabuna dokunmayan bir umursamazlıkla, seyirci olmayı yeğlemişlerdir ve bir ülkeye ve bir millete en büyük fenalığın kötülük yapanlardan değil, kenara çekilip, hiçbir şey yapmayanlardan geldiğini veya geleceğini, akıllarına bile getirmemektedirler.

Siz; bu gerçekleri bilmeyecek, göremeyecek bir kişi olamayacağınıza göre; suya-sabuna dokunmayan yazılar yazmanızın sebebini sormak, okuyucularınızın hakları değil midir? Sahi, böyle bir yazıyı niçin yazdınız?

Lütfen, tutarlı bir cevap veriniz!

Ekte; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yazdığım 14 Ağustos 2009 tarihli mektubumun suretini, bilgilerinize ve takdirlerinize sunuyorum.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

14 Ağustos 2009 Cuma

Türkiye zordadır.

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan
Ankara 14 Ağustos 2009



Sayın BAŞBAKAN;

Partinizin kuruluşunun 8.ci yılı münasebetiyle İl Başkanlarına yaptığınız konuşmanızı dikkatle dinledim. Konuşmanızın bir bölümünde, sert bir üslûpla kullandığınız;

“Türkiye tam 25 yıldır nice canlara mal olan, gencecik delikanlılarımızı yutan terör belasına bir çözüm bulabilseydi, önlemlerini alabilseydi bugün çok farklı bir yerde olacaktık.

Enerjimizi bu meseleye harcadık, kaynaklarımızı, birikimlerimizi bu meseleye harcadık. 25 yıl boyunca Türkiye hem milli hem uluslararası bir mesele olarak, bu meseleye kaynaklarını heba etti.

Şimdi diyoruz ki Türkiye bu meseleyi çözüme kavuşturulmalı. Lütfen partimizin şu programını bir okuyun. Programda bu bölümü göreceksiniz. Biz partimizi kurarken bunu belirledik ve çözüm sinyallerini orada verdik. Adına ister Güneydoğu, ister Doğu, ister Kürt sorunu deyin bu bir sorundur diye o zaman da koyduk.” İfadeleriniz düşündürücüdür. Sebebine gelince:

Bugünlerde Türkiye’nin bir numaralı gündemi haline gelen ve “Kürt Açılımı” adı verilen oluşumun ne olduğu kamuoyunca bilinmemektedir. Basında ve televizyonlarda yapılan tartışmalarda da, net ve geçerli bir formül ortaya konmamaktadır. Yerden yere vurduğunuz Muhalefet Partileri de, “Bizim önümüze konmuş bir formül, proje yoktur.” ifadelerini kullanmaktadırlar. Bu durumda, Partinizin fanatik taraftarları dışındaki bütün vatandaşların zihinleri karışmış ve herkes, gelişmeleri merakla izlemektedir. Türkiye’nin ve dünyanın siyasî tarihini iyi bilen vatandaşlar ise; gelişmeleri, endişe ile izlemektedirler. Endişe duyanların haklı sebepleri de vardır. Şöyle ki;

Bir defa dökülen kanda ve meydana getirilen terörde, Türkiye’nin bir kusuru yoktur. Kürt meselesi, bizim dışımızda ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL’in, müştereken ve plânlı olarak yarattıkları bir meselesir.

Evet, ABD’nin stratejik ortağımız olduğu kesindir. Merak edilen; bu ortaklıkta ağırlıklı olarak hangi ülkenin çıkarları söz konusudur? Sorum, kimseyi şaşırtmamalıdır. Sebebine gelince:

ABD Dışişleri Bakanı Hilary CLİNTON, sizinle ve ilgili birimlerle yaptığı görüşmelerden sonra basına yaptığı açıklamasında, “PKK ile mücadeleyi görüştük. Türkiye’nin demokrasisinden ve etnik yapısından bahsettik. Başkan OBAMA, Türkiye’nin yardımı ile dünyayı değiştirecek.” sözlerini söylemiştir.

ABD dışişleri Bakanının bu açıklaması, zihinleri karıştırmış ve tereddütler yaratmıştır.

Türkiye’nin demokrasisi ve etnik yapısı, Amerika’yı niçin ilgilendirmektedir? Ve OBAMA, dünyayı nasıl ve hangi istikamette değiştirecektir ve ABD’nin hedefi nedir? Bu hedefte; Irak’ın, Şİİ BÖLGESİ, SÜNNİ BÖLGESİ ve KÜRT BÖLGESİ olmak üzere üç parçaya bölünmesi mi vardır?


CLİNTON’ın, “Türkiye’nin demokrasisinden ve etnik yapısından bahsettik.” sözleri, ne anlama gelmektedir? Türkiye’ye, bir federasyon oluşturulması veya bir Kürt Devletinin kurulması mı önerilmektedir?

Meramımı daha iyi anlatmak için geçmişten bazı örnekler vermek istiyorum. Şöyle ki;

1-Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu sınırlarına itirazı olduğu gerekçesiyle ABD, LOZAN ANTLAŞMASI’nı onaylamamıştır.

2-Milliyet Gazetesi Yazarı Hasan Pulur, 13 Nisan 1995 tarihli yazısının bir bölümünde şunları yazmıştır:

“Geçenlerde Akademi üyelerinden emekli Büyükelçi Sayın Oğuz Gökmen’in bir yazısını okuyorduk.

Oğuz Gökmen, eski, dağınık, perişan bir dosyadan söz ediyordu. Dosyada, şimdi KUZEY IRAK denilen yörelerin, Birinci Cihan Savaşı ve Kurtuluş Savaşından sonraki hazin, elemli hikâyesi var…

Dosyada bir fotoğraf…Lozan’da İsmet Paşa ve İngiltere’nin baş delegesi Lord Curzon…


Misak-ı Millî sınırları içinde kalan Musul ve Kerkük’ün âkibeti, iki ülkenin, Cemiyet-i Akvam gözetiminde yapılacak görüşmelere bırakılmış.

Yerli halk, Türkiye diyor; İngiltere, diretiyor. Türkiye plebisit, halk oylaması istiyor; İngilizler, “Buranın halkı cahildir.” diye karşı çıkıyor ve Nasturi İsyanı başlıyor. Hristiyanlığın bir mezhebi olan Nasturilerin isyanı kısa sürede bastırılıyor….

Yıllarca süren savaştan sonra, yeni Türk Devletini kuranlardan Musul ve Kerkük’ü almak için direnen İngilizler, yeni bir isyan hazırlığına giriyorlar.

Oğuz Gökmen’in anlattığına göre, “CERİDE D’ORİENT” Kulübünde iki kişi bezik oynamaktadırlar. Biri, Türkiye’nin Başbakanı Fethi Okyar, diğeri de İngiltere Büyükelçisi Lindsay’dır.

İngiliz büyükelçisi bir ara iskambil kâğıtlarını bırakıp, Türkiye Başbakanına hayırlı önerilerde bulunuyor:

“Ekselans; bırakınız artık şu MUSUL ve KERKÜK hayallerini, bakın başınıza ne belâlar geliyor.”


İngiliz elçisi gelen belâları hatırlatırken, gelecek belâların müjdesini de verir:

“Bu işin peşini bırakırsanız, Musul Petrollerinden size pay veririz, limanlarınızın yapımı için kredi açarız.”

İngiliz Elçisi, baklayı ağzından çıkarır:

“Üstelik; bir daha ülkenizde zinhar bir KÜRT İSYANI çıkmayacağını taahhüt ederiz.”

Fethi Okyar, İngilizin bamteline basar:

“Ama sizin, Irak üzerindeki MANDA SÜRENİZ bitmek üzere…”

Ne gam! Emperyalizmin oyunu biter mi?

“Tasanız o olsun; biz, o süreyi hemen uzatırız.”

Sonra ne mi oldu?

Şeyh Sait İsyanı başlar; genç Türkiye Cumhuriyeti bu isyanı bastırır. Ama, MUSUL ve KERKÜK de gider.

İngiliz elçisinin dediği çıkmıştır.”

3-Güneri Civaoğlu’nun 2 Şubat 1991 tarihli ve “İKİ YARBAY” başlığını taşıyan yazısından bir bölüm şöyledir:

Hyati Regeny Otelinin 11. katında bir dairede, ABD Kuvvetleri Ordu Sözcülüğü Merkezinde Amerikalı yarbayın sözleri…

Amerikalı yarbayla duvara asılı dev Ortadoğu haritasının önündeyiz.

Sağ elinin avuç içini Musul/Kerkük vilâyeti olan geniş alanda gezdiriyor. Ve sakin bir sesle kelimeleri, tane tane seçerek anlatıyor:

“İşte KÜRT DEVLETİ burada kurulur. Savaş bitecek, Saddam çökmüş olacak. Bu yörede devlet kalmayacak. Devlet otoritesinden yoksun bir boşluk doğacak. Kürtler, bir devlet kurarak, buradaki boşluğu dolduracaklar. BELKİ, TÜRKİYE’DEN DE TOPRAK İSTERLER.

Ona, anımsatıyorum:

“Türkiye, bunu kabul etmeyeceğini açıklamış bulunuyor.”

Amerikalı Yarbay, “O ZAMAN ÇARPIŞACAKSINIZ!” diyor.

Soruyorum:

“Türkiye’nin düzenli orduları, silâhları, topları, zırhlıları, tankları, uçakları, füzeleri var. Böyle büyük bir güce nasıl karşı koyarlar? Hem gerek Suriye, gerek İran, Irak’ın toprak bütünlüğü için açık tavır koymuş bulunuyorlar. Onların da bölgede bir Kürt devleti oluşmasına göz yumacaklarına, nasıl ihtimal veriyorsunuz?”

Amerikalı Yarbayın verdiği yanıt, düşündürücüdür:

“Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerin de yakında, çok silâhları olacaktır. Saddam’ın bıraktığı silâhlar, onlara kalıyor. Belki Türkiye’de sizinkilerden bile ileri silâhları olacak. Uçakları, tankları, füzeleri, zırhlıları, helikopterleri, havaalanları, vs. gibi”

Sayın BAŞBAKAN;

İnsanlar unutabilirler. Ama; Devletlerin hafızalarının güçlü olması gerekir.

Görülmektedir ki; vaktiyle varsayım olarak değerlendirilen olaylar, bugün gerçekleşmiştir. Amerikalı Yarbayın söylediklerinin önemli bir kısmı da gerçekleşmiştir. Bundan sonra nelerin olacağını, sorumlu mevkilerde bulunanlar daha iyi bilirler. Merak ediyorum:

Türkiye’nin meselelerini dikkatli ve yakından takip eden bir vatandaş size, yukarıda bahsettiğim olaylarla bağlantılı sorular sorsa; acaba, cevabınız ne olurdu? Zorlanmaz mıydınız?

Bu sebeplerden dolayı önemli mevkilerde görev yapan DEVLET ve SİYASET adamlarının; hislere hitap etmekten ziyade, “Her makamın bir sözü ve her sözün bir makamı vardır.” gerçeğini, akıldan çıkarmamaları gerekir.

Hedefleri ve sorunları büyük olan Türkiye’de görev üstlenenlerin; Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanımaları, tarih ve coğrafya bilmeleri, dünya siyasî tarihini irdelemesini başarmaları ve dünya coğrafyasında Türkiye’nin konumunun önemini iyi anlamaları şarttır.

Aksi halde DEVLET, iddiasını ve hedeflerini kaybeder. Hüner; DEVLETİ, kurallarına göre işleterek, milleti topyekûn bir büyük hedefe yönlendirebilmektir. Önemli meselelerin parti kongrelerine ve meydanlara taşınması, gelecekte iktidarınızı zora sokacağı gibi, Türkiye’yi de zora sokar ve ağır baskılar altında bırakır. Zira; Türkiye, bu bölgede yalnız değildir ve her zaman İÇ ve DIŞ HUSUMETLERE maruz kalmıştır ve kalacaktır. Bu da, gayet normaldir. Zira; bölgemizde, ABD’nin büyük hedefleri vardır.

Türkiye’nin geleceği ile ilgili çok önemli bir konuyu, iç siyaset zeminine taşıdığınız için; demokratik haklarımı kullanarak, bu konu hakkındaki duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

13 Ağustos 2009 Perşembe

Neyi aradığını bilmek!

Sayın Ali BULAÇ
Zaman Gazetesi Yazarı
İstanbul 13 Ağustos 2009


Sayın BULAÇ;

12 Ağustos 2009 tarihli ve “Ehl-i ilim ve aydınlar” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Bu yazıyı niçin yazdığınızı pek anlayamadım. Ama; yazınızın son paragrafındaki, “Bir zamanlar, devlet bir şeye karşı çıktığı için kendisi de karşı çıkan, ama devlet veya siyaset gereği iktidar veya parti görüş değiştirdiği için, kendisi de görüş değiştiren aydınlar, ne kadar inandırıcı olur! İslâm’ın ilim ve tefekkür mirâsından mülhem, yeni bir entelektüel profiline ihtiyacımız var.” ifadelerinizden, açık söylemeseniz de, olaylardan rahatsızlık duyduğunuz manâsını çıkardım.

Bizim mezhebimizin imamı Ebu Hanife’yi örnek göstermenizden ve İSLÂM’I ölçü olarak almanızdan, başka bir manâ çıkarmam da mümkün olamazdı. Şimdi, esas konuya gelelim:

Bir toplumda;

-İlim adamları, idare adamlarına uşaklık ederse,

-Toplumun edepsizleri, hayırlılarına galip gelirse,

-Toplumun fertleri de, nerde “EVET!” ve nerede “HAYIR!” denileceğini bilemez hale düşerse; o toplum, muhakkak surette DİRLİK ve DÜZENLİĞİNİ kaybeder ve hatta YIKILIR. Çünkü;

Bu hale düşmüş bir toplumda, ACİZ İNSAN PUTUNA TAPMALAR (Kula, kulluk etmek) yaygınlaşır ve HAK ve VAZİFE kavramlarının özü kaybolur.

İşte, bizim mezhebimizin imamı Ebu Hanife, gerçek anlamda bir ilim adamı olduğu ve İslâm Dini’nin özünü çok iyi bildiği için, İDARE ADAMLARINA UŞAK OLMAYI reddetmiştir. Yani; günün halifesinin isteklerine uygun fetva vermenin, günahların en BÜYÜĞÜ olduğunu, haliyle, tavrıyla ve sözleriyle ilân etmiştir.

Tarihî bir örnek verelim:

İmanımızın iktizası hepimiz, FİRAVUN’dan nefret ederiz. Ama; hiçbirimiz, FİRAVUN’u, FİRAVUN yapan ortamı düşünmeyiz ve ibret almayız. Dikkat ediniz:

-Debdebeli, tantanalı bir saltanat,

-Gözkamaştırıcı bir servet,

-Emrindeki kuvvetli bir ordu,
-Etrafında, “SEN BİZİM RABBİMİZSİN!” diye tapan ve eğilip bükülen bir sürü insan, FİRAVUN’U, FİRAVUN yapmıştır.

Herkes kendisine, “Firavun’un şartları ve imkânları bende olsaydı; acaba, ben ne yapardım ve ben de Firavun olur muydum?” sorusunu sormalı, cevabını aramalı ve Firavun yaratıcısı olmamalıdır. Zira; tarihen sabittir ki: FİRAVUN’U yaratan ortam oluştukça, her dönemde, FİRAVUN istidadında ZALİMLER yetişmiştir.

Aydın (münevver), eski tabirle Hikmet ü basiretle tenevvür eden (akıl ve ileri görüşüyle etrafını aydınlatan) ve doğru hisse sahip olan adama denir.

Gerçek bir aydının görevi; insanların zulme meyletmelerini engellemek, Allah’ın hiçbir varlığa vermediği, sadece insan sınıfına bahşettiği İRADE ve HÜRRİYET sıfatlarının muhafazası için toplumu uyarmak ve doğru istikamete sevk etmektir.

İslâm âlemine bir nazar ediniz: Asırlardan beri “aydınız, ulemayız, ilim adamıyız” diye geçinen dışı HOŞ, içi BOŞ birtakım kişiler, dini de kullanarak insanları aldatmışlar ve CÂH ve SERVET hırsları galip ZALİM HÜKÜMDARLARIN, ZALİM İDARECİLERİN, avukatlıklarını yapmışlardır.

Hiç kimse de Hz. Peygamberimizin, “Ahlâkını, gayesini, niyetini iyi bilmediğiniz insanlardan din tahsil etmeyiniz ve bu gibi kişilerin Müslümanlığını övmeyiniz.” hadis-i şeriflerini hatırlatarak, insanları uyarmamıştır. Gerçeği bilenler dahî, ya korkularından veya çıkarlarından dolayı, hakikatlerin üstünü örtmüşlerdir. Yani; ŞERDE İTTİFAK etmişlerdir.

Sayın BULAÇ;

Bir ülke ve bir millet için en büyük tehlike; idare edenlerin adâletsizlikleri ve ihtirâsları ile zenginlerin hasislikleri ve merhametsizlikleridir. Çünkü; adâletsizlik, ihtirâs, hasislik ve merhametsizlik, ALLAH ile HARBETMEK ve ŞİRK KOŞMAK manâsına gelir.

Unutulmamalıdır:

Her zalim zulmünü, uşakları vasıtası ile yapar. Uşaklık edenleri bulunmazsa, hiçbir zalim, zulmünü yapamaz. Bu gerçeğe istinaden Hz. Peygamberimiz, “Zalime en ufacık meyil ile meyledenleri NÂR (Ateş) kuşatacaktır.” diye buyurmuşlardır.

Acaba, yazınızda neyi anlatmak istediğinizi anlayabilmiş ve neyi anlatmak istediğimi anlatabilmiş miyim?

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

Olacakları göremeyenlere!

Sayın Ali BABACAN
Dışişleri Bakanı
Ankara 8 Mart 2009

Sayın BAKAN;

NTV Televizyonunda yayımlanan söyleşinizi dikkatle izledim.

Türkiye’nin dış meseleleriyle ilgili konularda geniş kapsamlı mülâkat, günü geldiğinde hem sizi ve hem de Türkiye’yi zora sokabilir. Zira; bir ülkenin dış politikasını, bulunduğu coğrafyası belirler. Değişen veya gelecekte değişecek şartlara göre yeni oluşumlar meydana gelebilir. Ayrıca; bir ülkenin çıkarlarına uygun olan gelişmeler, başka ülkeleri rahatsız edebilir. Bunun önemini, Fransa’nın ünlü Devlet Başkanı DE GAULLE, gayet veciz ve herkesin dikkatini çekecek şekilde şu sözleriyle belirtmiştir:


“Fransa’nın dış meseleleriyle ilgili olarak beyanat vereceğim zaman günlerce düşünürüm; düşündüklerimi not ederim; bu notları, işin uzmanlarına vererek yazılı metin haline getirtirim. Konuşacağım zaman da, asla ve asla o metnin dışına çıkmam.”

NTV Televizyonunda canlı olarak yayınlanan programda, “Amerika bizim stratejik ortağımızdır.” sözünü söylediğiniz için, bu mektubumu yazdım.

Evet, ABD’nin stratejik ortağımız olduğu kesindir. Merak edilen; bu ortaklıkta ağırlıklı olarak hangi ülkenin çıkarları söz konusudur? Sorum, kimseyi şaşırtmamalıdır. Sebebine gelince:

ABD Dışişleri Bakanı Hilary CLİNTON, Başbakan’la ve sizinle yaptığı görüşmelerden sonra basına yaptığı açıklamasında, “PKK ile mücadeleyi görüştük. Türkiye’nin demokrasisinden ve etnik yapısından bahsettik. Başkan OBAMA, Türkiye’nin yardımı ile dünyayı değiştirecek.” sözlerini söylemiştir.

ABD dışişleri Bakanının bu açıklaması, zihinleri karıştırmış ve tereddütler yaratmıştır.

Türkiye’nin demokrasisi ve etnik yapısı, Amerika’yı niçin ilgilendirmektedir? Ve OBAMA, dünyayı nasıl ve hangi istikamette değiştirecektir ve ABD’nin hedefi nedir? Bu hedefte; Irak’ın, Şİİ BÖLGESİ, SÜNNİ BÖLGESİ ve KÜRT BÖLGESİ olmak üzere üç parçaya bölünmesi mi vardır?


CLİNTON’ın, “Türkiye’nin demokrasisinden ve etnik yapısından bahsettik.” sözleri, ne anlama gelmektedir? Türkiye’ye bir federasyon veya bir Kürt Devletinin kurulması mı önerilmektedir?

Meramımı daha iyi anlatmak için geçmişten bazı örnekler vermek istiyorum. Şöyle ki;

1-Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu sınırlarına itirazı olduğu gerekçesiyle ABD, LOZAN ANLAŞMASI’nı onaylamamıştır.

2-Milliyet Gazetesi Yazarı Hasan Pulur, 13 Nisan 1995 tarihli yazısının bir bölümünde şunları yazmıştır:

“Geçenlerde Akademi üyelerinden emekli Büyükelçi Sayın Oğuz Gökmen’in bir yazısını okuyorduk.

Oğuz Gökmen, eski, dağınık, perişan bir dosyadan söz ediyordu. Dosyada, şimdi KUZEY IRAK denilen yörelerin, Birinci Cihan Savaşı ve Kurtuluş Savaşından sonraki hazin, elemli hikâyesi var…

Dosyada bir fotoğraf…Lozan’da İsmet Paşa ve İngiltere’nin baş delegesi Lord Curzon…


Misak-ı Millî sınırları içinde kalan Musul ve Kerkük’ün âkibeti, iki ülkenin, Cemiyet-i Akvam gözetiminde yapılacak görüşmelere bırakılmış.

Yerli halk, Türkiye diyor; İngiltere, diretiyor. Türkiye plebisit, halk oylaması istiyor; İngilizler, “Buranın halkı cahildir.” diye karşı çıkıyor ve Nasturi İsyanı başlıyor. Hristiyanlığın bir mezhebi olan Nasturilerin isyanı kısa sürede bastırılıyor….

Yıllarca süren savaştan sonra, yeni Türk Devletini kuranlardan Musul ve Kerkük’ü almak için direnen İngilizler, yeni bir isyan hazırlığına giriyorlar.

Oğuz Gökmen’in anlattığına göre, “CERİDE D’ORİENT” Kulübünde iki kişi bezik oynamaktadırlar. Biri, Türkiye’nin Başbakanı Fethi Okyar, diğeri de İngiltere Büyükelçisi Lindsay’dır.

İngiliz büyükelçisi bir ara iskambil kâğıtlarını bırakıp, Türkiye Başbakanına hayırlı önerilerde bulunuyor:

“Ekselans; bırakınız artık şu MUSUL ve KERKÜK hayallerini, bakın başınıza ne belâlar geliyor.”


İngiliz elçisi gelen belâları hatırlatırken, gelecek belâların müjdesini de verir:

“Bu işin peşini bırakırsanız, Musul Petrollerinden size pay veririz, limanlarınızın yapımı için kredi açarız.”

İngiliz Elçisi, baklayı ağzından çıkarır:

“Üstelik; bir daha ülkenizde zinhar bir KÜRT İSYANI çıkmayacağını taahhüt ederiz.”
Fethi Okyar, İngilizin bamteline basar:

“Ama sizin, Irak üzerindeki MANDA SÜRENİZ bitmek üzere…”

Ne gam! Emperyalizmin oyunu biter mi?

“Tasanız o olsun; biz, o süreyi hemen uzatırız.”

Sonra ne mi oldu?

Şeyh Sait İsyanı başlar; genç Türkiye Cumhuriyeti bu isyanı bastırır. Ama, MUSUL ve KERKÜK de gider.

İngiliz elçisinin dediği çıkmıştır.”

3-Güneri Civaoğlu’nun 2 Şubat 1991 tarihli ve “İKİ YARBAY” başlığını taşıyan yazısından bir bölüm şöyledir:

Hyati Regeny Otelinin 11. katında bir dairede, ABD Kuvvetleri Ordu Sözcülüğü Merkezinde Amerikalı yarbayın sözleri…

Amerikalı yarbayla duvara asılı dev Ortadoğu haritasının önündeyiz.

Sağ elinin avuç içini Musul/Kerkük vilâyeti olan geniş alanda gezdiriyor. Ve sakin bir sesle kelimeleri, tane tane seçerek anlatıyor:

“İşte KÜRT DEVLETİ burada kurulur. Savaş bitecek, Saddam çökmüş olacak. Bu yörede devlet kalmayacak. Devlet otoritesinden yoksun bir boşluk doğacak. Kürtler, bir devlet kurarak, buradaki boşluğu dolduracaklar. BELKİ, TÜRKİYE’DEN DE TOPRAK İSTERLER.

Ona, anımsatıyorum:

“Türkiye, bunu kabul etmeyeceğini açıklamış bulunuyor.”

Amerikalı Yarbay, “O ZAMAN ÇARPIŞACAKSINIZ!” diyor.

Soruyorum:

“Türkiye’nin düzenli orduları, silâhları, topları, zırhlıları, tankları, uçakları, füzeleri var. Böyle büyük bir güce nasıl karşı koyarlar? Hem gerek Suriye, gerek İran, Irak’ın toprak bütünlüğü için açık tavır koymuş bulunuyorlar. Onların da bölgede bir Kürt devleti oluşmasına göz yumacaklarına, nasıl ihtimal veriyorsunuz?”

Amerikalı Yarbayın verdiği yanıt, düşündürücüdür:

“Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerin de yakında, çok silâhları olacaktır. Saddam’ın bıraktığı silâhlar, onlara kalıyor. Belki Türkiye’de sizinkilerden bile ileri silâhları olacak. Uçakları, tankları, füzeleri, zırhlıları, helikopterleri, havaalanları, vs. gibi”


Sayın Bakan;

İnsanlar unutabilirler. Ama; Devletlerin hafızalarının güçlü olması gerekir.

Görülmektedir ki; vaktiyle varsayım olarak değerlendirilen olaylar, bugün gerçekleşmiştir. Amerikalı Yarbayın söylediklerinin önemli bir kısmı da gerçekleşmiştir. Bundan sonra nelerin olacağını, sorumlu mevkilerde bulunanlar daha iyi bilirler. Merak ediyorum:

Program yapımcısı size, yukarıda bahsettiğim olaylarla bağlantılı sorular sorsaydı; acaba, cevabınız ne olurdu? Zorlanmaz mıydınız?

Bu sebeplerden dolayı önemli mevkilerde görev yapan DEVLET ve SİYASET adamlarının; hislere hitap etmekten ziyade, “Her makamın bir sözü ve her sözün bir makamı vardır.” gerçeğini, akıldan çıkarmamaları gerekir.

Hedefleri ve sorunları büyük olan Türkiye’de görev üstlenenlerin; Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanımaları, tarih ve coğrafya bilmeleri, dünya siyasî tarihini irdelemesini başarmaları ve dünya coğrafyasında Türkiye’nin konumunun önemini iyi anlamaları şarttır.

Aksi halde DEVLET, iddiasını ve hedeflerini kaybeder. Hüner; DEVLETİ, kurallarına göre işleterek, milleti topyekûn bir büyük hedefe yönlendirebilmektir.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

12 Ağustos 2009 Çarşamba

Mucize kişiler ve akıl.

Sayın Prof. Dr. Ahmet DAVUTOĞLU
Dışişleri Bakanı
Ankara 12 Ağustos 2009



Sayın BAKAN;

Televizyon programlarındaki açıklamalarınızı ve gazetelerde yayımlanan demeçlerinizi dikkatle izliyorum.
Bazı televizyonlarda hakkınızda yapılan ve sizi, âdetâ bir “MUCİZE KİŞİYMİŞSİNİZ” gibi takdim eden yorumları da dikkatle izliyorum.

Türkiye’de ve dünyada meydana gelen olayları dikkatli ve yakından izleyen bir vatandaş olarak, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı’nın medyatik görüntü ve yorumlarla kamuoyu huzuruna sık, sık çıkmasını, kesinlik kazanmamış konularda açıklamalar yapmasını ve yorumlarda bulunmasını uygun bulmamaktayım. Sebebine gelince:

1-Bir ülkenin dış politikasını, bulunduğu coğrafyası belirler. Türkiye’nin dünya coğrafyasında çok önemli bir konumu vardır. Türkiye, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkaslar olmak üzere tabir caizse her biri, birer volkan olan üç önemli arazi parçasının ortasında bulunmaktadır. Bu sebeple iç ve dış husumetlere maruz kalacağı gayet tabiidir.

Bu önemli bölgede, Türkiye’nin hedefleri olduğu gibi; komşularımızın ve dünyanın etkili ülkelerinin de hedefleri, projeleri ve çıkarları vardır.

2-Ülkeler arasında ebedi dostluklar veya ebedi düşmanlıklar söz konusu olamaz. Çıkarlar ve hedefler örtüştüğü zaman dostluklar, çıkarlar ve hedefler zıtlaştığı zaman düşmanlıklar kurulur. Bu dostluklar ve düşmanlıklar üzerinde, diğer ülkelerin etkilerinin olması da, dünya siyasî tarihinin icabıdır. Bu sebeple; verilen demeçler, yapılan anlaşmalar, ortaya konan tavırlar; bir ülkeyi memnun ederken, diğer ülkeleri gücendirir veya düşmanlıklarına sebep olabilir.

3-Ülkelerin dış siyasî meseleleri, diplomatları vasıtası ile yürütülür. Diplomatların faaliyetleri de, her ülkenin dışişleri bakanlıkları tarafından plânlanarak düzenlenir. Bu bakımdan; diplomatlar, kendi ülkelerinin çıkarları doğrultusunda yalan söyleyebilirler, aldatabilirler ve sözlerinde durmayabilirler. İnsan karakterinin süflî yönlerinin göstergesi olan bu sıfatlar, diplomatlar için tanınan bir ayrıcalıktır ve hatta şeref kabul edilir.

4-Bu sebepten dolayı, bir ülkenin dış siyasetini yürüten ve dış siyasetinden sorumlu olan kişiler; ülkelerinin çıkar, hedef ve projelerinin gerçekleşmesi için ölçülü hareket etmek ve “Her sözün bir makamı ve her makamın bir sözü vardır.” gerçeğine uymak zorundadırlar.

Bu gerçekleri, bütün diplomatlara ve hatta herkese ders verecek şekilde en güzel, günün Fransız Devlet Başkanı DE GAULLE, şu veciz sözleri ile ifade etmiştir:

“Fransa’nın dış meseleleriyle ilgili olarak beyanat vereceğim zaman günlerce düşünürüm, düşündüklerimi not ederim. Bu notları, işin uzmanlarına vererek, yazılı metin haline getiririm. Konuşacağım zaman da, asla ve asla, o yazılı metnin dışına çıkmam.”

Bu gerçekler tahtında düşünülecek ve ders çıkarılacak olunursa; çok gezmenin, diplomatik teamüllere aykırı olarak ilgili, ilgisiz birçok kişi ile görüşmenin, hazırlıksız ve ayaküstü demeçler vermenin, dış siyasetin yürütülmesine ve meselelerin çözümüne bir faydası olmayacağı anlaşılır. Ve hattâ; böyle davranışların, ülkelerin dış siyasetlerini tıkadığı, meselelerin çözümlerini zorlaştırdığı, dünya siyasetinde sık görülen bir gerçektir.

Maksadımı, şu basit örnekle anlatmak istiyorum:

Dün verdiğiniz demecinizde, Irak’a sınırsız ticaret teklifinde bulunduğunuzu belirttiniz.

Görünüşteki muhatabınız, Irak Hükümeti’dir. Ancak; ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL’in kuklası konumundaki Irak Hükümeti, bu teklifinize, kendi iradesi ile müspet veya menfî doğrultuda bir karar verebilir mi?

Irak’ın toprak bütünlüğü dahî, henüz daha açıklık kazanmamış ve ABD, Irak’ı bölme plânından vaz geçmemiştir. Bu gerçek karşısında asıl muhatabınız ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL değil midir?

Bu gerçek bilinirken ve Batı ülkeleri tarafından kabul edilmişken; sizin kişisel bilgi, beceri ve gayretiniz bir netice verebilir mi?

İşte bu sebeplerden dolayı, sık, sık televizyonlara çıkmanızı ve ayaküstü demeçler vermenizi uygun bulmadım ve demokratik haklarımı kullanarak, duygu, düşünce ve görüşlerimi arz etmek için bu mektubumu yazdım. Zira; bazı kişi ve odakların “Mucize Kişi” olarak ilân ettiği kişilerle, Türkiye’nin dış siyaset hedefleri gerçekleştirilemez. Hedefler; DEVLETİN, ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletilmesiyle gerçekleştirilir.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

0216-4181726

11 Ağustos 2009 Salı

Gerçek, açıklanmalıdır.

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 11 Ağustos 2009


Sayın BAŞBAKAN;


Partinizin Grup toplantısında yaptığınız konuşmanızı dikkatle dinledim. Konuşmanızın bir bölümünde “Demokratik Açılım” girişimleri konusunda söylediğiniz;

"Sorunu bu hale getiren anlayışlardan medet beklemiyoruz. Ama, diyoruz ki; gölge etmeyin, engel olmayın. Bu kardeşlik projesine, bu barış ve bütünleşme projesine, bu millî birlik ve bütünlük projesine kapılarınızı kapatmayın. Gelin bu çalışmayı hep birlikte gerçekleştirelim. Türkiye gençlerini teröre kurban etmeseydi, bugün nerede olurdu? Türkiye, genç, fidan gibi delikanlılarını teröre kurban etmeseydi; son 25 yılını terörle, çatışmayla, faili meçhullerle, boşaltılan köylerle heba etmeseydi; bugün, nerede olurdu? Demokrasinin üzerindeki vesayet tartışmaları, AK Parti ile değil, daha önce sona erseydi; Türkiye bugün nerede olabilirdi?" şeklindeki sözleriniz, düşündürücüdür. Sebebine gelince:

Ülkemizde, üniter yapımıza yönelik bir ayrılıkçı düşünce, tavır ve eylem, Türkler arasında da, Kürt kökenli vatandaşlarımızın arasında da yoktur ve kimse de halinden şikâyetçi değildir. Türkiye’nin her tarafını dolaşan herkes, bu gerçeği net bir şekilde görür.

Ancak; bulunduğumuz coğrafyanın özelliği ve önemi sebebiyle, Türkiye’nin sulh, sükûn, huzur ve güvenini ortadan kaldırmak ve Türkiye’yi çaresiz bırakmak isteyenler, “KÜRT SORUNU” adı verilen bir belâyı, Türkiye’nin başına sarmışlardır.

Prof. Halil İnalcık, Hürriyet Gazetesi Yazarı Soner Yalçın’a verdiği demecinde, Kürt meselesi hakkında şu sözleri söylemiştir:

“ABD ve Batı, bilhassa buradaki petrol kaynakları nedeniyle bağımlı hükümetler yaratıyor bölgede. Bu hükümetler arasında en kuvvetli durumda olanı, en bağımsız hareket edeni Türkiye'dir. Türkiye'yi bağımlı tutmak için Amerika olsun, Avrupa olsun, Kürt meselesine çomak sokuyorlar. Mesele bugün Irak savaşından sonra açıkça ortaya çıktı; Amerika bizim güney hududumuzda açıkça bir Kürt devletinin altyapısını hazırladı.

Benim görüşüme göre Amerika, Ortadoğu'da Türkiye gibi büyük bir kuvvetin daima müşkülat içinde bulunmasını ister. Bu açık bir hakikattir.

Kuzey Irak'ta ABD'nin politikası bu konuda açık, orada Kerkük-Musul petrol kaynakları üzerinde kendisine uydu bir devlet istiyor.

Bugün Amerika Ortadoğu'ya hâkim olmak istiyor; İsrail'i yarattı, Irak'a geldi. Kuzey Irak'ta başka bir İsrail devleti yaratmaya çalışıyor.

AB ve ABD bugün Kürtleri destekliyor; Ermeniler ve Kürtler, şimdi Amerika'nın Ortadoğu'da yeni “parçala-bağımlı yap” politikasından kendileri için çok ümitliler.

Dünyanın her tarafında Kürt milliyetçileri saldırı halindedir. Vahim olan, bugün Ermeni meselesi gibi, uluslararası bir mesele halini almıştır. Görmezden gelmekle mesele kalkmıyor; AB neden bu kadar üzerimize geliyor. Bütün amaç, Batı’nın desteğini almak.

İşin vahameti şuradadır:

Biz hâlâ Osmanlı gibi Türkiye büyük devlettir, bunlar kurusıkıdır diyoruz. Hayır, 19. yüzyılda Avrupa bu yolla Ortadoğu'yu nasıl hükmü altına almaya çalıştıysa bugün de Türkiye'ye karşı aynı politikayı sürdürmektedir.

Bence bütün bunlar, Avrupa'da 19. yüzyıldaki “Question d'Orient” politikasının devamından başka bir şey değildir.”

Ayrıca herkes, bu sorunun ABD, İNGİLTERE ve İSRAİL’İN, kendi istek, çıkar ve hedefleri doğrultusunda, müştereken yarattıkları bir sorun olduğuna inanmaktadır. Halkın asıl derdi; işsizlik, geçim sıkıntısı ve fukaralıktır. Bu açıdan değerlendirecek olursak; karşınızda, bıkmış, küstürülmüş ve şevkini kaybetmiş geniş halk kitleleri vardır.

Eğer gerçek anlamda bir açılım yapmayı düşünüyorsanız; halkın gerçek sorunlarına çare bulacak ve geniş halk kitlelerini rahatlatacak açılımlar yapmalısınız ve yol haritası geliştirilmelisiniz.

Her ne kadar icraatlarınızla, 79 yıllık Cumhuriyet döneminin hizmet ve kazanımlarını inkâr ederek övünseniz de, ülkenin; topyekûn kalkınmayı sağlayacak ve geniş halk kitlelerini, SOSYAL REFAH DEVLETİ anlayışına uygun bir şekilde idare edilmediği de, bir gerçektir. Göstergeleri de bilinmektedir:

-Gelir dağılımı fevkalâde kötü ve adâletsizdir.

-İşsizlik, fukaralık ve çaresizlik, geniş halk kitlelerini bunaltacak derecede yaygındır.

-Dolaylı vergiler, dolaysız vergilerin iki katına çıkmıştır ve yükü, geniş halk kitlelerinin üzerine bindirilmiştir.

-Ocak-Haziran 2009, 6 aylık dönemde Merkezi Yönetim Bütçesinden 27 milyar 242 milyon lira FAİZ HARCAMASI yapılmıştır ve bu harcama, 6 aylık PERSONEL GİDERİNE eşittir. Yıl sonuna kadar yapılacak faiz harcamasının 55-60 milyar liraya ulaşacağı tahmin edilmektedir.

-Bu, 6 aylık dönemde Merkezi Yönetim Bütçesi, 23 milyar 205 milyon lira AÇIK vermiştir ve bu açık, 27 milyar 133 milyon lira borçlanarak kapatılmıştır.

-Merkezi Yönetimin toplam BORÇ STOKU, Hazine verilerine göre 408 milyar 915 milyon liraya ulaşmıştır.

-Başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz, yabancıların eline geçmiştir. Perakende ticaretimiz dahî yabancıların elindedir. Yabancıların kâr transferleri, belimiz bükecektir ve geleceğimizi ipotek altına alacaktır.

-Tarım ve hayvancılıkta üretim, 1980 yılının gerisindedir ve gıda maddeleri ithalâtı için ödediğimiz para, 15 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır ve artarak devam edecektir.

-Halkın, 2002 yılında 6 milyar 400 milyon lira olan banka borçları (Tüketici ve İhtiyaç kredileri ile Kredi kartları borçları), bugün, 150 milyar liraya ulaşmıştır.

-Tabir caizse Türkiye, FİNANS ve BANKACILIK kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 HOLDİNGE esîr edilmiştir. Merak edenler bu gerçeği, bankalardaki mevduatın dağılımına ve Türkiye’nin ekonomisine ve para piyasalarına yön veren “PİYASA YAPICISI” bankaların listesine bakarak öğrenebilirler.

Sayın BAŞBAKAN;

İster kabul edilsin veya reddedilsin; Türkiye, gerçek gündemini, hedeflerini ve önceliklerini kaybetmiştir. Çünkü; iktisadî bağımsızlığımızı kaybetmiş durumdayız. Bu kusur, sâdece iktidarınızın kusuru da değildir. 12 Eylül 1980’den sonra DEVLET, bir ticarethâne zihniyeti ile idare edilmiştir. İktidarınız da DEVLETİ, bu anlayışa göre yönetmiş ve “SOSYAL RAFAH DEVLETİ” anlayışından uzaklaşmıştır.

Dikkatlerinize arz ediyorum:

12 Eylül 1980 sabahı Türkiye’nin dış borçları, 12 miyar 500 milyon dolar seviyesindeydi ve iç borcu yok denecek kadar azdı. Faiz ödemeleri, bütçenin yüzde 3’ünü geçmiyordu.

Bugün iç ve dış borçların toplamı, özel sektörün borçları dâhil, 500 milyar dolara ulaşmıştır. 2002 sonu itibariyle toplam borç stoku, 210 milyar dolardı. 7 yıllık iktidarınız döneminde borç stoku ikiye katlanmıştır. Üstelik; aradan geçen 29 yıl zarfında 600 milyar dolar faiz ödemesi yapılmıştır. 7 yıllık iktidarınız dönemindeki faiz ödemesi 200 milyar doları aşmıştır. Kâr transferleri hariçtir. Ayrıca bu dönemde; 2002 sonunda devraldığınız iktisadî değerlerimizin yabancılara satışından, bizzat ifade ettiğinize, göre 50 milyar dolar gelir de sağlanmıştır.

Bu durum göstermektedir ki; halkı asıl ilgilendiren konu, Türkiye’nin, topyekûn kalkınmayı sağlayacak ve halkı refaha ulaştıracak şekilde iyi idare edilmesidir.

Bu mektubumu; Türkiye’nin, başkalarının yarattığı sorunlarla kaybedecek zamanı olmadığını hatırlatmak için yazdım. Zirâ; istendiği kadar “Demokratik Açılım” sözleri söylesin ve ortaya “Yol Haritaları” konsun; İmralı’daki Öcalan’ın sesi, herkesten fazla çıkacaktır. Bu da; Türkiye’yi, zor günlerin beklediğinin habercisidir.

Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.