Sayın Hasan Pulur
Milliyet Gazetesi Yazar
İstanbul 11 Mart 2001
10 Mart 2001 tarihli ve “Demirel köpürmüş !” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Sayın Demirel, çok yönlü husumetlerin mihrakı olmuştur. Bunun sebeplerini anlayabilecek bir idrakin sahibi olmadığınızı bildiğim halde, bu mektubumu yazmaya mecbur oldum. Çünkü: topluma hitap ederken, nezaket kuralları içinde kalmanızı ve doğruları yansıtmanızı istemek, vatandaşlık hakkımdır. Her ne kadar aklınız kilitlenmiş, basiretiniz bağlanmış, muhakemeniz durmuş olsa da, vatandaşlık görevimi yerine getirmek zorundayım.
Sayın Pulur;
Hakkı savunmak, doğruyu bulmak, adalette karar kılmak, insaflı olmak aslında, bir vicdan işidir. Vicdan’ın kelime anlamı, “bulmak” demektir. Bulmaktan maksat da, hak ve hakikatin bulunmasıdır. Herkes hayatı boyunca bir şeyler arar, ama; hak ve hakikati bulanlar ve savunanlar, vicdan sahibi olanlardır. Hislerine yenik düşenlerin, bu dünyada bulabilecekleri yegâne şey, ebedi hüsrandır.
Şimdi, konumuza gelelim:
“Bir Hasan Pulur klasiği” sözünü söyleyen Demirel, haklıdır. Çünkü; Demirel’in her sözünden ve her yaptığından rahatsız olan bir kişiliğiniz, bilinmeyen bir husus değildir. Geçmişte, bunun örnekleri çoktur. Mesela;
1976 yılında İskenderun Demir-Çelik tesislerinin açılış merasimi için Türkiye’ye gelen Rus Başbakanı Kosigin ile Demirel’in, beraberce kurdelâyı kesmesi karşısında şaşkınlığınızı ifade etmiştiniz.
Anti komünist başbakan Demirel ile komünist Kosigin’in buluşup, birbirlerine iltifat etmeleri karşısında, Komünist Partisi Genel Sekreteri Brejnev’e “Açık Mektup” yazarak, “Başbakanınız Kosigin, asla ve kat’a komünist değildir.” diyerek, aklı sıra Demirel’i hicvetmiştiniz.
Bu davranışınız, bir Hasan Pulur klâsiği değil miydi? Yani; hislerinizle hareket etmemiş miydiniz?
O günlerde anlayamadığınız bir husus vardı. O da şudur:
Demirel, Türkiye’nin kalkınmasında takip ettiği politikayı, “nereden kaynak bulursak, oradan alacağız.” diyerek, formüle ediyordu. Diğer bir ifadeyle; Demirel, 1965’ten itibaren Türkiye’nin menfaati gereği bir veya birkaç ülke ile işbirliği yapmayı yeterli görmemiş; birçok memleketle yakın ilişkiler kurmuştur. Demirel’e göre elektriğin, fabrikanın, traktörün, demir-çeliğin komünisti olmazdı. Amerikanın, Türkiye’yi sanayi devleti haline getirmek isteyen liderlere karşı alerjisi olduğunu da biliyordu Demirel... Bu alerjide sorumsuzluk; şüphesiz, Amerika’nın egoizmindeydi. Bu gerçeği gayet iyi gören Demirel, “Türkiye, Amerika’nın himayesinde değildir; Rusların himayesi altına da girmeyecektir.” sözünü söylemiştir.
Ne yazık ki; bu gerçekleri göremeyen ve hisleriyle adam karalamakta gayet usta olan kişiler, hayatları boyunca Demirel’e husumet beslemişler ve onun bazı sözlerini çarpıtarak, temcit pilavı gibi önümüze koymuşlardır. Bu, bitmez, tükenmez husumetler, 1965 yılından beri devam etmektedir. Sağ kesimdeki bazı kişilerin husumeti de, o yıllarda başlamıştı. Onların zihninde de şüphe belirmişti. Öyle ya; Anikomünist bir başbakanın, Komünist Rusya ve diğer demirperde gerisi ülkelerle anlaşmalar yapması, işbirliğine girişmesi, onlara göre tutarlı bir yol değildi. Husumet sahibi ve besledikleri husumetlerin etkisinden hala kurtulamayan bu kişilerin anlamadıkları veya anlamak istemedikleri gerçek şudur:
Daha 1966’larda Avrupa ve Amerika, Türkiye’nin kalkınmasında lâzım olan kredilerde kısıntılara gitmişlerdi. Bunun üzerine Demirel; 1967’de, daha önceleri sürdürülen temasları geliştirerek, Rusya ile geniş bir ekonomik ve teknik işbirliği anlaşması yapmıştı.
Kliring sistemine göre yapılan anlaşmaya göre 15 yıl vadeli, yüzde 2,5 faizle kurulacak tesislerin karşılığı olarak Türkiye, dünya piyasalarında serbest dövizle satmakta zorluklarla karşılaştığı fındık, portakal, zeytin gibi malları veriyordu. Yani¸para yerine, mal.. Böyle bir durum Türkiye'’in işine gelmekteydi.
1967’de imzalanan anlaşmaya göre Ruslar, Türkiye’ye, 5,2 milyar liralık, aşağıda adı geçen tesisleri kurmayı kabul etmişlerdi:
- Seydişehir Alüminyum Tesisleri
- İzmir Aliağa Rafinerisi ve Petro kimya tesisleri
- Bandırma Sülfürik asit Fabrikası
- İskenderun Demir-Çelik Tesisleri
- Çanakkale Çan Linyit Tesisleri
- Bursa Orhaneli Linyit Santralleri
- Seyitömer Transmisyon Hattı
Rusya ile yapılan bu anlaşmalar, daima kendilerinden yana hükümet arzulayan Amerika ve Avrupa ülkelerini rahatsız etmişti. 12 Mart 1971 müdahalesiyle Demirel, iktidardan ayrıldı. Amerika’dan ithal edilen beyin takımı, yatırımları durdurdu veya yavaşlattı. Dört yıl sonra, Mart 1975’te Demirel tekrar bir koalisyon hükümeti kurarak, iktidara geldi. Eski politikalarını yine değiştirmedi. Yine, Rusya ve Demirperde ülkeleriyle işbirliğine girişti. Rahatsızlık duyanlar, yine hücuma geçti. Baskılar, bunaltıcıydı, ama, gerçekçi değildi. Bir kavram kargaşası yaratılmak isteniyordu. Tartışmalar, komünist-anikomünist mihrakına dayandırılıyordu. En nihayet 3 Ocak 1976 tarihinde Demirel beyanatıyla, herkese açık bir şekilde cevap verdi. Şöyle diyordu:
“İngiltere’si, Amerika’sı, Fransa’sı, Sovyetlerle tam işbirliği halindeyken Türkiye, neden tek kapıya dayanacak? Çek Başbakanı gelecek yakında, ondan elektrik santralleri alacağım. Yararım neyse, onu yapacağım. Sadece Amerika, sadece Dünya Bankası veya Avrupa Kalkınma Bankası mı?... Hayır!... Kısıtlı verdikleriyle yetinmek neden?...Yakında Japonlar gelecek, heyetle... Bir demir-çelik fabrikası da onlarla konuşacağım. Nereden bulursam, oradan alacağım elbette...”
İşte; sizlerin, daima 70 sent meselesine odaklandığınız o yıllarda Türkiye, bu anlaşmalar çerçevesinde, 20 büyük projeyi gerçekleştirmiştir. Ki; bu tesisler, Türkiye’nin can damarı olmuştur. Gönül isterdi ki bu kalkınma hamlesi, 12 Eylül 1980’den sonra da devam etsindi...
Elbette; Türkiye’nin kaynakları, kıttı. 1965’te Türkiye’nin 5 milyar dolar dış borcu vardı. Bütün ihracat geliri, 500 milyon dolardı. Bu yokluğa rağmen Türkiye, büyük işler başarmıştı 1980’de dış borcu, 12 milyar dolara ulaşmıştı. Ama; karşılığında, 50 milyar dolarlık tesisler kazanmıştı. Bugün dış borcu, 110 milyar dolara ulaşmıştır. Ama; ortada görünen bir şey, yoktur. Bunalım içinde yüzen mutsuz bir Türkiye vardır. Fert başına gelirini, 20 yıl zarfında 1550 dolardan ancak, 2700 dolara çıkarabilen bir Türkiye vardır. Üstelik; gelir dağılımı da, fevkalâde kötü ve ürkütücü biçimde bozulmuştur. Bir düşününüz:
28 milyar dolar döviz rezervi olan, yıllık döviz girdisi 55 milyar dolara ulaşan Türkiye, esen hafif bir rüzgârla, allak-bullak olmakta ve bunalıma girmektedir. Ama sizler, hala, 70 sentle, “yollar yürümekle aşınmaz” takıntısıyla dedikodu üretmektesiniz... Bu hâl karşısında üzülmemek ve hiddetlenmemek elde değildir. Dedikoduları bırakıp, gerçekleri konuşsanız, bu ülkeye daha yararlı olursunuz.
Mektubumu; zaman, zaman kullandığınız Mehmet Akif’in şu sözleri ile bitiriyorum:
“Şarka bakmaz, garbı bilmez, görgüden yok vâyesi,
Bir kızarmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi.”
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
23 Eylül 2009 Çarşamba
Geçmiş hatırlanmalıdır.
Sayın Süleyman DEMİREL
9. Cumhurbaşkanı
Ankara 3 Ağustos 2000
Sayın CUMHURBAŞKANIM;
Şirin takatsiz; bu sebeple de, yok gibi duruyor.
Vaktiyle bizzat siz ifade etmiştiniz:
“Bıkmış, küsmüş, şevkini kaybetmiş bir toplum, hamle yapamaz.”
Şirin, sesini de duyuramıyor. Çünkü, vasıtası yok.
Yine siz ifade etmiştiniz:
“Türkiye’yi iki türlü idare etmek mümkündür. Bunlardan biri kolay idare tarzıdır. Türkiye’de bazı nüfuzlu zümreler, seslerini kolay duyuran; zaman, zaman idareleri baskı altında tutabilen sınıflar vardır (buna basın da dâhildir). Eğer siz, her şeyi bir tarafa bırakıp, devletin elindeki sınırlı imkânlarla bu sınıfları tatmin etmeye girişirseniz, şikayetler azalır. Fakat; bunlar, genel nüfusun içinde 6 milyon kadar tutarlar. Halbûki, Türkiye’nin nüfusu 6 milyon değil, 32 milyondur. Geriye kalan 26 milyon insana hiçbir şey yapamaz, onların dertlerine eğilmek imkânını bulamazsınız. İşte zor olan idare tarzı, Türkiye’nin sınırlı imkânlarıyla 32 milyon insanı birden kalkınmaya doğru götürmektir. Türkiye’de uzun bir devre kolay idare tarzı seçilmiştir. Türkiye’yi toptan kalkındırmak zarureti, zor idare tarzını da zaruri hale getirmiş bulunuyor. Bugün eğer aşırı sıkıntılarla yüz yüze geliyor, çeşitli zorluklarla karşılaşıyorsak; sebebi, memleketi her tarafından tutarak kalkınma yoluna sokmak istememizdendir.”
Ne yazık ki, kur-faiz makasında yaratılan çarpık ve sadece ranta dayalı bir ekonomik model ve halkı, sistemin dışına iten çarpık bir siyaset, halkı ezmiş, bıktırmış, küstürmüş, şevkini kaybettirmiştir. Bu durum karşısında hiç, Şirin’de ses çıkaracak takat kalır mı? Fuzulî, boşuna şikayet etmemiş:
“Verseydi ah-ı Mecnun feryadımın sadasın, kuş mu karar ederdi başındaki yuvade,
Ferhad’a zevk-i suret, Mecnun’a seyr-ü sahra, bir rahat içre herkes, ancak benim belâde.”
Sayın Cumhurbaşkanım;
Şirin’i kolay bulacağınıza inanıyorum. Buna ait kuvvetli delilim de var. 1967 yılında şu sözleri söylemiştiniz:
“Türkiye’nin ekonomik bünyesi karakter değiştirmektedir. Tarımsal bünyeden sanayi toplumu haline geçmekteyiz. Zamanla, tarımla meşgûl nüfusun genel nüfusa oranı, ehemmiyetli nispette azalacaktır. Gayri safî millî hasılada sanayinin payı artacaktır.
Ancak; Türkiye’nin süratle kalkınabilmesi, hayat seviyesinin dengeli bir şekilde yükselmesi için, tarım sektörünün problemlerinin kısa zamanda halli zarurîdir. Zîra; tarım ve hayvancılık bitmez, tükenmez sağlam bir kaynaktır. Tarım ve hayvancılığını geliştiremeyen ülkelerin sanayileşme şansları yoktur. 1980'’erin 50 milyonluk Türkiye'si, kendisini rahatça besleyecek kaynaklara sahiptir.
Bugün Türk köyünün ufukları dış dünyaya açılmıştır. Yirmi sene evvel bu ufuklar, on kilometre idi. Her şeyi kendi halleden Türk köyü, kendi dışı ile temasa geldi. Türk kasabası aynı şekilde, Türk şehri de öyle.
Bu, tüketim toplumuna doğru gidiştir. Endüstriyi ayakta tutabilecek iyi bir iç pazardır. Bugünkü haliyle dahî Türkiye’de, sadece on milyon insan tüketim toplumunun sınırında, 25 milyon insan da, çok gerisindedir. Bu topluma “iştira gücü” enjekte edeceksiniz ki, tüketim toplumuna yaklaşsın ve bunun gerektirdiği talebi karşılayacaksınız ki, ekonomide istikrar olsun. Hadiseyi ihdas edeceksiniz ve peşinden koşacaksınız. Onun için Türk köylüsüne, işçisine, esnafına, memuruna intikal eden iştira gücünden hiç korkulmamalıdır.
Bunlar bir birini itecektir. İştira gücü talebi yaratacak, talebin gereğini endüstri karşılamaya çalışacaktır. Bu endüstri; daha çok istihsale, daha çok ciroya götürür. Bu da, daha çok rasyonel çalışmayı sağlar. İşsizliği ve fukaralığı ortadan kaldırmak hedef alınınca, en çabuk netice alabileceğimiz yollardan birisi budur. Onun için endüstrileşmede ille yatırımın gerektirdiği külfetleri, mutlaka asgariye indirmek ve istihsâle geçtikten sonra tahsili gereken meblağları elde etme cihetine gitmek, doğru olur. Kuruluş, ucuzlatılmalıdır.
Türk köylüsünün reel gelirinde düşme olmasından korkarım. Büyük adâletsizlik olur. Kalkınmanın büyük yükü, yeniden köylünün üstüne yıkılmış olur.”
Geçen 20 yıl zarfında yaşadığımız olaylar, mutlak surette sizi doğruladığı, Adâlet Partisi dönemini ibrâ ettiği için duygu, düşünce ve görüşlerimi arz etmeyi uygun buldum.
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı
9. Cumhurbaşkanı
Ankara 3 Ağustos 2000
Sayın CUMHURBAŞKANIM;
Şirin takatsiz; bu sebeple de, yok gibi duruyor.
Vaktiyle bizzat siz ifade etmiştiniz:
“Bıkmış, küsmüş, şevkini kaybetmiş bir toplum, hamle yapamaz.”
Şirin, sesini de duyuramıyor. Çünkü, vasıtası yok.
Yine siz ifade etmiştiniz:
“Türkiye’yi iki türlü idare etmek mümkündür. Bunlardan biri kolay idare tarzıdır. Türkiye’de bazı nüfuzlu zümreler, seslerini kolay duyuran; zaman, zaman idareleri baskı altında tutabilen sınıflar vardır (buna basın da dâhildir). Eğer siz, her şeyi bir tarafa bırakıp, devletin elindeki sınırlı imkânlarla bu sınıfları tatmin etmeye girişirseniz, şikayetler azalır. Fakat; bunlar, genel nüfusun içinde 6 milyon kadar tutarlar. Halbûki, Türkiye’nin nüfusu 6 milyon değil, 32 milyondur. Geriye kalan 26 milyon insana hiçbir şey yapamaz, onların dertlerine eğilmek imkânını bulamazsınız. İşte zor olan idare tarzı, Türkiye’nin sınırlı imkânlarıyla 32 milyon insanı birden kalkınmaya doğru götürmektir. Türkiye’de uzun bir devre kolay idare tarzı seçilmiştir. Türkiye’yi toptan kalkındırmak zarureti, zor idare tarzını da zaruri hale getirmiş bulunuyor. Bugün eğer aşırı sıkıntılarla yüz yüze geliyor, çeşitli zorluklarla karşılaşıyorsak; sebebi, memleketi her tarafından tutarak kalkınma yoluna sokmak istememizdendir.”
Ne yazık ki, kur-faiz makasında yaratılan çarpık ve sadece ranta dayalı bir ekonomik model ve halkı, sistemin dışına iten çarpık bir siyaset, halkı ezmiş, bıktırmış, küstürmüş, şevkini kaybettirmiştir. Bu durum karşısında hiç, Şirin’de ses çıkaracak takat kalır mı? Fuzulî, boşuna şikayet etmemiş:
“Verseydi ah-ı Mecnun feryadımın sadasın, kuş mu karar ederdi başındaki yuvade,
Ferhad’a zevk-i suret, Mecnun’a seyr-ü sahra, bir rahat içre herkes, ancak benim belâde.”
Sayın Cumhurbaşkanım;
Şirin’i kolay bulacağınıza inanıyorum. Buna ait kuvvetli delilim de var. 1967 yılında şu sözleri söylemiştiniz:
“Türkiye’nin ekonomik bünyesi karakter değiştirmektedir. Tarımsal bünyeden sanayi toplumu haline geçmekteyiz. Zamanla, tarımla meşgûl nüfusun genel nüfusa oranı, ehemmiyetli nispette azalacaktır. Gayri safî millî hasılada sanayinin payı artacaktır.
Ancak; Türkiye’nin süratle kalkınabilmesi, hayat seviyesinin dengeli bir şekilde yükselmesi için, tarım sektörünün problemlerinin kısa zamanda halli zarurîdir. Zîra; tarım ve hayvancılık bitmez, tükenmez sağlam bir kaynaktır. Tarım ve hayvancılığını geliştiremeyen ülkelerin sanayileşme şansları yoktur. 1980'’erin 50 milyonluk Türkiye'si, kendisini rahatça besleyecek kaynaklara sahiptir.
Bugün Türk köyünün ufukları dış dünyaya açılmıştır. Yirmi sene evvel bu ufuklar, on kilometre idi. Her şeyi kendi halleden Türk köyü, kendi dışı ile temasa geldi. Türk kasabası aynı şekilde, Türk şehri de öyle.
Bu, tüketim toplumuna doğru gidiştir. Endüstriyi ayakta tutabilecek iyi bir iç pazardır. Bugünkü haliyle dahî Türkiye’de, sadece on milyon insan tüketim toplumunun sınırında, 25 milyon insan da, çok gerisindedir. Bu topluma “iştira gücü” enjekte edeceksiniz ki, tüketim toplumuna yaklaşsın ve bunun gerektirdiği talebi karşılayacaksınız ki, ekonomide istikrar olsun. Hadiseyi ihdas edeceksiniz ve peşinden koşacaksınız. Onun için Türk köylüsüne, işçisine, esnafına, memuruna intikal eden iştira gücünden hiç korkulmamalıdır.
Bunlar bir birini itecektir. İştira gücü talebi yaratacak, talebin gereğini endüstri karşılamaya çalışacaktır. Bu endüstri; daha çok istihsale, daha çok ciroya götürür. Bu da, daha çok rasyonel çalışmayı sağlar. İşsizliği ve fukaralığı ortadan kaldırmak hedef alınınca, en çabuk netice alabileceğimiz yollardan birisi budur. Onun için endüstrileşmede ille yatırımın gerektirdiği külfetleri, mutlaka asgariye indirmek ve istihsâle geçtikten sonra tahsili gereken meblağları elde etme cihetine gitmek, doğru olur. Kuruluş, ucuzlatılmalıdır.
Türk köylüsünün reel gelirinde düşme olmasından korkarım. Büyük adâletsizlik olur. Kalkınmanın büyük yükü, yeniden köylünün üstüne yıkılmış olur.”
Geçen 20 yıl zarfında yaşadığımız olaylar, mutlak surette sizi doğruladığı, Adâlet Partisi dönemini ibrâ ettiği için duygu, düşünce ve görüşlerimi arz etmeyi uygun buldum.
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı
Geçmiş unutulmamalıdır.
Sayın Süleyman DEMİREL
Cumhurbaşkanı
Ankara 22 Ağustos 1999
Sayın Cumhurbaşkanım;
Maruz kaldığımız büyük felâketin verdiği ızdırabın altında ezilerek dikkatlerinize, bilgilerinize ve takdirlerinize arz ediyorum:
Bu büyük felâket, Türkiye’ye yeni bir ufuk açabilir. Şöyle ki:
On sekiz yıldan beri Türkiye’nin yanlış para ve ekonomi politikalarıyla idare edildiği bir gerçektir. Bu yanlışlık sebebiyle de Türkiye ekonomisi; üretkenliğini ve dinamizmini kaybetmiş, DÖVİZ- FAİZ- BORSA üçgeninden ibaret olan bir RANT SİSTEMİ esasına göre şekillenmiştir. Yalnız iç borçların 45 milyar dolar seviyesine (yaklaşık 17 katrilyon lira) ulaşmış olması düşündürücüdür. Bu borcun karşılığında Türkiye, bir avuç insana her yıl, 25-30 milyar dolar iç borç faizi ödemektedir. Aylık iç borç faizi 1,5 katrilyon liraya ulaşmıştır. Yıllık kayıp, büyük depremin verdiği tahmin edilen zararın 2-3 katı kadardır.
Görünen odur ki; Türkiye, bu yanlış para ve ekonomi politikalarıyla artık, yoluna devam edemez ve ufkunu açamaz.
Fırsatçı para sahiplerinin spekülâtif vurgunlarına, hep birlikte şahit olduk:
Depremin ikinci günü yapılan hazine ihalesinde faizler, yüzde 127’ye ulaştı (bileşik faiz).
Dolar spekülâtörleri de boş durmadı ve doların fiyatı yükseldi. Merkez Bankası da, doların fiyatı yükselmesin diye son iki günde piyasaya, yani döviz spekülâtörlerine 600 milyon dolar sattı.
Bu gerçeklerin tahtında, tek çözüm yolu vardır:
Piyasaya, ekonominin ihtiyaç duyduğu kadar Türk lirası vermek ve bu sayede, ekonominin ihtiyacı olan kredi hacmine ulaşmak... Bu miktar da, 22 milyar dolar karşılığı olan 9,6 katrilyon liradır. Gelişmiş ülkelerin uyguladığı standart oran, budur. Hiçbir tedbir, 1,3 katrilyon liralık bir banknot miktarıyla Türkiye’yi düze çıkaramaz.
Herkes, 12 Eylül 1980 öncesini hatırlamalıdır. O dönemde Türkiye; imkânlarının darlığına, her türlü istikrarsızlığa rağmen yatırımlarıyla ün yapmış; üreten ve istihdam yaratan ekonomik faaliyetleri canlı tutabilmiştir. Bir örnek:
12 Eylül 1980 sabahı Türkiye’nin, 12 milyar dolar dış borcu vardı. Bu 12 milyar dolarla çok büyük işler yapılmıştı. Tüpraş’ın; deprem sebebiyle yangına maruz kalan İzmit Rafinerisi’nin değeri, bu gün 8 milyar dolardır.
Yalnız bu örnek dahi, 12 Eylül’den sonra Türkiye’nin yanlış para ve ekonomi politikalarıyla idare edildiğinin bir kanıtıdır.
Dış borçlar 110 milyar dolara, iç borçlar 45 milyar dolara yükselmiştir ve sahnede, çırpınan ve başkalarından medet uman bir Türkiye vardır.
Gereğini yapacağınıza inanarak, en derin saygılarımı arz ederim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
Cumhurbaşkanı
Ankara 22 Ağustos 1999
Sayın Cumhurbaşkanım;
Maruz kaldığımız büyük felâketin verdiği ızdırabın altında ezilerek dikkatlerinize, bilgilerinize ve takdirlerinize arz ediyorum:
Bu büyük felâket, Türkiye’ye yeni bir ufuk açabilir. Şöyle ki:
On sekiz yıldan beri Türkiye’nin yanlış para ve ekonomi politikalarıyla idare edildiği bir gerçektir. Bu yanlışlık sebebiyle de Türkiye ekonomisi; üretkenliğini ve dinamizmini kaybetmiş, DÖVİZ- FAİZ- BORSA üçgeninden ibaret olan bir RANT SİSTEMİ esasına göre şekillenmiştir. Yalnız iç borçların 45 milyar dolar seviyesine (yaklaşık 17 katrilyon lira) ulaşmış olması düşündürücüdür. Bu borcun karşılığında Türkiye, bir avuç insana her yıl, 25-30 milyar dolar iç borç faizi ödemektedir. Aylık iç borç faizi 1,5 katrilyon liraya ulaşmıştır. Yıllık kayıp, büyük depremin verdiği tahmin edilen zararın 2-3 katı kadardır.
Görünen odur ki; Türkiye, bu yanlış para ve ekonomi politikalarıyla artık, yoluna devam edemez ve ufkunu açamaz.
Fırsatçı para sahiplerinin spekülâtif vurgunlarına, hep birlikte şahit olduk:
Depremin ikinci günü yapılan hazine ihalesinde faizler, yüzde 127’ye ulaştı (bileşik faiz).
Dolar spekülâtörleri de boş durmadı ve doların fiyatı yükseldi. Merkez Bankası da, doların fiyatı yükselmesin diye son iki günde piyasaya, yani döviz spekülâtörlerine 600 milyon dolar sattı.
Bu gerçeklerin tahtında, tek çözüm yolu vardır:
Piyasaya, ekonominin ihtiyaç duyduğu kadar Türk lirası vermek ve bu sayede, ekonominin ihtiyacı olan kredi hacmine ulaşmak... Bu miktar da, 22 milyar dolar karşılığı olan 9,6 katrilyon liradır. Gelişmiş ülkelerin uyguladığı standart oran, budur. Hiçbir tedbir, 1,3 katrilyon liralık bir banknot miktarıyla Türkiye’yi düze çıkaramaz.
Herkes, 12 Eylül 1980 öncesini hatırlamalıdır. O dönemde Türkiye; imkânlarının darlığına, her türlü istikrarsızlığa rağmen yatırımlarıyla ün yapmış; üreten ve istihdam yaratan ekonomik faaliyetleri canlı tutabilmiştir. Bir örnek:
12 Eylül 1980 sabahı Türkiye’nin, 12 milyar dolar dış borcu vardı. Bu 12 milyar dolarla çok büyük işler yapılmıştı. Tüpraş’ın; deprem sebebiyle yangına maruz kalan İzmit Rafinerisi’nin değeri, bu gün 8 milyar dolardır.
Yalnız bu örnek dahi, 12 Eylül’den sonra Türkiye’nin yanlış para ve ekonomi politikalarıyla idare edildiğinin bir kanıtıdır.
Dış borçlar 110 milyar dolara, iç borçlar 45 milyar dolara yükselmiştir ve sahnede, çırpınan ve başkalarından medet uman bir Türkiye vardır.
Gereğini yapacağınıza inanarak, en derin saygılarımı arz ederim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.
13 Eylül 2009 Pazar
Terörün gerçek sebebi nedir?
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 13 Eylül 2009
Sayın BAŞBAKAN;
Bugün Polatlı’da yaptığınız konuşmanızın en dikkat çekici bölümü şöyledir:
“Terör sinsi ve kalleş yüzünü her fırsatta ortaya koymaya devam ediyor. Bugüne kadar nasıl tarihinde görülmemiş bir etkinlikte terörle mücadele ettiysek bundan sonra da asla taviz verilmeden devam edilecektir. Birliğimize, bütünlüğümüze, huzurumuza, kardeşliğimize kast edenlere karşı devlet olarak asli fonksiyonumuzu hakkıyla yerine getirmeye devam edeceğiz. Bazıları çıkıyor diyor ki ’Operasyonlar dursun’. Sevgili kardeşlerim, operasyon terörün olmadığı yerde zaten yapılmaz ki. Operasyon asayişin berkemal olduğu yerde yapılmaz ki. Operasyon, eğer huzur tehdit altındaysa huzuru tehdit edenlere karşı yapılır ve güvenlik güçlerinin görevi de budur. Bunu yanlış tanımlamaya, yanlış anlatmaya da kimsenin hakkı yoktur.
Huzur, sükûnet, suhûlet var da operasyon mu yapılıyor? Hayır. Eğer terör sorunu devam ediyorsa, terör sorununa karşı şüphesiz ki güvenlik güçlerinin asli görevi operasyonel olmalarıdır. Askerimizin de görevi budur, polisimizin de görevi budur. Durup dururken bunlar olamaz. Oluyorsa zaten suç işlemiş olurlar. Ama huzurumuz yerinde, asayiş berkemal, o zaman niçin kalksın da güvenlik güçlerimiz operasyon yapsın? Durup dururken başına iş almaya herhalde kimsenin böyle bir hesabı, derdi... Hiçbir yönetici böyle bir şey içerisine giremez. Hiçbir emniyetteki yönetici böyle bir şeye giremez. Askerdeki yönetici de böyle bir şeye giremez, girmez.
Herkes şunu çok iyi bilmeli; devletin görevi, gerek kendisine karşı başkaldıran, insanına silah çeken, illegal, altını çiziyorum, örgütlere yani yasa dışı örgütlere karşı gereken mücadeleyi vermektir. Ülkesini, milletini ve hukuk sistemini korumaktır.”
Belirttiğiniz gibi devlet, başkaları tarafından yaratılan, desteklenen ve donatılan terör örgütüyle, 25 yıldan beri mücadele etmektedir ve bu mücadelede, başkalarının memnun olmayacağı şekilde başarılı da olmuştur. Ne var ki:
Başkaları ile işbirliği yapan iç husumet odakları, bu konuyu daima saptırmışlar ve yılmadan açıklamadıkları hedeflerine ulaşmak için fitne, fesat ve şer dokumuşlardır. Görünüşte, terörün bitirilmesi için mücadele verdiklerini söylemelerine rağmen; fırsat buldukça, psikolojik ortam yaratarak, her fırsatta devleti ve bilhassa Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni, terörün sorumlusu olarak ilân etmektedirler. İşte, en çarpıcı örnek:
Siz; Polatlı’da bu konuşmayı yaparken, 6 günden beri Doğu ve Güneydoğu’da dolaşan gazeteci Yazar Cengiz Çandar, 13 Eylül 2009 tarihli yazısının bir bölümünde, şu ifadeleri kullanmıştır:
“Güvenlik güçlerinin Türkiye topraklarındaki tek meşru kuvvet olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Başka bir silahlı oluşumu yok etmek, onun anayasal ve yasal görevidir” gibisinden klişeler ve ezberlerin arkasına sığınmaya devam edersek, birinci kareye geri dönmüş oluruz ve kan –karşılıklı olarak- dökülmeye ve Türkiye’nin bütünlüğü –en azından ruhi olarak- sarsılmaya devam eder, gider.
Ahmet Altan’ın dün yazdığı gibi “Tamam, hiçbir devlet dağda silahlı adamların dolaşmasına izin vermez. Ama ‘özel’ bir süreçten geçiyoruz. 25 yıldır dağdan ‘silah zoruyla’ indirilmeyen insanların şimdi ‘barış’ yoluyla inmeleri söz konusu. Buna bir şans tanımanın neresi kötü?”
Bir haftalık yoğun ve uzun ve esas olarak sessiz ve isimsiz insanları dinlediğimiz Güneydoğu turunun “en önemli dersi” ile yazı dizimizi noktalayalım:
Asker, operasyonlarını bir süre için durdurmazsa, şehit cenazeleri bölgeden gelmeye devam edecek ve Kürt Açılımı adı verilen süreç dinamitlenecek...”
Sayın BAŞBAKAN;
Görülmektedir ki; bazı kişi ve gruplar, Türkiye’nin gerçekleriyle asla ve asla bağdaşmayacak tarzda yanlış kamuoyu oluşturarak, icabında devlete ve devletin kurumlarına meydan okuma huylarından asla ve asla vazgeçmemektedirler. Âdetâ, Batı’nın manevî ajanlığına soyunarak, Türkiye’nin huzurunu bozmak ve halk efkârını karıştırmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. PKK terörünü sanki devlet yaratmış gibi, olayları saptırarak, başkalarının hedef ve çıkarlarını korumaktadırlar. Merak edilir:
Hükümet olarak bu fiilî durumu nasıl önleyeceksiniz ve Türkiye’nin sulh, sükûn, huzur ve güven ortamını nasıl sağlayacaksınız? Halkı bir birine düşürmek isteyen gayretkeşlerin faaliyetlerini, nasıl durduracaksınız? Maruz kaldığımız iç ve dış husumet odaklarının, yurt geneline yayılmış faaliyetlerini, nasıl etkisiz hale getireceksiniz?
Gelişmelerden fevkalâde üzüntü duyan bir vatandaş olarak demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 13 Eylül 2009
Sayın BAŞBAKAN;
Bugün Polatlı’da yaptığınız konuşmanızın en dikkat çekici bölümü şöyledir:
“Terör sinsi ve kalleş yüzünü her fırsatta ortaya koymaya devam ediyor. Bugüne kadar nasıl tarihinde görülmemiş bir etkinlikte terörle mücadele ettiysek bundan sonra da asla taviz verilmeden devam edilecektir. Birliğimize, bütünlüğümüze, huzurumuza, kardeşliğimize kast edenlere karşı devlet olarak asli fonksiyonumuzu hakkıyla yerine getirmeye devam edeceğiz. Bazıları çıkıyor diyor ki ’Operasyonlar dursun’. Sevgili kardeşlerim, operasyon terörün olmadığı yerde zaten yapılmaz ki. Operasyon asayişin berkemal olduğu yerde yapılmaz ki. Operasyon, eğer huzur tehdit altındaysa huzuru tehdit edenlere karşı yapılır ve güvenlik güçlerinin görevi de budur. Bunu yanlış tanımlamaya, yanlış anlatmaya da kimsenin hakkı yoktur.
Huzur, sükûnet, suhûlet var da operasyon mu yapılıyor? Hayır. Eğer terör sorunu devam ediyorsa, terör sorununa karşı şüphesiz ki güvenlik güçlerinin asli görevi operasyonel olmalarıdır. Askerimizin de görevi budur, polisimizin de görevi budur. Durup dururken bunlar olamaz. Oluyorsa zaten suç işlemiş olurlar. Ama huzurumuz yerinde, asayiş berkemal, o zaman niçin kalksın da güvenlik güçlerimiz operasyon yapsın? Durup dururken başına iş almaya herhalde kimsenin böyle bir hesabı, derdi... Hiçbir yönetici böyle bir şey içerisine giremez. Hiçbir emniyetteki yönetici böyle bir şeye giremez. Askerdeki yönetici de böyle bir şeye giremez, girmez.
Herkes şunu çok iyi bilmeli; devletin görevi, gerek kendisine karşı başkaldıran, insanına silah çeken, illegal, altını çiziyorum, örgütlere yani yasa dışı örgütlere karşı gereken mücadeleyi vermektir. Ülkesini, milletini ve hukuk sistemini korumaktır.”
Belirttiğiniz gibi devlet, başkaları tarafından yaratılan, desteklenen ve donatılan terör örgütüyle, 25 yıldan beri mücadele etmektedir ve bu mücadelede, başkalarının memnun olmayacağı şekilde başarılı da olmuştur. Ne var ki:
Başkaları ile işbirliği yapan iç husumet odakları, bu konuyu daima saptırmışlar ve yılmadan açıklamadıkları hedeflerine ulaşmak için fitne, fesat ve şer dokumuşlardır. Görünüşte, terörün bitirilmesi için mücadele verdiklerini söylemelerine rağmen; fırsat buldukça, psikolojik ortam yaratarak, her fırsatta devleti ve bilhassa Türk Silâhlı Kuvvetleri’ni, terörün sorumlusu olarak ilân etmektedirler. İşte, en çarpıcı örnek:
Siz; Polatlı’da bu konuşmayı yaparken, 6 günden beri Doğu ve Güneydoğu’da dolaşan gazeteci Yazar Cengiz Çandar, 13 Eylül 2009 tarihli yazısının bir bölümünde, şu ifadeleri kullanmıştır:
“Güvenlik güçlerinin Türkiye topraklarındaki tek meşru kuvvet olduğu gerçeği göz ardı edilemez. Başka bir silahlı oluşumu yok etmek, onun anayasal ve yasal görevidir” gibisinden klişeler ve ezberlerin arkasına sığınmaya devam edersek, birinci kareye geri dönmüş oluruz ve kan –karşılıklı olarak- dökülmeye ve Türkiye’nin bütünlüğü –en azından ruhi olarak- sarsılmaya devam eder, gider.
Ahmet Altan’ın dün yazdığı gibi “Tamam, hiçbir devlet dağda silahlı adamların dolaşmasına izin vermez. Ama ‘özel’ bir süreçten geçiyoruz. 25 yıldır dağdan ‘silah zoruyla’ indirilmeyen insanların şimdi ‘barış’ yoluyla inmeleri söz konusu. Buna bir şans tanımanın neresi kötü?”
Bir haftalık yoğun ve uzun ve esas olarak sessiz ve isimsiz insanları dinlediğimiz Güneydoğu turunun “en önemli dersi” ile yazı dizimizi noktalayalım:
Asker, operasyonlarını bir süre için durdurmazsa, şehit cenazeleri bölgeden gelmeye devam edecek ve Kürt Açılımı adı verilen süreç dinamitlenecek...”
Sayın BAŞBAKAN;
Görülmektedir ki; bazı kişi ve gruplar, Türkiye’nin gerçekleriyle asla ve asla bağdaşmayacak tarzda yanlış kamuoyu oluşturarak, icabında devlete ve devletin kurumlarına meydan okuma huylarından asla ve asla vazgeçmemektedirler. Âdetâ, Batı’nın manevî ajanlığına soyunarak, Türkiye’nin huzurunu bozmak ve halk efkârını karıştırmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. PKK terörünü sanki devlet yaratmış gibi, olayları saptırarak, başkalarının hedef ve çıkarlarını korumaktadırlar. Merak edilir:
Hükümet olarak bu fiilî durumu nasıl önleyeceksiniz ve Türkiye’nin sulh, sükûn, huzur ve güven ortamını nasıl sağlayacaksınız? Halkı bir birine düşürmek isteyen gayretkeşlerin faaliyetlerini, nasıl durduracaksınız? Maruz kaldığımız iç ve dış husumet odaklarının, yurt geneline yayılmış faaliyetlerini, nasıl etkisiz hale getireceksiniz?
Gelişmelerden fevkalâde üzüntü duyan bir vatandaş olarak demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Demokrasi ve medyamız...
Sayın Ertuğrul ÖZKÖK,
Hürriyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 2 Eylül 2001
31 Ağustos 2001 tarih ve "Eli sopalı, beli kameralı" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Medya teröründen rahatsızlık duymuşsunuz. Öylesine ki; şu sözleri söylemek zorunda kalmışsınız:
"Motorola ve Nokia gibi şirketler şantajla dolandırılabiliyor. Mobius gibi bir yatırımcı, medya şantajıyla sindirilebiliyor, ülkenin en dürüst işadamları medya şantajıyla başını kaldıramaz hale getirilebiliyor ve bu ülkenin yetkilileri de buna, hiç ses çıkarmıyorlarsa ne diyeceğiz?"
Sayın Özkök;
Hiç şaşırmamalısınız. Zîra; ülkemizdeki medya kuruluşlarının şantajla iş gördüğünü, hepimizden iyi biliyorsunuz. Şantaja bulaşmamış medya kuruluşumuz, yok gibidir. Bu; yeni ve bilinmez bir durum da değildir. İsterseniz; fikren, geçmişe bir seyahat yapalım ve olup, bitenlere, birlikte göz atalım:
Merhum Orhan Erkanlı, 20 Temmuz 1972 tarihinde neşrettiği "Anılar, Sorunlar, Sorumlular" adlı kitabında medya hakkında çok ilginç sözler söylemiş. İşte örnekler:
1- "Bizde basın işletmeleri aslında aile şirketlerinin elindedir. Türkiye'de yayınlanan gazete ve dergilerin yüzde doksanı, beş aile ve üç tröstün kati kontrolü altındadır. Dünyanın her yerinde kurulmuş olan basın tröstlerini tesirsiz hale getirmek ve yeni tröstleşmeleri önlemek için kanuni tedbirler alınırken, Türkiye'de tamamen ters bir gelişme olmuş ve 10-15 sene içinde bütün basın organları tröstlerin eline geçmiştir. Hükümetler, bu olumsuz gelişmelere seyirci kalmışlar, ve hatta istisnai imtiyazlar vererek, bu gidişi hızlandırmışlardır. Çeşitli nedenlerle ve fakat daima basından çekinmenin, basını karşıya almama arzu ve politikasının sonucu olarak meydana gelen bugünkü durum, artık normal hükümetlerin de gücünü aşan bir mahiyet almıştır. Türkiye'deki basın tröstleri o kadar kuvvetlidirler ki, değil normal iktidarların, askeri yönetimlerin dahi bunlara el sürmeleri, ıslahat yapmaları çok zorlaşmıştır."
2- "Gazetecilik ve yazarlık mesleği gittikçe zorlaşmaktadır. Dün olduğu gibi bugün de basın erbabı çeşitli baskılar altında çalışmak, para kazanmak ve yaşamak zorundadır. İlk güçlük, kendi patronlarından gelir. Gazetesinde başyazılar yazan bir yazar tenkit edildiği zaman; "Canım onun suçu ve hatası yok; ben söylüyorum, o yazıyor, adam ne yapsın?" diyecek kadar mesleğe saygısı olmayan, başyazarları kiralık kalem ve söylenenleri yazmaya mecbur bir kişi sayan patronlar görmüşüzdür. Ve maalesef, bazı yazarlar da bu rolü kabullenerek, patronun arzusuna uygun şekilde yazmaktan, bir gün beyaz dediklerine, ertesi gün, siyah demekten çekinmezler. Bu fiili durum içinde; basın hürdür, fikir işçisi özgürdür, isteyen kanunlar çerçevesinde doğru bildiğini yazabilir vs. gibi sözler, sadece fantezidir, boş laftır... Basın, kendi içinde özgür ve serbest değildir."
3- "Yani; basın, fikir hareketleri, yazarlık, halk oyunu oluşturma hedeflerinden gittikçe uzaklaşmakta ve basın müesseselerini birkaç aileye kar getiren, basit ticari kuruluşlar haline getirmekteyiz. Bugün arpa satan bir tüccarla, gazete çıkaran bir patron arasında hiçbir fark yoktur. Kötü arpa satışının zararı, birkaç hayvanı etkiler; fakat, bir gazete ile milyonları zehirlemek, saptırmak mümkündür. O halde; farklı muamele, neden?"
4- "Basın, Türkiye'de birinci kuvvettir. Dünyanın diğer ülkelerindeki sınıflandırmada basına, dördüncü kuvvet denir. Bizde birinci sıradadır. Halkımızın fikir seviyesi, diğer haberleşme araçlarının (radyo, televizyon ve hatta kitap) zayıflığı, yetersizliği; sadece basın vasıtasıyla olayların öğrenilmesine, değerlendirilmesine imkân vermektedir. Bu nedenle de, birinci önceliği almıştır basın."
5- "Basının bu gücünü her zaman memleket ve halk yararına kullandığı iddia edilemez. Birkaç gazete birleştiği zaman Türkiye'de en güçlü hükümetleri yıkar. Demirel'i yıkan basındır; hem de, hissi ve şahsi sebeplerle... Vatani bir gerekçeye, hizmet arzusuna dayanmadan….İnsanların meslekleri, servetleri, şerefleri, siyasi kariyerleri, istendiği takdirde, kısa zamanda sıfıra indirilebilir."
Sayın Özkök;
Erkanlı'nın sözleri, bugün de geçerli değil midir?
Medyanın kendi arasındaki kavgaları, çıkar çatışması değil midir?
Medya terörüne başvurmayan bir medyamız var mıdır?
Medyanın güttüğü geçerli tek hedef, PARANIN ÜSTÜNDEKİ YAZI DEĞİL MİDİR?
Vatanın, milletin, gelecek nesillerin çıkarlarını ön planda tutan ve bu uğurda toplumu yönlendiren bir medyamız mevcut mudur?
Türkiye; finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye'nin ekonomisine istek ve çıkarları doğrultusunda yön vermesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edilirken, medyamızdan bir ses çıkmış mıdır?
Gerçekten merak ediyorum.
Aksini savunabilecek durumda iseniz; bu mektubumu, tek bir harfine dahi dokunmadan yayınlayabilmelisiniz!
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Not:
Olması gereken biçimde ideal bir medyamız olsaydı;
bugün, dünya üzerinde kendi kendine yeterli ve başkalarına
muhtac olmaktan kurtulmuş, bir hedefi gerçekleştirdikten
sonra yeni hedeflere yönelmesini başaran güçlü, mutlu, refah ve saadet içinde
yüzen bir büyük TÜRKİYE olurdu….
Hürriyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 2 Eylül 2001
31 Ağustos 2001 tarih ve "Eli sopalı, beli kameralı" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Medya teröründen rahatsızlık duymuşsunuz. Öylesine ki; şu sözleri söylemek zorunda kalmışsınız:
"Motorola ve Nokia gibi şirketler şantajla dolandırılabiliyor. Mobius gibi bir yatırımcı, medya şantajıyla sindirilebiliyor, ülkenin en dürüst işadamları medya şantajıyla başını kaldıramaz hale getirilebiliyor ve bu ülkenin yetkilileri de buna, hiç ses çıkarmıyorlarsa ne diyeceğiz?"
Sayın Özkök;
Hiç şaşırmamalısınız. Zîra; ülkemizdeki medya kuruluşlarının şantajla iş gördüğünü, hepimizden iyi biliyorsunuz. Şantaja bulaşmamış medya kuruluşumuz, yok gibidir. Bu; yeni ve bilinmez bir durum da değildir. İsterseniz; fikren, geçmişe bir seyahat yapalım ve olup, bitenlere, birlikte göz atalım:
Merhum Orhan Erkanlı, 20 Temmuz 1972 tarihinde neşrettiği "Anılar, Sorunlar, Sorumlular" adlı kitabında medya hakkında çok ilginç sözler söylemiş. İşte örnekler:
1- "Bizde basın işletmeleri aslında aile şirketlerinin elindedir. Türkiye'de yayınlanan gazete ve dergilerin yüzde doksanı, beş aile ve üç tröstün kati kontrolü altındadır. Dünyanın her yerinde kurulmuş olan basın tröstlerini tesirsiz hale getirmek ve yeni tröstleşmeleri önlemek için kanuni tedbirler alınırken, Türkiye'de tamamen ters bir gelişme olmuş ve 10-15 sene içinde bütün basın organları tröstlerin eline geçmiştir. Hükümetler, bu olumsuz gelişmelere seyirci kalmışlar, ve hatta istisnai imtiyazlar vererek, bu gidişi hızlandırmışlardır. Çeşitli nedenlerle ve fakat daima basından çekinmenin, basını karşıya almama arzu ve politikasının sonucu olarak meydana gelen bugünkü durum, artık normal hükümetlerin de gücünü aşan bir mahiyet almıştır. Türkiye'deki basın tröstleri o kadar kuvvetlidirler ki, değil normal iktidarların, askeri yönetimlerin dahi bunlara el sürmeleri, ıslahat yapmaları çok zorlaşmıştır."
2- "Gazetecilik ve yazarlık mesleği gittikçe zorlaşmaktadır. Dün olduğu gibi bugün de basın erbabı çeşitli baskılar altında çalışmak, para kazanmak ve yaşamak zorundadır. İlk güçlük, kendi patronlarından gelir. Gazetesinde başyazılar yazan bir yazar tenkit edildiği zaman; "Canım onun suçu ve hatası yok; ben söylüyorum, o yazıyor, adam ne yapsın?" diyecek kadar mesleğe saygısı olmayan, başyazarları kiralık kalem ve söylenenleri yazmaya mecbur bir kişi sayan patronlar görmüşüzdür. Ve maalesef, bazı yazarlar da bu rolü kabullenerek, patronun arzusuna uygun şekilde yazmaktan, bir gün beyaz dediklerine, ertesi gün, siyah demekten çekinmezler. Bu fiili durum içinde; basın hürdür, fikir işçisi özgürdür, isteyen kanunlar çerçevesinde doğru bildiğini yazabilir vs. gibi sözler, sadece fantezidir, boş laftır... Basın, kendi içinde özgür ve serbest değildir."
3- "Yani; basın, fikir hareketleri, yazarlık, halk oyunu oluşturma hedeflerinden gittikçe uzaklaşmakta ve basın müesseselerini birkaç aileye kar getiren, basit ticari kuruluşlar haline getirmekteyiz. Bugün arpa satan bir tüccarla, gazete çıkaran bir patron arasında hiçbir fark yoktur. Kötü arpa satışının zararı, birkaç hayvanı etkiler; fakat, bir gazete ile milyonları zehirlemek, saptırmak mümkündür. O halde; farklı muamele, neden?"
4- "Basın, Türkiye'de birinci kuvvettir. Dünyanın diğer ülkelerindeki sınıflandırmada basına, dördüncü kuvvet denir. Bizde birinci sıradadır. Halkımızın fikir seviyesi, diğer haberleşme araçlarının (radyo, televizyon ve hatta kitap) zayıflığı, yetersizliği; sadece basın vasıtasıyla olayların öğrenilmesine, değerlendirilmesine imkân vermektedir. Bu nedenle de, birinci önceliği almıştır basın."
5- "Basının bu gücünü her zaman memleket ve halk yararına kullandığı iddia edilemez. Birkaç gazete birleştiği zaman Türkiye'de en güçlü hükümetleri yıkar. Demirel'i yıkan basındır; hem de, hissi ve şahsi sebeplerle... Vatani bir gerekçeye, hizmet arzusuna dayanmadan….İnsanların meslekleri, servetleri, şerefleri, siyasi kariyerleri, istendiği takdirde, kısa zamanda sıfıra indirilebilir."
Sayın Özkök;
Erkanlı'nın sözleri, bugün de geçerli değil midir?
Medyanın kendi arasındaki kavgaları, çıkar çatışması değil midir?
Medya terörüne başvurmayan bir medyamız var mıdır?
Medyanın güttüğü geçerli tek hedef, PARANIN ÜSTÜNDEKİ YAZI DEĞİL MİDİR?
Vatanın, milletin, gelecek nesillerin çıkarlarını ön planda tutan ve bu uğurda toplumu yönlendiren bir medyamız mevcut mudur?
Türkiye; finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye'nin ekonomisine istek ve çıkarları doğrultusunda yön vermesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edilirken, medyamızdan bir ses çıkmış mıdır?
Gerçekten merak ediyorum.
Aksini savunabilecek durumda iseniz; bu mektubumu, tek bir harfine dahi dokunmadan yayınlayabilmelisiniz!
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Not:
Olması gereken biçimde ideal bir medyamız olsaydı;
bugün, dünya üzerinde kendi kendine yeterli ve başkalarına
muhtac olmaktan kurtulmuş, bir hedefi gerçekleştirdikten
sonra yeni hedeflere yönelmesini başaran güçlü, mutlu, refah ve saadet içinde
yüzen bir büyük TÜRKİYE olurdu….
12 Eylül 2009 Cumartesi
Tansu Çiller ve unutulanlar.
--
Türk Siyasetine tepeden inen; hiç siyaset yapmadan başbakan, hiç ticaret yapmadan trilyoner, hiç kitap yazmadan Profosör olan TANSU ÇİLLER hakkındaki yazılanlar. 5 Haziran 2009
ABD’nin Türkiye’nin iç ve dış siyasetini ve de ekonomisini şekillendirdiği bilinmeyen bir husus değildir. ABD, daima kendisinden yana hükümetler arzulamış ve kendisiyle ters düşen hükümetleri, Türkiye’yi karıştırarak zora sokmuş veya devirmiştir. Kendisinden yana hükümetleri de parlatmıştır.
Tansu Çiller, birden bire siyasete girmiş ve kısa bir süre zarfında zirveye çıkmış ve Başbakan olmuştur. Ergenekon iddianamesine konu olması, geçmişe bir seyahat yaparak irdelenebilir. İşte geçmişten hatıralar:
1-24 Eylül 1992 yılında Sedat Ergin, Hürriyet Gazetesine Washington’dan şöyle bir haber yazmıştı:
“Dünya Bankası’nın gönlünden geçen, Türkiye’nin yeni bir stand-by düzenlemesi için, Uluslar arası Para Fonu’na (IMF) gitmesidir. Türkiye, IMF ile son stand-by anlaşmasını 1985 yılında yapmış ve ardından, bütün telkinlere rağmen, ekonomiyi IMF’nin denetimine sokacak bir düzenlemeye gitmekten kaçınmıştır. Dünya Bankası, Türk Hükümetlerinin IMF alerjisini bildiği içindir ki, Türkiye’ye, IMF ile ‘gölge anlaşma’ (shadow arrengments) modelini önermektedir.
Gölge anlaşma da neymiş derseniz, o da şu: “Gölge anlaşmalar, IMF’nin son dönemde devreye soktuğu bir denetim modelidir. IMF’nin bu tür anlaşmalarda denetim rolünü perde arkasından yürütmektedir.”
2-Prof. Tansu Çiller, Demirel kabinesinde Devlet Bakanı olur olmaz, 24 Kasım 1991 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan demecinde şu sözleri söylemişti:
“Dış ekonomik ilişkilerde muhatabımız olan Dünya Bankası ve IMF görevlilerinin hepsi benim sınıf arkadaşlarım. Ben bugün telefon etsem, sekiz on tanesiyle rahat konuşurum. Amerikalılar, İngilizler…Bunlarla gayet iyi diyaloğumuz olacaktır. Hiç kuşkunuz olmasın, rahat olacağız.”
3-Çiller’in başbakanlığının kesinleştiği günlerde Serdar Turgut 15 Haziran 1993 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki yazısında şunları yazmıştı:
“IMF ve Dünya Bankası yöneticileri, Tansu Çiller’in başbakan seçilmesini, güzel bir haber olarak nitelediler.”
4-Çiller’in Devlet Bakanı olduğu tarihte, Frakfurter Algemeine Zeitung, şu kehanette bulunmuştu:
“DYP’ye girdikten hemen sonra, çoğu kişi onun politikada hızla sivrilebileceğini varsaymıştı. Tansu Çiller’in günün birinde Parti Genel Başkanı olarak Demirel’in yerini alması ve hatta Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olması da mümkündür.”
Turan Yavuz, Washington’dan Tansu Çiller hakkında yazdığı ve 19 Haziran 1993 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan yazısında, şu ifadeleri kullanmıştır:
“1983 yılından itibaren, Ankara’daki ABD Büyükelçiliği’nden, Washington’daki ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen, Türk ekonomisi ile ilgili kriptoların içindeki bilgilerin büyük bir bölümünden Tansu Çiller sorumluydu. Çiller, 1980’li yılların ortalarında ABD Büyükelçiliği’nde Ekonomi Müşaviri olarak görev yapan Elizabeth Sheldon’ın en yakın arkadaşlarından biriydi. Güvenilir kaynakların verdiği bilgilere göre, Sheldon, ABD Dışişleri Bakanlığı çevrelerinde, Türk ekonomisi konusunda, olumsuz raporlar yazmakla tanınmış bir diplomattı; aynı kaynaklara göre, Sheldon’un yazdığı tüm olumsuz raporların kaynağı, Tansu Çiller’di”
Görünen köy, kılavuz istemeyeceğine göre, geçmişten ziyade günümüzü ve geleceğimizi konuşmakta fayda vardır.
Hüsnü Akıncı.
Türk Siyasetine tepeden inen; hiç siyaset yapmadan başbakan, hiç ticaret yapmadan trilyoner, hiç kitap yazmadan Profosör olan TANSU ÇİLLER hakkındaki yazılanlar. 5 Haziran 2009
ABD’nin Türkiye’nin iç ve dış siyasetini ve de ekonomisini şekillendirdiği bilinmeyen bir husus değildir. ABD, daima kendisinden yana hükümetler arzulamış ve kendisiyle ters düşen hükümetleri, Türkiye’yi karıştırarak zora sokmuş veya devirmiştir. Kendisinden yana hükümetleri de parlatmıştır.
Tansu Çiller, birden bire siyasete girmiş ve kısa bir süre zarfında zirveye çıkmış ve Başbakan olmuştur. Ergenekon iddianamesine konu olması, geçmişe bir seyahat yaparak irdelenebilir. İşte geçmişten hatıralar:
1-24 Eylül 1992 yılında Sedat Ergin, Hürriyet Gazetesine Washington’dan şöyle bir haber yazmıştı:
“Dünya Bankası’nın gönlünden geçen, Türkiye’nin yeni bir stand-by düzenlemesi için, Uluslar arası Para Fonu’na (IMF) gitmesidir. Türkiye, IMF ile son stand-by anlaşmasını 1985 yılında yapmış ve ardından, bütün telkinlere rağmen, ekonomiyi IMF’nin denetimine sokacak bir düzenlemeye gitmekten kaçınmıştır. Dünya Bankası, Türk Hükümetlerinin IMF alerjisini bildiği içindir ki, Türkiye’ye, IMF ile ‘gölge anlaşma’ (shadow arrengments) modelini önermektedir.
Gölge anlaşma da neymiş derseniz, o da şu: “Gölge anlaşmalar, IMF’nin son dönemde devreye soktuğu bir denetim modelidir. IMF’nin bu tür anlaşmalarda denetim rolünü perde arkasından yürütmektedir.”
2-Prof. Tansu Çiller, Demirel kabinesinde Devlet Bakanı olur olmaz, 24 Kasım 1991 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan demecinde şu sözleri söylemişti:
“Dış ekonomik ilişkilerde muhatabımız olan Dünya Bankası ve IMF görevlilerinin hepsi benim sınıf arkadaşlarım. Ben bugün telefon etsem, sekiz on tanesiyle rahat konuşurum. Amerikalılar, İngilizler…Bunlarla gayet iyi diyaloğumuz olacaktır. Hiç kuşkunuz olmasın, rahat olacağız.”
3-Çiller’in başbakanlığının kesinleştiği günlerde Serdar Turgut 15 Haziran 1993 tarihli Milliyet Gazetesi’ndeki yazısında şunları yazmıştı:
“IMF ve Dünya Bankası yöneticileri, Tansu Çiller’in başbakan seçilmesini, güzel bir haber olarak nitelediler.”
4-Çiller’in Devlet Bakanı olduğu tarihte, Frakfurter Algemeine Zeitung, şu kehanette bulunmuştu:
“DYP’ye girdikten hemen sonra, çoğu kişi onun politikada hızla sivrilebileceğini varsaymıştı. Tansu Çiller’in günün birinde Parti Genel Başkanı olarak Demirel’in yerini alması ve hatta Türkiye’nin ilk kadın başbakanı olması da mümkündür.”
Turan Yavuz, Washington’dan Tansu Çiller hakkında yazdığı ve 19 Haziran 1993 tarihli Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan yazısında, şu ifadeleri kullanmıştır:
“1983 yılından itibaren, Ankara’daki ABD Büyükelçiliği’nden, Washington’daki ABD Dışişleri Bakanlığı’na gönderilen, Türk ekonomisi ile ilgili kriptoların içindeki bilgilerin büyük bir bölümünden Tansu Çiller sorumluydu. Çiller, 1980’li yılların ortalarında ABD Büyükelçiliği’nde Ekonomi Müşaviri olarak görev yapan Elizabeth Sheldon’ın en yakın arkadaşlarından biriydi. Güvenilir kaynakların verdiği bilgilere göre, Sheldon, ABD Dışişleri Bakanlığı çevrelerinde, Türk ekonomisi konusunda, olumsuz raporlar yazmakla tanınmış bir diplomattı; aynı kaynaklara göre, Sheldon’un yazdığı tüm olumsuz raporların kaynağı, Tansu Çiller’di”
Görünen köy, kılavuz istemeyeceğine göre, geçmişten ziyade günümüzü ve geleceğimizi konuşmakta fayda vardır.
Hüsnü Akıncı.
Geçmiş bilinirse, gelecek iyi kurulur.
Sayın Ertuğrul Özkök
Hürriyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 28 Nisan 2001
27 Nisan 2001 tarihli ve “Ankara temsilcileri ne diyor?” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Birtakım mihrakların çıkarlarını korumak için yaratılan her kriz döneminde olduğu gibi; bu kriz döneminde de, üstlendiğiniz görev icabı, “Medya Demokratı” olarak ortaya çıkıverdiniz.
Bir zamanlar Özal’ı, Tansu Çiller’i ve isimlerini saymaya lüzum görmediğim birçok Türk büyüğünü göklere çıkartıp parlattığınız müthiş metodunuzla, bu defa, Kemal Derviş’i kamuoyuna sunmaktasınız. İsrail’in milli gününde tertiplenen gece ziyafetinde, Batı ülkelerinin büyükelçi ve diplomatları, Kemal Derviş’i konuşmuşlar. Kemal Derviş’in performansı, övgü ile konu edilmiş. Öylesine ki; Bazı Batılı büyük elçiler, “Derviş, 6 ay sonra Başbakan olur mu?” diye sormuşlar.
Geceye katılmamış olmanıza rağmen, geceye katılanların anlattıkları, sizi de etkilemiş. Etkinin boyutu büyük olmalı ki; şu müthiş cümleleri, yazınıza konu etmişsiniz:
“Hava, çok olumlu. Bütün batılı büyük elçiler, 15 yasanın uygulanma durumunu gün, gün izliyormuş.
Büyük bir Batılı büyükelçi (Her halde ABD büyükelçisi olsa gerek), “Bu yasaların listesini çıkarttık. Her sabah toplantısında, bunların, uygulanma durumunu gözden geçiriyoruz” demiş.
Son bir hafta içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin performansını çok iyi buluyorlarmış.”
Sayın Özkök;
Belli ki yine, yeni bir siyasi yapılanma programında önemli bir rol üstlenmişsiniz. Kullandığınız ifadeler ve uyguladığınız metot, rencide edici olsa da; bu misyonu, sonuna kadar izleyeceğiniz belli olmuştur. Görevli olduğunuz medya grubunun stratejisi de böylece, ifşa edilmiş oldu. Bünyesinde; HÜRRİYET, MİLLİYET, RADİKAL, POSTA, GÖZCÜ, SON ÇAĞRI, GAZETE PAZAR, FİNANSAL FORUM, FANATİK, HAFTA SONU olmak üzere 10 gazete; KANAL-D TELEVİZYONU, RADYO D, MİLLİYET HABER AJANSI olmak üzere 1 özel televizyon, 1 adet radyo ve 1 haber ajansı; 34 adet haftalık, on beş adet günlük veya aylık dergiye sahip DOĞAN HOLDİNG’in karşısında tutunabilecek kuvvet yoktur. Kolu, kanadı kırılan ve henüz daha statüsü iyice belli olmayan MEDYA HOLDİN de, Doğan Holdinge yardımcı olacaktır. Yani; Türkiye, Kemal Derviş’in Başbakanlığına hazır olmalıdır. Çünkü; kamuoyu demek, medyanın oluşturduğu fiili durum demektir. Zaten; şu sözlerinizle, startı vermiş bulunmaktasınız:
“Halkın siyasetten ve siyasetçiden umudunu kestiği bir anda DERVİŞ, çıkıp geldi.
Hem sözleri, hem davranışları ile insanları, kendine bağladı; umut haline geldi.
Halkın istediği yeni bir insanı oraya getirmek de; hem Ecevit’i, hem DSP’yi büyütür.”
Sayın Özkök;
Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Ancak; sizi iyi tanıyan bir kişi olarak bazı tavsiyelerim de olacak. Şöyle ki:
1-27 Nisan 2001 tarihli Hürriyet Gazetesi, Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn’un Le Monde’a , “Derviş’i biz gönderdik.” Şeklindeki açıklamasını, haber olarak vermiş. Bu tarz haberlerin verilmemesi gerekir. Zira bu açıklamalar, Derviş’i Başbakan yapma gayretlerinizi baltalayabilir.
2- Amerika’da bulunan ve Türkiye’nin durumunu çok yakından izleyen bir dostum, bir bilgi notu gönderdi. Verilen bilgi şöyledir:
12 Aralık 2000 tarihinde ve saat 17.30’da, Dünya Bankası Konferans Salonunda “Türkiye’nin ekonomik ve siyasi geleceği” adı altında bir konferans tertiplenmiş. Toplantıyı, Kemal Derviş düzenlemiş. Konuşmacı ise, Sakıp Sabancı imiş. Sabancı, bir hafta süre ile Derviş’in konuğu olmuş. Aynı günlerde, başta Kemal Derviş olmak üzere Dünya Bankası’nda görevli 4 Türk, “Türkiye’de görev almaya hazırız.” diye, Başbakan Bülent Ecevit’e mektup göndermişler. Mektubu da, Sakıp Sabancı getirmiş..
Bu haberin veya bilginin doğru olup olmadığını tahkik ettirmenizde fayda vardır. Zira: Kemal Derviş Başbakan olduğu zaman, bu işin onurunu başkasına kaptırmak istemeyen Sabancı, “Kemal Derviş’i ben getirttim.” diyerek, sizlerin gayretlerini sıfırlayabilir ve açıkta kalırsınız.
3-Bugünlerde Grubunuza ait gazeteler, Cumhur Ersümer’i konu alarak, büyük bir fazilet mücadelesi veriliyormuş gibi bir görüntü sergilemektedirler. Aylardan beri Enerji Bakanlığı ile ilgili çeşitli haber ve yorumlar, sürmanşet halinde duyurularak, temizlik veya kirlilikten kurtulma adı altında kamuoyu oluşturmaktadırlar.
Sütten ağzı yanan halkımız, yoğurdu, üfleyerek yemek zorundadır. Çünkü; zaman, zaman medya tarafından yanıltılmıştır. Bu sebeple; “Enerji meselesinde Doğan Grubunun bir isteği veya çıkarı var mıdır?” diye halk, tereddüde düşebilir. Böyle bir tereddüde mahal vermemek için elinizden gelen gayreti göstermek zorundasınız. Hattâ, özveride bulunmalısınız. Kemal Derviş’in kadrolaşmasına dikkat etmelisiniz. Mesela:
Ziraat Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığına Vural Akışık getirilmiştir. Ki: oluşturulan bu yönetim, birleştirilecek üç kamu bankasını (Ziraat, halk, emlak bankaları) da yönetecektir. Akışık, bu göreve getirilirken Dışbank murahhas azalığı görevinde bulunuyordu. Dışbank, Doğan Grubuna ait olduğu için, gelecekte
birtakım kişiler, bu konuyu istismar edebilirler. Yani; bir hedef gerçekleştirilirken, halkın şüpheye düşürülmemesi gerekir,
4- Halkımız, Türkiye’nin sorunlarını iyi bilir ve yakından izler. Belki bir zaman için yanılabilir. Ama sonunda, doğruları bulur. Bu bakımdan kamuoyu oluştururken Türkiye’nin; finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye ekonomisine istek ve çıkarları doğrultusunda yön vermesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edildiği gerçeğini halka, açık ve net biçimde anlatınız. Kur-Faiz makasında yaratılan müthiş iç borç soygunlarını ısrarla ve net biçimde gündeme getiriniz. Kasım krizinden ve 21 Şubat devalüasyonundan evvel Merkez Bankasından alınan 13 milyar doların hesabını sorunuz. Bu vurguna alet olanları, kamuoyuna teşhir ediniz.
5-İç borç gerçeğini, olması gerektiği biçimde halka sununuz. Bu hizmetin yapılmasında büyük fayda vardır. Zira;
İç borç stoku, 1999 yılı sonunda 23 katrilyon lira idi. 2000 yılı sonuna doğru iç borç stoku, 32 katrilyon liraya yükseldi. Mart 2001 sonunda, 51 katrilyon liraya ulaştı. Yılsonunda 100 katrilyon liraya dayanır.
Türkiye, bu borç batağına hiç gereği yokken sürüklenmiştir. Yaratılan bir saadet zinciri, Türkiye’yi yağmalatmıştır. Devlet iç borç senetlerinden nemalananlar iyi teşhir edilmezse, bu bataklık, Türkiye’yi boğar ve halkı mutsuzlaştırır.
Sayın Özkök;
Herkes vicdanının sesini dinlemek ve REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU göstermek zorundadır.
Kamuoyu oluşturanlar, bu şartın gereğini yerine getirmek zorundadırlar. Aksi halde Türkiye, sömürgeleşir.
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı
Not:
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki; AHLAK ve FAZİLET, alçak
adamların nezdinde ve nazarında çirkin görünmektedir.
Hürriyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 28 Nisan 2001
27 Nisan 2001 tarihli ve “Ankara temsilcileri ne diyor?” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Birtakım mihrakların çıkarlarını korumak için yaratılan her kriz döneminde olduğu gibi; bu kriz döneminde de, üstlendiğiniz görev icabı, “Medya Demokratı” olarak ortaya çıkıverdiniz.
Bir zamanlar Özal’ı, Tansu Çiller’i ve isimlerini saymaya lüzum görmediğim birçok Türk büyüğünü göklere çıkartıp parlattığınız müthiş metodunuzla, bu defa, Kemal Derviş’i kamuoyuna sunmaktasınız. İsrail’in milli gününde tertiplenen gece ziyafetinde, Batı ülkelerinin büyükelçi ve diplomatları, Kemal Derviş’i konuşmuşlar. Kemal Derviş’in performansı, övgü ile konu edilmiş. Öylesine ki; Bazı Batılı büyük elçiler, “Derviş, 6 ay sonra Başbakan olur mu?” diye sormuşlar.
Geceye katılmamış olmanıza rağmen, geceye katılanların anlattıkları, sizi de etkilemiş. Etkinin boyutu büyük olmalı ki; şu müthiş cümleleri, yazınıza konu etmişsiniz:
“Hava, çok olumlu. Bütün batılı büyük elçiler, 15 yasanın uygulanma durumunu gün, gün izliyormuş.
Büyük bir Batılı büyükelçi (Her halde ABD büyükelçisi olsa gerek), “Bu yasaların listesini çıkarttık. Her sabah toplantısında, bunların, uygulanma durumunu gözden geçiriyoruz” demiş.
Son bir hafta içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin performansını çok iyi buluyorlarmış.”
Sayın Özkök;
Belli ki yine, yeni bir siyasi yapılanma programında önemli bir rol üstlenmişsiniz. Kullandığınız ifadeler ve uyguladığınız metot, rencide edici olsa da; bu misyonu, sonuna kadar izleyeceğiniz belli olmuştur. Görevli olduğunuz medya grubunun stratejisi de böylece, ifşa edilmiş oldu. Bünyesinde; HÜRRİYET, MİLLİYET, RADİKAL, POSTA, GÖZCÜ, SON ÇAĞRI, GAZETE PAZAR, FİNANSAL FORUM, FANATİK, HAFTA SONU olmak üzere 10 gazete; KANAL-D TELEVİZYONU, RADYO D, MİLLİYET HABER AJANSI olmak üzere 1 özel televizyon, 1 adet radyo ve 1 haber ajansı; 34 adet haftalık, on beş adet günlük veya aylık dergiye sahip DOĞAN HOLDİNG’in karşısında tutunabilecek kuvvet yoktur. Kolu, kanadı kırılan ve henüz daha statüsü iyice belli olmayan MEDYA HOLDİN de, Doğan Holdinge yardımcı olacaktır. Yani; Türkiye, Kemal Derviş’in Başbakanlığına hazır olmalıdır. Çünkü; kamuoyu demek, medyanın oluşturduğu fiili durum demektir. Zaten; şu sözlerinizle, startı vermiş bulunmaktasınız:
“Halkın siyasetten ve siyasetçiden umudunu kestiği bir anda DERVİŞ, çıkıp geldi.
Hem sözleri, hem davranışları ile insanları, kendine bağladı; umut haline geldi.
Halkın istediği yeni bir insanı oraya getirmek de; hem Ecevit’i, hem DSP’yi büyütür.”
Sayın Özkök;
Çalışmalarınızda başarılar dilerim. Ancak; sizi iyi tanıyan bir kişi olarak bazı tavsiyelerim de olacak. Şöyle ki:
1-27 Nisan 2001 tarihli Hürriyet Gazetesi, Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn’un Le Monde’a , “Derviş’i biz gönderdik.” Şeklindeki açıklamasını, haber olarak vermiş. Bu tarz haberlerin verilmemesi gerekir. Zira bu açıklamalar, Derviş’i Başbakan yapma gayretlerinizi baltalayabilir.
2- Amerika’da bulunan ve Türkiye’nin durumunu çok yakından izleyen bir dostum, bir bilgi notu gönderdi. Verilen bilgi şöyledir:
12 Aralık 2000 tarihinde ve saat 17.30’da, Dünya Bankası Konferans Salonunda “Türkiye’nin ekonomik ve siyasi geleceği” adı altında bir konferans tertiplenmiş. Toplantıyı, Kemal Derviş düzenlemiş. Konuşmacı ise, Sakıp Sabancı imiş. Sabancı, bir hafta süre ile Derviş’in konuğu olmuş. Aynı günlerde, başta Kemal Derviş olmak üzere Dünya Bankası’nda görevli 4 Türk, “Türkiye’de görev almaya hazırız.” diye, Başbakan Bülent Ecevit’e mektup göndermişler. Mektubu da, Sakıp Sabancı getirmiş..
Bu haberin veya bilginin doğru olup olmadığını tahkik ettirmenizde fayda vardır. Zira: Kemal Derviş Başbakan olduğu zaman, bu işin onurunu başkasına kaptırmak istemeyen Sabancı, “Kemal Derviş’i ben getirttim.” diyerek, sizlerin gayretlerini sıfırlayabilir ve açıkta kalırsınız.
3-Bugünlerde Grubunuza ait gazeteler, Cumhur Ersümer’i konu alarak, büyük bir fazilet mücadelesi veriliyormuş gibi bir görüntü sergilemektedirler. Aylardan beri Enerji Bakanlığı ile ilgili çeşitli haber ve yorumlar, sürmanşet halinde duyurularak, temizlik veya kirlilikten kurtulma adı altında kamuoyu oluşturmaktadırlar.
Sütten ağzı yanan halkımız, yoğurdu, üfleyerek yemek zorundadır. Çünkü; zaman, zaman medya tarafından yanıltılmıştır. Bu sebeple; “Enerji meselesinde Doğan Grubunun bir isteği veya çıkarı var mıdır?” diye halk, tereddüde düşebilir. Böyle bir tereddüde mahal vermemek için elinizden gelen gayreti göstermek zorundasınız. Hattâ, özveride bulunmalısınız. Kemal Derviş’in kadrolaşmasına dikkat etmelisiniz. Mesela:
Ziraat Bankası Yönetim Kurulu Başkanlığına Vural Akışık getirilmiştir. Ki: oluşturulan bu yönetim, birleştirilecek üç kamu bankasını (Ziraat, halk, emlak bankaları) da yönetecektir. Akışık, bu göreve getirilirken Dışbank murahhas azalığı görevinde bulunuyordu. Dışbank, Doğan Grubuna ait olduğu için, gelecekte
birtakım kişiler, bu konuyu istismar edebilirler. Yani; bir hedef gerçekleştirilirken, halkın şüpheye düşürülmemesi gerekir,
4- Halkımız, Türkiye’nin sorunlarını iyi bilir ve yakından izler. Belki bir zaman için yanılabilir. Ama sonunda, doğruları bulur. Bu bakımdan kamuoyu oluştururken Türkiye’nin; finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye ekonomisine istek ve çıkarları doğrultusunda yön vermesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edildiği gerçeğini halka, açık ve net biçimde anlatınız. Kur-Faiz makasında yaratılan müthiş iç borç soygunlarını ısrarla ve net biçimde gündeme getiriniz. Kasım krizinden ve 21 Şubat devalüasyonundan evvel Merkez Bankasından alınan 13 milyar doların hesabını sorunuz. Bu vurguna alet olanları, kamuoyuna teşhir ediniz.
5-İç borç gerçeğini, olması gerektiği biçimde halka sununuz. Bu hizmetin yapılmasında büyük fayda vardır. Zira;
İç borç stoku, 1999 yılı sonunda 23 katrilyon lira idi. 2000 yılı sonuna doğru iç borç stoku, 32 katrilyon liraya yükseldi. Mart 2001 sonunda, 51 katrilyon liraya ulaştı. Yılsonunda 100 katrilyon liraya dayanır.
Türkiye, bu borç batağına hiç gereği yokken sürüklenmiştir. Yaratılan bir saadet zinciri, Türkiye’yi yağmalatmıştır. Devlet iç borç senetlerinden nemalananlar iyi teşhir edilmezse, bu bataklık, Türkiye’yi boğar ve halkı mutsuzlaştırır.
Sayın Özkök;
Herkes vicdanının sesini dinlemek ve REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU göstermek zorundadır.
Kamuoyu oluşturanlar, bu şartın gereğini yerine getirmek zorundadırlar. Aksi halde Türkiye, sömürgeleşir.
Saygılarımla.
Hüsnü Akıncı
Not:
Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki; AHLAK ve FAZİLET, alçak
adamların nezdinde ve nazarında çirkin görünmektedir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)