15 Kasım 2009 Pazar

Doğru Olan Nedir?

Sayın Bülent ARINÇ
Devlet Bakanı Ve Başbakan Yardımcısı
Ankara 14 Ekim 2009


Sayın BAKAN;


Burdur’un Gölhisar İlçesi’ne bağlı Yusufça Beldesi’nde vatandaşlara hitap ederken konuşmanızın bir bölümünde;

“Eğer iddianamelerde bahsi geçen işlerin yüzde 10'u başka bir partinin başına gelseydi yerinde yeller eserdi. Bizim başımıza çok şeyler geldi ama hamdolsun dimdik duruyoruz, bir yere kıpırdamadan duruyoruz. Çünkü bu hükümetin başında, bu partinin başında, birisi öksürdüğü zaman arkasına bakmadan kaçan, birisi aksırdığı zaman şapkasını alıp giden, birisi kaşını çattığı zaman (eyvah bana eyvallah) deyip kaçan birisi yok. Neler görüyor bu millet. Arkasına bakmadan kaçanları gördü. Ama iktidarın başında, bu Hükümetin başında sadece Türk milletinin, milyonların sevdasını alan bir Başbakan değil, Davos'ta dünyanın en büyük zalimine, “Sen zalimsin” diyebilen bir başbakan var.” ifadelerini kullandığınızı, televizyonların haber bültenlerinden üzülerek ve biraz da hiddetlenerek dinledim. Sebebine gelince:

Maruz kaldığımız iç ve dış husumetler sebebiyle birlik ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz bir dönemde; yılların siyasetçisi olan, Meclis Başkanlığı yapmış ve şu anda Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcılığı görevlerini yürüten sizden, bu denli ölçüsüz, mesnetsiz, tutarsız ve tahrik edici sözleri duymak; ümit kırıcı, şevk ve heyecanı ortadan kaldırıcı ve fanatik partilileri şımartıcı bir talihsizliktir.

Değer miydi?


Açık ifade etmekten imtina ettiğiniz kastınız, 12 Mart 1971 müdahalesi ve 12 Eylül 1980 İhtilâli’dir. 12 Mart 71’in üzerinden 38 yıl, 12 Eylül 80’in üzerinden 29 yıl geçmiştir. Bugün 55 yaşında olanlar 1971’i, 45 yaşında olanlar 1980’i, yarım yamalak değerlendirecek şekilde hatırlayabilirler. Aradan geçen zaman zarfında, o günlerde meydana gelen olayların sebepleri, içyüzleri ve oluş şekilleri, bu millete iyi anlatılmadığı ve akılcı ölçüler içerisinde değerlendirmeler yapılmadığı için olaylar, daima siyaset malzemesi yapılmıştır. Süleyman Demirel’e atfedilen “Şapkasını aldı da gitti” sözünün mucidi, 12 Mart 1971’de İsviçre’ye kaçan ve 1973 seçimlerinden önce, 12 Mart Muhtırası’nda imzası bulunan günün Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur’un, Adalet Partisi’nin tekrar iktidara gelmemesi içn verdiği teminatla Türkiye’ye gelen ve Millî Selâmet Partisi’nin başına geçen ve de bugün dışladığınız lideriniz Necmettin Erbakan’dır.

Geçmişe fikren bir seyahate çıkmanızda fayda vardır. Hatırlayınız o günleri: 1977 yılı ortalarından itibaren Türkiye’de sokaklar tekrar hareketlenmişti. Sokak hareketleri, giderek anarşi ve teröre dönüşmüştü. Ülkenin her tarafında anormal işle oluyordu. 1978-1979 yılları, kanlı olaylara sahne olmuştu. Millî eğitim ve emniyet teşkilâtları ikiye bölünmüştü. Adâlet Partisi hariç, her partinin gençlik teşkilâtları, anarşi ve terör olaylarına bulaşmışlardı. Millî Selâmet Partisi’nin gençlik teşkilâtı olan Akıncılar, din eksenli faaliyetlerini genişletmişlerdi. Urfa civarında Apocular, resmen silâhlı çatışmalar başlatmışlardı. Kahramanmaraş ve Çorum olayları ile başlayan feci olaylar, herkesi tedirgin edecek derecede yurt sathına ve bilhassa büyük şehirlere sıçramıştı. Fabrika işgalleri, yol kesmeler, büyük şehirlerde oluşturulan kurtarılmış bölgeler, sıkıyönetime rağmen şehir içindeki çatışmalar, büyük bir tedirginlik yaratmıştır. Yaygınlaşan anarşi ve terör, bir kaos ortamı doğurmuştu. Kimin tarafından tertiplendiği, bugün dahî iyi bilinmeyen Konya mitingi, bardağı taşıran son damla olmuştu. Ve neticede bu kaos ortamı, 12 Eylül İhtilâli ile neticelenmişti. Bazı siyasî parti liderleri ve üst kademe yöneticileri tutuklanmış, bazı siyasî parti liderleri sürgüne gönderilmişti. “Şapkasını aldı ve gitti” sözünün patent sahibi Necmettin Erbakan da, tutuklananlar arsındaydı. Normal siyasî hayata dönülünce de, her nedense; bazı kişiler, bütün faturayı, Süleyman Demirel’e kesmekten vaz geçmediler ve Şapkayı, siyaset malzemesi olarak kullanmaya devam ettiler.


28 Şubat sürecinde siz parlâmentoda idiniz ve partiniz iktidarda idi. 28 Şubat süreci bir askerî müdahale olmadığı halde hükümeti ayakta tutamadınız ve “Baskılara dayanamıyorum” diyerek, istifa eden Başbakan Necmettin Erbakan’ın istifasını engelleyemediniz. Bugüne kadar da bu baskıların nereden geldiğini, Hükümet ortağınız Tansu Çiller’in ne yapmak istediğini ve hangi dayatmalarla karşınıza çıktığını, açık bir şekilde kamuoyuna açıklayamadınız. Hangi şartlarda ve hangi tavizlerle hükümet olduğunuz da, sır olarak kaldı. 1995 seçimlerinden evvel ve sonra “Refah Partisi ve Necmettin Erbakan PKK’dan daha tehlikelidir.” açıklamalarını yapan ve Refah Partisi ile koalisyon hükümeti kurmak için çalışmalar yapanlara şiddetle karşı çıkan Tansu Çiller’le kurduğunuz hükümeti, niçin devam ettiremediğinizi, hiçbir zaman açıklayamadınız.


Sayın BAKAN;


Bugün, olmayan ve olması mümkün olmayan bir “darbe öcüsü” yaratarak, meydanlarda, salonlarda, oluşturduğunuz “Siyaset Akademilerinde” ölçüsüz ve tedirgin edici konuşmalar yapmanızın bu ülkeye, bu millete ve patinize bir faydası olmaz. Bu tarz hareketlerle, sadece ve sadece halkın zıtlaşmasına ve kutuplara ayrılmasına sebep olursunuz. Öyle bir an gelir ki; sizler de, yarattığınız “Öcüden” korkar durumuna düşersiniz. Ve şu gerçeği veya ihtimali gözden uzak tutmamalısınız:


Türkiye’yi karıştırmak, huzursuz etmek ve gerçek hedeflerinden uzaklaştırmak, başkalarının elindedir. Türkiye’nin siyasî tarihi iyi incelendiği takdirde bu gerçek, gayet açık bir şekilde görülür. Sovyet Bloku dağılıncaya kadar Türkiye; Türkiye’yi komünist yapmak isteyen Rusya ve Çin’in; daima kendilerinden yana hükümetler arzu eden Batı ülkelerinin mücadele arenası haline getirilmişti. Kürt, Ermeni, Alevi ve Kıbrıs sorunları, Türkiye’yi karıştırmak, zora sokmak ve taviz veren bir ülke haline getirmek için, başta Amerika olmak üzere bütün Batı ülkelerinin yarattığı YAPAY SORUNLARDIR. Halk ayırımcılık ve kavga peşinde değildir. Halkın, kendi arasında bir problem de yoktur. Halk, kavga içinde de değildir ve barış içinde yaşamaktadır. Kimsenin, kimseye yan baktığı da yoktur. Halkın asıl derdi, iktisadî durumun bozukluğudur, geçim sıkıntısıdır, işsizliktir, fukaralıktır ve çaresizliktir. Halk, ağır bir borç yükü altında inlemektedir. Asıl göreviniz, halkın bu dertlerine eğilerek çare bulmaktır. Üzülerek ifade edeyim ki; siyasî ortamın sağladığı imkânlara, fırsatlara ve desteklere rağmen ülke idaresini, halkı rahatlatacak, refaha ulaştıracak ve dertlerini unutturacak şekilde başaramadınız. “Gölge avına” çıkarak halkı oyalamanın, yanlış yönlendirmenin ve korkutmanın, size bir faydası olmaz.


Bu sebeple; bu gerçeği görerek, bilerek ve kabullenerek, halkı zıtlaştırıcı değil, halkı bütünleştirici konuşmalar yapmanızda ve bu istikamette bir politika izlemenizde sayısız faydalar olduğunu hatırlatmak için, demokratik haklarımı kullanarak bu mektubumu yazdım.


Dikkate alacağınıza inanmaktayım.


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı

14 Kasım 2009 Cumartesi

Mazeret ve Çaresizlik

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 14 Kasım 2009


Sayın BAŞBAKAN;



Dün, Meclis’teki konuşmanızı dinledim. Bugün de Malatya’da yaptığınız konuşmanızın televizyonlardan yayınlanan bölümlerini dinledim.


Üzülerek itiraf edeyim ki; konuşmalarınız içerik itibariyle, ne ad verilirse verilsin; tasarladığınız AÇILIMLAR hakkında net bir bilgi vermiyor. Konuşmalarınızın özü, geçmişi kötüleme ve siyasî amaçlı övünmelere dayanmaktadır. Her iki konuşmanızdaki dikkat çeki ifade şöyledir:


“Bu açılım sürecine içeriğini bilmediği için karşı çıkanlar var, onları bilgilendirmek boynumuzun borcu. Bıkmadan usanmadan karış, karış dolaşıp anlatacağız. Bu açılımın sonunda rant kapıları kapanacak. Şiddet, şehit cenazeleri üzerinden siyaset yapanlar var. Hatta şehitler gelsin de biraz daha bağıralım diyenler var.”


Açılım sürecinin içeriğinin bilinmediği doğrudur. Nelerin yapılacağı da belli değildir. Bilgilendirmenin meydanlarda yapılmasının da, siyasî amaçlı bir harekete dönüşeceği ve birtakım zıtlaşmalara sebep olacağı kesindir.


Anlaşılmayan diğer hususlar da, “Bu açılımın sonunda rant kapıları kapanacak” ve “Şehit cenazeleri üzerinden siyaset yapanlar var. Şehitler gelsin de biraz daha bağıralım diyenler” şeklindeki ifadelerinizdir. Ki; bu ifadeleriniz, bulunduğunuz yüce makamın özü ile bağdaşmamaktadır. Ayrıca bu ifadeleriniz, geçmişte yaptığınız konuşmalarınızla da tezat teşkil etmektedir. Şöyle ki:


13 Eylül 2009 tarihinde Polatlı’da yaptığınız konuşmanızda şu ifadeleri kullanmışrınız:



“Terör sinsi ve kalleş yüzünü her fırsatta ortaya koymaya devam ediyor. Bugüne kadar nasıl tarihinde görülmemiş bir etkinlikte terörle mücadele ettiysek bundan sonra da asla taviz verilmeden devam edilecektir. Birliğimize, bütünlüğümüze, huzurumuza, kardeşliğimize kast edenlere karşı devlet olarak asli fonksiyonumuzu hakkıyla yerine getirmeye devam edeceğiz. Bazıları çıkıyor diyor ki ’Operasyonlar dursun’. Sevgili kardeşlerim, operasyon terörün olmadığı yerde zaten yapılmaz ki. Operasyon asayişin berkemal olduğu yerde yapılmaz ki. Operasyon, eğer huzur tehdit altındaysa huzuru tehdit edenlere karşı yapılır ve güvenlik güçlerinin görevi de budur. Bunu yanlış tanımlamaya, yanlış anlatmaya da kimsenin hakkı yoktur.


Huzur, sükûnet, suhulet var da operasyon mu yapılıyor? Hayır. Eğer terör sorunu devam ediyorsa, terör sorununa karşı şüphesiz ki güvenlik güçlerinin asli görevi operasyonel olmalarıdır. Askerimizin de görevi budur, polisimizin de görevi budur. Durup dururken bunlar olamaz. Oluyorsa zaten suç işlemiş olurlar. Ama huzurumuz yerinde, asayiş berkemal, o zaman niçin kalksın da güvenlik güçlerimiz operasyon yapsın? Durup dururken başına iş almaya herhalde kimsenin böyle bir hesabı, derdi... Hiçbir yönetici böyle bir şey içerisine giremez. Hiçbir emniyetteki yönetici böyle bir şeye giremez. Askerdeki yönetici de böyle bir şeye giremez, girmez.


Herkes şunu çok iyi bilmeli; devletin görevi, gerek kendisine karşı başkaldıran, insanına silah çeken, illegal, altını çiziyorum, örgütlere yani yasa dışı örgütlere karşı gereken mücadeleyi vermektir. Ülkesini, milletini ve hukuk sistemini korumaktır.”


22 Ekim 2008 tarihinde Diyarbakır’da yaptığınız konuşmanızın bir bölümünde şu ifadeleri kullanmıştınız:


“Terör örgütü kan dökerek bölge halkını sindirmeye çalışıyor. Terör örgütünün son dönemlerde eylemlerini sıklaştırmasına neden olan en temel etken budur.”


Herkes hatırlar:


Diyarbakır gezinizden önce PKK, “Başbakan Erdoğan’ı karşılamaya gidenler hedefimizdir.” açıklamasını yaparak, Diyarbakır halkını korkutmuştur.


Yine, herkes hatırlar:


29 Mart yerel seçimlerinden sonra DTP Milletvekili Emine Ayna, “Yerel seçimler, Kürt sınırlarını çizmiştir.” açıklamasını yaparak, her zamanki gibi, ayrılıkçı niyet ve hedeflerini vurgulamıştır.


Sayın BAŞBAKAN;


Kabul edilsin veya reddedilsin; gerçek, etnik kökeni ne olursa olsun, insanlarımızın arasında ayrılıkçılığın olmadığıdır. Ancak; geçmişte veya bugün, halkı bir birine düşürerek, ayrılıkçı bir hareketi meydana getirmek isteyenler olmuştur ve bugün de vardır ve bunu da, bölgemizde hedef kovalayan dış ülkeler körüklemektedirler. Bunu yapanlar; kendi hedeflerine hizmet edecek misyonerleri de bulmakta zorlanmamışlardır ve zorlanmamaktadırlar. Zira, her ülkenin bir hain kontenjanı vardır. Türkiye’nin karıştırıldığı ve huzursuz edildiği her dönem incelendiğinde; bu gerçek, açık bir şekilde görülür. Bunun böyle olması da, gayet normaldir. Çünkü; Bu önemli ve netameli coğrafyada başkaları, kendi kendine yetersiz ve daima başkalarına muhtaç; “OTUR!” denilen yerde oturan ve “KALK” denilen yerde kalkan; iç ve dış gailelerle boğuşan; huzursuz, mutsuz ve refahı unutmuş bir ZAYIF TÜRKİYE isterler. Şayet Türkiye sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı içersinde geçirebileceği 15-20 yıllık bir zaman dilimi yakalayabilseydi; bugün, dünya üzerinde her meselesini çözmüş; hedef kovalayan ve her hedefi gerçekleştirdikten sonra yeni hedeflere yönelmesini başarmış; huzurlu, mutlu ve refah içerisinde yüzen çok GÜÇLÜ BİR TÜRKİYE olurdu.


Terör, iktisadî sıkıntılar sebebiyle zemin bulabilmiştir. İktisadî zaaf, 1983 yılında iktidara gelen Turgut Özal’la başlamıştır. “Yeni dünya” düzeni adı verilen küreselleşme benimsenerek, özelleştirme hareketleriyle, yurt sathında yaygın bir şekilde faaliyet gösteren iktisadî teşekküller (Süt Endüstrisi Kurumu, Et ve Balık Kurumu, Yem Sanayii, Etibank ve Sümerbank’a ait iktisadî birimler, Ziraî Donatım, Gübre Sanayi) ile hem üreticilerin ve hem de tüketicilerin teminatı olan Birlikler, tasfiye edilmiş veya işlevsiz hale getirilmiştir. Bu sebeple de, yurt genelinde tarım ve hayvancılık faaliyetleri çökmüştür. Bunun yanında devlet yatırımları da askıya alınmıştır. Madencilik ve metalurji alanlarındaki faaliyetler durdurulmuştur. Çinko-Kurşun, Ferro-Krom alanlarındaki yatırımlara devam edilmemiş ve bu kuruluşlar tasfiye edilmiştir. Divriği demir madenleri varken, başlatılan Sivas Demir-Çelik tesisleri yatırımları durdurulmuş ve proje tasfiye edilmiştir. Örnekler o kadar çoktur ki; bu satırlara sığdırılamaz.


Şimdi; siyasî iktidar olarak bu konulara eğilmek ve çözümler aramak varken; henüz daha içeriği açıklanmayan ve nasıl bir çözümün getirileceği bilinmeyen AÇILIMLAR hususunda meydanlara çıkarak, gerginlik yaratacak bir hareket başlatmak, arzu edilen HUZUR ORTAMINI sağlamayacaktır. Hele; ülkenin idaresinde söz sahibi ve etkinliği olmayan muhalefet partilerinin hedef alınması, açılım sürecini engellemekle suçlanması, gerginlikleri alabildiğine arttıracaktır. Zira; ortaya koyacağınız her AKSİYONA, siyasetin icabı olarak bir REAKSİYON konacaktır. Bütün vatandaşların AKP’li olması mümkün olamayacağına göre; doğru veya yanlış bütün sözleriniz, tepki doğuracak ve zıtlaşmalara sebep olacaktır. Vatandaşlar, “Çözüm için bir plân veya öneri getirdiniz de mi, muhalefet engellemektedir?”sorusunu, haklı olarak soracaklardır. Bir taraftan “Çözüm yeri Meclis’tir.” sözünüzü hatırlayanlar, meydanlara inişinizin sebeplerini, haklı olarak sorgulayacaklardır. Herhalde; bütün vatandaşlardan “Türkiye, seninle gurur duyuyor.” sloganını atmalarını bekleyemezsiniz.


Evet; bugün, iktidarda bulunmanız sebebiyle DEVLETİN GÜCÜNE sahipsiniz. Ama, unutulmamalıdır ki; GÜÇ, avuç içine alınan bir kum gibidir. Sıktıkça, parmaklar arasından akıp gider. Hüner; eldeki gücü âdil, dengeli ve bütün vatandaşları kucaklayacak şekilde kullanabilmektir.


Birlik ve beraberliğe en fazla muhtaç olduğumuz bir zamanda, demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım.


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı

13 Kasım 2009 Cuma

21 Yıl zarfında değişen bir şey var mıdır?

Sayın Nazlı ILICAK
Sabah Gazetesi Yazarı
İstanbul 13 Kasım 2009


Sayın ILICAK;


13 Kasım 2009 tarihli ve “Ne demişti Şeyh Edebâli?” başlığını taşıyan yazınızı okudum. Yazınızın bir bölümünde;


“İşin tuzu biberi, Tayyip Erdoğan'ın Meclis Başkanı Mehmet Ali Şahin ile yaptığı konuşma. Başbakan, Meclis Başkanı'na müdahale eder mi, tartışmasına girmiyoruz. Diyelim ki, Grup Başkanı sıfatını kullanarak ve üstelik çok eski arkadaşlığına dayanarak, Şahin'i ağır bir dille eleştirdi. Lâkin bu eleştirisinde de haksız. Zira, Meclis Başkanı, apar topar pankartlı milletvekillerini dışarı atsaydı, kavga büyümez miydi? Ara verdi ve pankartları indirtti. Oturum açıldığında, kavga bitmişti.

Ne demişti Şeyh Edebâli: "Bundan böyle öfke bize... gönül almak, katlanmak, hoş görmek sana..."


Bakalım bugün, Erdoğan, Edebâli'nin sözlerini hatırlayabilecek mi?” ifadelerini kullanmışsınız.






Bu ifadeleriniz beni geçmişe fikren bir seyahate çıkardı. Ki; bu seyahatimde keyfî, baskıcı ve Devleti, BİR PARTİ DEVLETİ haline getirmek isteyen zihniyetin izlerine rastladım. Aynı zamanda, Süleyman Demirel’e yazdığınız 2 Şubat 1988 tarihli mektubunuzu okudum. Geçmişi hatırlatan ve bugüne de ışık tutacak bu mektubunuzu, size ve okuyabilen herkese hatırlatmak için aynen aktarıyorum:



“Beyefendi 2 Şubat 1988


Sizi uzun zamandır telefonla arayamadım. Sebep şu: “Nazlı neden yazmıyorsun?” yolunda bir sualinize muhatap olmaktan çekiniyordum.


Ben aslında yazıyorum ama, siz beni fark etmiyorsunuz.


Çünkü isim değiştirme zulmünün sadece Bulgaristan’da yapıldığını zannediyorsunuzdur. Halbuki ben, hem isim hem de cinsiyet değiştirdim. Kerem Turgut Aslanel oldum. Sütunumun başlığı “Aslı gibi”. Bulvar Gazetesi’nin 3. sayfasında sağ alt köşesinde yer alıyor.


Bu mektubu, ÖZAL DÖNEMİNDE basın üzerindeki baskının ne seviyeye geldiğini göstermesi için, ileride bir TARİHÎ VESİKA teşkil etsin diye size gönderiyorum. İlişikte yazılarımın fotokopisi de yer alıyor.


Tercüman’da makalelerimin yayınlanmamasını, lütfen bir haysiyetsizlik olarak değerlendirmeyiniz. İnsan, devletle mücadele edemez. Yok olmaktansa, müsait şartları beklemenin daha doğru bir karar olacağını düşünüyorum. İnanmadığımı savunmam mümkün olmadığı için de, Kerem Turgut Aslanel ismini, ehven-i şer buldum. Zannederim bir müddet sonra kendi ismimle BULVAR GAZETESİ’ nde yazı yazmak imkânını elde edeceğim.


Tabiî duyuyor ve biliyorsunuzdur. ÖZAL, şöyle veya böyle işadamlarını enselerinden yakalıyor, önlerine çeşitli engeller koyuyor. Kimse ondan ihsan talep etmiyor ama o, olabilecek işi köstekliyor. Herkes ona tâbi olacak, kimse eleştirmeyecek. Halit Narin de çaresiz, bu yüzden Davos’a gelmişti. Bizleri ÖZAL’dan menfaat bekleyenler kategorisine koymayın. Ne çare ki, köprüyü normal değil, anormal yollardan geçmek durumunda bırakıldık. Utanç verici bir vaziyet ama, herhalde bu, bizim değil, ANAP iktidarının utanç belgesidir.


Lâfı uzatmayayım. Lütfen bu sırrımı saklamanızı rica ederim. Yakında telefonlaşmak ve görüşmek umuduyla…


Hürmetlerimle.


NAZLI ILICAK”


Bu mektubunuza, bir de not eklemişsiniz:



“Not: Baskı, devlet ilânlarının BULVAR’a ve Günaydın Gazetesi’ne verilmemesi şeklinde devam ediyor. Olay, bir dedikodu değildir. Şekerbank Genel Müdürü Yalçın Amanvermez ve Sümerbank Genel Müdürü Erkan Tapan tarafından bizzat bana söylenilmiştir. Bu kişilerin de yapacak bir şeyleri yok. Yeldeğirmenleriyle dövüşen Donkişot mu olsunlar!...


“Keser döner, sap döner, gün gelir hesap döner” lâfını umutla tekrarlıyorum. Hesapların döndüğüne ait bir olayla satırlarıma son vermek isterim: Davos’ta İstanbul eski Sıkıyönetim Komutanı Haydar Saltık’ı gördüm. Bern Büyükelçisi olarak orada bulunuyor. Sıkıyönetim döneminde ilişkilerimiz, hayli gergindi. Hatta benim 3 aylık mahkûmiyetimi temyiz etmemek suretiyle hapse girmeme de yol açmıştı. Savcılara ve hâkimlere, benim aleyhimde talimat verdiği bile söylenir. Her neyse, Zürih’te bana dedi ki: Nazlı Hanım, sizi çok takdir ediyorum. 12 Eylül döneminde bir tek siz, bir de Oktay Ekşi demokrasi için ciddi mücadele verdiniz.” Mayıs’ta emekliliği gelecekmiş. “İstanbul’a döndüğünüzde görüşürüz.” dedim ve ayrıldık.


İşte durum budur. Lâfı çok uzattım, zira birine içimi dökmek ihtiyacı içindeyim. Vaktinizi aldım, özür dilerim”



Sayın ILICAK;






Bu mektubumu niçin yazdığımı merak etmiş olabilirsiniz. Merakınızı gidermek için soruyorum:


* Acaba bugün, Özal dönemine ait benzerlikler var mıdır?


* Medyaya, medya çalışanlarına ve işadamlarına baskı yapılmakta mıdır? Yandaş veya karşı taraf ayırımları var mıdır?


* Devletin imkânları siyasî amaçlı ve bir baskı unsuru olarak kullanılmakta mıdır?


* Yandaş medyaya, Özal döneminde olduğu gibi, kamu bankalarından imkânlar ve destekler sağlanıyor mu?


* Devleti, bir Parti Devleti haline getirme gayretine girişilmiş midir?


* Özal’ın yaptığı gibi şöyle veya böyle iş adamlarını enselerinden yakalayan ve önlerine çeşitli engeller koyanlar, olabilecek işleri köstekleyenler ve de herkesten biat bekleyenler var mıdır?


* Sıkıyönetim dönemlerinde olduğu gibi savcılara ve hâkimlere talimat verenler var mıdır?


* Demirel’e telefon etmekten çekindiğinize göre, dinlenmek korkusuyla mektup yazmayı tercih etmişsiniz. Acaba bugün de, o çekince ve korkuyla hareket edenler bulunuyor mu?


* En önemlisi; sizin çizginiz nedir? Köprüyü, hangi yollardan geçiyorsunuz? İnanmadığınız yazmamakta direnebiliyor musunuz? Gerçek anlamda ve olması gerektiği biçimde demokrasiyi savunabiliyor musunuz?


* Türkiye, tam anlamıyla HÜR ve DEMOKRAT bir ülke olmasını başarabilmiş midir?


Beni aydınlatacağınızı umuyorum.


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı

12 Kasım 2009 Perşembe

Çek Kanunu'nundaki adâletsizlik niye?

Sayın Abdullah GÜL
Cumhurbaşkanı
Ankara 2 Kasım 2009



Sayın CUMHURBAŞKANI;


Bilinmeyen ve görünmeyen bir el; lobi oluşturarak ve Devleti de kullanarak, medenî Batı ülkelerinin hiçbirinde olmayan bir şekilde gayet ADÂLETSİZ bir ÇEK KANUNU’NU yürürlüğe koydurmuş ve kişiler arasında cereyan eden bir hukuku, devleti de işin içine katarak DEVLET HUKUKU haline getirmesini başarmıştır.


Kişiler veya kurumlar arasındaki bütün ticarî muameleler, alacak-verecek işlemlerinden doğan ihtilâflar ve haklar; çekler hariç, hukuk mahkemelerinde ve icra-iflas kanunları kapsamında işleme tâbî tutulurken; Çekler için, adâletsiz bir işlem yürürlüğe konmuştur. Şöyle ki:


1- Ödenmeyen veya ödenemeyen çekler, icraya verildiği zaman, çek tutarının yüzde 5’i oranında ÇEK TAZMİNATINA tâbî tutulmaktadır.


2- Ayrıca savcılıklara şikâyet edilerek, asliye ceza mahkemeleri tarafından ADLÎ PARA cezasına hükmedilmektedir.


3- Çekini ödeyemeyip acze düşen borçlu, neticede hapse girmektedir. Adlî para cezasının ödendiğini farz edelim; o zaman, devlet alacağını alıyor ve kişi, hapse girmekten kurtuluyor. Ama; bunun, alacaklıya bir faydası olmuyor.


4- Kişiler arasındaki hukukî hakların, devleti de katarak, DEVLET HUKUKU haline getirilmesinin, ince bir hesabı, bilinmeyen bir gayesi olmalıdır. Merak edilen; bu işi, hangi etkin LOBİNİN başardığıdır.


Bugünlerde, yeni Çek Yasası’nın düzenlenmesi çalışmaları sebebiyle bu konu, tekrar tartışılır hale gelmiştir. Edindiğim intiba, bankacılık ve finans kesimi temsilcilerinin, çeklerdeki hapis cezasının korunması hususunda etkin LOBİ oluşturduklarıdır.


Bu hususla ilgili görüşlerimi, ekte tetkiklerinize, bilgilerinize ve ilgilerinize arz ettiğim Sanayi ve Ticaret Bakanı Nihat Ergün’e yazdığım mektubumda açıkladım.


Bu büyük ADÂLETSİZLİĞİN ortadan kaldırılması için gereğini yapacağınıza ve ADÂLETİ sağlamak için tavır koyacağınıza inanmaktayım.


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı



Eki:


Sayın Nihat Ergün
Sanayi ve Ticaret Bakanı
Ankara 27 Ekim 2009



Sayın BAKAN;



Türkiye Büyük Millet Meclisi Adâlet Alt Komisyonu’nda görüşülen ÇEK YASASI ile ilgili olarak;


"Eğer adli para cezaları ödenebilir miktarda olursa, o zaman ödeyenler, hapis yatmamış olacak. Bu durum, çeke olan güveni azaltabilir. Adli para cezası ödenmediği için de, hapis cezasına dönüşüyor. Adâlet Bakanlığı’ndan gelen tasarıda ve komisyondaki tasarıda, çekin ödenen miktarı, adlî para cezasından çıkarılıyor ve adlî para cezası, ödenebilir duruma geliyor. Eğer adlî para cezaları ödenebilir miktarda olursa, o zaman bunu ödeyenler, hapis yatmamış olacaklar. Bu da, çeke olan güveni azaltabilir. Hiç adlî para cezası olmasın fikrini öne sürenler de var. Bankalar da, çekin, daha güvenceye tabi tutulması talebini seslendiriyor. Bu da, bankaların çek verme sürecini zorlaştırabilir. Bu konuda; bir takım taleplerle, ekonomik etkiler analiz edilmeden karar verilemez. Gerek Hazine ve gerekse Merkez Bankası, konunun ekonomik boyutlarını ele alan çalışmalar içinde. Ancak, beklentiler çok büyük. Hapis cezası olmasın beklentileri var.” ifadelerini kullandığınızı, gazetelerden okudum.



Sayın BAKAN;






Hükümet olarak size düşen görev; beklentilerden ziyade ADÂLETİ sağlamaktır. Zîra; yürürlükteki ÇEK KANUNU, gayet adâletsiz bir kanundur ve Avrupa hukuk normlarına da uygun değildir. Ülkemizde maalesef, beraberinde adâleti getirmeyen yasalar mevcuttur ve bu yüzden de, Avrupa hukuk normlarına uymayan gariplikler yaşanmaktadır. Avrupa ülkelerinde borcundan dolayı hiç kimse, hapse girmemektedir. Bu bakımdan; yeni düzenlenecek Çek Yasası’nda, adâletin sağlanması hedef alınmalıdır. Şöyle ki:


Piyasada vadeli işlemler için üç ödeme aracı kullanılmaktadır. Bunlar, AÇIK HESAP, KAMBİYO SENEDİ ve ÇEK şeklindedir.


Açık hesap ve kambiyo senetlerinden oluşan borçlar, ödenmediği takdirde; takibi, İCRA ve İFLÂS Kanunlarına göre yapılır ve TAZMİNAT, ADLÎ PARA CEZASI veya İDARÎ CEZA uygulanmaz.


Ödenmeyen ÇEK BORÇLARINDA ise, ayrıca ÇEK TAZMİNATI vardır ve ADLÎ PARA CEZASI uygulanır. Tabiatıyla ödeme güçlüğüne ve acze düşen kişiler, adlî ceza sebebiyle cezaevine girmektedirler.


Bu durum da; çek ve senet borçlarının ödenememesi halinde, FARKLI ve ADÂLETSİZ bir uygulamanın varlığını göstermektedir ve bu adâletsizliğin hikmetini araştıran, sorgulayan çıkmamıştır.


Acaba; bu adâletsizlik, Hükümetler üzerinde lobi oluşturan kesimlerin baskısı ile mi getirilmiştir?


Konuyu, biraz açmak istiyorum:


1-Her ne kadar kanunlarda çek vadesi yoksa da; yıllardan beri vadeli çek kullanımı, piyasada yaygın olduğu için, teâmül haline gelmiştir. Bankalar dahî, vadeli müşteri çekleri karşılığı bazı müşterilerine kredi vermektedirler.


2-Bir türlü engellenemeyen büyük para sahibi TEFECİLER, resmî hüviyet kazanan FAKTÖRİNG şirketleri ve BANKALAR, vadeli çekler karşılığında faizle para satmaktadırlar.


3-Herhangi bir sebeple çeki karşılıksız kalan insanlara karşı TEFECİLER, FAKTÖRİNG ŞİRKETLERİ ve BANKALAR, kanunların da kendilerine tanıdığı imkân ve güce dayanarak, gayet acımasız davranmaktadırlar.


Tefeciler ve Faktöring şirketleri, ÇEK TAZMİNATI ve ADLÎ PARA CEZASI imkânlarından yararlanarak ve bu imkânları tehdit aracı olarak kullanarak, haklarından fazlasını almaktadırlar ve tahsil imkânı kalmadığı takdirde borçluyu, cezaevine göndermektedirler. Bu durumda, uzlaşma kapıları da kapatılmaktadır.


Bankalar ise; üçüncü şahıslara ait çeklere karşılık kredi verdiği müşterisinin zora düştüğünü sezdikleri anda; teminatta bulundurdukları üçüncü şahsa ait çekleri, vadelerine bakmaksızın tahsile koymaktadırlar. Bu imkândan yararlanarak kendi alacaklarını kurtarırken, bir anda üçüncü şahısları zora sokmaktadırlar ve hattâ, birçok kişinin iflâslarına sebep olmaktadırlar.


Bu durum, ÇEK KANUNU DÜZENLEMESİNDE; TEFECİLERİN, FAKTÖRİNG ŞİRKETLERİNİN VE BANKALARIN, idare üzerindeki BASKILARININ olduğunu göstermektedir. Netekim, yeni Çek Kanunu düzenlemesi için Adâlet Bakanlığı yetkililerinin, finans ve bankacılık kesiminden görüş aldıklarını, gazetelerden okudum. Zaten ödenmeyen veya ödenemeyen senet ve çek borçları arasındaki adâletsiz uygulamanın varlığı, başka bir ihtimâli akla getirmez. Zira; çekler, para sahipleri tarafından acımasız bir silâh olarak kullanılmaktadır. Ticaret hayatıdır: Ticarette, ihtilafların çıkması, acze düşülmesi mukadderdir. Bunların çözüm yeri de, Hukuk Mahkemeleri, İcra ve İflâs Mercileri olmalıdır. Zaten öyledir; ayrıcalık, sâdece çekler içindir.


4-Hükümetlerin uyguladıkları yanlış iktisadî politikalar, meydana gelen ekonomik krizler, vatandaşların ve ticaret erbabının zora düşmesine sebep olmaktadır. Örnek: Hükümetlerin, vatandaşlara olan borçlarını zamanında ödememeleri, yalnız alacaklıyı zora sokmaz; zincirleme bir etkiyle, bütün piyasayı zora sokar. Özellikle Türkiye; 29 yıldan beri uygulanan yanlış ekonomi ve para politikaları sebebiyle daimâ, krizlere maruz kalmış ve reel ekonomide, hiçbir zaman istikrar sağlanamamıştır. Tabir caizse; Türkiye, finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edilmiştir. Vatandaşları borç batağına sürükleyen, gelir dağılımındaki adâletsizliği yaygınlaştıran ve milleti fukaralaştıran gerçek, budur.



Sayın BAKAN;



Yargının işi, yürürlükteki kanunları uygulamaktır. Yargı, beraberinde adâleti getirmeyen kanunları, elbette ki, yok farz edemez. Oluşturulan içtihatlar da yine, yürürlükteki kanunlar çerçevesinde oluşturulur.


Vatandaşların elinde ise hiçbir imkân yoktur. Zira; ADÂLETSİZ KANUNLARIN iptal istemi için ANAYASA MAHKEMESİNE götürülmesi, Cumhurbaşkanı’nın, Ana Muhalefet Partisi’nin, yeterli sayıda imza toplayan Milletvekillerinin ve yargının yetkisindedir.


Bu mektubumla maksadımı ifade ettiğimi zannediyorum. Ödeme aracı olan kambiyo senetleriyle, çekler arasındaki Adâletsizliğin giderilmesi hususunda gereken girişimlerde bulunacağınıza ve kanayan yara ve zulüm haline gelen bu konuya, çözüm bulacağınıza inanmaktayım.


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı

Sistem değişmemiştir.

Sayın Emin Çölaşan
Hürriyet Gazetesi Yazarı
Ankara 29 Nisan 2001


Sayın ÇÖLAŞAN;


29 Nisan 2001 tarihli ve “Çağlar olayının diğer yanı” başlığını taşıyan yazınızı okudum.

Doğru ve akılcı bir yazı yazdığınız için sizi, kutlarım. Zira; günümüzün yazarları genellikle, günlük spekülasyon ve sansasyonlarını ön planda tutarak, kamuoyunu yanlış yönlendirmektedirler. Sistemin sakatlığını ve yanlışlığını ortaya koyacaklarına; kişilere takılarak, sosyal huzuru bozacak şekilde kamuoyu oluşturmaktadırlar.


Bilinmelidir ki; Türkiye, 20 yıldan beri yanlış para ve ekonomi politikaları ile yönetilmektedir. Bu yanlışlık sebebiyle Türkiye’nin ekonomisi yapı değişikliğine uğrayarak üretkenlikten uzaklaşmış ve rant ağırlıklı bir eksene oturtulmuştur. Bu dönemde topyekûn kalkınma unutulmuş; sosyal dengeler gözetilmemiş; sadece finans kesiminin çıkarları ön plânda tutulmuştur. Bu zaman zarfında nice kuruluşlar batmış; tarım ve hayvancılık yere serilmiş; esnaf ve sanatkârın önemi ihmal edilmiş; gelirdağılımı adaletsizleşmiş; toplumun belkemiği konumundaki orta tabaka, yok edilmiştir.


Gelişmiş Batı ülkeleri, reel ekonomi alanında faaliyet gösterenleri alabildiğine desteklerken; ülkemizde, bu alanda faaliyet gösterenler, alabildiğine ezilmişlerdir. Dolar ticareti yapanlar, parasını faize yatıranlar, kur-faiz makasında yaratılan rant sistemi sebebiyle Devlet İç Borç senetlerine oynayanlar; ellerini, soğuk sudan sıcak suya sokmadan; yatarken, uyurken, eğlenirken, gezerken, tatil yaparken, büyük kazançlar sağlamışlardır. Buna karşılık; yatırım yapan, istihdam yaratan, üreten kesimler, alabildiğine sıkıntı çekmişler; sıkıntı bir yana; tıkandıkları zaman; üçkağıtçı ve sahtekâr konumuna düşürülmüşlerdir. Cavit Çağlar ve benzer konumda olanlar gibi...


Bu gerçek, Ali Şen ve Ali Osman Sönmez tarafından gayet veciz bir şekilde dile getirildiği halde, kimse uyanmamıştır.


Ali Şen ve Ali Osman Sönmez, defalarca şu açıklamada bulunmuşlardır:


“Sanayiciliği bıraktığımızdan beri gayet rahatız. Çünkü; paralarımızı banka faizine yatırdık ve gayet iyi kazanıyoruz. İşçi derdimiz, üretim derdimiz, finans sıkıntımız, hammadde derdimiz ve satış problemlerimiz kalmadı.” Hatta Ali Osman Sönmez, biraz daha sosyal davranarak, “Fabrikalarımı kapattığım halde işçi çıkartmadım. İşçilerin ücretlerini, elde ettiğim faiz gelirleriyle gayet rahat ödüyorum.” diyerek, mevcut sistemle alay etmiştir.


Sayın Çölaşan;


Ülkeyi idare edenler, ekonomi denince akıllarına, sadece ve sadece finans olayını getirmişlerdir. Bu anlayış ve uygulama biçimi, Pozitif reel faiz gibi rant kapılarını ardına kadar açan bir sevda getirmiştir. İktisat ilminin temel kuralı bellidir:


Üretmeyen veya yeterli seviyede üretim yapamayan ekonomilerde, pozitif reel faiz uygulaması; her şeyden önce bankacılık sektörünü batırır ve ekonominin bütün dengelerini bozar.


Ülkeyi yöneten siyasetçi ve bürokratlar, bu temel gerçeği, 20 yıldan beri yok farz etmişlerdir. Tele-vole iktisatçıları ise; gerçeği gayet iyi bildikleri halde, kendi çıkarları için sessiz kalmışlardır.
Bu vurdumduymazlık, Türkiye’yi çaresiz bir duruma düşürünce; bu akıldâneler, kamuoyunun zihnini karıştırmak için suçlu yaratmışlardır.

Bankacılık sisteminin çöktüğünü göremeyenler veya görmek istemeyenler, zordaki bankalara elkoyulunca, işlerin düzeleceğini zannettiler. Elkoyma ile devletin yükünün daha da artacağını hesap edemediler. İşte rakamlar ve gerçekler:

1999 yılı sonunda iç borç stoku, 23 katrilyon lira dolayında idi. Bu borç, 2000 yılı Kasım ayında 32 katrilyon liraya ulaşmıştı. Bugün iç borç stoku, 51 katrilyon liraya ulaştı. Yıl sonunda 100 katrilyon liralık bir iç borç stokuna ulaşacağımız kesin gibidir. Neden? İşte nedeni:

Kasım krizinden sonra Hazine, fon yönetimine geçen bankalarla, kamu bankalarına destek vermek için, 17 katrilyon liralık Devlet tahvilini piyasaya sürdü. İç borç stoku, birden bire 51 katrilyon liraya yükseliverdi. Fon yönetimine geçen bankalara 2000 yılı sonunda 4 katrilyon liralık tahvil daha verildi. Bu bankaların rahatlaması için, 5 katrilyon liralık bir desteğe daha ihtiyaçları vardır.

Kamu bankalarına şimdiye kadar 13 katrilyon liralık tahvil verildi. Bu bankaların 16 katrilyon liralık daha desteğe ihtiyaçları vardır.
Bankacılık sisteminin döviz açık pozisyonu, 30-35 milyar dolar civarındadır. Bankacılık sistemi, bu yükün altından kalkamaz. Devalüasyondan sonra sistemin yükü, daha da artmıştır. Sistemin tam anlamıyla çökmemesi için devlet, bankacılık sistemini, bundan sonra da desteklemek zorundadır. Bu destek, 50-60 katrilyon liradan daha az olmayacaktır. Yani; iç borç stoku, 100 katrilyon lirayı aşacaktır. Bu kadar büyük bir iç borcun faizini bir düşününüz. Acaba ortada, reel ekonomi diye bir şey kalır mı?
Aslında; bankacılık sistemi, 1989 sonlarında çökmeye başlamıştı. Ama; sistemi ayakta tutmak için icat edilen iç borç mekanizması, bu çöküntüyü, bugüne kadar gizlemiştir. Yani; Devlet, haksız yere bankaları desteklemiştir. Devamlı surette Merkez Bankası, bankaları fonlamıştır. Bankalar, düşük faizle aldıkları paraları, yüksek faizli devlet iç borç senetlerine yatırarak büyük rantlar sağlamıştır. Bu tatlı kârın cazibesine kapılan banka yöneticileri, sistemin çökeceğini hiç düşünmemişlerdir. Bilhassa sıcak para hareketine imkân bulan bankalar veya finans çevreleri, sistemi iyice yozlaştırmıştır. Kesin çöküş, Merkez Bankası’nın desteğini alamayan veya sıcak para hareketine imkân bulamayan bankalarla başlamıştır. Bugün, Merkez Bankası bankacılık sistemini fonlamasa; hiçbir banka, ayakta kalamaz.

Ne yazık ki; faiz ve dolar ticaretiyle büyük rantlar elde eden ve bu tatlı ranttan asla vazgeçmeyen azdan az bir kesim, Türkiye’yi tıkamıştır. Tabir caizse Türkiye; finans ve bankacılık kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisine istek ve çıkarları doğrultusunda yön vermesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 holdinge esir edilmiştir. Bu çarpık sistemin yaşatılmasında; siyasi iktidarların yanında, Hazine ve Merkez Bankası yöneticilerinin de sorumluluğu vardır. Çünkü; DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninden ibaret olan müthiş bir RANT sistemini yaratmışlardır. Uygulamaya koydukları yanlış ekonomi ve para politikaları sebebiyle Türkiye’yi zora sokmuşlardır.

Kurtarıcı olarak görev alan Kemal Derviş de, bu yanlış politikalara devam edileceğinin işaretlerini vermektedir. Çırpınışı, bankaların açık döviz pozisyonları içindir.

- Döviz ticareti devam edecektir.


- Kur-faiz makasında yaratılan rant devam edecektir.


- Tahtakale ve döviz büfeleri, yine Merkez Bankası’nın rakibi olarak çalışacaktır.


- Ekonominin ihtiyacı olan Tl., yine piyasaya sürülmeyecek ve ekonominin ihtiyacı olan kredi hacmi düzenlenmeyecektir.


- Reel ekonomi yine, nal toplayacaktır.



Bu durum karşısında; Cavit Çağlar’ın başına gelen, pek çok müteşebbisin de başına gelecektir. Zira; hiç gereği yokken yapılan 21 Şubat devalüasyonu, Türkiye’yi, 10 yıl geriye götürmüştür. Esasen, can çekişen reel sektör, daha da zora düşecektir.
20 yıl zarfında doların, Türk parası karşısında 15 bin kat pahalılaştığı bir ülkede, başka ne olabilirdi ki?

Kısacası Türkiye; dünya pazarlarındaki rekabet gücünü iyice kaybetmiştir. Zaten; gelişmiş Batı ülkelerinin isteği de, buydu. Başkalarına tabi ve muhtaç bir Türkiye, Gelişmiş Batı ülkelerinin hedefidir.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı


Not: Kamuoyunu doğru bilgilendirenler ve Türkiye’nin gerçeklerini,


olması gerektiği biçimde dile getirenler, ülkenin muhtaç olduğu kişilerdir.


Kalemlerini kaos yaratmak ve zihinleri bulandırmak için kullananlar ise,


Bu ülkenin düşmanlarıdır.

11 Kasım 2009 Çarşamba

Türkiye'nin Zorlukları.

Sayın Cengiz ÇANDAR
Referans, Radikal, Hürriye
Gazeteleri yazarı 11 Kasım 2009


Ayın ÇANDAR;


11 Kasım 2009 tarihli ve “Kaçıp giden şapka; idama kalkan parmak” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Demirel’e beslediğiniz husumetin ve gösterdiğiniz düşmanlığın itirafı ve tekrarından ibaret olan bu yazınızı, Türkiye’nin siyasî ve iktisadî tarihini iyi bilmeyenler ve meydana gelen husumetlerin odaklarını iyi anlayamayanlar, doğru kabul edebilirler ve hatta sizi, demokrat zannedebilirler.
Mutlak ve doğru olan husus da şudur:


1- Yüklendiğiniz ve kamuoyunca iyi bilinmeyen misyonunuz gereği Demirel aleyhinde yazdıklarınızın doğru olmadığını, siz de çok iyi bilmektesiniz. Bilmezseniz, zaten aptal olarak kabul edilirsiniz. Ki; aptal olmadığınıza, her şeyi değerlendirecek derecede “kıvırcık bir zekâya”sahip olduğunuza şehadet ederim.

2- Demirel, hiçbir zaman darbeci olmamıştır ve militarist bir oluşumu kabullenmemiştir.

3- Ülkeyi 12 Mart 1971 müdahalesine ve 12 Eylül 1980 İhtilâli’ne götüren kargaşa ortamını, bilinçli ve programlı olarak ABD yaratmıştır. Bu ortamı yaratırken, CIA ajanları ile işbirliği yapan yerli destekçilerini ve onların kullandığı heyecanları yüksek samimi gençleri bulmakta zorlanmamıştır. Bu gerçeği de, o günlerde meydana gelen provokasyonların, tertiplerin içinde yer aldığınız için, en iyi siz bilmektesiniz. Kanıtım da vardır. İşte kanıtım:


Hasan Cemâl’in “Kimse kızmasın, kendimi yazdım” adlı kitabındaki şu ifadeleridir:


"Tek amacımız: ASKERİ KIŞKIRTMAK….


Hatırlıyor musun o günü? 1970 sonu, 1971 başı olmalı. Ankara'nın göbeğinde, Sıhhiyeye'deki ANKARA ORDUEVİ'nin önünde patlayacaktı bombalar…İki yandan iki bomba!..


Dil-Tarih Coğrafya Fakültesi'nin bahçesindeki miting bittikten sonra gençler, yürüyüşe geçecekti. Orduevine yaklaştıkları sırada atılacaktı iki el bombası da. Biri, Ankara Sineması'nın oralardan; öbürü, tam aksi istikametten, Mithatpaşa Caddesi ile Atatürk Bulvarı'nın kesiştiği noktadaki Yüksel Palas'ın bulunduğu köşeden. Şimdi, orası da orduevi. bombaların hedefi, toplum polisiydi. Patlamalarla birlikte sloganlar, tam orduevinin önünde atılacaktı:


"ORDU GENÇLİK EL ELE, MİLLÎ CEPHEDE!"

"ORDU GENÇLİK EL ELE, MİLLÎ CEPHEDE!"

Bir tek amacımız vardı:


ASKERİ KIŞKIRTMAK…Darbe süreci, bu kışkırtma ve provokasyonlar sayesinde hazırlanacaktı. Ve devrime giden yola çıkacaktık. Şiddet şarttı, devrime giden yolu açmak için.


Yani, hedefe varmanın yolu, gerektiğinde insan hayatını hiçe saymaktan geçiyordu. Gaye için her yol MÜBAH…"


Hasan Cemâl, bir önemli konuyu daha yazmıştır. O da, şudur:


"MUSTAFA KUSEYRİ'NİN ÖLÜMÜNÜ HATIRLIYOR MUSUN?


1970 baharıydı. Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. "Faşistler, Mustafa Kuseyri'yi öldürdü!". Koşa, koşa dergiye geldim. Adakale Sokak'taki DEVRİM BÜROSUNA. Doğan Bey (Avcıoğlu), her zamanki gibi kesif sigara dumanlı küçük odasında çalışıyordu. Ağzının bir kenarında hiç eksik olmayan Samsun cigarasını tüttürürken:

"Bak Hasan!" dedi gözlüklerinin üstünden bakarak, "KUSEYRİ'Yİ FAŞİSTLER ÖLDÜRMEDİ. Bir arkadaşı kazayla vurmuş.."


Bir dolmuşa atlayıp Cebeci'ye, Siyasal Bilgiler'in yanındaki Basın-Yayın'a gittim. Dışarıda öğrenciler, "KAHROLSUN FAŞİSTLER!" diye slogan atıyordu. Olay, akşam olmuştu. Kusyri, tabancayla Rus ruleti oynarken, yakın arkadaşı Nejat Arun tarafından kaza kurşunu sonucu vurulmuştu. Nejat'ın kaçarken bıraktığı kanlı el izlerini silenler arasında, o zamanlar Doğu Perinçek'in "Beyaz" Aydınlıkçı ya da Proleter Devrimci Aydınlık (PDA) saflarında yer alan CENGİZ ÇANDAR da vardı.


Ve olay örtbas edildi. Hemen ertesi gün Ankara'da, "ANAYASA'YA SAYGI" yürüyüşleri düzenlendi:


FAŞİZMİ TELİN İÇİN!"


4- 12 Mart Muhtırası Meclis’te okunduğu zaman hiçbir siyasî partinin lideri muhtıraya karşı çıkmamış ve Demirel, yalnız bırakılmıştır. Bunun için de şu örneği verebilirim:


Kurtul Altuğ, Erol Mütercimler’in hazırlayıp sunduğu bir televizyon programında, sorulan “İsmet Paşa, 12 Mart Muhtırasına niçin karşı çıkmamıştır?” sorusuna, şu cevabı vermiştir:


“12 Mart Muhtırası’nı, Ali İhsan Göğüş’le birlikte dinledik ve hemen İsmet Paşa’nın yanına gittik. İsmet paşa gayet hiddetliydi ve “Meclis oturumu açılır açılmaz, günden dışı söz alarak, bu Muhtırayı reddedeceğim” demişti. Hep birlikte Meclis’e gittik. Oturum başladı ve fakat İsmet Paşa, söz almadı ve Muhtıra’ya karşı çıkmadı. Akşam evde niçin tavır değiştirdiğini sorunca İsmet Paşa, “VEHBİ KOÇ TELEFON ETTİ ve MUHTIRA’ya KARŞI ÇIKMAMAMI SÖYLEDİ.” cevabını verdi.”


5- Bir örnek daha vermek zorundayım:


1973 Şubat başları… Komutanlar, Demirel’le görüşmek istiyorlardı. Fakat Demirel, gelen bütün teklifleri reddediyor ve “Komutanların bir diyecekleri varsa, Hükümet vasıtasıyla bana iletebilirler.” diyordu ve Parti başkanları ile yapılan hiçbir toplantıya katılmıyordu.


21 Şubat 1973 günü Genelkurmay Genel Sekreterliği tarafından bir bildiri yayınlandı. Aslında bu, bir muhtıraydı… Bildiride şu çarpıcı ifadeler yer almıştı:


“…Bu amaçla davet olunan bütün parti ve grup liderleri bu görüşmelere büyük bir içtenlikle katılmışlardır. Yalnız Adâlet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel, KENDİNE ÖZGÜ NEDENLERLE yapılan davetlere icabet etmekten kaçınmıştır.


Keyfiyet, kamuoyuna saygıyla duyurulur.”


6- Gelişen bütün bu olaylara rağmen Demirel, hata yapanları eleştirmiş ve onlara karşı net tavır takınmıştır. Ama; milletin gözbebeği konumunda olan Türk Silâhlı Kuvvetleri’ne asla ve asla toz kondurmamıştır. Zîra; kurum olarak yıpratıldığı takdirde, Türkiye’nin çok şey kaybedeceğinin idraki içinde olmuştur ve etrafına da, bu doğrultuda telkinde bulunmuştur.


Yaşanan ve bilinen bu olaylar karşısında hangi akla hizmet ederek Demirel’i, anti demokrat ve militarist olarak itham etmektesiniz?


7- Demirel’in kusurları, hataları ve yanılgıları yok mudur? Elbette vardır. En büyük hata, kusur ve yanılgısı, günün SOVYETLER BİRLİĞİ ile ilki Şubat 1967’de, ikincisi 12 Aralık 1976’da takriben 20 büyük projeyi kapsayan önemli iki EKONOMİK VE TEKNİK İŞBİRLİĞİ ANLAŞMASI yapmasıdır. Şayet bu anlaşmalar yapılmasaydı ve 12 Eylül 1980’den sonrasında olduğu gibi dış politika ABD’ye, iç politika AB’ye, ekonomi de IMF ve Dünya Bankası’na endekslenmiş olsaydı, Türkiye anarşi, terör ve kaos ortamlarına sürüklenmezdi. Bu da, size ve 68 Kuşağı adı verilen oluşumda yer alan bazı sivri zekâlılara rol verilemeyeceği anlamına gelirdi.


8- Güneri Civaoğlu’nun yazısından örnek verdiğiniz için, ben de Güneri Civaoğlu’nun “12 Mart 1978 tarihli ve 12 MART VE AP-DEMİREL” başlığını taşıyan yazısın, bilgilerinize sunacağım. İşte, Güneri Civaoğlu’nun yazısı:


“12 Mart Muhtırası’nın üzerinden 7 yıl geçmiş bulunuyor. Aradan geçen süre, olayın serinkanlı ve akılcı değerlendirmelerinin yapılmasına imkân vermiştir. O değerlendirmeler özellikle Türkiye’yi 12 Mart olayına getiren faktörler öne sürülürken, aslında, AP döneminin bir çeşit ibrası -aklanması- ortaya konmaktadır. AP’ye ve bu partinin başkanına yöneltilmiş suçlamaların tutarsızlığı, çok çarpıcı çizgilerle belirmektedir. Şöyle ki:


12 Mart için dört ana sebep sıralanmıştır. Bunlardan ilk ikisi ABD’nin 1965-1971 Türkiye’si iktidarını değerlendiriş tarzıdır. Ve Washington’un değerlendirmeleri üzerine yazılanlar doğru ise; Türkiye, 1965-1971 döneminde BAĞIMSIZ, ONURLU, KİŞİLİĞİ OLAN bir Dış Politikanın, kendi kendine ayakta kalabilir bir ekonominin sınırına dayanan gelişmeler, sıçramalar yapmıştır.


12 Mart’ta CIA varsa, 12 Mart’ta ABD varsa; bu, 65-71 döneminde Türkiye’nin gerçekleştirdiği sıçramalardan, gelişmelerden, vardığı ve dayandığı dış politika ve ekonomi düzeyi sınırına duyulan rahatsızlıklardandır. O zaman “ABD’nin adamı Morrison Süleyman” ya da “bağımlı dış politika” gibi çirkin ve ağır suçlamalar, boşlukta kalmıyor mu?


Gerçekten 1965-1971 arasındaki dönemin dış siyaset ve ekonomik gelişmeleri incelendiğinde, ilgi çekici bir AP iktidarı ve bir Başbakan DEMİREL imajı çizilmektedir. İşte, çarpıcı vaziyet alışlar:


* U-2 uçaklarının Sovyetler Birliği semalarında gözlem uçuşları yapmalarına izin verilmeyişi.

* Ortadoğu karıştığında, daha önceki uygulamaların tersine, İncirlik Üssü’nün, olaylara müdahale için ABD uçakları tarafından kullandırılmayışı.

* Üç yıl süren yoğun bir çalışmayla Türkiye-ABD arasındaki bütün ikili anlaşmaların bir bütün haline getirilişi. Böylece, dağınık ve kimsenin haberi olmayan metinlerle keyfi uygulamalara son veriliş.

* Arap-İsrail anlaşmazlığında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda ABD ve bütün Batı blokuna rağmen, ARAP tezinin yanında yeralış.

* Ekonomide, iktisadî büyüme amacını, hürriyetler içinde sosyal adâlete dayandırarak, bütün dış kaynaklardan yararlanılması. Bu arada, Sovyetler Birliği teknolojisi ve sermayesinden de yararlanılarak, Anadolu’da 7 büyük projenin uygulama alanına konuluşu.


Eğer, 12 Mart’ta ABD’nin Ankara’daki bu vaziyet alışlardan rahatsızlığı varsa, o rahatsızlıklar, aynı zamanda bağımlı değil, milliyetçi, kişilik sahibi bir politikanın işaretleridir.


Aynı yargı, AP iktidarının haşhaş konusunda, ABD baskılarına karşı direnişi için de söz konusudur. Nixon, seçim şansını bir ölçüde, ABD gençliğini uyuşturucu maddeden kurtarma mücadelesine oturtmuştu. O yüzden, Türkiye üzerinde yoğun baskılar vardı, haşhaş ekiminin durdurulması için. Ve DEMİREL, o baskıları güçlükle fakat, inançla göğüslüyordu. Hatta bir defasında, ABD Büyükelçisi’ne kapıyı gösterecek kadar.


Ünlü Daily Telegraph Gazetesi’nin bir Pazar ekinde CIA’nın ihtilâlleri arasında 12 Mart da sayılmıştır. Eğer o iddia doğruysa, sanıyoruz bu 65-71 dönemi ile bağımlılık iddialarına karşı bir aklanma “İBRA” dır.”



Sayın ÇANDAR;


Hiç kimseyi kandırmaya, aldatmaya ve yanlış yönlendirmeye tevessül etmeyiniz. Bir gün, her olayın içyüzü anlaşılacak ve kimlerin, neyi, nasıl ve niçin yaptıkları bilinecektir. Hele; faaliyetlerini vatanî bir gerekçeye ve hizmet arzusuna dayandırmayan ve de yabancılara, yabancı ideolojilere hizmeti gaye edinen misyonerlerin maskeleri, muhakkak surette yere düşecektir.


Bu yazdıklarıma bir itirazınız olacaksa; sizinle, her yerde, her şekilde ve her zaman tartışmaya hazırım. Program yaptığınız televizyona da davet edebilirsiniz.


Türkiye’nin zorda olduğunu biliyorum. Ama bu zorluklar, eninde sonunda aşılacak ve Türkiye’nin birlik ve beraberliğini, üniter yapısını bozmak isteyenlerin yüzleri kararacaktır.


Erhan Göksel’in şu sözleri, kulağınızın küpesi olmalıdır:


“Bugün ülke içindeki yaşadığımız SİYASAL sorunlar, ULUSAL GÜÇLERLE, onlara KARŞI OLANLARIN mücadelesi değil; ‘ULUSLARARASI GÜÇ ODAKLARININ Türkiye üzerindeki PLÂNLARININ’ bir sonucudur. Özetle; Türkiye ile ilgili gerek ÜLKİÇİNDE, ve  gerekse ÜLKE DIŞINDA aklınıza gelebilecek her türlü SİYASAL MÜCADELE, SORUN ve ÇATIŞMA, ne yazık ki; aslî olarak TÜRKİYE’nin iç siyasetinden değil, dış güçlerin TÜRKİYE HESAPLARINDAN kaynaklanmaktadır.”


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı

10 Kasım 2009 Salı

Adâletsiz demokrasi olmaz.

Sayın Bülent KORUCU
Zaman Gazetesi Yazarı
İstanbul 10 Kasım 2009


Sayın KORUCU;


10 Kasım 2009 tarihli ve “İtirafçı Subay Hıfzı Çubuklu” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Halk arasında çok kullanılan bir deyim vardır: “Bu iş, artık kabak tadı verdi” derler. İşte, bu deyime uygun düşecek şekilde grup medya mensupları olarak aylardan beri, dillerinize doladığınız şekilde yine, askerleri hedef alan bu yazınızı okuyunca güldüm. Bir taraftan da üzüldüm. Zîra; henüz daha mahiyeti tam anlamıyla bilinmeyen ve yargı safhası başlatılmış konularda kesin kanaat belirten ve hatta belirli bir kitleyi şartlandırmaya yönelik yazılarınızın; ahlâka, vicdana, dine, imana ve hukuka uygun düşen bir yanı yoktur.


Dindarlığı ön plânda tutan ve referans kabul eden; kimler tarafından yönetildiği ve gerçek hedeflerinin ne olduğu kamuoyunca iyi bilinmeyen bir cemaate mensup olmanız sebebiyle; bir merkezden emir almışçasına bu tür yazılar yazarken; asûde kalıp, kendi vücut ikliminizde bulunan; sessiz-sözsüz, bizsiz-sissiz konuşan; “sus!” dendiği zaman da susmayan ve adına VİCDAN denilen MÂNEVÎ varlığınıza danışarak, kendinizi muhasebeye çekiyor musunuz?


Bugünkü yazınızın bir bölümünde;


“Islak imzalı komplo belgesini göndermekle kalmadı, ihbar mektubu ile Karargâh'ta neler yaşandığını haber verdi. İkinci mektubu en az birinci kadar etkili ve önemliydi. Genelkurmay adına açıklama yapan Adli Müşavir Hıfzı Çubuklu vaziyeti kurtarayım derken bir çuval inciri berbat etti. Klasik tabirle, şecaat arz ederken sirkatini söylemiş oldu. Mektupta yazılanları doğrulayarak Meçhul Subay'ın güvenilirliğine yapacağı katkıyı hesaplayamadı. İrtica ile mücadele adı altında internette yapılanları savunurken, bunu Başbakanlık'ın emri ile hayata geçirdiklerini söylemesi gafın büyüğü idi. Söz konusu gafı temizlemekte epey zorlanacaklar gibi. Başbakanlık'ın yani AK Parti hükümetinin kendine karşı kara propaganda yapan sitelerin kurulması için talimat vermiş olmasının tuhaflığı ortada” ifadelerini kullanmışsınız. Bu ifadeleri kullanırken de;


“Meçhul Subay imzasıyla kamuoyunu bilgilendiren asker, Genelkurmay Başkanlığı'nı gerçekten zor durumda bıraktı.” sözleriyle, gölge avına çıkmış bir avcı gibi yorumda da bulunmuşsunuz.


Merak edilir:


Henüz daha mahiyeti belli olmayan bir olayı veya varsayımı, Türkiye’nin bir numaralı gündemi haline getiren bu meçhul kişinin subay olduğunu, nereden biliyorsunuz? Gaipten haber mi aldınız? Veya bir senaryonun parçası mısınız?


Türk Silâhlı Kuvvetleri, devletin çok önemli bir kurumudur. Türkiye, bulunduğumuz coğrafyanın önemi ve özellikleri sebebiyle daima, iç ve dış tehlikelere maruzdur. Başta ABD olmak üzere bütün Batı ülkelerinin Türkiye üzerinde emelleri, hedefleri ve projeleri vardır. Herhalde; ABD’nin “Büyük Ortadoğu veya Genişletilmiş Ortadoğu Projesi’ni” görmezden gelemezsiniz. Zîra; Türkiye, başta Kürt ve Ermeni sorunları olmak üzere karmaşık ve zor sorunlarla karşı karşıyadır. Türkiye’nin her tarafı, resmen bilinen ve resmen bilinmeyen yabancı istihbarat elemanları ile doludur. Bu kişiler, sanki Türkiye bir müstemleke ülkesiymiş gibi her yere giderek, aldıkları emirler doğrultusunda görev yapmaktadırlar.


Bu durum karşısında Genelkurmay’ın, Türkiye’nin maruz kalabileceği iç ve dış tehlike ve tehditlere karşı çalışmalar yapmasının, enternet sitelerini takip etmesinin sakıncası olabilir mi? Siz, enternet sitelerini dolaşarak, ilginizi çeken olaylar hakkında icabında notlar almıyor musunuz? Sizin yaptığınızı Genelkurmay, niçin yapamasın ki? Bunun tehlikesi nerededir?


Siz; mahiyeti henüz daha iyi bilinmeyen konularda haddinizi aşarak, dedikoduyu andıracak biçimde kamuoyu oluşturmaya çalışacağınıza; kendinizi sorgulasanız ve yaptığınız yayınlarla halkı zıtlaştıracak derecede kutuplara ayırdığınızı düşünseniz, daha isabetli bir iş yapmış olmaz mısınız? Sabır göstererek, yargıya intikal etmiş konuların neticesini bekleseniz, ne kaybedersiniz? “Çamur at, izi kalır” anlayış ve kabullenişiyle Genelkurmay’ı hedef seçmenizin Türkiye’ye ve Türk milletine ne faydası olur?


Cemaat olarak AKP İktidarını ve bilhassa Başbakan Erdoğan’ı, kayıtsız ve şartsız desteklediğinizi herkes bilmektedir. Bu aidiyetiniz size, devletin kurumlarına savaş açma hakkını vermez. Özellikle, basın olarak buna hiç hakkınız yoktur. Halkın efkârını karıştıran ve zıtlaşmalara sebep olan peşin hükümleriniz, yargılama sonunda yanlış çıkarsa; bundan en büyük zararı AKP’nin ve Başbakan Erdoğan’ın göreceğini düşünemeyecek kadar basiretsiz misiniz?


Sayın KORUCU;


Türkiye’nin tam anlamıyla HÜR ve DEMOKRAT bir ülke haline gelmesi, herkesin arzusu ve hedefidir. Bunun şartları da bellidir ve bilinmektedir. Bilinen bu şartlar yerine getirilmediği takdirde; “Millî irade” söylemiyle birçok ülkenin, demokrasi adı altında, “otokrasi” idarelerine düştüğü tarihte çok görülmüştür. Otokrasi idarelerinin kurulması, adâletin, herkes için eşit bir şekilde tecellî etmemesi sebebiyledir. Şayet; hürriyetler, adâletle sınırlandırılmazsa; demokrasi adı altında, acı esaretler kurulur. Bu gerçeğe istinaden Hz. Peygamberimiz;


“Adâlet güzeldir; fakat, emîrlerde olursa daha güzel olur. Adâleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler, çökmek zorundadır. Bir saat adâletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten hayırlıdır.” diye buyurmuşlardır.


Unutulmamalıdır:


Tasdiki olmayana MÜNAFIK, ta’zimi olmayana MÜRAÎ, hürmeti olmayana ZARARDADIR, ADÂLETİ olmayana ZALİM denir.


Şimdi siz; bilerek veya bilmeyerek; emir alarak veya inanarak, kendinizi hâkim veya savcı yerine koyarsanız, demokrasiden bahsetmeye hakkınız olabilir mi?


Bu gerçekler tahtında kendinizi sorgularsanız; hem kendinize, hem ülkeye ve hem de millete iyilik etmiş olursunuz.


Saygılarımla.


Ecz. Hüsnü Akıncı