Sayın Hasan CEMÂL
Milliyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 16 Aralık 2009
Sayın CEMÂL;
16 Aralık 2009 tarihli ve “Evet, inadına demokrasi, inadına açılım” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Böyle bir başlığı niçin attığınızı pek anlayamadım. Sebebine gelince:
Kusurları, eksiklikleri olsa da, Türkiye’de demokrasi yok mudur? Türkiye Cumhuriyeti Devleti, siyasette, ticarette, seyahatte, yerleşimde, bürokraside ve memuriyette, etnik kimliğe göre bir ayırımcılık mı yapıyor?
“İnadına Açılım”dan kastınız nedir? Halkın bilmediği, bilgilendirilmediği Açılım hakkında bildiklerinizi, kamuoyu ile niçin paylaşmıyorsunuz?
Tezatlarla dolu yazınızın bir bölümünde;
‘Derin PKK’ var mı, ‘kendi inisyatifi’yle kanlı pusulara karar verebilen?.. Bilemiyorum. Ancak, Öcalan’la Kandil’in bilmesi gereken bir nokta var. Eğer bundan sonra dağlarla büyük şehirler hareketlenirse, akacak kan ve gözyaşı, bu kez Öcalan’la Kandil’i de Kürtlerin nezdinde, Kürt kamuoyunda eminim zora sokacak, zamanla tecrit edecek, etkilerini kıracaktır.” ifadelerini kullanmışsınız.
Bu ifadelerinizde en dikkat çekici husus; “Derin PKK var mı, kendi inisiyatifi’yle pusulara karar verebilen? Bilemiyorum.” şeklindeki ifadenizdir. Zîra;
Otuz yıldan beri Kürt meselesini kaşıyan ve bıkmadan, usanmadan dağlarda dolaşarak PKK’nın lider kadrolarıyla görüşmeler ve söyleşiler yapan sizin; “DERİN PKK’NIN” var olduğunu bilmemeniz mümkün müdür? Herhalde; bölgede dehşet saçarak, Türk-Kürt ayırımı yapmaksızın yediden, yetmişe, gözünü kırpmadan herkesi katlederek, bölge halkını korkutan ve baskı altına alan PKK’nın, DIŞ BAĞLANTILARININ olduğunu, inkâra kalkışmazsınız.
Üstü kapalı ifadelerle kavram kargaşası yaratacağınıza; “Derin PKK’nın varlığını” ve bu derin PKK’nın, bölgemizde hedefleri, çıkarları ve projeleri olan ABD, İngiltere ve İsrail tarafından kullanıldığını, açık ve herkesin anlayacağı bir şekilde söyleseniz, günaha mı girersiniz ve ne kaybederseniz? Bu hususta Öcalan ve Kandil’i uyarsanız, daha isabetli bir iş yapmış olmaz mısınız? Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmek ve bir Türk-Kürt çatışmasının çıkmasını sağlamak için çalışanların, Öcalan ve Kandil’e acıyacaklarını mı zannediyorsunuz?
Yazınızın bir bölümünde, duygu sömürüsü yaparak, şu ifadeleri kullanmışsınız:
“Çare dağa çıkmak değil, dağdan inmektir. Çare, Kürt gençlerini dağa çağırmak değil, dağdan inişin yollarını döşemektir. Anaların beklediği budur. Silah ve şiddet çıkmaz sokaktır. “Apo’cu gençleri” savaş değil, barış yolunda seferber etmektir çare... Siyasal iktidar ‘demokratik açılım’ derken, siyaset meydanını terkedip barış değil, savaş çağrıları yapmak, Kürt gençlerine de, Kürt analarına da, bütün Kürtlere de, Türklere de iyilik değil, kötülüktür.”
Bu ifadeleri kullanırken; sanki Kürt gençlerinin daha çıkmasını, PKK, DTP ve APO’dan başka isteyenler varmış gibi bir kanaat oluşturmayı hedefler bir görüntü vermeye çalışmışsınız. Belli ki; yıllardan beri kaşıdığınız Kürt sorunu adındaki yapmacık sorunun, Türkiye’nin gündeminden düşmesini istemiyorsunuz. Sanki, siyaset meydanı Kürt kökenli vatandaşlarımıza kapalı imiş gibi; “Apo’cu gençler” kavramını, zihinlere yerleştirmek için çırpınmaktasınız.
Sayın CEMÂL;
Bahçeşehir Üniversitesi’nin, PKK’nın ve DTP’nin Kürdistan dediği bölgede 3000 bin hane halkı ile yaptığı araştırmada; bölgede yaşayanların yüzde 79’u, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığını “VAZGEÇİLMEZ” olarak kabullendiğini, açık bir şekilde belirtmişlerdir. Yine bu araştırmaya göre; Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yaşayanların ancak yüzde 23,5’i, DTP’nin, bütün Kürt halkını temsil ettiğini beyan etmiştir. Ankete katılanların yüzde 94’4’ü, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti, benim için önemlidir.” demiştir. Yüzde 76’i, etnik ayrımcılığa maruz kalmadığını; yüzde 92’9’u, İstiklâl Marşı’nın kendisi için önemli olduğunu; yüzde 93’ü, Türkiye Cumhuriyeti Bayrağı’nın kendisi için kutsal olduğunu; yüzde 94’ü, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bölünmez bütünlüğünün kendisi için önemli olduğunu beyan etmiştir. Bunun anlamı, gayet açıktır:
Yıllardan beri pompalanan etnik ayrılıkçılığa, DTP’nin ırka dayalı milliyetçi siyasetine, PKK’nın baskıcı, tehdit edici ve yıldırıcı baskılarına rağmen; Bölgemizde hedefleri, plânları ve projeleri olan DIŞ ÜLKELER, dâhildeki müttefiklerine rağmen; Ayrılıkçı bir hareket başlatamamışlardır. Şimdi ise; bütün gayretlerini, DERİN PKK ve DERİN DTP’yi kullanarak, halkı huzursuz edici, korkutucu, yıldırıcı ve bir birine düşürücü tertip, kaos ve provokasyonlara yoğunlaştırmışlardır.
Eğer siz; bu gerçekleri dile getirerek halkı bilgilendirme, aydınlatma ve doğru istikamete sevk etme yolunu seçerseniz ve hayâlet taşlamaktan vazgeçerseniz; Türkiye’ye de, Türk milletine de, İmralı sakini Apo’ya da, Barzani ve Talabani’ye taşeronluk yapan DTP’ye de, iyilik etmiş olursunuz ve bu aşılmaz gibi görünen yapmacık sorunu, Türkiye’nin gündeminden düşürürsünüz.
Eğer gerçekten Türkiye’nin, tam anlamıyla HÜR VE DEMOKRAT BİR ÜLKE HALİNE GELMESİNİ arzu ediyorsanız; halkı sistemin dışına iterek, ikinci seçmen durumuna düşüren ve siyasî parti liderlerini, seçilmiş diktatörler konumuna getiren; çarpık, göstermelik ve azıcık demokrasimizin düzeltilmesi için mücadele vermelisiniz. Bilinmelidir ki; halk, sistemin içine çekilmediği sürece; Türkiye’nin, tam anlamıyla Hür ve demokrat bir ülke olması mümkün değildir. Zîra; lider diktatörlüğüne dayalı olan bu sistem; Kuvvetler ayrılığı ilkesini ortadan kaldırmış ve Devlet Çarkının ahengini, bir daha düzeltilemeyecek derecede bozmuştur.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
16 Aralık 2009 Çarşamba
15 Aralık 2009 Salı
Kimse, milleti aldatmaya kalkışmasın!
Sayın Mehmet Ali BİRAND
Posta Gazetesi Yazarı
İstanbul 15 Aralık 2009
Sayın BİRAND;
15 Aralık 2009 tarihli ve “Açılımı, hep birlikte katlettik” başlığını taşıyan yazınızı okudum. Yazınıza;
“Olmadı... Olamıyor. Geldiğimiz şu noktaya bakın: Açılıma, kimseler doğru dürüst destek vermedi. AKP iyi hazırlık yapamadı, kontrolü kaybetti. Muhalefet, elinden geldiğince gidişi sabote etti. DTP hoyratça davrandı. PKK, barıştan korktu ve silahı tercih etti. Türkiye, geneliyle uzlaşıya yakın olmadığını gösterdi.” sözlerinizle giriş yapmışsınız. Ki; bu sözleriniz, samimi olmadığınızın kanıtıdır.
Yapmacık “Ah ve vahlarla” gelişen olayları saptırmaya çalışmanız, gerçekleri gizlemeye matuf aldatıcı bir tavırdan ibarettir. İsterseniz, olaylara bir bakalım:
1- AKP’nin hazırlık yapmadığı, daha doğrusu; ortaya, ne yapılacağına dair bir proje koymadığı doğrudur. Âdetâ, bir gölge avına çıkmış gibi bir görüntü vermiştir. Bu da, kontrolün elinde olmadığının kanıtıdır. Halkın, destek vermesi veya karşı çıkması için, nelerin yapılmak istendiğini bilmesi şarttır.
2- DTP de, işin başından beri sergilediği hoyratlığına devam etmiştir ve her zeminde, Kürt milliyetçiliğini hedef aldığını açık bir şekilde beyan etmiştir. Hem de; Kürt kökenli vatandaşlarımızın büyük bir ekseriyetinin kendilerini desteklemediğini bildiği halde, bu tavrını sürdürmüştür.
3- PKK’nın barıştan korktuğu ve silâhı tercih ettiği ise, doğru değildir. Zira; PKK, işin başından beri ayrılıkçı hedef güden ve başkalarından talimat alan bir terör örgütüdür. Kürt kökenli vatandaşlarımızın, PKK’yı desteklemeleri mümkün değildir. PKK, Doğu ve Güneydoğu’da, haklarını savunduğunu iddia ettiği Kürt kökenli vatandaşlarımıza baskı uygulamış, katliamlar yapmış ve yerlerinden sürmüştür.
4- Muhalefetin, elinden geldiğince gidişi sabote ettiği de, doğru değildir ve apaçık, muhalefete atılan büyük bir iftiradır. İktidarın ne yapmak istediğini bilmeyen muhalefetten, kim, niye ve niçin destek beklemektedir? Konu Meclis’e gelmiştir. Ama; ortaya, bir proje ve program konmamıştır. Bu müzakerelerde dahî, Başbakan Erdoğan, “Sivas’tan öteye gidemiyorsunuz.” diyerek, muhalefeti gayet ağır biçimde eleştirmiştir.
5- Türkiye’nin, geneliyle uzlaşıya yakın olmadığı da doğru değildir ve gerçekleri saptırmaktır. Daha geçen hafta Bilgi Üniversitesi’nin, bölgede yaptığı geniş kapsamlı araştırmada, bölge halkının yüzde 86’1’i, “Etnik bir ayırımcılığa maruz kalmadık” demiştir. Ayrılıkçı hedef güdenlerin dışında, Türkiye’nin hiçbir yerinde Türk-Kürt ayırımcılığı ve kavgası yoktur. Devletin de bir baskısı yoktur. Siyaset kapıları da, bürokrasi kapıları da, memuriyet kapıları da, etnik ayrılıkçılık gözetilmeksizin, bütün vatandaşlara ardına kadar açıktır. Aslında bölge halkı; feodal yapı sebebiyle bazı ağaların, bazı tarikat şeyhlerinin ve bazı menfaat gruplarının baskılarına maruzdur. Aksi olsaydı ve ayrılıkçı bir uygulama yapılsaydı; PKK’nın zulmüne maruz kalanlar, niçin Türk nüfusunun yoğunlukta olduğu bölgeler göç etsinler ki? Siz; ülkemizin çeşitli bölgelerine yerleşen Kürt kökenli vatandaşlarımıza, herhangi bir baskının yapıldığına, şahit oldunuz mu?
Sayın BİRAND;
Lütfen, eğri oturup, doğru konuşunuz ve gerçekleri saptırmayınız! Gerçekte olmayan Kürt sorununu ve PKK’yı yaratan ABD, İngiltere ve İsrail’dir. Bütün hedefleri ve gayretleri de; Türkiye’de bir Türk-Kürt çatışması çıkartmaktır ve Türkiye’yi bölmektir. Bunu sağlamak için de; ne lâzım gelirse yapmaktadırlar ve yerli taşeronlarını da bulmaktadırlar. Bu gerçekleri bilmeyecek, görmeyecek ve yapılanları anlamayacak bir kişi değilsiniz. Eğer; Türkiye’nin sulh, sükûn, huzur ve güven ortamına kavuşmasını istiyorsanız; bu gerçekleri, hiç çekinmeden, hiç korkmadan ve kimseden bir şey beklemeden, halka anlatınız. Türkiye’nin maruz kaldığı iç ve dış husumet odaklarının gerçek hedeflerini iyi anlatırsanız ve halkı bilgilendirirseniz, halk, bu belâyı Türkiye’nin gündeminden düşürür.
Nasıl, bunu başarabilir misiniz? Veya yapabilir misiniz?
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Posta Gazetesi Yazarı
İstanbul 15 Aralık 2009
Sayın BİRAND;
15 Aralık 2009 tarihli ve “Açılımı, hep birlikte katlettik” başlığını taşıyan yazınızı okudum. Yazınıza;
“Olmadı... Olamıyor. Geldiğimiz şu noktaya bakın: Açılıma, kimseler doğru dürüst destek vermedi. AKP iyi hazırlık yapamadı, kontrolü kaybetti. Muhalefet, elinden geldiğince gidişi sabote etti. DTP hoyratça davrandı. PKK, barıştan korktu ve silahı tercih etti. Türkiye, geneliyle uzlaşıya yakın olmadığını gösterdi.” sözlerinizle giriş yapmışsınız. Ki; bu sözleriniz, samimi olmadığınızın kanıtıdır.
Yapmacık “Ah ve vahlarla” gelişen olayları saptırmaya çalışmanız, gerçekleri gizlemeye matuf aldatıcı bir tavırdan ibarettir. İsterseniz, olaylara bir bakalım:
1- AKP’nin hazırlık yapmadığı, daha doğrusu; ortaya, ne yapılacağına dair bir proje koymadığı doğrudur. Âdetâ, bir gölge avına çıkmış gibi bir görüntü vermiştir. Bu da, kontrolün elinde olmadığının kanıtıdır. Halkın, destek vermesi veya karşı çıkması için, nelerin yapılmak istendiğini bilmesi şarttır.
2- DTP de, işin başından beri sergilediği hoyratlığına devam etmiştir ve her zeminde, Kürt milliyetçiliğini hedef aldığını açık bir şekilde beyan etmiştir. Hem de; Kürt kökenli vatandaşlarımızın büyük bir ekseriyetinin kendilerini desteklemediğini bildiği halde, bu tavrını sürdürmüştür.
3- PKK’nın barıştan korktuğu ve silâhı tercih ettiği ise, doğru değildir. Zira; PKK, işin başından beri ayrılıkçı hedef güden ve başkalarından talimat alan bir terör örgütüdür. Kürt kökenli vatandaşlarımızın, PKK’yı desteklemeleri mümkün değildir. PKK, Doğu ve Güneydoğu’da, haklarını savunduğunu iddia ettiği Kürt kökenli vatandaşlarımıza baskı uygulamış, katliamlar yapmış ve yerlerinden sürmüştür.
4- Muhalefetin, elinden geldiğince gidişi sabote ettiği de, doğru değildir ve apaçık, muhalefete atılan büyük bir iftiradır. İktidarın ne yapmak istediğini bilmeyen muhalefetten, kim, niye ve niçin destek beklemektedir? Konu Meclis’e gelmiştir. Ama; ortaya, bir proje ve program konmamıştır. Bu müzakerelerde dahî, Başbakan Erdoğan, “Sivas’tan öteye gidemiyorsunuz.” diyerek, muhalefeti gayet ağır biçimde eleştirmiştir.
5- Türkiye’nin, geneliyle uzlaşıya yakın olmadığı da doğru değildir ve gerçekleri saptırmaktır. Daha geçen hafta Bilgi Üniversitesi’nin, bölgede yaptığı geniş kapsamlı araştırmada, bölge halkının yüzde 86’1’i, “Etnik bir ayırımcılığa maruz kalmadık” demiştir. Ayrılıkçı hedef güdenlerin dışında, Türkiye’nin hiçbir yerinde Türk-Kürt ayırımcılığı ve kavgası yoktur. Devletin de bir baskısı yoktur. Siyaset kapıları da, bürokrasi kapıları da, memuriyet kapıları da, etnik ayrılıkçılık gözetilmeksizin, bütün vatandaşlara ardına kadar açıktır. Aslında bölge halkı; feodal yapı sebebiyle bazı ağaların, bazı tarikat şeyhlerinin ve bazı menfaat gruplarının baskılarına maruzdur. Aksi olsaydı ve ayrılıkçı bir uygulama yapılsaydı; PKK’nın zulmüne maruz kalanlar, niçin Türk nüfusunun yoğunlukta olduğu bölgeler göç etsinler ki? Siz; ülkemizin çeşitli bölgelerine yerleşen Kürt kökenli vatandaşlarımıza, herhangi bir baskının yapıldığına, şahit oldunuz mu?
Sayın BİRAND;
Lütfen, eğri oturup, doğru konuşunuz ve gerçekleri saptırmayınız! Gerçekte olmayan Kürt sorununu ve PKK’yı yaratan ABD, İngiltere ve İsrail’dir. Bütün hedefleri ve gayretleri de; Türkiye’de bir Türk-Kürt çatışması çıkartmaktır ve Türkiye’yi bölmektir. Bunu sağlamak için de; ne lâzım gelirse yapmaktadırlar ve yerli taşeronlarını da bulmaktadırlar. Bu gerçekleri bilmeyecek, görmeyecek ve yapılanları anlamayacak bir kişi değilsiniz. Eğer; Türkiye’nin sulh, sükûn, huzur ve güven ortamına kavuşmasını istiyorsanız; bu gerçekleri, hiç çekinmeden, hiç korkmadan ve kimseden bir şey beklemeden, halka anlatınız. Türkiye’nin maruz kaldığı iç ve dış husumet odaklarının gerçek hedeflerini iyi anlatırsanız ve halkı bilgilendirirseniz, halk, bu belâyı Türkiye’nin gündeminden düşürür.
Nasıl, bunu başarabilir misiniz? Veya yapabilir misiniz?
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
14 Aralık 2009 Pazartesi
Başarı, halka yansırsa vardır.
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan Ve AKP Genel Başkanı
Ankara 14 Aralık 2009
Sayın BAŞBAKN;
2010 yılı Bütçesi’nin, TBMM’sindeki müzakereleri sırasında yaptığınız konuşmanızı dikkatle dinledim.
Hitabet kabiliyetinizin verdiği rahatlıkla ateşli konuşmalar yapmanız ve geçmişe ve de muhalefete yönelik eleştirileriniz, Türkiye’nin gerçeklerini ve zorluklarını örtmeye yeterli olamaz. Zîra; 7 yıldan beri tek başınıza iktidardasınız ve Meclis’teki çoğunluğunuz sebebiyle her türlü kararı alabilecek durumdasınız.
Kabul edilmelidir ki; bugün, Türkiye rahat değildir ve halk, büyük sıkıntı içindedir. Halkın, büyük bir borç yükünün altında olması, işsizliğin yaygınlaşması, bütçe açıklarının büyüklüğü, faiz yükünün ağırlığı, işlerin iyi gitmediğinin işaretidir.
Evet; belirttiğiniz gibidir: Sizden önceki iktidarlar da, ülkeyi iyi idare edememiştir. Esasen 12 Eylül 1980’den itibaren Türkiye, yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmiştir. Kur-Faiz makasında oluşturulan iktisadî model, üretimi gözardı etmiş ve rant ağırlıklı bir yapı oluşturmuştur.
Bu çarpık model; Türkiye’yi, iç ve dış borç batağına sürüklemiş ve her zaman için halkı zora sokmuştur. Bu dönemde sosyal meseleler unutulmuş; hem siyasette ve hem de iktisadî faaliyetlerde, fırsatçıların önünü açmıştır. Ayrıca; hem kalkınmanın lokomotifi ve aynı zamanda üreticinin ve tüketicinin teminatı olan KİT’ler, BİRLİKLER tasfiye edilmiş veya işlevsiz hale getirilmiştir. DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgenindeki PARA TİCARETİ, ülkenin ve milletin geleceğini karartacak derecede, en büyük ve en kârlı sektör haline getirilmiştir. “Sermaye hareketi” adı altında, her iktisadî karar ve uygulama, para sahiplerini koruyacak şekilde düzenlenmiştir; emek ve verimlilik unutulmuştur. Tabir caizse Türkiye; FİNANS ve BANKACILIK kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 HOLDİNGE esir edilmiştir. Bu zaman zarfında bazı holdinglerin tasfiyesi veya el değiştirmesi, neticeyi etkilememiştir.
İktidara geldiğiniz zaman, faizci ve rantçı sistemi eleştiren bir siyasî anlayışın mensubu olduğunuz için, bu modeli değiştirerek, Türkiye’nin ihtiyacı olan üretken bir iktisadî modele geçeceğinizi ummuştum. Ne yazık ki; iktidarınız da, bu yanlış ve çarpık modeli devam ettirmiştir.
7 yıllık bir iktidar süresi, her şeyi düzeltmeye ve yeni ufuklar açmaya yeterliydi. Sadece döviz ticaretini ortadan kaldırabilseydiniz, tarihe geçecek iktisadî başarılara imza atmış olurdunuz.
Dikkatlerinize arz ediyorum:
Kur-Faiz makasında oluşturulan bu modelde; ya ani kur artışlarıyla veya uzun süren sabit kur uygulamalarıyla ya da, beklenmedik yüksek oranlı devalüasyonlarla, iç ve dış para sahiplerine büyük rantlar aktarılmıştır. Sistem, düşük kur, yüksek faiz esasına göre çalıştırılmıştır. Her ne kadar, bugün faizlerin düşmesini bir başarı olarak sunsanız da; reel faizlerin yüksekliği, sistemi devam ettirmektedir. İktidara geldiğiniz zaman dolar kuru, 1,7 lira idi. Bugün dolar kuru, 1,5 lira seviyesindedir. Aradan geçen 7 yıl zarfında zaman, zaman dolar kurunda inişler ve çıkışlar olmuştur. Bunun anlamı gayet açıktır:
Sıcak para sahipleri, bankalar ve büyük holdingler, dış kredi temin ederek, iç piyasadaki yüksek reel faizler sebebiyle büyük kârlar sağlamışlardır. Özel sektörün dış borçlarının artmasının sebebi budur. Neredeyse sıfır faizli temin ettikleri dış kaynaklarla halkı, alabildiğine sömürmüşler ve Türkiye’nin iktisadî yapısını, kendi çıkarları doğrultusunda bozmuşlardır. Gecelik repo ve Devlet İç Borç Senetleri’nin ve de mevduat faizlerinin düşmesi, övünülecek bir başarı değildir. Zîra; halkın ödediği reel faizler (kredi kartları, tüketici ve ihtiyaç kredileri, kredili mevduat hesapları), hâlâ çok yüksektir. Yük, küçük mevduat sahibi kişilerle, kredi kullanan kişilerin sırtına bindirilmiştir.
Bu da; KUR ve FAİZLERİN tespitinde, sizden evvelki iktidarlarda olduğu gibi; iktidarınızın, bir rolünün olmadığını göstermektedir. Burada söz sahibi, paralı kesimdir. Ve paralı kesim, istediği, zaman ekonomik kriz çıkartabilir. Yabancılar, istedikleri zaman bir kriz çıkartarak, Türkiye’yi ve Türk milletini zora sokabilirler. Dubai örneğini, hiç kimse aklından çıkarmamalıdır. Dünya ekonomisine hâkim ve dünya ekonomisini yönlendiren büyük sermaye, istediği zaman ve her yerde, iktisadî kriz çıkartabilir. Öyle bir gün gelir ki; sizden sonra gelecek iktidarlar, sizin metodunuzla, sizin iktidarınızı da kötülerler. Onlar da, iktidara geldikleri günü milât kabul ederek, Türkiye’yi, o günden başlatırlar.
Sayın BAŞBAKAN;
Gerçek Türkiye, anlattığınız ve göstermeye çalıştığınız gibi değildir. Halkın çok büyük kesimi zordadır, çaresizlik içindedir, günlük maişetini teminde zorlanmaktadır. İşsizliği bir tarafa bırakıyorum; elinde işi olanlar dahî, aldıkları ücretlerle geçinemeyecek durumdadırlar. Hele; emekliler, dul ve yetimler, aklın kabul etmeyeceği derecede zordadırlar. Belirli bir kesimin, dayandıkları rantlar sebebiyle refah içerisinde yüzmeleri, Türkiye’nin gerçeklerini örtmeye yetmez. Devletin personel giderlerinin, faiz giderlerine eşit olduğu ve yatırımların unutulduğu bir bütçeden de, REFAH çıkmaz. Yeri geldiği için gerçek iktisatçı Joan Robinson’un, şu ünlü sözünü hatırlatmakta fayda umuyorum:
“İktisat bilmenin yararı, bir ülkenin ekonomisini düzeltmek ve ekonomik zorluklara geçerli çözümler bulmak için değil, iktisatçıların yanıltmalarını önlemek içindir.”
Demokratik haklarımı kullanarak, duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Başbakan Ve AKP Genel Başkanı
Ankara 14 Aralık 2009
Sayın BAŞBAKN;
2010 yılı Bütçesi’nin, TBMM’sindeki müzakereleri sırasında yaptığınız konuşmanızı dikkatle dinledim.
Hitabet kabiliyetinizin verdiği rahatlıkla ateşli konuşmalar yapmanız ve geçmişe ve de muhalefete yönelik eleştirileriniz, Türkiye’nin gerçeklerini ve zorluklarını örtmeye yeterli olamaz. Zîra; 7 yıldan beri tek başınıza iktidardasınız ve Meclis’teki çoğunluğunuz sebebiyle her türlü kararı alabilecek durumdasınız.
Kabul edilmelidir ki; bugün, Türkiye rahat değildir ve halk, büyük sıkıntı içindedir. Halkın, büyük bir borç yükünün altında olması, işsizliğin yaygınlaşması, bütçe açıklarının büyüklüğü, faiz yükünün ağırlığı, işlerin iyi gitmediğinin işaretidir.
Evet; belirttiğiniz gibidir: Sizden önceki iktidarlar da, ülkeyi iyi idare edememiştir. Esasen 12 Eylül 1980’den itibaren Türkiye, yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmiştir. Kur-Faiz makasında oluşturulan iktisadî model, üretimi gözardı etmiş ve rant ağırlıklı bir yapı oluşturmuştur.
Bu çarpık model; Türkiye’yi, iç ve dış borç batağına sürüklemiş ve her zaman için halkı zora sokmuştur. Bu dönemde sosyal meseleler unutulmuş; hem siyasette ve hem de iktisadî faaliyetlerde, fırsatçıların önünü açmıştır. Ayrıca; hem kalkınmanın lokomotifi ve aynı zamanda üreticinin ve tüketicinin teminatı olan KİT’ler, BİRLİKLER tasfiye edilmiş veya işlevsiz hale getirilmiştir. DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgenindeki PARA TİCARETİ, ülkenin ve milletin geleceğini karartacak derecede, en büyük ve en kârlı sektör haline getirilmiştir. “Sermaye hareketi” adı altında, her iktisadî karar ve uygulama, para sahiplerini koruyacak şekilde düzenlenmiştir; emek ve verimlilik unutulmuştur. Tabir caizse Türkiye; FİNANS ve BANKACILIK kesimiyle, Türkiye’nin ekonomisini istek ve çıkarları doğrultusunda yönlendirmesini başaran ve idareleri baskı altında tutabilen 15-20 HOLDİNGE esir edilmiştir. Bu zaman zarfında bazı holdinglerin tasfiyesi veya el değiştirmesi, neticeyi etkilememiştir.
İktidara geldiğiniz zaman, faizci ve rantçı sistemi eleştiren bir siyasî anlayışın mensubu olduğunuz için, bu modeli değiştirerek, Türkiye’nin ihtiyacı olan üretken bir iktisadî modele geçeceğinizi ummuştum. Ne yazık ki; iktidarınız da, bu yanlış ve çarpık modeli devam ettirmiştir.
7 yıllık bir iktidar süresi, her şeyi düzeltmeye ve yeni ufuklar açmaya yeterliydi. Sadece döviz ticaretini ortadan kaldırabilseydiniz, tarihe geçecek iktisadî başarılara imza atmış olurdunuz.
Dikkatlerinize arz ediyorum:
Kur-Faiz makasında oluşturulan bu modelde; ya ani kur artışlarıyla veya uzun süren sabit kur uygulamalarıyla ya da, beklenmedik yüksek oranlı devalüasyonlarla, iç ve dış para sahiplerine büyük rantlar aktarılmıştır. Sistem, düşük kur, yüksek faiz esasına göre çalıştırılmıştır. Her ne kadar, bugün faizlerin düşmesini bir başarı olarak sunsanız da; reel faizlerin yüksekliği, sistemi devam ettirmektedir. İktidara geldiğiniz zaman dolar kuru, 1,7 lira idi. Bugün dolar kuru, 1,5 lira seviyesindedir. Aradan geçen 7 yıl zarfında zaman, zaman dolar kurunda inişler ve çıkışlar olmuştur. Bunun anlamı gayet açıktır:
Sıcak para sahipleri, bankalar ve büyük holdingler, dış kredi temin ederek, iç piyasadaki yüksek reel faizler sebebiyle büyük kârlar sağlamışlardır. Özel sektörün dış borçlarının artmasının sebebi budur. Neredeyse sıfır faizli temin ettikleri dış kaynaklarla halkı, alabildiğine sömürmüşler ve Türkiye’nin iktisadî yapısını, kendi çıkarları doğrultusunda bozmuşlardır. Gecelik repo ve Devlet İç Borç Senetleri’nin ve de mevduat faizlerinin düşmesi, övünülecek bir başarı değildir. Zîra; halkın ödediği reel faizler (kredi kartları, tüketici ve ihtiyaç kredileri, kredili mevduat hesapları), hâlâ çok yüksektir. Yük, küçük mevduat sahibi kişilerle, kredi kullanan kişilerin sırtına bindirilmiştir.
Bu da; KUR ve FAİZLERİN tespitinde, sizden evvelki iktidarlarda olduğu gibi; iktidarınızın, bir rolünün olmadığını göstermektedir. Burada söz sahibi, paralı kesimdir. Ve paralı kesim, istediği, zaman ekonomik kriz çıkartabilir. Yabancılar, istedikleri zaman bir kriz çıkartarak, Türkiye’yi ve Türk milletini zora sokabilirler. Dubai örneğini, hiç kimse aklından çıkarmamalıdır. Dünya ekonomisine hâkim ve dünya ekonomisini yönlendiren büyük sermaye, istediği zaman ve her yerde, iktisadî kriz çıkartabilir. Öyle bir gün gelir ki; sizden sonra gelecek iktidarlar, sizin metodunuzla, sizin iktidarınızı da kötülerler. Onlar da, iktidara geldikleri günü milât kabul ederek, Türkiye’yi, o günden başlatırlar.
Sayın BAŞBAKAN;
Gerçek Türkiye, anlattığınız ve göstermeye çalıştığınız gibi değildir. Halkın çok büyük kesimi zordadır, çaresizlik içindedir, günlük maişetini teminde zorlanmaktadır. İşsizliği bir tarafa bırakıyorum; elinde işi olanlar dahî, aldıkları ücretlerle geçinemeyecek durumdadırlar. Hele; emekliler, dul ve yetimler, aklın kabul etmeyeceği derecede zordadırlar. Belirli bir kesimin, dayandıkları rantlar sebebiyle refah içerisinde yüzmeleri, Türkiye’nin gerçeklerini örtmeye yetmez. Devletin personel giderlerinin, faiz giderlerine eşit olduğu ve yatırımların unutulduğu bir bütçeden de, REFAH çıkmaz. Yeri geldiği için gerçek iktisatçı Joan Robinson’un, şu ünlü sözünü hatırlatmakta fayda umuyorum:
“İktisat bilmenin yararı, bir ülkenin ekonomisini düzeltmek ve ekonomik zorluklara geçerli çözümler bulmak için değil, iktisatçıların yanıltmalarını önlemek içindir.”
Demokratik haklarımı kullanarak, duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
13 Aralık 2009 Pazar
Melih Aşık'tan cevaplar.
Sayın Melih Aşık
Milliyet Gazetesi Yazar
İstanbul 26 Aralık 2007
Sayın Aşık;
26 Aralık 2007 tarihli yazınızın "Cumhuriyet" bölümünü okudum. Elbette ki; Devletimizin adı, "TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ" dir. Devlet, bir kavramdır. İlmî tarifi de; "Bir hükümet idaresindeki siyasî topluluk" şeklindedir. Bir devletin nizamı ve intizamı; kurum, kuruluş ve fertlerin tutum ve davranışlarına tabîdir. Açık ifade edeyim: Her kurum ve kuruluş ve de her fert, ANA KAİDELERE ve ANA BELGELERE göre işleyen bir DEVLET ve işleyen bir REJİM arayışında olursa ve REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşırsa; vatandaşlık hak ve görevlerinin bilincinde olursa; o devlet, yücelir. Aksi olursa; o devlet, batar.
Şimdi, bu ana çerçeve kapsamında eleştirimi yapıyorum: Halkı aydınlatıp yönlendirmekle görevli aydınların, yazarların, edip ve şairlerin, bilim adamlarının, siyaset ve devlet adamlarının yükümlü oldukları görevlerini yerine getirebilmeleri için; Türkiye'yi ve Türk milletini iyi tanımaları, tarih ve coğrafya bilmeleri, dünya siyasî tarihini irdelemesini başarmaları ve dünya coğrafyasında Türkiye'nin konumunun önemini anlamaları şarttır.
Eğer bu yapılmazsa; halihazır yaşayanlarla gelecek nesiller, bilgisiz kalırlar ve yanlış yönlendirilirler. O zaman siyasi mülâhazalar galip gelir; toplum 'bizden olanlar' ve 'bizden olmayanlar' şeklinde bölünür. Bu, öylesine tehlikeli bir durumdur ki; Ülkenin siyasetini de bozar; övülmesi gerekenler kötülenir, kötülenmesi gerekenler övülür.
Yıllardan beri yazılarınızı, dikkatle okuyan bir okuyucunuzum. Zaman, zaman gerçeklerden uzaklaşarak, yanlış yorumlar da yapmaktasınız. Böyle bir yanlışlığı, bugün de yapmışsınız. Şöyle ki; Her zaman olduğu gibi Demokrat Parti ile Adalet Partisi'ni, ABD yanlısı göstermişsiniz ve bu partilerin kitle partisi olduklarını görmezden gelerek, sağcı partiler olduklarını beyan etmişsiniz. Acaba, öyle midir? Bu yazımda, görüş bildirmeden, araştırma yapabilmeniz için, bazı sorular soracağım:
1- 1954 yılında Balkan Paktı, 1955 Şubatı'nda Bağdat Paktı imzalanmamış olsaydı; Türkiye'yi, 27 Mayıs 1960 İhtilâli'ne götüren süreç başlatılır mıydı? (6-7 Eylül 1955 olaylarının sebebini de, bu kapsamda araştırmalısınız).
2- Menderes'in 1957'den itibaren Sovyetler Birliği ile temasa geçmesinin gerçek sebebi neydi ve bu arayışın siyasî neticesi, ne olmuştur?
3- Türkiye, Şubat 1967'de Sovyetler Birliği ile 7 Büyük projeyi kapsayan Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma, Türkiye'yi, 12 Mart müdahalesine götüren sürecin başlangıcı olabilir mi? (Dikkat edilirse; 67 Şubat ortalarından itibaren milliyetçi söylemli ve din eksenli iki siyasî hareket başlatılmıştır. Bu hareketlerin Rusya ile yapılan anlaşma ile ilgisi olabilir mi? Dikkate değerdir: 1973 seçimlerinden önce İsviçre'de bulunan Erbakan, teminatla Türkiye'ye getirilerek, yeni kurulan MSP'nin başına getirilmiştir. Acaba, neden?)
4- Türkiye, 12 Aralık 1976'da Sovyetler Birliği ile 13 büyük proje'yi kapsayan ikinci Teknik ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma Türkiye'yi, 12 Eylül 1980 İhtilâli’ne götüren sürecin başlangıcı olabilir mi? 1977 ve 1978 yıllarında Türkiye, çok büyük bir kaos ortamına sürüklenmiştir. 1969 14 Ekim ara seçimleri ve Senato üçte bir yenileme seçimleri, siyasetin tekrar istikrara kavuşacağının ve radikal partilerin tasfiye edileceğinin ve de iki büyük siyasi partiye dayalı sistemin yeniden yerleşeceğinin işaretini vermişti. İhtilâl olmasaydı, Haziran 1981'de yapılacak seçimlerde Adalet Partisi tekrar iktidara gelecekti ve radikal partiler tasfiye edilecekti. Bu gerçek, ABD'yi rahatsız etmiş olamaz mı?
5- 12 Eylül sonrası, Türkiye'nin hedeflerini unuttuğu ve iddiasını kaybettiği bir dönemdir. Ekonomisini ve dış siyasetini tam anlamıyla Amerika'ya endekslediği bir gerçektir. Türkiye, İç ve dış borç bataklığına saplanarak, sömürge ülkesi haline gelmiştir. Araştırılmaya değmez mi?
Karşılıklı görüşmek dileğiyle saygılarımı sunarım.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Melih Aşık’ın cevabı:
Sayın Hüsnü Akıncı
Gazeteci ve yazarlara gönderdiğiniz isabetli uyarı ve yorumları dikkatle okuyorum
Çoğunlukla katılıyorum
Bu arada can sıkıntısından olsa gerek... Zaman zaman bana iki üç yıl önce gönderdiğiniz mektupları tekrar servise koyuyorsunuz...
Bunun anlamını henüz çözmüş değilim
Üstelik bunlar aktüel konular da değil
Örneğin 2007 de bana gönderdiğiniz bu mektup, DP ve AP'nin ABD yanlısı sağcı partiler olduğuna ilişkin yazımla ilgili.
Bu konudaki yorumumu yanlış bulmuşsunuz ama kendiniz de ortaya sorudan başka argüman koymamışsınız.
Mesela :
"Menderes'in 1957'den itibaren Sovyetler Birliği ile temasa geçmesinin gerçek sebebi neydi ve bu arayışın siyasî neticesi, ne olmuştur?"
1960 ihtilalinin başlangıç noktasını Moskova gezisine bağlayanlar vardır
İyi de.. ABD bir Moskova ziyaretine bile tahammül edemiyor, bu yüzden Menderes'i deviriyorsa daha önceki 7 yılda tam bir bağımlılık sergilendiği anlamına gelmez mi?
İplerin sıkıca Washington a bağlandığını göstermiyor mu?
ABD bir geziyle Türkiye'nin NATO dan çıkıp Warşova Pakina bağlanacağı gibi düşüncelere kapılacak kadar basiretsiz mi?
Elbet ipleri ABD ye ilk bağlayan Menderes değil İnönü'dür. Menderes ve Bayar civataları sıkılaştırmıştır. O dönemde bütün bakanlıklarda Amerikalı uzmanlar çalışmaya başladı. Tarım, sanayi vs politikalarını ABD saptıyordu. Milli Eğitim'in nasıl Amerikanlaştırıldığı Fakir Baykurt ve benzeri yazarlarca anlatılmıştır.
Menderes'in devrilmesinin sebebi ülkeyi yönetemez hale gelmesidir.
Amerika onu bu yüzden gözden çıkarmıştır.
ABD kaybeden ya da kaybedecek ata bahis oynamaz.
Demirel'e gelince...
Sovyetlerle yaptığı proje anlaşmalarında ABD'yi rahatsız edecek bir yön yoktur.
12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde Demirel devrilmiş midir?
Yoksa kurtarılmış mıdır?
Tartışılır.
Her iki darbe öncesinde Demirel zaten devrilecek noktadaydı.
Her iki darbede Demirel aşağı indirilmiş, ülkede sol temizlenmiş, demokrasiye şal örtülmüş, Demirel'in yeniden iktidara tırmanmasına izin verilmiştir.
Ordu, ABD eliyle, Demirel'e iki kez dikenli gül bahçesi temin etmiştir.
Gençleri, aydınları, yurtseverleri ordu temizlemiş, Demirel'e çalışmıştır.......
Siz dürbünün tersiyle bakıyorsunuz olaylara
Ya da sağ dürbünle baktığınız için yanlış görüyorsunuz.
Sizdeki bu Demirel ve Menderes sevgisi sizi yanlış yönlere sürüklüyor.
Saygılarımla
Melih aşık
(Bu cevabımı da sitenize koyabilirsiniz...Bir de karşı görüş bulunsun)
Melih Aşık’a cevap:
Sayın Melih Aşık;
Eski tarihli yazımı göndermemde bir kasıt yoktur; 60 sene zarfında değişen bir şeyin olmadığını; bulunduğumuz coğrafyanın önemi ve özellikleri sebebiyle Türkiye'nin maruz kaldığı husumetlerin ödettiği ağır bedelleri vurgulamak istedim.
Kim ne derse ve kim nasıl yorumlarsa yorumlasın; bugün Türkiye bir müstemleke ülkesi ve Türk milleti de bir müstemleke ülkesi haline gelmek üzeredir. Zaten iktisadî bağımsızlıklarını kaybeden ülkelerin varlıklarını korumaları; tam anlamıyla hür ve demokrat bir ülke olmaları imkânsızdır. Bu gerçeği gören, kabullenen ve tavır koyanların sayısının çok az olduğunu, basının kıymetli bir yazarı olmanız hasebiyle herkesten fazla bildiğinize inanmaktayım.
İç ve dış siyasetimiz başkalarının etkisinden kurtarılmadığı sürece de, gelecekteki kayıplarımız çok daha fazla olacaktır.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Melih Aşık’tan cevap:
Sayın Akıncı
Ne ilgisi var bir önceki mektubunuzla bu ikinci mektubunuzu anlamadım.
Siz beni Özal döneminden hatta daha eskiden beri tanıyorsunuz
Çizgimi gayet iyi biliyorsunuz
Çünkü yıllarca bizlere mektup yazdınız
Biz de zaman zaman o mektupları yayınlamışızdır.
AP ve DP'li olmanıza rağmen ben sizi dürüst bir çizgide görürüm
Emin Çölaşan da sık sık mektuplarınızı o yüzden yayınlamıştır.
AP ciliğinizi DP ciliğinizi Menderesci ve Demirelciliğinizi de dürüstlüğünüze bakarak görmezden gelmişizdir.
Biz bu düşünceler içindeyken siz hangi düşünceler içindesiniz anlamadım
Yaşlılık belirtisi mi? Yoksa Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Derya Sazak'a falan yazdığınız mektuplara denge mi kuruyorsunuz?
Benim çizgim açık
Sizin çizginize gelince
Demirelci Menderesci bir çizgiyi tartışmaya bile gerek görmem.
Saygılarımla
Melih Aşık
(Bana yazdığınız eski mektupları elinizdeki adreslere göndermekte serbestsiniz
Ama asgari centilmenlik benim size yazdığım cevapları da aynı adreslere göndermenizi ve blog sitenize koymanızı gerektirir)
Melih Aşık’a cevap:
Sayın Aşık;
Sizin çizginizi, yıllardan beri gayet iyi biliyorum ve her gün hiç aksatmadan yazılarınızı beğenerek okuyorum. Sizi, siyasî görüşlerinize göre asla değerlendirmedim. Benim için önemli olan; sizin düzgün, kimseye eğilmeyen ve doğruları söylemekten çekinmeyen kişiliğinizdir.
Evet belirttiğiniz gibi benim siyasî görüşüm, DP ve AP çizgisindedir. Ama, hiçbir zaman körü körüne liderlere bağlı ve onları hatasız gören bir fanatik partili olmadım. Ancak; Batı Trakya'dan geldiğim 1954 yılından beri merak ettiğim için, Türk Siyasî tarihini gayet iyi inceledim; olayları, his terazinde değil akıl, mantık ve ilim terazisinde tartarak değerlendirdim. Bu sayede de; Tarihin, olayları anlatan bir bilim olmadığını; olayların cereyan ettiği zamandaki tarihî, siyasî, iktisadî ve askerî gelişmeleri inceleyen ve irdeleyen bir bilim olduğunu çok iyi öğrendim.
Bir kişiyi, siyasî mensubiyetine göre değerlendirmeyi, hayatımın hiçbir safhasında aklımdan dahî geçirmedim. Benim nazarımda sözün kimin tarafından söylendiği değil, doğru olup, olmadığıdır. Bu bakımdan her dönemi, müspet ve menfî yönleriyle incelemeyi, irdelemeyi ve değerlendirmeyi tercih ettim.
Saygılarımla.
Milliyet Gazetesi Yazar
İstanbul 26 Aralık 2007
Sayın Aşık;
26 Aralık 2007 tarihli yazınızın "Cumhuriyet" bölümünü okudum. Elbette ki; Devletimizin adı, "TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ" dir. Devlet, bir kavramdır. İlmî tarifi de; "Bir hükümet idaresindeki siyasî topluluk" şeklindedir. Bir devletin nizamı ve intizamı; kurum, kuruluş ve fertlerin tutum ve davranışlarına tabîdir. Açık ifade edeyim: Her kurum ve kuruluş ve de her fert, ANA KAİDELERE ve ANA BELGELERE göre işleyen bir DEVLET ve işleyen bir REJİM arayışında olursa ve REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşırsa; vatandaşlık hak ve görevlerinin bilincinde olursa; o devlet, yücelir. Aksi olursa; o devlet, batar.
Şimdi, bu ana çerçeve kapsamında eleştirimi yapıyorum: Halkı aydınlatıp yönlendirmekle görevli aydınların, yazarların, edip ve şairlerin, bilim adamlarının, siyaset ve devlet adamlarının yükümlü oldukları görevlerini yerine getirebilmeleri için; Türkiye'yi ve Türk milletini iyi tanımaları, tarih ve coğrafya bilmeleri, dünya siyasî tarihini irdelemesini başarmaları ve dünya coğrafyasında Türkiye'nin konumunun önemini anlamaları şarttır.
Eğer bu yapılmazsa; halihazır yaşayanlarla gelecek nesiller, bilgisiz kalırlar ve yanlış yönlendirilirler. O zaman siyasi mülâhazalar galip gelir; toplum 'bizden olanlar' ve 'bizden olmayanlar' şeklinde bölünür. Bu, öylesine tehlikeli bir durumdur ki; Ülkenin siyasetini de bozar; övülmesi gerekenler kötülenir, kötülenmesi gerekenler övülür.
Yıllardan beri yazılarınızı, dikkatle okuyan bir okuyucunuzum. Zaman, zaman gerçeklerden uzaklaşarak, yanlış yorumlar da yapmaktasınız. Böyle bir yanlışlığı, bugün de yapmışsınız. Şöyle ki; Her zaman olduğu gibi Demokrat Parti ile Adalet Partisi'ni, ABD yanlısı göstermişsiniz ve bu partilerin kitle partisi olduklarını görmezden gelerek, sağcı partiler olduklarını beyan etmişsiniz. Acaba, öyle midir? Bu yazımda, görüş bildirmeden, araştırma yapabilmeniz için, bazı sorular soracağım:
1- 1954 yılında Balkan Paktı, 1955 Şubatı'nda Bağdat Paktı imzalanmamış olsaydı; Türkiye'yi, 27 Mayıs 1960 İhtilâli'ne götüren süreç başlatılır mıydı? (6-7 Eylül 1955 olaylarının sebebini de, bu kapsamda araştırmalısınız).
2- Menderes'in 1957'den itibaren Sovyetler Birliği ile temasa geçmesinin gerçek sebebi neydi ve bu arayışın siyasî neticesi, ne olmuştur?
3- Türkiye, Şubat 1967'de Sovyetler Birliği ile 7 Büyük projeyi kapsayan Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma, Türkiye'yi, 12 Mart müdahalesine götüren sürecin başlangıcı olabilir mi? (Dikkat edilirse; 67 Şubat ortalarından itibaren milliyetçi söylemli ve din eksenli iki siyasî hareket başlatılmıştır. Bu hareketlerin Rusya ile yapılan anlaşma ile ilgisi olabilir mi? Dikkate değerdir: 1973 seçimlerinden önce İsviçre'de bulunan Erbakan, teminatla Türkiye'ye getirilerek, yeni kurulan MSP'nin başına getirilmiştir. Acaba, neden?)
4- Türkiye, 12 Aralık 1976'da Sovyetler Birliği ile 13 büyük proje'yi kapsayan ikinci Teknik ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma Türkiye'yi, 12 Eylül 1980 İhtilâli’ne götüren sürecin başlangıcı olabilir mi? 1977 ve 1978 yıllarında Türkiye, çok büyük bir kaos ortamına sürüklenmiştir. 1969 14 Ekim ara seçimleri ve Senato üçte bir yenileme seçimleri, siyasetin tekrar istikrara kavuşacağının ve radikal partilerin tasfiye edileceğinin ve de iki büyük siyasi partiye dayalı sistemin yeniden yerleşeceğinin işaretini vermişti. İhtilâl olmasaydı, Haziran 1981'de yapılacak seçimlerde Adalet Partisi tekrar iktidara gelecekti ve radikal partiler tasfiye edilecekti. Bu gerçek, ABD'yi rahatsız etmiş olamaz mı?
5- 12 Eylül sonrası, Türkiye'nin hedeflerini unuttuğu ve iddiasını kaybettiği bir dönemdir. Ekonomisini ve dış siyasetini tam anlamıyla Amerika'ya endekslediği bir gerçektir. Türkiye, İç ve dış borç bataklığına saplanarak, sömürge ülkesi haline gelmiştir. Araştırılmaya değmez mi?
Karşılıklı görüşmek dileğiyle saygılarımı sunarım.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Melih Aşık’ın cevabı:
Sayın Hüsnü Akıncı
Gazeteci ve yazarlara gönderdiğiniz isabetli uyarı ve yorumları dikkatle okuyorum
Çoğunlukla katılıyorum
Bu arada can sıkıntısından olsa gerek... Zaman zaman bana iki üç yıl önce gönderdiğiniz mektupları tekrar servise koyuyorsunuz...
Bunun anlamını henüz çözmüş değilim
Üstelik bunlar aktüel konular da değil
Örneğin 2007 de bana gönderdiğiniz bu mektup, DP ve AP'nin ABD yanlısı sağcı partiler olduğuna ilişkin yazımla ilgili.
Bu konudaki yorumumu yanlış bulmuşsunuz ama kendiniz de ortaya sorudan başka argüman koymamışsınız.
Mesela :
"Menderes'in 1957'den itibaren Sovyetler Birliği ile temasa geçmesinin gerçek sebebi neydi ve bu arayışın siyasî neticesi, ne olmuştur?"
1960 ihtilalinin başlangıç noktasını Moskova gezisine bağlayanlar vardır
İyi de.. ABD bir Moskova ziyaretine bile tahammül edemiyor, bu yüzden Menderes'i deviriyorsa daha önceki 7 yılda tam bir bağımlılık sergilendiği anlamına gelmez mi?
İplerin sıkıca Washington a bağlandığını göstermiyor mu?
ABD bir geziyle Türkiye'nin NATO dan çıkıp Warşova Pakina bağlanacağı gibi düşüncelere kapılacak kadar basiretsiz mi?
Elbet ipleri ABD ye ilk bağlayan Menderes değil İnönü'dür. Menderes ve Bayar civataları sıkılaştırmıştır. O dönemde bütün bakanlıklarda Amerikalı uzmanlar çalışmaya başladı. Tarım, sanayi vs politikalarını ABD saptıyordu. Milli Eğitim'in nasıl Amerikanlaştırıldığı Fakir Baykurt ve benzeri yazarlarca anlatılmıştır.
Menderes'in devrilmesinin sebebi ülkeyi yönetemez hale gelmesidir.
Amerika onu bu yüzden gözden çıkarmıştır.
ABD kaybeden ya da kaybedecek ata bahis oynamaz.
Demirel'e gelince...
Sovyetlerle yaptığı proje anlaşmalarında ABD'yi rahatsız edecek bir yön yoktur.
12 Mart ve 12 Eylül darbelerinde Demirel devrilmiş midir?
Yoksa kurtarılmış mıdır?
Tartışılır.
Her iki darbe öncesinde Demirel zaten devrilecek noktadaydı.
Her iki darbede Demirel aşağı indirilmiş, ülkede sol temizlenmiş, demokrasiye şal örtülmüş, Demirel'in yeniden iktidara tırmanmasına izin verilmiştir.
Ordu, ABD eliyle, Demirel'e iki kez dikenli gül bahçesi temin etmiştir.
Gençleri, aydınları, yurtseverleri ordu temizlemiş, Demirel'e çalışmıştır.......
Siz dürbünün tersiyle bakıyorsunuz olaylara
Ya da sağ dürbünle baktığınız için yanlış görüyorsunuz.
Sizdeki bu Demirel ve Menderes sevgisi sizi yanlış yönlere sürüklüyor.
Saygılarımla
Melih aşık
(Bu cevabımı da sitenize koyabilirsiniz...Bir de karşı görüş bulunsun)
Melih Aşık’a cevap:
Sayın Melih Aşık;
Eski tarihli yazımı göndermemde bir kasıt yoktur; 60 sene zarfında değişen bir şeyin olmadığını; bulunduğumuz coğrafyanın önemi ve özellikleri sebebiyle Türkiye'nin maruz kaldığı husumetlerin ödettiği ağır bedelleri vurgulamak istedim.
Kim ne derse ve kim nasıl yorumlarsa yorumlasın; bugün Türkiye bir müstemleke ülkesi ve Türk milleti de bir müstemleke ülkesi haline gelmek üzeredir. Zaten iktisadî bağımsızlıklarını kaybeden ülkelerin varlıklarını korumaları; tam anlamıyla hür ve demokrat bir ülke olmaları imkânsızdır. Bu gerçeği gören, kabullenen ve tavır koyanların sayısının çok az olduğunu, basının kıymetli bir yazarı olmanız hasebiyle herkesten fazla bildiğinize inanmaktayım.
İç ve dış siyasetimiz başkalarının etkisinden kurtarılmadığı sürece de, gelecekteki kayıplarımız çok daha fazla olacaktır.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Melih Aşık’tan cevap:
Sayın Akıncı
Ne ilgisi var bir önceki mektubunuzla bu ikinci mektubunuzu anlamadım.
Siz beni Özal döneminden hatta daha eskiden beri tanıyorsunuz
Çizgimi gayet iyi biliyorsunuz
Çünkü yıllarca bizlere mektup yazdınız
Biz de zaman zaman o mektupları yayınlamışızdır.
AP ve DP'li olmanıza rağmen ben sizi dürüst bir çizgide görürüm
Emin Çölaşan da sık sık mektuplarınızı o yüzden yayınlamıştır.
AP ciliğinizi DP ciliğinizi Menderesci ve Demirelciliğinizi de dürüstlüğünüze bakarak görmezden gelmişizdir.
Biz bu düşünceler içindeyken siz hangi düşünceler içindesiniz anlamadım
Yaşlılık belirtisi mi? Yoksa Hasan Cemal, Cengiz Çandar, Derya Sazak'a falan yazdığınız mektuplara denge mi kuruyorsunuz?
Benim çizgim açık
Sizin çizginize gelince
Demirelci Menderesci bir çizgiyi tartışmaya bile gerek görmem.
Saygılarımla
Melih Aşık
(Bana yazdığınız eski mektupları elinizdeki adreslere göndermekte serbestsiniz
Ama asgari centilmenlik benim size yazdığım cevapları da aynı adreslere göndermenizi ve blog sitenize koymanızı gerektirir)
Melih Aşık’a cevap:
Sayın Aşık;
Sizin çizginizi, yıllardan beri gayet iyi biliyorum ve her gün hiç aksatmadan yazılarınızı beğenerek okuyorum. Sizi, siyasî görüşlerinize göre asla değerlendirmedim. Benim için önemli olan; sizin düzgün, kimseye eğilmeyen ve doğruları söylemekten çekinmeyen kişiliğinizdir.
Evet belirttiğiniz gibi benim siyasî görüşüm, DP ve AP çizgisindedir. Ama, hiçbir zaman körü körüne liderlere bağlı ve onları hatasız gören bir fanatik partili olmadım. Ancak; Batı Trakya'dan geldiğim 1954 yılından beri merak ettiğim için, Türk Siyasî tarihini gayet iyi inceledim; olayları, his terazinde değil akıl, mantık ve ilim terazisinde tartarak değerlendirdim. Bu sayede de; Tarihin, olayları anlatan bir bilim olmadığını; olayların cereyan ettiği zamandaki tarihî, siyasî, iktisadî ve askerî gelişmeleri inceleyen ve irdeleyen bir bilim olduğunu çok iyi öğrendim.
Bir kişiyi, siyasî mensubiyetine göre değerlendirmeyi, hayatımın hiçbir safhasında aklımdan dahî geçirmedim. Benim nazarımda sözün kimin tarafından söylendiği değil, doğru olup, olmadığıdır. Bu bakımdan her dönemi, müspet ve menfî yönleriyle incelemeyi, irdelemeyi ve değerlendirmeyi tercih ettim.
Saygılarımla.
Dış etkilerin yönlendirdiği Türkiye.
Sayın Melih Aşık
Milliyet Gazetesi Yazar
İstanbul 26 Aralık 2007
Sayın Aşık;
26 Aralık 2007 tarihli yazınızın "Cumhuriyet" bölümünü okudum. Elbette ki; Devletimizin adı, "TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ" dir. Devlet, bir kavramdır. İlmî tarifi de; "Bir hükümet idaresindeki siyasî topluluk" şeklindedir. Bir devletin nizamı ve intizamı; kurum, kuruluş ve fertlerin tutum ve davranışlarına tabîdir. Açık ifade edeyim: Her kurum ve kuruluş ve de her fert, ANA KAİDELERE ve ANA BELGELERE göre işleyen bir DEVLET ve işleyen bir REJİM arayışında olursa ve REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşırsa; vatandaşlık hak ve görevlerinin bilincinde olursa; o devlet, yücelir. Aksi olursa; o devlet, batar.
Şimdi, bu ana çerçeve kapsamında eleştirimi yapıyorum: Halkı aydınlatıp yönlendirmekle görevli aydınların, yazarların, edip ve şairlerin, bilim adamlarının, siyaset ve devlet adamlarının yükümlü oldukları görevlerini yerine getirebilmeleri için; Türkiye'yi ve Türk milletini iyi tanımaları, tarih ve coğrafya bilmeleri, dünya siyasî tarihini irdelemesini başarmaları ve dünya coğrafyasında Türkiye'nin konumunun önemini anlamaları şarttır.
Eğer bu yapılmazsa; halihazır yaşayanlarla gelecek nesiller, bilgisiz kalırlar ve yanlış yönlendirilirler. O zaman siyasi mülâhazalar galip gelir; toplum 'bizden olanlar' ve 'bizden olmayanlar' şeklinde bölünür. Bu, öylesine tehlikeli bir durumdur ki; Ülkenin siyasetini de bozar; övülmesi gerekenler kötülenir, kötülenmesi gerekenler övülür.
Yıllardan beri yazılarınızı, dikkatle okuyan bir okuyucunuzum. Zaman, zaman gerçeklerden uzaklaşarak, yanlış yorumlar da yapmaktasınız. Böyle bir yanlışlığı, bugün de yapmışsınız. Şöyle ki; Her zaman olduğu gibi Demokrat Parti ile Adalet Partisi'ni, ABD yanlısı göstermişsiniz ve bu partilerin kitle partisi olduklarını görmezden gelerek, sağcı partiler olduklarını beyan etmişsiniz. Acaba, öyle midir? Bu yazımda, görüş bildirmeden, araştırma yapabilmeniz için, bazı sorular soracağım:
1- 1954 yılında Balkan Paktı, 1955 Şubatı'nda Bağdat Paktı imzalanmamış olsaydı; Türkiye'yi, 27 Mayıs 1960 İhtilâli'ne götüren süreç başlatılır mıydı? (6-7 Eylül 1955 olaylarının sebebini de, bu kapsamda araştırmalısınız).
2- Menderes'in 1957'den itibaren Sovyetler Birliği ile temasa geçmesinin gerçek sebebi neydi ve bu arayışın siyasî neticesi, ne olmuştur?
3- Türkiye, Şubat 1967'de Sovyetler Birliği ile 7 Büyük projeyi kapsayan Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma, Türkiye'yi, 12 Mart müdahalesine götüren sürecin başlangıcı olabilir mi? (Dikkat edilirse; 67 Şubat ortalarından itibaren milliyetçi söylemli ve din eksenli iki siyasî hareket başlatılmıştır. Bu hareketlerin Rusya ile yapılan anlaşma ile ilgisi olabilir mi? Dikkate değerdir: 1973 seçimlerinden önce İsviçre'de bulunan Erbakan, teminatla Türkiye'ye getirilerek, yeni kurulan MSP'nin başına getirilmiştir. Acaba, neden?)
4- Türkiye, 12 Aralık 1976'da Sovyetler Birliği ile 13 büyük proje'yi kapsayan ikinci Teknik ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma Türkiye'yi, 12 Eylül 1980 İhtilâli’ne götüren sürecin başlangıcı olabilir mi? 1977 ve 1978 yıllarında Türkiye, çok büyük bir kaos ortamına sürüklenmiştir. 1969 14 Ekim ara seçimleri ve Senato üçte bir yenileme seçimleri, siyasetin tekrar istikrara kavuşacağının ve radikal partilerin tasfiye edileceğinin ve de iki büyük siyasi partiye dayalı sistemin yeniden yerleşeceğinin işaretini vermişti. İhtilâl olmasaydı, Haziran 1981'de yapılacak seçimlerde Adalet Partisi tekrar iktidara gelecekti ve radikal partiler tasfiye edilecekti. Bu gerçek, ABD'yi rahatsız etmiş olamaz mı?
5- 12 Eylül sonrası, Türkiye'nin hedeflerini unuttuğu ve iddiasını kaybettiği bir dönemdir. Ekonomisini ve dış siyasetini tam anlamıyla Amerika'ya endekslediği bir gerçektir. Türkiye, İç ve dış borç bataklığına saplanarak, sömürge ülkesi haline gelmiştir. Araştırılmaya değmez mi?
Karşılıklı görüşmek dileğiyle saygılarımı sunarım.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Milliyet Gazetesi Yazar
İstanbul 26 Aralık 2007
Sayın Aşık;
26 Aralık 2007 tarihli yazınızın "Cumhuriyet" bölümünü okudum. Elbette ki; Devletimizin adı, "TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ" dir. Devlet, bir kavramdır. İlmî tarifi de; "Bir hükümet idaresindeki siyasî topluluk" şeklindedir. Bir devletin nizamı ve intizamı; kurum, kuruluş ve fertlerin tutum ve davranışlarına tabîdir. Açık ifade edeyim: Her kurum ve kuruluş ve de her fert, ANA KAİDELERE ve ANA BELGELERE göre işleyen bir DEVLET ve işleyen bir REJİM arayışında olursa ve REJİME ve DEVLETE sahiplilik BİLGİ ve ŞUURU taşırsa; vatandaşlık hak ve görevlerinin bilincinde olursa; o devlet, yücelir. Aksi olursa; o devlet, batar.
Şimdi, bu ana çerçeve kapsamında eleştirimi yapıyorum: Halkı aydınlatıp yönlendirmekle görevli aydınların, yazarların, edip ve şairlerin, bilim adamlarının, siyaset ve devlet adamlarının yükümlü oldukları görevlerini yerine getirebilmeleri için; Türkiye'yi ve Türk milletini iyi tanımaları, tarih ve coğrafya bilmeleri, dünya siyasî tarihini irdelemesini başarmaları ve dünya coğrafyasında Türkiye'nin konumunun önemini anlamaları şarttır.
Eğer bu yapılmazsa; halihazır yaşayanlarla gelecek nesiller, bilgisiz kalırlar ve yanlış yönlendirilirler. O zaman siyasi mülâhazalar galip gelir; toplum 'bizden olanlar' ve 'bizden olmayanlar' şeklinde bölünür. Bu, öylesine tehlikeli bir durumdur ki; Ülkenin siyasetini de bozar; övülmesi gerekenler kötülenir, kötülenmesi gerekenler övülür.
Yıllardan beri yazılarınızı, dikkatle okuyan bir okuyucunuzum. Zaman, zaman gerçeklerden uzaklaşarak, yanlış yorumlar da yapmaktasınız. Böyle bir yanlışlığı, bugün de yapmışsınız. Şöyle ki; Her zaman olduğu gibi Demokrat Parti ile Adalet Partisi'ni, ABD yanlısı göstermişsiniz ve bu partilerin kitle partisi olduklarını görmezden gelerek, sağcı partiler olduklarını beyan etmişsiniz. Acaba, öyle midir? Bu yazımda, görüş bildirmeden, araştırma yapabilmeniz için, bazı sorular soracağım:
1- 1954 yılında Balkan Paktı, 1955 Şubatı'nda Bağdat Paktı imzalanmamış olsaydı; Türkiye'yi, 27 Mayıs 1960 İhtilâli'ne götüren süreç başlatılır mıydı? (6-7 Eylül 1955 olaylarının sebebini de, bu kapsamda araştırmalısınız).
2- Menderes'in 1957'den itibaren Sovyetler Birliği ile temasa geçmesinin gerçek sebebi neydi ve bu arayışın siyasî neticesi, ne olmuştur?
3- Türkiye, Şubat 1967'de Sovyetler Birliği ile 7 Büyük projeyi kapsayan Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma, Türkiye'yi, 12 Mart müdahalesine götüren sürecin başlangıcı olabilir mi? (Dikkat edilirse; 67 Şubat ortalarından itibaren milliyetçi söylemli ve din eksenli iki siyasî hareket başlatılmıştır. Bu hareketlerin Rusya ile yapılan anlaşma ile ilgisi olabilir mi? Dikkate değerdir: 1973 seçimlerinden önce İsviçre'de bulunan Erbakan, teminatla Türkiye'ye getirilerek, yeni kurulan MSP'nin başına getirilmiştir. Acaba, neden?)
4- Türkiye, 12 Aralık 1976'da Sovyetler Birliği ile 13 büyük proje'yi kapsayan ikinci Teknik ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması imzalamıştır. Bu anlaşma Türkiye'yi, 12 Eylül 1980 İhtilâli’ne götüren sürecin başlangıcı olabilir mi? 1977 ve 1978 yıllarında Türkiye, çok büyük bir kaos ortamına sürüklenmiştir. 1969 14 Ekim ara seçimleri ve Senato üçte bir yenileme seçimleri, siyasetin tekrar istikrara kavuşacağının ve radikal partilerin tasfiye edileceğinin ve de iki büyük siyasi partiye dayalı sistemin yeniden yerleşeceğinin işaretini vermişti. İhtilâl olmasaydı, Haziran 1981'de yapılacak seçimlerde Adalet Partisi tekrar iktidara gelecekti ve radikal partiler tasfiye edilecekti. Bu gerçek, ABD'yi rahatsız etmiş olamaz mı?
5- 12 Eylül sonrası, Türkiye'nin hedeflerini unuttuğu ve iddiasını kaybettiği bir dönemdir. Ekonomisini ve dış siyasetini tam anlamıyla Amerika'ya endekslediği bir gerçektir. Türkiye, İç ve dış borç bataklığına saplanarak, sömürge ülkesi haline gelmiştir. Araştırılmaya değmez mi?
Karşılıklı görüşmek dileğiyle saygılarımı sunarım.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Sihirli kutu Televizyon.
Sayın Fehmi KORU,
Sayın Derya SAZAK,
Sayın Mustafa ERDOĞAN,
Sayın Fuat KEYMAN,
TRT-1 Televizyonu,
“POLİTİK AÇILIM PROGRAMI. 13 Aralık 2009
Aylardan beri Türkiye’nin gündemini işgâl eden ve adına ne denirse densin; KÜRT AÇILIMI konusu hakkında, kamuoyunu bilgilendirici, aydınlatıcı net bilgiler vermediğiniz sürece, bütün yorumlarınızı, hayalî ve his ürünü olarak kabul etmek zorundayız.
Lütfen açık olunuz:
Kürt açılımı konusunda ne yapılmalıdır?
DTP ve PKK, gerçekten Kürt kökenli vatandaşlarımızın haklarını korumak için mi çalışmaktadırlar?
Kürt kökenli vatandaşlarımızın ne kadarı DTP ve PKK’yı onaylamaktadır?
PKK, işin başında ve bugüne kadar, Kürt kökenli vatandaşlarımızı, yaşlarına ve konumlarına bakmaksızın katletmiş ve yaylalardan, mezralardan ve dağlardan kovmuştur ve de halkı, silâhlı tehditle baskı altına almıştır. PKK, bu faaliyetlerini, Kürt kökenli vatandaşlarımızın haklarını savunmak için mi yapmıştır?
İktidar, bu açılımla ilgili olarak bir program ortaya koymamıştır. Hem iktidar ve hem de devletin zirvesinde oturan Cumhurbaşkanı Gül, “Çok güzel şeyler olacaktır.” gibi üstü kapalı ifadelerle his ve heyecanı canlı tutmaya çalışmışlardır. Programı belli olmayan ve nelerin yapılacağı bilinmeyen konularda, muhalefetten beklenen destek nedir?
Koyduğu kanunları yürütemeyen devlete, “DEVLET”; koyduğu kuralları yürütemeyen kurumlara “KURUM” denemeyeceğine göre; Anayasa Mahkemesi’nin kararını, hangi ölçülerele değerlendiriyorsunuz veya eleştiriyorsunuz?
En önemlisi: Ülkemizde meydana gelen huzur bozucu, birlik ve beraberliğimizi ortadan kaldırıcı ve üniter yapımızı hedef alıcı olayların, provokasyonların, anarşi ve terörün DIŞ BAĞLANTILARI nelerdir? ABD, İngiltere ve İsrail, bu işin neresindedir? Bu büyük belâyı, başımıza kimler ve niçin sarmışlardır?
Acaba; ABD, İngiltere ve İsrail, Türkiye’de bir Türk-Kürt çatışması meydana getirmek mi istemektedirler? Hep bir ağızdan “Silâhlar sussun!” sloganı atıldığına göre; silâhları kim bırakacaktır? PKK, hangi şartlarda silâhlı mücadeleden vazgeçecektir? Ayrı bir devlet karşılığı mı, bir federasyon veya özerk bölge oluşturulması karşılığı mı silâhlı mücadeleden vazgeçecektir?
Kürt meselesi olarak sunulan meselenin çözümü, neyi amaçlamaktadır?
Sayın Program yapımcısı ve konuklar;
Devletin en önemli kurumu olan TRT kanalında program yaptığınıza göre; bu sorulara açık cevaplar vererek, halkı doğru bilgilendirmek, düzgün bir kamuoyu oluşturmak ve doğru istikamete sevk etmek zorundasınız.
“Barışçı bir çözüm” sözcüğünü kullanırken; halkın ne düşündüğünü dikkate almadan, ahkâm kesmeyi bırakmalısınız.
Her sözünüz ve her yorumunuz vatanî bir gerekçeye ve hizmet arzusuna dayanmalıdır. Başkalarının istek, çıkar ve hedeflerine göre değil de; Türkiye’nin çıkarları, hedefleri doğrultusunda yorum yapmalısınız. Unutmayınız:
Türkiye, sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı içersinde geçirebileceği 15-20 yıllık bir zaman dilimini yakalayabilseydi; bugün, dünya üzerinde çok güçlü bir Türkiye olurdu. Ne yazık ki; iç ve dış odakların meydana getirdiği husumetler, Türkiye’ye bu fırsatı vermemiştir.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Sayın Derya SAZAK,
Sayın Mustafa ERDOĞAN,
Sayın Fuat KEYMAN,
TRT-1 Televizyonu,
“POLİTİK AÇILIM PROGRAMI. 13 Aralık 2009
Aylardan beri Türkiye’nin gündemini işgâl eden ve adına ne denirse densin; KÜRT AÇILIMI konusu hakkında, kamuoyunu bilgilendirici, aydınlatıcı net bilgiler vermediğiniz sürece, bütün yorumlarınızı, hayalî ve his ürünü olarak kabul etmek zorundayız.
Lütfen açık olunuz:
Kürt açılımı konusunda ne yapılmalıdır?
DTP ve PKK, gerçekten Kürt kökenli vatandaşlarımızın haklarını korumak için mi çalışmaktadırlar?
Kürt kökenli vatandaşlarımızın ne kadarı DTP ve PKK’yı onaylamaktadır?
PKK, işin başında ve bugüne kadar, Kürt kökenli vatandaşlarımızı, yaşlarına ve konumlarına bakmaksızın katletmiş ve yaylalardan, mezralardan ve dağlardan kovmuştur ve de halkı, silâhlı tehditle baskı altına almıştır. PKK, bu faaliyetlerini, Kürt kökenli vatandaşlarımızın haklarını savunmak için mi yapmıştır?
İktidar, bu açılımla ilgili olarak bir program ortaya koymamıştır. Hem iktidar ve hem de devletin zirvesinde oturan Cumhurbaşkanı Gül, “Çok güzel şeyler olacaktır.” gibi üstü kapalı ifadelerle his ve heyecanı canlı tutmaya çalışmışlardır. Programı belli olmayan ve nelerin yapılacağı bilinmeyen konularda, muhalefetten beklenen destek nedir?
Koyduğu kanunları yürütemeyen devlete, “DEVLET”; koyduğu kuralları yürütemeyen kurumlara “KURUM” denemeyeceğine göre; Anayasa Mahkemesi’nin kararını, hangi ölçülerele değerlendiriyorsunuz veya eleştiriyorsunuz?
En önemlisi: Ülkemizde meydana gelen huzur bozucu, birlik ve beraberliğimizi ortadan kaldırıcı ve üniter yapımızı hedef alıcı olayların, provokasyonların, anarşi ve terörün DIŞ BAĞLANTILARI nelerdir? ABD, İngiltere ve İsrail, bu işin neresindedir? Bu büyük belâyı, başımıza kimler ve niçin sarmışlardır?
Acaba; ABD, İngiltere ve İsrail, Türkiye’de bir Türk-Kürt çatışması meydana getirmek mi istemektedirler? Hep bir ağızdan “Silâhlar sussun!” sloganı atıldığına göre; silâhları kim bırakacaktır? PKK, hangi şartlarda silâhlı mücadeleden vazgeçecektir? Ayrı bir devlet karşılığı mı, bir federasyon veya özerk bölge oluşturulması karşılığı mı silâhlı mücadeleden vazgeçecektir?
Kürt meselesi olarak sunulan meselenin çözümü, neyi amaçlamaktadır?
Sayın Program yapımcısı ve konuklar;
Devletin en önemli kurumu olan TRT kanalında program yaptığınıza göre; bu sorulara açık cevaplar vererek, halkı doğru bilgilendirmek, düzgün bir kamuoyu oluşturmak ve doğru istikamete sevk etmek zorundasınız.
“Barışçı bir çözüm” sözcüğünü kullanırken; halkın ne düşündüğünü dikkate almadan, ahkâm kesmeyi bırakmalısınız.
Her sözünüz ve her yorumunuz vatanî bir gerekçeye ve hizmet arzusuna dayanmalıdır. Başkalarının istek, çıkar ve hedeflerine göre değil de; Türkiye’nin çıkarları, hedefleri doğrultusunda yorum yapmalısınız. Unutmayınız:
Türkiye, sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı içersinde geçirebileceği 15-20 yıllık bir zaman dilimini yakalayabilseydi; bugün, dünya üzerinde çok güçlü bir Türkiye olurdu. Ne yazık ki; iç ve dış odakların meydana getirdiği husumetler, Türkiye’ye bu fırsatı vermemiştir.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
12 Aralık 2009 Cumartesi
Tek adam sevdalılarının dikkatlerine
Sayın Ertuğrul ÖZKÖK
Hürriyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 11 Ocak 1991
Sayın ÖZKÖK;
11 Ocak 1991 tarihli yazınızı büyük bir dikkatle okudum. Söz konusu yazınızın bir bölümünde, şöyle demektesiniz:
“Oysa; Saddam’ın, gücünü güney cephesinde yoğunlaştırdığı takdirde, petrol sahalarına büyük bir zarar vermesi ihtimâli vardır. Bu da, dünya ekonomik konjonktürünü, olumsuz yönde etkiler.
Bu değerlendirmelerin ışığında Çankaya’nın politikası, şöyle özetleniyor:
“Türkiye, savaşa girmeden, savaşa girmiş gibi prim toplamalıdır.”
Bunun temelde, İsmet İnönü’nün İkinci Dünya Savaşı’nda uyguladığı politikadan ne farkı var?
Kanaatimce temel çizgileri aynıdır. Ancak; bugünkü politikada, Türkiye’yi savaş dışında tutabilmek, gerçekten daha zordur. Dolayısıyla bu politika, daha risklidir.
Ama, riski büyük olan politikaların, priminin de büyük olması gerekmez mi?”
Şimdi, Merak ediyorum:
Ortaya attığınız bu görüşler, acaba, kendi görüşleriniz midir? Yoksa, size yapılan telkinler doğrultusunda empoze edilen görüşler midir?
Kendi görüşleriniz bu doğrultudaysa; yanıldığınızı hatırlatmak isterim. Zîra; “Çankaya’nın politikası” diye ifade ettiğiniz politika, yani; Çankaya’nın tasarrufları, parlâmenter sistemimizin kurallarına, geleneğine ve ruhuna uygun değildir. Karar kıldığımız sistemin işleyişi, herhalde, tek kişinin çabalarıyla olabilecek bir iş değildir. Tek kişi, devlet başkanı da olsa, koskoca bir ülkenin gündemini saptayamaz.
6 Aralık 1990 tarihinde, “DOĞAN GÜREŞ, BOŞ KARARNAMEYLE ATANDI” diyen sizsiniz. Bu iddianıza 24 Aralık 1990 tarihinde de;
“ÜLKEYİ ALTI YIL BÖYLE YÖNETTİK” diye cevap veren, TURGUT ÖZAL’dır.
İtiraflarla sabit olan bu durumu, PARLÂMENTER SİSTEMİMİZİN kurallarına uygun buluyor musunuz?
Körfez Krizi sebebiyle Türkiye’nin ortaya koyduğu tavrı da belirsizdir. Değişen havaya göre şekillenmiştir. Çelişkili tutarsızlıklar vardır. Hattâ, Amerika ile beraber plânlandığına dair önemli belirtiler vardır. Sıra ile gözden geçirelim:
1- Şubat 1990’da ÖZAL, Amerika’ya gitmiş ve Başkan Bush ve Baker’la özel bir görüşme yapmıştır. Ki; bu seyahate, Dışişleri Bakanı iştirak ettirilmemiştir. Gelişmeler, Mesut Yılmaz’ın istifasına neden olmuştur.
Bu gizli ve ikili görüşmelerde, Irak ve Saddam konuşulmuştur. Bunu da; “Ben haklı çıktım. Daha geçen yılbaşında, Başkan Bush ve Baker’i uyarmıştım.” demek suretiyle, bizzat Özal itiraf etmiştir.
2- Ortadoğu krizinden, yani Saddam’ın Kuveyt’e saldırmasından iki ay önce Korkut Özal, Ortadoğu’daki bütün işlerini tasfiye etmiştir. Korkut Özal, müneccim olmadığına göre, Körfez Krizinin çıkacağını biliyordu demektir.
3- Necati Doğru, 17 Ağustos 1990 tarihli yazısının bir bölümünde, şöyle demektedir:
“Maxwell, Saddam’ın saldırısından 10 gün önce Türk Gazetecisi Emil Edip Öymen’e şöyle demişti:
“Türkiye’ye Boğazların bekçisi olmak dışında, yeni bir amaç gerekiyor. Bence bu amaç; Ortadoğu’da kalıcı bir barış sağlanması için, Türkiye’nin ABD, Mısır, Suudî Arabistan ve hatta kim bilir, belki SURİYE arasında bir rol oynamasıdır.”
Maxwell de, bir müneccim olmadığına göre; demek ki, Körfez Krizi, önceden plânlanmış bir krizdir.
Nitekim Amerikan Kaynaklı araştırmalar da, bu iddiayı ortaya atmış ve deliller ortaya koymuştur.
Bu iddialar doğruysa;
Amerika, önce Saddam’la krizi başlatmış; önceden plânladığı şekilde şimdi de, Türkiye vasıtasıyla birtakım çözüm yolları aramaktadır.
Bu krizin ve geçen zamanın doğuracağı siyasî, iktisadî ve askerî neticelerinin, kimlerin işine yarayacağı, kimlerin de zararına olacağı, hiç şüphesiz, önceden hesap edilmiştir. Şu anda bilinen durum bellidir:
Amerika Körfez’e yerleşmiş ve petrolü, kontrolüne geçirmiştir.
Irak’a komşu olan bütün ülkeler, iktisaden büyük zarara uğramıştır. Japonya, Birleşik Almanya ve diğer Ortakpazar ülkeleri zarar görecek ve Amerika’nın lehine, rekabet güçlerini kaybedeceklerdir.
Amerika’nın Ortadoğu’da, İsrail’den güçlü bir devlet istemediği gerçeği, bir defa daha ispatlanmıştır.
Amerika, akşamdan alınan ilhamlarla ertesi gün idare edilen bir ülke değildir. Berlin duvarının yıkılacağını, duvarın yıkıldığı gün öğrenen bir ülke de hiç değildir. Belki; Berlin duvarının yıkılacağını, on sene evvelinden biliyordu veya bunun plânlamasını yapmıştır.
Sayın ÖZKÖK;
Biz vatandaşlar, her şeyin açık konuşulmasını ve seçtiğimiz sistemin, tam olarak işletilmesini istiyoruz. Meclis, Hükümet ve Devletin Kurumları, devre dışına çıkarılmamalıdır. Yani; PARLÂMENTER DEMOKRASİMİZ, ANA KAİDELERE VE ANA BEKGELERE göre işletilmelidir. Bizim için hayrın ve şerrin miktarı önemli değildir; vasfı, çok önemlidir. Riski büyük olan politikanın priminin de büyük olacağı düşüncesi, sistemi belirsiz, hatta, aşiretle idare edilen ülkeler için geçerlidir.
Türk milleti, kaderini tesadüflere terk edemeyecek derecede bir devlet şuurunun sahibidir. Zaten bu özelliği sebebiyle tarih boyunca devlet olabilmesini başarmıştır. Kaldı ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yönünün adı, daha işin başında konmuştur.
Bir basın mensubu olarak size düşen görev; Türk milletinin, işin başında razı olduğu idare tarzını, büyük bir inançla savunmaktır. Belki hatırlarsınız:
80’li yılların başında, günün İspanya Başbakanı Felippe Gonzales, İngiltere’de yapılan bir demokrasi sempozyumunda, “Basının tutum ve davranışları sebebiyle İspanya’ya demokrasi, yirmibeş yıl geç geldi” demiştir.
O kadar akıllı ve sağduyulu davranmalısınız ki; pişmanlık ifade eden bu tür biz sözü, bizim ülkemizde hiç kimse söylememelidir.
Nasıl, kendinize güvenebiliyor musunuz?
Herkes, taşa çarptığı zaman başının acıyacağını bilir. Hüner; başı, taşa çarptırmamaktır.
Yoksa, “Başımı şu taşa çarpsam, acaba acır mı?” diye tecrübeye kalkışmak, büyük bir gaflet olur ve aydının şanına yakışmaz. Bu hal; menfaat karşılığı bahse giren maceraperestlere yakışır.
Gerçekleri savunduğumu ve kimseyi incitmek niyetinde olmadığımı bilmenizi isterim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Hürriyet Gazetesi Yazarı
İstanbul 11 Ocak 1991
Sayın ÖZKÖK;
11 Ocak 1991 tarihli yazınızı büyük bir dikkatle okudum. Söz konusu yazınızın bir bölümünde, şöyle demektesiniz:
“Oysa; Saddam’ın, gücünü güney cephesinde yoğunlaştırdığı takdirde, petrol sahalarına büyük bir zarar vermesi ihtimâli vardır. Bu da, dünya ekonomik konjonktürünü, olumsuz yönde etkiler.
Bu değerlendirmelerin ışığında Çankaya’nın politikası, şöyle özetleniyor:
“Türkiye, savaşa girmeden, savaşa girmiş gibi prim toplamalıdır.”
Bunun temelde, İsmet İnönü’nün İkinci Dünya Savaşı’nda uyguladığı politikadan ne farkı var?
Kanaatimce temel çizgileri aynıdır. Ancak; bugünkü politikada, Türkiye’yi savaş dışında tutabilmek, gerçekten daha zordur. Dolayısıyla bu politika, daha risklidir.
Ama, riski büyük olan politikaların, priminin de büyük olması gerekmez mi?”
Şimdi, Merak ediyorum:
Ortaya attığınız bu görüşler, acaba, kendi görüşleriniz midir? Yoksa, size yapılan telkinler doğrultusunda empoze edilen görüşler midir?
Kendi görüşleriniz bu doğrultudaysa; yanıldığınızı hatırlatmak isterim. Zîra; “Çankaya’nın politikası” diye ifade ettiğiniz politika, yani; Çankaya’nın tasarrufları, parlâmenter sistemimizin kurallarına, geleneğine ve ruhuna uygun değildir. Karar kıldığımız sistemin işleyişi, herhalde, tek kişinin çabalarıyla olabilecek bir iş değildir. Tek kişi, devlet başkanı da olsa, koskoca bir ülkenin gündemini saptayamaz.
6 Aralık 1990 tarihinde, “DOĞAN GÜREŞ, BOŞ KARARNAMEYLE ATANDI” diyen sizsiniz. Bu iddianıza 24 Aralık 1990 tarihinde de;
“ÜLKEYİ ALTI YIL BÖYLE YÖNETTİK” diye cevap veren, TURGUT ÖZAL’dır.
İtiraflarla sabit olan bu durumu, PARLÂMENTER SİSTEMİMİZİN kurallarına uygun buluyor musunuz?
Körfez Krizi sebebiyle Türkiye’nin ortaya koyduğu tavrı da belirsizdir. Değişen havaya göre şekillenmiştir. Çelişkili tutarsızlıklar vardır. Hattâ, Amerika ile beraber plânlandığına dair önemli belirtiler vardır. Sıra ile gözden geçirelim:
1- Şubat 1990’da ÖZAL, Amerika’ya gitmiş ve Başkan Bush ve Baker’la özel bir görüşme yapmıştır. Ki; bu seyahate, Dışişleri Bakanı iştirak ettirilmemiştir. Gelişmeler, Mesut Yılmaz’ın istifasına neden olmuştur.
Bu gizli ve ikili görüşmelerde, Irak ve Saddam konuşulmuştur. Bunu da; “Ben haklı çıktım. Daha geçen yılbaşında, Başkan Bush ve Baker’i uyarmıştım.” demek suretiyle, bizzat Özal itiraf etmiştir.
2- Ortadoğu krizinden, yani Saddam’ın Kuveyt’e saldırmasından iki ay önce Korkut Özal, Ortadoğu’daki bütün işlerini tasfiye etmiştir. Korkut Özal, müneccim olmadığına göre, Körfez Krizinin çıkacağını biliyordu demektir.
3- Necati Doğru, 17 Ağustos 1990 tarihli yazısının bir bölümünde, şöyle demektedir:
“Maxwell, Saddam’ın saldırısından 10 gün önce Türk Gazetecisi Emil Edip Öymen’e şöyle demişti:
“Türkiye’ye Boğazların bekçisi olmak dışında, yeni bir amaç gerekiyor. Bence bu amaç; Ortadoğu’da kalıcı bir barış sağlanması için, Türkiye’nin ABD, Mısır, Suudî Arabistan ve hatta kim bilir, belki SURİYE arasında bir rol oynamasıdır.”
Maxwell de, bir müneccim olmadığına göre; demek ki, Körfez Krizi, önceden plânlanmış bir krizdir.
Nitekim Amerikan Kaynaklı araştırmalar da, bu iddiayı ortaya atmış ve deliller ortaya koymuştur.
Bu iddialar doğruysa;
Amerika, önce Saddam’la krizi başlatmış; önceden plânladığı şekilde şimdi de, Türkiye vasıtasıyla birtakım çözüm yolları aramaktadır.
Bu krizin ve geçen zamanın doğuracağı siyasî, iktisadî ve askerî neticelerinin, kimlerin işine yarayacağı, kimlerin de zararına olacağı, hiç şüphesiz, önceden hesap edilmiştir. Şu anda bilinen durum bellidir:
Amerika Körfez’e yerleşmiş ve petrolü, kontrolüne geçirmiştir.
Irak’a komşu olan bütün ülkeler, iktisaden büyük zarara uğramıştır. Japonya, Birleşik Almanya ve diğer Ortakpazar ülkeleri zarar görecek ve Amerika’nın lehine, rekabet güçlerini kaybedeceklerdir.
Amerika’nın Ortadoğu’da, İsrail’den güçlü bir devlet istemediği gerçeği, bir defa daha ispatlanmıştır.
Amerika, akşamdan alınan ilhamlarla ertesi gün idare edilen bir ülke değildir. Berlin duvarının yıkılacağını, duvarın yıkıldığı gün öğrenen bir ülke de hiç değildir. Belki; Berlin duvarının yıkılacağını, on sene evvelinden biliyordu veya bunun plânlamasını yapmıştır.
Sayın ÖZKÖK;
Biz vatandaşlar, her şeyin açık konuşulmasını ve seçtiğimiz sistemin, tam olarak işletilmesini istiyoruz. Meclis, Hükümet ve Devletin Kurumları, devre dışına çıkarılmamalıdır. Yani; PARLÂMENTER DEMOKRASİMİZ, ANA KAİDELERE VE ANA BEKGELERE göre işletilmelidir. Bizim için hayrın ve şerrin miktarı önemli değildir; vasfı, çok önemlidir. Riski büyük olan politikanın priminin de büyük olacağı düşüncesi, sistemi belirsiz, hatta, aşiretle idare edilen ülkeler için geçerlidir.
Türk milleti, kaderini tesadüflere terk edemeyecek derecede bir devlet şuurunun sahibidir. Zaten bu özelliği sebebiyle tarih boyunca devlet olabilmesini başarmıştır. Kaldı ki; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yönünün adı, daha işin başında konmuştur.
Bir basın mensubu olarak size düşen görev; Türk milletinin, işin başında razı olduğu idare tarzını, büyük bir inançla savunmaktır. Belki hatırlarsınız:
80’li yılların başında, günün İspanya Başbakanı Felippe Gonzales, İngiltere’de yapılan bir demokrasi sempozyumunda, “Basının tutum ve davranışları sebebiyle İspanya’ya demokrasi, yirmibeş yıl geç geldi” demiştir.
O kadar akıllı ve sağduyulu davranmalısınız ki; pişmanlık ifade eden bu tür biz sözü, bizim ülkemizde hiç kimse söylememelidir.
Nasıl, kendinize güvenebiliyor musunuz?
Herkes, taşa çarptığı zaman başının acıyacağını bilir. Hüner; başı, taşa çarptırmamaktır.
Yoksa, “Başımı şu taşa çarpsam, acaba acır mı?” diye tecrübeye kalkışmak, büyük bir gaflet olur ve aydının şanına yakışmaz. Bu hal; menfaat karşılığı bahse giren maceraperestlere yakışır.
Gerçekleri savunduğumu ve kimseyi incitmek niyetinde olmadığımı bilmenizi isterim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)