Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 29 Mart 2010
Sayın BAŞBKAN;
Partinizin Genel Merkezi’nde düzenlenen YEREL YÖNETİMLER SEMPOZİYUMU’nda yaptığınız konuşmanızı, büyük bir dikkatle dinledim. Konuşmanızın en dikkat çekici cümlesi;
“1982 Anayasa’sının değişmesi gerekmektedir. Bu, bizim keyfî olarak aldığımız bir karar değil, milletimizin emri doğrultusunda biz bu kararı aldık.” şeklindeki cümlenizdir.
İşte bu cümleniz; halkın efkârını karıştırmaya, siyasî mensubiyetine göre halkı zıtlaştırmaya yeterlidir. Zira; halk, bugüne kadar 1982 Anayasası’nın yüze yakın maddesinin değiştiğini; sadece 57. Hükümet tarafından 34 maddesinin değiştirildiğini bilmez. Ayrıca halk; “Temsilde adâlet, yönetimde istikrar” sözleriyle kimler tarafından aldatıldığını ve sistemin dışına itildiğini de düşünmez.
Hiç kimsenin ret etmeyeceği gerçek bellidir ve bütün siyasî heyetler tarafından bilinmektedir:
Yüce Türk Milleti, demokrasiye âşıktır ve Türkiye’nin tam anlamıyla HÜR VE DEMOKRAT bir ülke haline gelmesini arzu etmektedir. Ne var ki:
30 yıldan beri ülkeyi yönetenler, milletin bu arzusunu hiç dikkate almamışlar; halkı sistemin dışına iten ve siyasî parti liderlerini SEÇİLMİŞ DİKTATÖRLER konumuna getiren çarpık ve gerçek demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir modeli, zoraki olarak millete kabul ettirmişlerdir. Bu çarpık sistemi yürütenler, bu hususta halkın ne dediğini hiç dikkate almamışlardır ve halka, belirli zamanlarda siyasî parti liderlerinin veya parti üst yönetimlerin düzenledikleri listeleri sandığa atma görevi verilmişlerdir. Dolayısıyla bu çarpık modelde;
KUVVETLER AYRILIĞI İLKESİ ihlâl edilmiş ve DEVLETİN İŞLETİLİŞ BİÇİMİ bozulmuştur.
Sayın BAŞBAKAN;
Açık kalplilikle sormak zorundayım:
HALK, hiçbir siyaset adamanın dilinden düşürmediği bu MİLLÎ İRADE kavramının neresindedir? Halkın, gerçek anlamda HÜR İRADESİNİN TECELLİSİNE imkân tanınmadığı sürece; Türkiye, rahat ve huzura kavuşabilir mi, GERÇEK HEDEFLERİNİ gerçekleştirebilir mi? Bu şartlar altında; Türkiye’de, demokrasinin önündeki bütün engelleri kaldırmak ve gerçek demokrasinin gereğini yapmak mümkün olabilir mi? Bu çarpık sistemde; MUHALEFETİN yeri ve görevi nedir? MUHALEFET, iktidarların yaptıkları her şeyi kabullenmek zorunda mıdır? MUHALEFET, var sayılan Millî İradenin bir parçası değil midir ve mevcut sisteme göre seçilerek gelmiyor mu?
Bugün tartışma konusu yapılan ve Türkiye’nin BİR NUMARALI GÜNDEMİ haline getirilen YARGI REFORMU adı altındaki ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİNİN, HUKUK REFORMU ile bir alâkası var mıdır? Belli ki; asıl yapılmak istenen, YÜKSEK YARGININ yeniden şekillendirilmesidir. Bugün, iktidarın Meclis’teki SAYISAL ÜSTÜNLÜĞÜ belki bunu sağlayacaktır. Belki de bu husus, karmaşık ve doğruların üstünü örten bir HALK OYLAMSI ile gerçekleşecektir. Ama;
Yüksek Mahkemeler siyasetten arındırılmazsa; siyaseti, HUKUK SINIRLARINA kim veya hangi kurum çekecektir? Beraberinde adâleti getirmeyen kanunları, kim veya hangi kurum önleyecektir?
Hiç kimse, aksini iddia edemez:
İktidarınız, 7,5 yıl zarfında her istediğini gayet rahat bir şekilde yapabilmiştir. Devlet kadrolarının ve bağımsız kurulların oluşturulmasında engellerle karşılaşmamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi, YASAMA VE DENETLEME GÖREVİNİ, iktidarınızın iradesine bağlı bir şekilde yerine getirmiştir. Devletin, Belediyelerin ve Sosyal Dayanışma ve Yardım Vakfı’ın imkânları, gayet açık bir şekilde SİYASÎ AMAÇLI olarak kullanılmıştır. Yani DEVLET, bir PARTİ DEVLETİ haline getirilmiştir. Buna rağmen; övünseniz de, Türkiye’yi iyi idare edemediniz ve orta tabakanın erimesine engel olamadınız. Ağır borç yükü altında inleyen geniş halk kitlelerini, hiç dikkate almadınız. Yani; geniş halk kitlelerinin dertlerine eğilip, çareler getiremediniz.
Türkiye’nin kaynaklarını varlıklı kesimin refahı için kullandınız. “Rantlar yükselirse; refah ortadan kalkar” gerçeğini dikkate almadığınız için; geniş halk kitlelerini zora sokarak onları, kaderleriyle baş başa bıraktınız. Bu başarısızlığın faturasını da, ya muhalefete veya kimlerden oluştuklarını belirtmediğiniz ONLARA kesme gayretine girdiniz. Bugün dahî, hatırı sayılır bir miras devraldığınız ve “Özelleştirme” adı altında millî varlığımızı azalttığınız halde; “Bu taşın altına elimizi koymadık, bedenimizi koyduk. On yılların beceriksiz ve kötü idareleri, milletin çaresizliğine sebep olmuştur” diyerek, yine geçmişi kötülediniz.
Belki inanarak veya siyasî amaçlı olarak başkalarını eleştirebilirsiniz. Bu, siyasetin tabiatında vardır. Ama; Bu konuları, televizyon programlarına çıkarak kamuoyunun huzurunda muhalefet liderleriyle hiç tartışmadınız. Gerçekten Türkiye’yi iyi idare ettiğinize inanıyorsanız; muhalefet partilerinin liderleriyle bir tartışma programına niçin çık mıyorsunuz? Bu tartışmalar, sizin için büyük bir fırsat değil midir?
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
29 Mart 2010 Pazartesi
27 Mart 2010 Cumartesi
Biat mı, Gerçek Demokrasi mi?
Sayın Köksal TOPTAN
TBMM Bartın Üyesi
Ankara 17 Mart 2010
Sayın TOPTAN;
Olaylar karşısında hayrette kalıyorum ve fikren geçmişe seyahate çıkıyorum.
Uzun yıllardan beri siyasette bulunmanız ve önemli görevler deruhte etmeniz sebebiyle sessizliğinize ve duyarsızlığınıza şaşırıyorum.
2002 yılına kadar her konuda görüş bildiren, tavır koyan, yanlışları eleştiren, her fırsatta kamuoyuna sesini duyurmaya çalışan Köksal Toptan’ın yerini, sessiz, çekingen, beklentisi olan ve kamuoyunun karşısına çıkmaktan kaçınan bir Köksal Toptan almıştır.
2002’den önce ülkeyi idare eden iktidarlar döneminde defalarca Bakanlar Kurulu’nda yer aldığınız halde; Türkiye’yi 2002 yılında başlatarak geçmişi kötüleyenlere karşı bir tavır koymadınız.
Ülke, fevkalâde kötü ve keyfî yönetildiği halde; sessizliğinizi koruyarak, gayr-i tabii ve devlet geleneklerinden uzaklaşan idare tarzını hiç eleştirmediniz.
Gelişigüzel ve hedefleri iyi belirlenmeyen özelleştirmelerle Türkiye’nin millî varlığı azaltılırken; “Ne hakkınız var?” sorusunu soramadınız.
Devletin, bir Parti devleti haline getirilmesine gayet sessiz kaldınız.
Olumsuzlukları saymanın şu anda bir faydası yoktur. Hiç olmazsa, bundan sonra yapılacak keyfiliklere karşı ortaya, net bir tavır koyamaz mısınız?
Bundan sonra beklentiniz nedir? Hedefiniz, tekrar seçilmek ve Milletvekilliğine devam etmek midir?
Daha ne zamana kadar “Tek Adam” iradesine teslimiyeti devam ettireceksiniz?
Bu millet, size vereceğini vermiş ve siyasetin zirvelerine taşımıştır. Bu büyük ülkeye ve bu yüce millete karşı kendinizi borçlu hissetmiyor musunuz?
Milletin çok büyük ekseriyetinin perişanlığı, maruz kaldığı sıkıntılar ve boğuşmak zorunda kaldığı çaresizlikler, sizi ilgilendirmiyor mu?
Sitemlerim o kadar çoktur ki; hepsini belirtmeye kalksam, ciltler dolusu kitaplar yazmam gerekecektir.
Bu sebeple her şeyi; kendi vücut ikliminizde bulunan; sessiz-sözsüz, bizsiz-sizsiz konuşan; “SUS!” dendiği zaman da susmayan ve adına VİCDAN denilen mânevî varlığınıza bırakıyorum.
Ve hatırlatmak istiyorum:
“CÂH HIRSI (makam, mevki), ahlâkın en üst seviyesine çıkmış insanların dahî ayağını kaydırır.”
Öyle zannediyorum ki; birçok arkadaşınız, benim gibi düşünmektedir.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
TBMM Bartın Üyesi
Ankara 17 Mart 2010
Sayın TOPTAN;
Olaylar karşısında hayrette kalıyorum ve fikren geçmişe seyahate çıkıyorum.
Uzun yıllardan beri siyasette bulunmanız ve önemli görevler deruhte etmeniz sebebiyle sessizliğinize ve duyarsızlığınıza şaşırıyorum.
2002 yılına kadar her konuda görüş bildiren, tavır koyan, yanlışları eleştiren, her fırsatta kamuoyuna sesini duyurmaya çalışan Köksal Toptan’ın yerini, sessiz, çekingen, beklentisi olan ve kamuoyunun karşısına çıkmaktan kaçınan bir Köksal Toptan almıştır.
2002’den önce ülkeyi idare eden iktidarlar döneminde defalarca Bakanlar Kurulu’nda yer aldığınız halde; Türkiye’yi 2002 yılında başlatarak geçmişi kötüleyenlere karşı bir tavır koymadınız.
Ülke, fevkalâde kötü ve keyfî yönetildiği halde; sessizliğinizi koruyarak, gayr-i tabii ve devlet geleneklerinden uzaklaşan idare tarzını hiç eleştirmediniz.
Gelişigüzel ve hedefleri iyi belirlenmeyen özelleştirmelerle Türkiye’nin millî varlığı azaltılırken; “Ne hakkınız var?” sorusunu soramadınız.
Devletin, bir Parti devleti haline getirilmesine gayet sessiz kaldınız.
Olumsuzlukları saymanın şu anda bir faydası yoktur. Hiç olmazsa, bundan sonra yapılacak keyfiliklere karşı ortaya, net bir tavır koyamaz mısınız?
Bundan sonra beklentiniz nedir? Hedefiniz, tekrar seçilmek ve Milletvekilliğine devam etmek midir?
Daha ne zamana kadar “Tek Adam” iradesine teslimiyeti devam ettireceksiniz?
Bu millet, size vereceğini vermiş ve siyasetin zirvelerine taşımıştır. Bu büyük ülkeye ve bu yüce millete karşı kendinizi borçlu hissetmiyor musunuz?
Milletin çok büyük ekseriyetinin perişanlığı, maruz kaldığı sıkıntılar ve boğuşmak zorunda kaldığı çaresizlikler, sizi ilgilendirmiyor mu?
Sitemlerim o kadar çoktur ki; hepsini belirtmeye kalksam, ciltler dolusu kitaplar yazmam gerekecektir.
Bu sebeple her şeyi; kendi vücut ikliminizde bulunan; sessiz-sözsüz, bizsiz-sizsiz konuşan; “SUS!” dendiği zaman da susmayan ve adına VİCDAN denilen mânevî varlığınıza bırakıyorum.
Ve hatırlatmak istiyorum:
“CÂH HIRSI (makam, mevki), ahlâkın en üst seviyesine çıkmış insanların dahî ayağını kaydırır.”
Öyle zannediyorum ki; birçok arkadaşınız, benim gibi düşünmektedir.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
24 Mart 2010 Çarşamba
Yapılmak istenen nedir?
Sayın Cemil ÇİÇEK
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Ankara 24 Mart 2010
Sayın BAKAN;
Türkiye’nin birikmiş ve çözüm bekleyen dağ gibi iç ve dış sorunları varken; beklenmedik bir şekilde ve zamanda, “Anayasa Değişikliği” nin bir numaralı gündem maddesi haline getirilmesi, şaşırtıcı olmuştur. Zira;
Referandum süresini kısaltan kanun maddesi ile ilgili olarak 8 Ocak 2010 tarihinde Radikal Gazetesi yazarı Murat Yetkin’e verdiğiniz demeçte, şu sözleri söylemiştiniz:
“Hak ve özgürlükler konusunda REFERANDUM olmaz. Bu konularda zaten referandum düşünmeyiz. ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ konusu, şu an gündemimizde yoktur. Anayasa değişikliğini ÇOK ARZU ETMEMİZE rağmen, REEL POLİTİKA ve MECLİS ARİTMETİĞİ, buna izin vermiyor. Halen, 336 milletvekilimiz var. CHP, şu anda hiçbir Anayasa değişikliğine yanaşmıyor. MHP’de,” CHP’yi ikna edin, öyle gelin” diyor. 330-367 arası oy, REFERANDUMU gerektiriyor. Anayasa değişikliği, SAYISAL DEĞİL, GENİŞ UZLAŞMA İŞİDİR. Biz bunu, Meclis’te yapacağız, GENİŞ MUTABAKATLA yapacağız. Şu an itibariyle, biz bu yasa değişikliği teklifini yaparken; arkasından da, “ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ GETİRELİM” diye, KENDİ ARAMIZDA BİR KONUŞMA YAPMIŞ DEĞİLİZ. İstemediğimizden değil, KOŞULLAR uygun olmadığından.”
Şimdi; merak edilir:
Ne değişti de, bu demeci verdikten 2 ay sonra ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ, birden bire Türkiye’nin GÜNDEMİNE geliverdi?
Yoksa siz; Yozgat Milletvekili, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak, yapılan çalışmalardan haberdar değil miydiniz?
Kamuoyuna sunulan Anayasa değişikliği taslağı, iki ay gibi kısa bir zaman zarfında hazırlanamayacağına göre; bu taslak, bilginiz tahtında hazırlanmışsa, Murat Yetkin’e o demeci niçin verdiniz?
Bu soruların düzgün bir cevabını veremezseniz, kamuoyu üzülür ve günün birinde zorda kalırsınız.
Size göre; SAYISAL OLMAYAN GENİŞ UZLAŞMA nedir?
Sayın BAKAN;
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, büyük bir devlettir. Bu yüce DEVLETİ, sekiz yıldan beri Hükümetiniz idare etmektedir.
Tabiatıyla HÜKÜMETLER, Devletin en önemli kurumlarından biridir. Ama; Hükümetler, DEVLET DEMEK değildir. Hükümetlere verilen görev; DEVLETİ, kurallarına göre bir ahenk içinde işletmektir. Devletin bir ahenk içinde işletilmesi, DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ haline getirilmemesiyle mümkün olur. Zira; Hükümetler geçici, Devletler bakîdir.
Bugün AKP’nin Meclis’teki sayı üstünlüğü vardır ve o sebeple de Hükümet kurma hakkını almıştır. Ama; Meclis’in İRADESİ demek, AKP’nin İRADESİ demek değildir. Çünkü, Meclis’te bulunan her milletvekili, seçilerek gelmiştir. Onlar da, MİLLÎ İRADENİN temsilcileridir. Muhalefeti yok farz eden bir anlayış, bir dayatma, Meclis’in HÜR İRADESİNİN tecellisine imkân vermez; uzlaşma, anlaşma ve asgari müştereklerde birleşme olmadığı takdirde; Milletin fertleri, “Bizden olanlar ve bizden olmayanlar” şeklinde bölünür.
Sekiz yıldan beri ülkeyi yöneten Hükümetiniz, Meclis’teki sayı üstünlüğüne dayanarak her istediğini, rahat bir şekilde yapmıştır. Yargı ve Türk Silâhlı Kuvvetleri hariç; Devletin diğer bütün kurumlarında istediği gibi kadrolaşmış ve DEVLETİ, bir PARTİ DEVLETİ haline getirmek için elinden geleni yapmıştır. Devletin Kurumları arasındaki ve hatta kurumların kendi içlerindeki zıtlaşmalar, çekişmeler ve sorumsuzluklar, bu anlayış sebebiyle meydana gelmiştir.
Buna rağmen Hükümetiniz; Türkiye’yi iyi idare edememiş, halkın dertlerine çare bulamamış; işsizliği, fukaralığı ve orta tabakanın erimesini önleyememiştir.
Şimdi; durduk yerde, “YARGI REFORMU” adı altında, Yüksek Yargı hedef alınarak, kimseye faydası olmayacak bir tartışma zemini yaratılmaktadır. Bu yapılırken de; 1982 Anayasası’nın getirdiği Yargıdaki çarpıklığı giderecek bir düzenleme getirilmemektedir. 1982 Anayasa’nın en büyük çarpıklığı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda Adâlet Bakanlığı Müsteşarı’nın bulunmasıdır. Bu düzenleme, Müsteşara olağanüstü yetki tanımıştır ve hattâ, Kurul’da tek söz sahibi yapmıştır. Müsteşar katılmadığı takdirde, Kurul toplanamamaktadır ve karar alamamaktadır.
Türkiye’nin önemli ve çözüm bekleyen meseleleri varken böyle bir tartışmanın açılması, gerçekten üzücüdür ve halkın efkârını karıştırıcı niteliktedir. Hele; Referandumun hedef alınması, gayet tutarsız bir hedeftir. Halk, neye göre karar verecektir? Halkı, kim bilgilendirecektir? Bu referandumda; “Bilgisiz adam anlamadığına tapar” geçerli kuralına göre halk, parti eğilimlerine göre birbiriyle zıtlaşmayacak mıdır?
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Ankara 24 Mart 2010
Sayın BAKAN;
Türkiye’nin birikmiş ve çözüm bekleyen dağ gibi iç ve dış sorunları varken; beklenmedik bir şekilde ve zamanda, “Anayasa Değişikliği” nin bir numaralı gündem maddesi haline getirilmesi, şaşırtıcı olmuştur. Zira;
Referandum süresini kısaltan kanun maddesi ile ilgili olarak 8 Ocak 2010 tarihinde Radikal Gazetesi yazarı Murat Yetkin’e verdiğiniz demeçte, şu sözleri söylemiştiniz:
“Hak ve özgürlükler konusunda REFERANDUM olmaz. Bu konularda zaten referandum düşünmeyiz. ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ konusu, şu an gündemimizde yoktur. Anayasa değişikliğini ÇOK ARZU ETMEMİZE rağmen, REEL POLİTİKA ve MECLİS ARİTMETİĞİ, buna izin vermiyor. Halen, 336 milletvekilimiz var. CHP, şu anda hiçbir Anayasa değişikliğine yanaşmıyor. MHP’de,” CHP’yi ikna edin, öyle gelin” diyor. 330-367 arası oy, REFERANDUMU gerektiriyor. Anayasa değişikliği, SAYISAL DEĞİL, GENİŞ UZLAŞMA İŞİDİR. Biz bunu, Meclis’te yapacağız, GENİŞ MUTABAKATLA yapacağız. Şu an itibariyle, biz bu yasa değişikliği teklifini yaparken; arkasından da, “ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ GETİRELİM” diye, KENDİ ARAMIZDA BİR KONUŞMA YAPMIŞ DEĞİLİZ. İstemediğimizden değil, KOŞULLAR uygun olmadığından.”
Şimdi; merak edilir:
Ne değişti de, bu demeci verdikten 2 ay sonra ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ, birden bire Türkiye’nin GÜNDEMİNE geliverdi?
Yoksa siz; Yozgat Milletvekili, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı olarak, yapılan çalışmalardan haberdar değil miydiniz?
Kamuoyuna sunulan Anayasa değişikliği taslağı, iki ay gibi kısa bir zaman zarfında hazırlanamayacağına göre; bu taslak, bilginiz tahtında hazırlanmışsa, Murat Yetkin’e o demeci niçin verdiniz?
Bu soruların düzgün bir cevabını veremezseniz, kamuoyu üzülür ve günün birinde zorda kalırsınız.
Size göre; SAYISAL OLMAYAN GENİŞ UZLAŞMA nedir?
Sayın BAKAN;
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, büyük bir devlettir. Bu yüce DEVLETİ, sekiz yıldan beri Hükümetiniz idare etmektedir.
Tabiatıyla HÜKÜMETLER, Devletin en önemli kurumlarından biridir. Ama; Hükümetler, DEVLET DEMEK değildir. Hükümetlere verilen görev; DEVLETİ, kurallarına göre bir ahenk içinde işletmektir. Devletin bir ahenk içinde işletilmesi, DEVLETİN, bir PARTİ DEVLETİ haline getirilmemesiyle mümkün olur. Zira; Hükümetler geçici, Devletler bakîdir.
Bugün AKP’nin Meclis’teki sayı üstünlüğü vardır ve o sebeple de Hükümet kurma hakkını almıştır. Ama; Meclis’in İRADESİ demek, AKP’nin İRADESİ demek değildir. Çünkü, Meclis’te bulunan her milletvekili, seçilerek gelmiştir. Onlar da, MİLLÎ İRADENİN temsilcileridir. Muhalefeti yok farz eden bir anlayış, bir dayatma, Meclis’in HÜR İRADESİNİN tecellisine imkân vermez; uzlaşma, anlaşma ve asgari müştereklerde birleşme olmadığı takdirde; Milletin fertleri, “Bizden olanlar ve bizden olmayanlar” şeklinde bölünür.
Sekiz yıldan beri ülkeyi yöneten Hükümetiniz, Meclis’teki sayı üstünlüğüne dayanarak her istediğini, rahat bir şekilde yapmıştır. Yargı ve Türk Silâhlı Kuvvetleri hariç; Devletin diğer bütün kurumlarında istediği gibi kadrolaşmış ve DEVLETİ, bir PARTİ DEVLETİ haline getirmek için elinden geleni yapmıştır. Devletin Kurumları arasındaki ve hatta kurumların kendi içlerindeki zıtlaşmalar, çekişmeler ve sorumsuzluklar, bu anlayış sebebiyle meydana gelmiştir.
Buna rağmen Hükümetiniz; Türkiye’yi iyi idare edememiş, halkın dertlerine çare bulamamış; işsizliği, fukaralığı ve orta tabakanın erimesini önleyememiştir.
Şimdi; durduk yerde, “YARGI REFORMU” adı altında, Yüksek Yargı hedef alınarak, kimseye faydası olmayacak bir tartışma zemini yaratılmaktadır. Bu yapılırken de; 1982 Anayasası’nın getirdiği Yargıdaki çarpıklığı giderecek bir düzenleme getirilmemektedir. 1982 Anayasa’nın en büyük çarpıklığı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nda Adâlet Bakanlığı Müsteşarı’nın bulunmasıdır. Bu düzenleme, Müsteşara olağanüstü yetki tanımıştır ve hattâ, Kurul’da tek söz sahibi yapmıştır. Müsteşar katılmadığı takdirde, Kurul toplanamamaktadır ve karar alamamaktadır.
Türkiye’nin önemli ve çözüm bekleyen meseleleri varken böyle bir tartışmanın açılması, gerçekten üzücüdür ve halkın efkârını karıştırıcı niteliktedir. Hele; Referandumun hedef alınması, gayet tutarsız bir hedeftir. Halk, neye göre karar verecektir? Halkı, kim bilgilendirecektir? Bu referandumda; “Bilgisiz adam anlamadığına tapar” geçerli kuralına göre halk, parti eğilimlerine göre birbiriyle zıtlaşmayacak mıdır?
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
23 Mart 2010 Salı
Geçmiş, geleceğe ışık tutar.
Sayın Zafer MUTLU
Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
İstanbul 22 Mart 2010
Sayın MUTLU;
Bu sabah arşivimi incelerken, size ait bir yazı dikkatimi çekti.
Yazınızın tarihi, 17 Ekim 1985.
Yazınızın başlığı, “DEMİREL BİR DAHA ASLA İKTİDAR OLAMAZ!”
Aradan geçen 25 yıllık bir zamanı aklın, mantığın ve ilmin tahtında sorgulamanıza yardımcı olur düşüncesiyle söz konusu yazınızı, tekrar dikkatlerinize ve tetkiklerinize sunuyorum.
Ecz. Hüsnü Akıncı
İşte; söz konusu yazınız:
“Evet, iddia ediyoruz. Kim aksini söylüyorsa çıksın ortaya. Süleyman Demirel, bir daha Başbakanlık koltuğuna oturamaz.
Nereden mi çıkarttık durup dururken Demirel’in bir daha Başbakan olamayacağını?..
Ankara temsilcimiz Muammer Yaşar’ın, Alman gizli belgesiyle ilgili haberini, 5’inci sayfamızda herhalde okudunuz. Alman Dışişleri Bakanı Genscher’e gönderilen belgede ne deniyor? Bir kez daha birlikte okuyalım:
“…Carter, seçim sırasında ve seçimden sonra aleyhinde sarf edilen söz ve hareketlere Demirel’in göz yumması ve mani olmaya çalışmamasını affetmeyecektir. Amerika bu tutumunu, anlaşılan gelecek seçimlere kadar veya olacağına inandığım bir erken seçime kadar devam edecektir. Amerikalılar, iktidar olarak (Demirel’siz bir Adâlet Partisi’ni) istemektedirler.
Aynı mektupta bir başka bölüm daha var. Ona da kısaca bir kez daha bakalım:
“…Carter’in Yunanlıları ikna ederek, Yunan adalarından bazılarının NATO kontrolüne verilmesini kabul ettirebileceği beklenebilir…”
Şimdi bu mektupta yer alan iki tahminin de (daha doğrusu Amerikalıların iki arzusu da) yerine geldi.
Demirel, iktidardan düştü. 5 yıldır, uzun yıllar alıştığı koltuktan uzakta. 5 yıl daha oturması, Anayasa’ya göre mümkün değil.
Ayrıca yine mektupta yer aldığı gibi Yunan adalarından LİMNİ, Türkiye’nin bütün karşı çıkmasına rağmen NATO kontrolüne girdi. Ya da Yunanlılar tarafından LİMNİ’nin, LOZANA aykırı olarak silâhlandırılması, bir anlamda Türkiye’ye kabul ettirildi.
Bugüne kadar Türkiye’deki siyasî ve ekonomik tahminlerinde, daha doğrusu; hedeflerinde hiç yanılmayan Amerikalıların, bundan sonra da yanılacaklarını düşünmek, yanlış olur.
Eğer Amerika, Demirel’siz bir Adâlet Partisi iktidarı istiyorsa, o olur. Zaten öyle değil mi? Şu anki iktidar, ( Özal her ne kadar –Biz, dört eğilimin partisiyiz- desin) Demirel’siz bir AP iktidarı sayılmaz mı?
Bütün bunlardan sonra tekrarlıyoruz: Demirel’in Türkiye’de bir daha Başbakanlık koltuğuna oturması mümkün değildir.
Bu nedenle Sayın Demirel, artık kendinizi boşa yormayın; sizi, bir daha o koltuğa oturtmazlar. (Hüsnü Akıncı’nın arşivinden)
Sayın MUTLU;
Bu yazınıza, Süleyman Demirel’in verdiği cevabını ve bu cevap üzerine sizin inatçı tavrınızı yansıtan görüşünüzü, yarın göndereceğim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Sayın Zafer MUTLU
Vatan Gazetesi Genel Yayın Müdürü
İstanbul 23 Mart 2010
Sayın MUTLU;
26 Ekim 1985 tarihli ve “Demirel’den mektup var.” başlığını taşıyan yazınızı, kendinizi sorgulamanız ve nasıl bir anlayışla görev yaptığınızı anlamanız için tekrar dikkatlerinize ve tetkiklerinize sunuyorum.
Hüsnü Akıncı
İşte; 26 Ekim 1985 tarihli ve “DEMİREL’DEN MEKTUP VAR” başlığını taşıyan yazınız:
“Sayın Süleyman Demirel’den bir mektup daha aldık. Sayın Demirel bu kez, “Demirel bir daha asla Başbakan olamaz” başlıklı yazımız üzerine bize yazmış.
Sayın Demirel’in mektubunu yayınlamadan önce, sözkonusu yazımızda neden söz ettiğimizi birlikte hatırlayalım.
Alman Dışişleri Bakanı Genscher’e gönderilen bir gizli belgede; Carter’in, Demirel’i hiç sevmediğinin yer aldığını ve yine bu gizli belgede “Amerika, Demirelsiz bir AP iktidarı istiyor” denildiğini yazmış ve özetle demişiz ki:
“Eğer Amerika, Demirel’siz bir AP iktidarı istiyorsa, öyle olur. Zaten öyle değil mi? Şu anki Özal iktidarı, Demirel’siz bir AKP iktidarı sayılmaz mı?
Bu nedenle, Sayın Demirel, artık kendinizi boşa yormayın; sizi, bir daha o koltuğa oturtmazlar.”
DEMİREL’İN MEKTUBU:
Şimdi; hep birlikte, Süleyman Bey’in mektubunu okuyalım:
“17 Ekim 1985 tarihli yazınızı okudum.
Bildiğiniz gibi ben, 1961 senesi sonundan başlayarak, uzunca yıllar Türkiye’de siyasetin ortasında bulundum.
1965, 1969, 1973 ve 1977 yıllarında yapılan Milletvekili Genel Seçimleri ile, 1966, 1975 ve 1979 Kısmî Senato Seçimleri ve Milletvekili Ara Seçimlerinde, her şeyin serbest olduğu bir ortamda, Genel Başkanı bulunduğum partiyi, arkadaşlarımla birlikte ayakta tutmayı başardım.
1965’te 5 Partiye karşı, 1969’da 7 partiye karşı, Başkanı bulunduğum parti, tek başına iktidar oldu.
1964, 1966, 1968, 1970, 1972, 1974, 1976 ve 1978 Büyük Kongrelerinde 8 defa, delegelerin hemen tümüne yakınının oyunu alarak, Genel Başkan seçildim.
Benim için bir koltuk değil, bir hizmet davası vardı. Hizmetsiz koltuk, kime lâzımsa onun olsun. Zaten öyle bir koltukta oturulması, artık kabil değildir.
Ben, Allah’la milletimden başka hiçbir güce dayanmadım, bugün de aynı inancı muhafaza ediyorum. Beni hizmet koltuğuna, yüce Türk Milleti oturttu. Zaten onun dışında bir gücün, beni bir yere getirmesini, haysiyetsizlik ve hacalet (utanma) sayarım.
Bir rapora dayanarak yorum yapmışsınız. Farzedelim ki, bu rapor doğrudur. Ama, bu rapordan sizin çıkardığınız neticeyi çıkarmanın imkânı yoktur. Zira, 40 yaşımda hizmet koltuğuna milletim oturtmuştur.
7 defa hükümet kurdum, 10 seneye yakın Başbakanlık yaptım. Bunların hepsini milletimden aldığım güçle ve milletime dayanarak yaptım. Milletimin hukukunu savundum, hakkını korudum.
Bahsettiğiniz rapor, 1977 tarihlidir. Carter’in beni sevmediği dediğiniz tarih, o tarihtir veya ondan sonradır. Halbuki ben; 1979 Kasım Senato Seçimi ve Milletvekili Ara Seçimindeki partimin aldığı yüzde 50’ye yakın oylar karşısında hükümetin istifası üzerine yeniden hükümet kurdum. Sizin bugün çıkardığınız netice doğru olsa idi; benim, 1979’da hükümet kurmamam lâzımdı. Aslında Carter’in veya başka birinin beni sevip sevmemesi de, o kadar önemli değildir.
Bu mektubu size yazmamın birinci sebebi; Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni, müessese olarak savunmaktır. Kendimi savunmak değil. Türkiye’de hükümetler, Türk milletinin hükümetidir ve hükümetlerin kaderini, millet tayin eder.
Yazınızdan başka bir manânın çıkması, sadece beni değil, herkesi rahatsız eder, etmelidir de…
Bana zarar vermek isteyebilirsiniz. Onu, tabii karşılarım. Ama, onu yaparken, Türk Devletine zarar vermeyiniz. Bunu tabii karşılamam, bunun karşısında yer alırım. Bu mektubumu yazışımın ikinci sebebi de budur.
Saygılarımla.
Süleyman DEMİREL”
NOT: Sayın Demirel’in yazdıklarına bir cevap verecek değiliz. Yalnız, bir noktayı aydınlatmakta yarar var. Daha doğrusu biz, bir noktayı anlamadık. Süleyman Bey, “Bana zarar vermek isteyebilirsiniz” diyor. Nereden çıkardınız Sayın Demirel size zarar vermek istediğimizi? Bizim ne size, ne de bir başkasına zarar vermek, aklımızın ucundan bile geçmez. Biz; sözü geçen yazımızda, Amerika’nın Türkiye iç politikası üzerindeki etkisini anlatmak istemiştik. Cevabınızı okuduktan sonra da görüşümüz değişmedi. Eğer Amerika sizi istemiyorsa, yine iddia ediyoruz; siz bir daha asla bu ülkede iktidar olamazsınız! Bizden önce Amerika’yı ikna etmeniz gerekli yeniden koltuğa oturmanız için…”
Sayın MUTLU;
Bu yazınızın üzerinden 25 yıl geçmiştir. Geçen bu süre içersinde Türkiye’nin kayıplarını ve kazandıklarının bir ENVANTERİNİ, acaba ortaya dökebilir misiniz? Aradan geçen bu süre içinde acaba, övülmesi gerekenlerin kötülenmesinin; kötülenmesi gerekenlerin övülmesinin, nelere mâlolduğunu, tutarlı, gerçekçi ve bilimsel verilerle ve de mertçe açıklayabilir misiniz?
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Sayın Zafer MUTLU
Vatan Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
İstanbul 22 Mart 2010
Sayın MUTLU;
Geçmişle bugünün bağını düzgün bir şekilde kurabilmek ve geçen zaman içersinde nelerin değiştiğini anlayabilmek için, size yazdığım 21 Ocak 1992 tarihli bir mektubumun suretini bilgilerinize ve tetkiklerinize sunuyorum. Cevap verebilirseniz, çok memnun olurum. İşte mektubum:
“Sayın Zafer Mutlu
Sabah Gazetesi Genel Müdürü
İstanbul 21 Ocak 1992
Sayın MUTLU;
20 Ocak 1992 tarihli ve BİZ, YALANCIYIZ!” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Kendinize haksızlık etmişsiniz; sizler, yalan yazmazsınız. Sâdece, işinize geldiği zaman doğruları yazarsınız. Ülkenin gündemini, İSTEDİĞİNİZ ZAMANVE İSTEDİĞİNİZ ŞEKİLDE belirlersiniz! Zaman, zaman size yazdığım yazıların sebebi de, budur.
Evet; Özal’lar hakkında söyledikleriniz doğrudur. Bu doğruları iyi bildiğiniz halde; zamanında ve gerektiği biçimde üstüne gitmediniz. Haber yaptınız; ama, olayların takipçisi olmadınız.
İşte bir örnek:
25 Mart 1991 tarihli yazınızın bir bölümüne, birlikte bakalım; o gün, şöyle diyordunuz:
“…Geriye dönüp, şöyle bir bakın; neredeyse son sekiz yıl ÖZAL, tek başına
Türkiye’nin gündemini oluşturuyor. Karşısına çıkıp da etkili bir muhalefet yapan veya onu savunmaya itecek bir konu ortaya atan çıkmadı. Yakından biliyorum: ÖZAL’IN ÇEKİNDİĞİ TEK BİR POLİTİKACI VARDI; ONU DA ERDAL BEY, MAŞÂLLAH HALLETTİ….”
“Türkiye’nin meselesi, ÖZAL’I DEVİRMEK gibi görünmüyor. Türkiye’nin meselesi bizce, ÖZAL’DAN daha iyisini, lâfla değil; gerçekten ÖZAL’DAN daha DEMOKRATİĞİNİ , daha BATILISINI bulabilmek…”
“…Türkiye’yi yönetme iddiasında bulunmanın yolu bizce, “BEN, ÖZAL’IN DAHA İYİSİYİM, GERÇEK ANLAMDA BATILIYIM” demekten geçiyor. Özal’ın ve ailesinin alaturka davranışlarının kamuoyunda yarattığı BÜYÜK TEPKİDEN yararlanıp, ÖZAL’I baştan aşağı kötüleyerek bir yerlere varmanın mümkün olmadığını anlamak için, seçim sonuçlarını beklemeye gerek yok…”
Sayın MUTLU;
Bu sözleri söylediğiniz zaman, bugün şikâyetçi olduğunuz her şey vardı. Ahmet, Efe, Zeynep Özallar, Star-1, ABD ve Körfez olayları vardı. TRT gerçeği de biliniyordu.
O günlerde olayların üstüne gidip, kamuoyunu gerektiği biçimde niçin aydınlatmadınız?
HATIRLAYINIZ:
CEM DUNA, TRT Genel Müdürlüğünden istifa ettiği gün, istifa sebebini soran gazetecilere, “ÖZAL “GEL!” dedi, GELDİM; “GİT!” dedi, GİDİYORUM.” Cevabını vermiştir.
O gün, bu önemli olayın üzerinde niçin durmadınız?
İşlerin nereye gideceğini düşünemediniz mi? Hiç zannetmiyorum: Çünkü o gün, SUSMAK İŞİNİZE geliyordu…
Anlatmak istediklerimi anlatabilmişsem, ne mutlu bana…
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Adapazarı.
20 Mart 2010 Cumartesi
Gerçekler bilinmelidir.
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 20 Mart 2010
Sayın BAŞBAKAN;
Henüz daha kamuoyu tarafından ne olduğu ve nelerin yapılacağı hiç bilinmeyen “Demokratik Açılım” kapsamında, sinema ve sahne sanatçılarıyla buluştuğunuz kahvaltılı toplantıda; sanatçılara hitaben yaptığınız konuşmanızın televizyonlardan yayınlanan bölümlerini, dikkatle izledim.
Konuşmanızın en dikkat çekici bölümü; Yılmaz Güney örneğiyle 6-7 Eylül 1955 olaylarına yaklaşım tarzınızdır. Ki; bu hususlarda, danışmanlarınızın sizi yanıtlıklarına inanmaktayım. Şöyle ki:
1- Yılmaz Güney’in başrolü oynadığı flimlerde; senaryo ve roman yazarlarının tema olarak işledikleri AĞA-KÖYLÜ, FAKİR-ZENGİN konuları işlenmiştir. Bu flimlerde, daha ziyade Doğu ve Güneydoğu gerçekleri konu edilmiştir.
Bu flimlerde işlenen konular, Türkiye’nin her tarafı için geçerli olan mahrumiyetlerle ilgilidir. O dönemlerde, Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde hiç baraj yoktur. Ulaşım ve altyapı sorunları, ülkenin her tarafı için geçerlidir. Eğitim ve sağlık sorunları, ülkenin her yerinde yetersizdir. Örnekler:
İstanbul, sadece Terkos Gölü’nden su alıyordu. Zeytinburnu ve çevresi, içme suyunu, Çırpıcı Çayırları’ndaki artezyen kuyularından sağlıyordu. 1966’yılına kadar Avcılar Köyü ve Firuzköy’de elektrik yoktu. Lise seviyesinde okul, sadece belirli illerde vardı. Hemen, hemen hiçbir ilçede ortaokul seviyesinde okul yoktu. Sarıyar Barajı ile Çatalağzı santrali hizmete girene kadar Bilecik, belediyenin kurduğu jeneratörden elektrik alıyordu. Türkiye’nin 6 üniversitesi vardı. E-5 yolu inşa edilmezden önce İstanbul’dan Ankara’ya veya Ankara’dan İstanbul’a gitmek, büyük bir meseleydi. BOĞAZİÇİ KÖPRÜSÜ, 1973 yılında hizmete açılmıştır.
Örnekleri her alanda çoğaltmak mümkündür ve örnekleri, herkesin irfanı halletmelidir. Ama; bugüne de bakılmalıdır. İmkânsızlıklara, zorluklara ve sıkıntılara rağmen Türkiye, kalkınma hamlesini gerçekleştirmiş ve iktidarınıza reddedilemeyecek derecede BÜYÜK BİR MİRAS devretmiştir. Bu durum; “Vaktiyle Yılmaz Güney flimlerindeki gerçekler dikkate alınsaydı; bugün Türkiye, bu durumda olmayacaktı” sözünüzü geçersiz kılar.
Kastınız DEMOKRATİK AÇILIM ise; buradaki teşhisiniz de yanlıştır. Zira; Türkiye’nin başına belâ edilen BÖLÜCÜ HAREKET, ayrı bir devlet peşindedir. Dün Yüksekova’da düzenlenen Nevruz gösterilerinde, ayrılıkçı hareketin sözcüleri, Ölmek var, dönmek yok” sözlerini söylemişlerdir. Bugün Van’da düzenlenen gösterilerde; bölücü hareketin militanları, “Kürdistan’dan defol TC.” pankartları açmışlardır. Yani; bölücü hareket, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, açık bir şekilde ve fütursuzca meydan okumaktadır.
2- 6-7 Eylül olayları, Türkiye’nin azınlıkları hedef alan bir hareketi değil, Türkiye üzerinde hedef ve projeleri olan dış ülkelerin yarattıkları bir provokasyondur ve o gün ülkeyi idare edenler, böyle bir provokasyon beklemedikleri için gafil avlanmışlardır.
Biraz açayım:
İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra Türkiye ile Yunanistan, gayet iyi ve tutarlı dostluk köprüleri kurmuştur. Karşılıklı kültür anlaşmaları yapılmış; Türk üniversitelerine Yunanlı öğrenciler kabul edilmiş; Batı Trakya’daki Türk okullarında, Türk vatandaşı öğretmenler görevlendirilmiş; Yunan vatandaşı Rumların, Türkiye’de iş sahibi olmaları sağlanmıştır. 1953 yılında Cumhurbaşkanı Celâl Bayar Yunanistan’ı ziyaret etmiştir ve Batı Trakya’da Rumların da iştirak ettiği ve coşku ile alkışladığı etkinlikler düzenlenmiştir. Bu ziyarette, Gümülcine’ye bir Türk lisesi kurulması kararlaştırılmış ve bu lise 1954 yılında “CELÂL BAYAR LİSESİ” adı altında öğretime açılmıştır.
1954 yılında Balkan Paktı kurulmuş ve Türkiye ile Yunanistan’ın, ebedî dostluk ve işbirliği hedef alınmıştır.
1955 Şubat ayında BAĞDAT PAKTI kurulmuştur. Hükümetler arası münasebetle sınırlı kalacağı varsayılan Bağdat Paktı, Türkiye, Irak, İran ve Pakistan halkları arasında müthiş bir coşku yaratmıştır. İşte; Türkiye, Irak, İran ve Pakistan arasında oluşan bu yakınlık, emperyalist Batı ülkelerini ve bilhassa Amerika, İngiltere ve İsrail’i tedirgin etmiştir. Bu andan itibaren ibre ters işlemeye başlamış ve İngiltere, Kıbrıs konusun, her iki ülkenin de BİR NUMARALI GÜNDEMİ haline getirmiştir. Kıbrıs, iki ülke arasındaki dostluğu, düşmanlığa dönüştürmüş ve hem Türk halkını ve hem de Yunan halkını germiştir. Bu gerginlik, 6-7 Eylül olayları sebebiyle tam bir düşmanlığa dönüşmüştür.
Bütün bu olaylara rağmen Türk halkı ile Rum vatandaşlarımız arasında dostluk, hoşgörü ve münasebetler bozulmamıştır. Hatta, Türkiye’de faaliyette bulunan Yunan uyruklu Rumlar dahî tedirgin olmamışlar ve işlerine devam etmişlerdir. Bu dostane münasebetler, Makarios’un, Londra ve Zürih Anlaşmalarını ortadan kaldırarak, Kıbrıslı Türklere karşı başlattığı saldırı ve katliamlara kadar devam etmiştir. Kıbrıs’ta görevli Tabip Binbaşı’nın eşi ve çocuklarının hunharca katledilmesi de, bardağı taşıran son damla olmuştur. Bu vahşet, milletimizi iyice germiş ve ülkemizdeki Türk-Rum dostluğu zarar görmüştür. Devlet, asla ve asla Rumlara ve diğer azınlıklara baskı yapmamıştır. Halk arasındaki gerginlik, bazı Rumların, bilhassa varlıklı Rumların, kendiliklerinden ülkeyi terk etmelerine sebep olmuştur. 1964 Kararnamesiyle Türkiye dışına çıkarılan Rumlar, Türk vatandaşı Rumlar değil, Türkiye’de ticarî ve sınaî faaliyetlerde bulunan Yunan Vatandaşı Rumlardır. 1967 ortalarında başlayan sokak hareketleri, 1970’li yıllarda meydana gelen anarşi ve terör olayları bizleri tedirgin ettiği gibi gayrimüslim azınlıkları da tedirgin etmiştir ve bu sebeple azınlıklar kendi istekleriyle Türkiye’yi terk etmişlerdir. Burada ne devletin ve ne de milletin bir baskısı söz konusu değildir.
Sayın BAŞBAKAN;
Türkiye zor, önemli ve netameli bir coğrafyadadır. Gelişen iç ve dış olaylar, bizim inisiyatifimizde değildir. Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanıyanlar, iyi tarih ve coğrafya bilenler, dünya siyasî tarihini iyi irdelemesini başaranlar ve dünya coğrafyasında Türkiye’nin konumunun önemini iyi anlayanlar; kendilerine şu soruyu sormalı ve düzgün bir cevabını aramalıdırlar:
Şayet Bağdat Paktı kurulduğu gündeki gibi devam edebilseydi ve Türkiye ile Yunanistan arasında oluşturulan dostluk ve işbirliği bozulmasaydı; Acaba bugün, bölgemiz nasıl olurdu? Balkanlara, Ortadoğu’ya ve Kafkaslara sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı hâkim olmaz mıydı? Böyle bir ortam, Amerika, İsrail ve İngiltere’nin işine gelir miydi? Büyük Ortadoğu Projesi gibi emperyal bir proje güdülebilir miydi? En önemlisi; Türkiye, bölgenin, her dediğini yaptıran BÜYÜK BİR GÜCÜ haline gelmez miydi?
Olaylara yaklaşım biçiminiz, danışmanlarınızın yetersizliğini göstermektedir. Bu yetersizlik, yaptığınız açıklamalarla hem sizi ve hem de Türkiye’yi, dünya nezdinde zora sokacak niteliktedir.
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 20 Mart 2010
Sayın BAŞBAKAN;
Henüz daha kamuoyu tarafından ne olduğu ve nelerin yapılacağı hiç bilinmeyen “Demokratik Açılım” kapsamında, sinema ve sahne sanatçılarıyla buluştuğunuz kahvaltılı toplantıda; sanatçılara hitaben yaptığınız konuşmanızın televizyonlardan yayınlanan bölümlerini, dikkatle izledim.
Konuşmanızın en dikkat çekici bölümü; Yılmaz Güney örneğiyle 6-7 Eylül 1955 olaylarına yaklaşım tarzınızdır. Ki; bu hususlarda, danışmanlarınızın sizi yanıtlıklarına inanmaktayım. Şöyle ki:
1- Yılmaz Güney’in başrolü oynadığı flimlerde; senaryo ve roman yazarlarının tema olarak işledikleri AĞA-KÖYLÜ, FAKİR-ZENGİN konuları işlenmiştir. Bu flimlerde, daha ziyade Doğu ve Güneydoğu gerçekleri konu edilmiştir.
Bu flimlerde işlenen konular, Türkiye’nin her tarafı için geçerli olan mahrumiyetlerle ilgilidir. O dönemlerde, Dicle ve Fırat nehirleri üzerinde hiç baraj yoktur. Ulaşım ve altyapı sorunları, ülkenin her tarafı için geçerlidir. Eğitim ve sağlık sorunları, ülkenin her yerinde yetersizdir. Örnekler:
İstanbul, sadece Terkos Gölü’nden su alıyordu. Zeytinburnu ve çevresi, içme suyunu, Çırpıcı Çayırları’ndaki artezyen kuyularından sağlıyordu. 1966’yılına kadar Avcılar Köyü ve Firuzköy’de elektrik yoktu. Lise seviyesinde okul, sadece belirli illerde vardı. Hemen, hemen hiçbir ilçede ortaokul seviyesinde okul yoktu. Sarıyar Barajı ile Çatalağzı santrali hizmete girene kadar Bilecik, belediyenin kurduğu jeneratörden elektrik alıyordu. Türkiye’nin 6 üniversitesi vardı. E-5 yolu inşa edilmezden önce İstanbul’dan Ankara’ya veya Ankara’dan İstanbul’a gitmek, büyük bir meseleydi. BOĞAZİÇİ KÖPRÜSÜ, 1973 yılında hizmete açılmıştır.
Örnekleri her alanda çoğaltmak mümkündür ve örnekleri, herkesin irfanı halletmelidir. Ama; bugüne de bakılmalıdır. İmkânsızlıklara, zorluklara ve sıkıntılara rağmen Türkiye, kalkınma hamlesini gerçekleştirmiş ve iktidarınıza reddedilemeyecek derecede BÜYÜK BİR MİRAS devretmiştir. Bu durum; “Vaktiyle Yılmaz Güney flimlerindeki gerçekler dikkate alınsaydı; bugün Türkiye, bu durumda olmayacaktı” sözünüzü geçersiz kılar.
Kastınız DEMOKRATİK AÇILIM ise; buradaki teşhisiniz de yanlıştır. Zira; Türkiye’nin başına belâ edilen BÖLÜCÜ HAREKET, ayrı bir devlet peşindedir. Dün Yüksekova’da düzenlenen Nevruz gösterilerinde, ayrılıkçı hareketin sözcüleri, Ölmek var, dönmek yok” sözlerini söylemişlerdir. Bugün Van’da düzenlenen gösterilerde; bölücü hareketin militanları, “Kürdistan’dan defol TC.” pankartları açmışlardır. Yani; bölücü hareket, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne, açık bir şekilde ve fütursuzca meydan okumaktadır.
2- 6-7 Eylül olayları, Türkiye’nin azınlıkları hedef alan bir hareketi değil, Türkiye üzerinde hedef ve projeleri olan dış ülkelerin yarattıkları bir provokasyondur ve o gün ülkeyi idare edenler, böyle bir provokasyon beklemedikleri için gafil avlanmışlardır.
Biraz açayım:
İkinci Cihan Savaşı’ndan sonra Türkiye ile Yunanistan, gayet iyi ve tutarlı dostluk köprüleri kurmuştur. Karşılıklı kültür anlaşmaları yapılmış; Türk üniversitelerine Yunanlı öğrenciler kabul edilmiş; Batı Trakya’daki Türk okullarında, Türk vatandaşı öğretmenler görevlendirilmiş; Yunan vatandaşı Rumların, Türkiye’de iş sahibi olmaları sağlanmıştır. 1953 yılında Cumhurbaşkanı Celâl Bayar Yunanistan’ı ziyaret etmiştir ve Batı Trakya’da Rumların da iştirak ettiği ve coşku ile alkışladığı etkinlikler düzenlenmiştir. Bu ziyarette, Gümülcine’ye bir Türk lisesi kurulması kararlaştırılmış ve bu lise 1954 yılında “CELÂL BAYAR LİSESİ” adı altında öğretime açılmıştır.
1954 yılında Balkan Paktı kurulmuş ve Türkiye ile Yunanistan’ın, ebedî dostluk ve işbirliği hedef alınmıştır.
1955 Şubat ayında BAĞDAT PAKTI kurulmuştur. Hükümetler arası münasebetle sınırlı kalacağı varsayılan Bağdat Paktı, Türkiye, Irak, İran ve Pakistan halkları arasında müthiş bir coşku yaratmıştır. İşte; Türkiye, Irak, İran ve Pakistan arasında oluşan bu yakınlık, emperyalist Batı ülkelerini ve bilhassa Amerika, İngiltere ve İsrail’i tedirgin etmiştir. Bu andan itibaren ibre ters işlemeye başlamış ve İngiltere, Kıbrıs konusun, her iki ülkenin de BİR NUMARALI GÜNDEMİ haline getirmiştir. Kıbrıs, iki ülke arasındaki dostluğu, düşmanlığa dönüştürmüş ve hem Türk halkını ve hem de Yunan halkını germiştir. Bu gerginlik, 6-7 Eylül olayları sebebiyle tam bir düşmanlığa dönüşmüştür.
Bütün bu olaylara rağmen Türk halkı ile Rum vatandaşlarımız arasında dostluk, hoşgörü ve münasebetler bozulmamıştır. Hatta, Türkiye’de faaliyette bulunan Yunan uyruklu Rumlar dahî tedirgin olmamışlar ve işlerine devam etmişlerdir. Bu dostane münasebetler, Makarios’un, Londra ve Zürih Anlaşmalarını ortadan kaldırarak, Kıbrıslı Türklere karşı başlattığı saldırı ve katliamlara kadar devam etmiştir. Kıbrıs’ta görevli Tabip Binbaşı’nın eşi ve çocuklarının hunharca katledilmesi de, bardağı taşıran son damla olmuştur. Bu vahşet, milletimizi iyice germiş ve ülkemizdeki Türk-Rum dostluğu zarar görmüştür. Devlet, asla ve asla Rumlara ve diğer azınlıklara baskı yapmamıştır. Halk arasındaki gerginlik, bazı Rumların, bilhassa varlıklı Rumların, kendiliklerinden ülkeyi terk etmelerine sebep olmuştur. 1964 Kararnamesiyle Türkiye dışına çıkarılan Rumlar, Türk vatandaşı Rumlar değil, Türkiye’de ticarî ve sınaî faaliyetlerde bulunan Yunan Vatandaşı Rumlardır. 1967 ortalarında başlayan sokak hareketleri, 1970’li yıllarda meydana gelen anarşi ve terör olayları bizleri tedirgin ettiği gibi gayrimüslim azınlıkları da tedirgin etmiştir ve bu sebeple azınlıklar kendi istekleriyle Türkiye’yi terk etmişlerdir. Burada ne devletin ve ne de milletin bir baskısı söz konusu değildir.
Sayın BAŞBAKAN;
Türkiye zor, önemli ve netameli bir coğrafyadadır. Gelişen iç ve dış olaylar, bizim inisiyatifimizde değildir. Türkiye’yi ve Türk milletini iyi tanıyanlar, iyi tarih ve coğrafya bilenler, dünya siyasî tarihini iyi irdelemesini başaranlar ve dünya coğrafyasında Türkiye’nin konumunun önemini iyi anlayanlar; kendilerine şu soruyu sormalı ve düzgün bir cevabını aramalıdırlar:
Şayet Bağdat Paktı kurulduğu gündeki gibi devam edebilseydi ve Türkiye ile Yunanistan arasında oluşturulan dostluk ve işbirliği bozulmasaydı; Acaba bugün, bölgemiz nasıl olurdu? Balkanlara, Ortadoğu’ya ve Kafkaslara sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı hâkim olmaz mıydı? Böyle bir ortam, Amerika, İsrail ve İngiltere’nin işine gelir miydi? Büyük Ortadoğu Projesi gibi emperyal bir proje güdülebilir miydi? En önemlisi; Türkiye, bölgenin, her dediğini yaptıran BÜYÜK BİR GÜCÜ haline gelmez miydi?
Olaylara yaklaşım biçiminiz, danışmanlarınızın yetersizliğini göstermektedir. Bu yetersizlik, yaptığınız açıklamalarla hem sizi ve hem de Türkiye’yi, dünya nezdinde zora sokacak niteliktedir.
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
19 Mart 2010 Cuma
Evvelâ, Rejim demokratikleştirilmelidir!
Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 19 Mart 2010
Sayın BAŞBAKAN;
Bugün Partinizin Genel Merkezinde düzenlenen Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısında yaptığınız konuşmanızı, büyük bir dikkatle dinledim.
Konuşmanızın en dikkat çekici bölümü; Anayasa değişikliğini eleştirenlere (size göre, karşı çıkanlara) söylediğiniz “BU DEĞİŞİKLİKLERE MERTÇE KARŞI ÇIKIN, BAHANELERE SAKLANMAYIN1!” şeklindeki sözlerinizle, Türk basını için söylediğiniz, “SEN, KİMİN AVUKATISIN YAHU? TÜRK MİLLETİNİN AVUKATLIĞINI YAPIN!” şeklindeki sözlerinizdir.
Muhalefetin ve hür basının varlığı, gerçek demokrasilerin en önemli ve en büyük teminatıdır. İktidarların, “Ben yaptım oldu veya ben ne yaparsam doğrudur.” anlayış ve kabullenişi, yeşerdiği zaman budanan, sarardığı zaman sulanan göstermelik ve azıcık demokrasilerin belirgin özelliğidir.
Sayın BAŞBAKAN;
Kim, ne derse desin, kim, nasıl yorumlarsa yorumlasın; hedefleri ve sorunları büyük olan Türkiye’nin başı, derttedir. Bu büyük dert; DEVLETİN, ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletilmemesi sebebiyle oluşmuştur.
Son 30 yıl zarfında Türkiye, halkı sistemin dışına iten ve siyasî parti liderlerini “SEÇİLMİŞ DİKTATÖRLER” konumuna getiren ÇARPIK BİR DEMOKRASİ modeliyle idare edilmektedir. Bu sebeple de Türkiye, daima bunalımlara düşmüş, iktisadî krizlere maruz kalmıştır. Yani Türkiye, akılalmaz bir şekilde gerçek hedeflerinden uzaklaşmıştır.
Bu ifadem ağır bulunabilir; parlak sözler veya heyecan verici beyanlarla üstü örtülebilir. Ama; gerçekçi bir değerlendirilmeye tâbi tutulduğu takdirde; sözlerimin doğruluğu, mevcut fiilî durum sebebiyle ülkesini, milletini ve gelecek nesillerin istikballerini düşünen herkes tarafından kabul edilir.
İddiamı doğrulayacak basit bir örnek arz etmekte beis görmüyorum: İşte örnek:
Bugün, Yüce Meclis, siyasî parti liderlerinin tercihine göre oluşmuştur. Liderlerin istek, irade ve emirlerine karşı çıkabilecek, eleştiri hakkını kullanabilecek; hükümetlerin icraatlarını denetleyebilecek ve yolsuzlukları araştırabilecek bir MECLİS YAPISI yoktur. Meclisimiz, hükümetlerin istek ve iradesine gore görev yapabilmektedir. Parti içi demokrasi olmadığı için MUHALEFETİN teklif, öneri ve eleştirileri, dikkate alınmamaktadır. Zira; yürürlükteki SEÇİM ve SİYASÎ PARTİLER KANUNLARI, siyasî parti liderlerini TEK SEÇİCİ konumuna getirmiş ve MİLLETİ, sistemin dışına itmiştir.
Bu durum, Yüce Meclis’in YASAMA ve DENETLEME görevlerini kısıtlamaktadır ve DEVLETİ, bir PARTİ DEVLETİ haline getirmek isteyenlerin ihtiras ve emellerini önleyememektedir. Bu sebeple; iktidar partilerinin ve başbakanların istemediği bir kanun tasarısı veya teklifi, Meclisin gündemine getirilememektedir. İktidar partilerinin veya başbakanların istediği her kanun teklifi veya tasarısı, kolayca Meclisin gündemine gelebilmekte ve kanunlaşmaktadır.
Zaman, zaman düşünüyorum ve kendi kendime, şu soruyu soruyorum:
1982 Anayasası’nın kabulünden sonra İhtilâl Hükümeti’nin düzenlediği ve yürürlüğe koyduğu SİYASÎ PARTİLER ve SEÇİM KANUNLARI, hiç değiştirilmeseydi ve seçimler, bu kanunlara göre yapılsaydı; acaba bugün Türkiye, ne durumda olurdu? Zira; o kanunlar, halkı sistemin içine dâhil ediyordu ve SİYASÎ PARTİ LİDERLERİNİN MUTLAK EGEMENLİKLERİNİ ORTADAN KALDIRIYORDU. Önseçimlerin, partiye kayıtlı bütün üyelerce ve hâkim teminatında yapılmasını öngörüyordu. Seçim barajı da getirilmemişti.
Ama; 1983 seçimlerinde tek başına iktidara gelen Turgut Özal Hükümetleri, zaman içersinde Siyasî Partiler ve Seçim Kanunlarında, gerçek bir demokrasinin ruhuna ters ve asla bağdaşmayacak değişiklikler yaparak, demokrasimizi tanınmaz hale getirmiş ve dâimâ bunalım doğuran bir şekle sokmuştur.
Her nedense; bugüne kadar bu konu tartışılmamış ve çarpıklığın düzeltilmesi hususunda gereken düzenlemeler yapılmamıştır.
Görüş ve iddiam da şudur:
Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları, gerçek demokrasinin ruhuna uygun biçimde düzeltilmediği ve Yüce Meclisin görevlerini, gerçek anlamda HÜR İRADESİYLE yapmasına imkân tanınmadığı sürece; Türkiye, bunalımdan çıkamayacak ve hiçbir şey düzelmeyecektir. Halk da, dâimâ sistemin dışında kalacaktır. Baştakilerin yolsuzluklarına hesap sormayan bir sistem, halkı ezecek ve çaresiz bırakacaktır. Yüce makamların, kişilerin İSTİRAHAT yeri olmadığı, milletin DAYANAĞI olduğu gerçeği unutulacaktır. Ve Türkiye, gerçek hedeflerinden uzaklaşarak, ÇAĞA damgasını vuramayacaktır. Zaten, vuramamıştır. Gerçek de, bilinmektedir:
Avrupa’da, Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip olan Türkiye, kendi kendini besleyemez duruma düşmüş ve borç içersinde yüzmektedir. Halk çaresiz ve borç içinde kıvranmaktadır.
Türkiye meselelerini yakından ve dikkatli biçimde izleyen bir vatandaş olarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Bu görüş ve düşüncelerim, yeni de değildir. Ekte; günün TBMM Başkanı Kaya Erdem’e yazdığım 23 Ağustos 1991 tarihli mektubumun suretini dikkatlerinize ve tetkiklerinize sunuyorum. 19 yıl zarfında hiçbir şeyin değişmediği görülecektir. İşte, Kaya Erdem’e yazdığım mektubum:
“Sayın Kaya ERDEM
TBMM Başkanı
Ankara 23 Ağustos 1991
Sayın BAŞKAN;
Türkiye Cumhuriyeti devleti, çağın devletidir; DEMOKRATİK CUMHURİYET olmaya da mecburdur.
Türk milletinin kabul edebileceği tek bir idare şekli vardır:
GERÇEK BİR HÜRRİYETÇİ DEMOKRASİ.
Kim olursa olsun ve ülkeyi kim idare ederse etsin; Türk milleti, HÜRRİYETÇİ DEMOKRASİDEN asla vazgeçmeyecektir. Bunun bir mânâsı da şudur:
Siyasî iktidarların meşruiyeti, MİLLÎ HÂKİMİYET ilkesinde ifadesini bulur.
Millî hâkimiyet ilkesini üstün ve geçerli kılacak tek bir vasıta vardır:
HÜR, ÂDİL VE EŞİT ŞARTLARDA yapılacak SEÇİMLER. Çünkü SEÇİMLER, gerçek demokrasinin ŞAHDAMARI işlevini görür.
Bu gerçeklerden uzaklaşmak, OY’a bir kâğıt parçası gözüyle bakmak, MİLLÎ İRADEYİ bir formaliteden ibaret zannetmek; GÖSTERMELİK DEMOKRASİLERİN belirgin özellikleridir. Ki; bu anlayışta HİLE, ENTRİKA ve GASP ETME arzusu vardır.
Sayın BAŞKAN;
Türkiye, yeni bir seçime gitmektedir. Bu, güzel bir şeydir. Ama; bu seçim, nasıl bir seçim olacaktır?
İlk işaretlere bakacak olursak; Türkiye, bu seçimi de düzgün bir şekilde yapamayacaktır.
İktidar partisine avantaj sağlasın, ANAP milletvekilleri tekrar seçilebilsin, hak etmedikleri yerlerde oturanların rahatları bozulmasın diye, demokrasi kuralları ile asla bağdaşmayacak bir seçim kanununu MECLİS’E sevk etmek, bu endişeyi doğurmuştur.
Üstelik; Seçim Kanunu ile ilgili tartışmalar için yeterli zaman ayırmamak gibi sebebi bilinmeyen acelecilik; Aklımıza, ister istemez aylarca önce hazırlanan bir BASKIN SEÇİM TUZAĞINI getirmektedir.
Henüz Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan Kurtuluş Savaşı’nın kalbi olan TBMM’ni açan; nice güçlük ve mahrumiyetlere göğüs gererek, varını yoğunu ortaya koyarak, destanlar yazan kahramanlıkları ile dolu olan Kurtuluş Savaşı’nı veren; bir büyük şuurun varlığını ispat etmiş ve birlik beraberliğini bozmadan, ahenk içinde kültürünü muhafaza ederek bugünlere gelebilen milletimizi, bu, hürriyetine âşık milletimizi aldatmaya, kandırmaya ve yok farz etmeye, kimin hakkı vardır ki?
Biz vatandaşlar;
İŞLEYEN DEVLET,
İŞLEYEN REJİM,
HÜR PARLÂMENTO,
BAĞIMSIZ YARGI istiyoruz. Karar kıldığımız DEVLET, bir HUKUK DEVLETİ olmalıdır.
Gerçeklere kulak vereceğinize inandığım için duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.”
Sayın BAŞBAKAN;
Türkiye’nin önceliği, ANAYASA’DA YAPILMASI düşünülen DEĞİŞİKLİK değildir. Türkiye’nin çözüm bekleyen dağ gibi sorunları vardır. Bu birikmiş sorunların sorumlusu, MUHALEFET ve BASIN değildir. Her şeyden, sekiz yıllık iktidarınız sorumludur. İktidarınızın bu sorumluluğu, sert demeçlerle ve başkalarını suçlamakla ortadan kaldırılamaz. Bu sebeple; her şeyden once, Seçim ve Siyasî Partiler Kanunları değiştirilerek, gerçek anlamda bir MİLLÎ İRADENİN TECELLÎSİNE imkân tanınmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde; bugün ülkenin gündemini işgâl eden kısır, faydasız ve gerçekleri örten tartışmalar, gelecek nesillerin de bir numaralı gündemi haline gelecektir.
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 19 Mart 2010
Sayın BAŞBAKAN;
Bugün Partinizin Genel Merkezinde düzenlenen Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısında yaptığınız konuşmanızı, büyük bir dikkatle dinledim.
Konuşmanızın en dikkat çekici bölümü; Anayasa değişikliğini eleştirenlere (size göre, karşı çıkanlara) söylediğiniz “BU DEĞİŞİKLİKLERE MERTÇE KARŞI ÇIKIN, BAHANELERE SAKLANMAYIN1!” şeklindeki sözlerinizle, Türk basını için söylediğiniz, “SEN, KİMİN AVUKATISIN YAHU? TÜRK MİLLETİNİN AVUKATLIĞINI YAPIN!” şeklindeki sözlerinizdir.
Muhalefetin ve hür basının varlığı, gerçek demokrasilerin en önemli ve en büyük teminatıdır. İktidarların, “Ben yaptım oldu veya ben ne yaparsam doğrudur.” anlayış ve kabullenişi, yeşerdiği zaman budanan, sarardığı zaman sulanan göstermelik ve azıcık demokrasilerin belirgin özelliğidir.
Sayın BAŞBAKAN;
Kim, ne derse desin, kim, nasıl yorumlarsa yorumlasın; hedefleri ve sorunları büyük olan Türkiye’nin başı, derttedir. Bu büyük dert; DEVLETİN, ana KAİDELERE ve ana BELGELERE göre işletilmemesi sebebiyle oluşmuştur.
Son 30 yıl zarfında Türkiye, halkı sistemin dışına iten ve siyasî parti liderlerini “SEÇİLMİŞ DİKTATÖRLER” konumuna getiren ÇARPIK BİR DEMOKRASİ modeliyle idare edilmektedir. Bu sebeple de Türkiye, daima bunalımlara düşmüş, iktisadî krizlere maruz kalmıştır. Yani Türkiye, akılalmaz bir şekilde gerçek hedeflerinden uzaklaşmıştır.
Bu ifadem ağır bulunabilir; parlak sözler veya heyecan verici beyanlarla üstü örtülebilir. Ama; gerçekçi bir değerlendirilmeye tâbi tutulduğu takdirde; sözlerimin doğruluğu, mevcut fiilî durum sebebiyle ülkesini, milletini ve gelecek nesillerin istikballerini düşünen herkes tarafından kabul edilir.
İddiamı doğrulayacak basit bir örnek arz etmekte beis görmüyorum: İşte örnek:
Bugün, Yüce Meclis, siyasî parti liderlerinin tercihine göre oluşmuştur. Liderlerin istek, irade ve emirlerine karşı çıkabilecek, eleştiri hakkını kullanabilecek; hükümetlerin icraatlarını denetleyebilecek ve yolsuzlukları araştırabilecek bir MECLİS YAPISI yoktur. Meclisimiz, hükümetlerin istek ve iradesine gore görev yapabilmektedir. Parti içi demokrasi olmadığı için MUHALEFETİN teklif, öneri ve eleştirileri, dikkate alınmamaktadır. Zira; yürürlükteki SEÇİM ve SİYASÎ PARTİLER KANUNLARI, siyasî parti liderlerini TEK SEÇİCİ konumuna getirmiş ve MİLLETİ, sistemin dışına itmiştir.
Bu durum, Yüce Meclis’in YASAMA ve DENETLEME görevlerini kısıtlamaktadır ve DEVLETİ, bir PARTİ DEVLETİ haline getirmek isteyenlerin ihtiras ve emellerini önleyememektedir. Bu sebeple; iktidar partilerinin ve başbakanların istemediği bir kanun tasarısı veya teklifi, Meclisin gündemine getirilememektedir. İktidar partilerinin veya başbakanların istediği her kanun teklifi veya tasarısı, kolayca Meclisin gündemine gelebilmekte ve kanunlaşmaktadır.
Zaman, zaman düşünüyorum ve kendi kendime, şu soruyu soruyorum:
1982 Anayasası’nın kabulünden sonra İhtilâl Hükümeti’nin düzenlediği ve yürürlüğe koyduğu SİYASÎ PARTİLER ve SEÇİM KANUNLARI, hiç değiştirilmeseydi ve seçimler, bu kanunlara göre yapılsaydı; acaba bugün Türkiye, ne durumda olurdu? Zira; o kanunlar, halkı sistemin içine dâhil ediyordu ve SİYASÎ PARTİ LİDERLERİNİN MUTLAK EGEMENLİKLERİNİ ORTADAN KALDIRIYORDU. Önseçimlerin, partiye kayıtlı bütün üyelerce ve hâkim teminatında yapılmasını öngörüyordu. Seçim barajı da getirilmemişti.
Ama; 1983 seçimlerinde tek başına iktidara gelen Turgut Özal Hükümetleri, zaman içersinde Siyasî Partiler ve Seçim Kanunlarında, gerçek bir demokrasinin ruhuna ters ve asla bağdaşmayacak değişiklikler yaparak, demokrasimizi tanınmaz hale getirmiş ve dâimâ bunalım doğuran bir şekle sokmuştur.
Her nedense; bugüne kadar bu konu tartışılmamış ve çarpıklığın düzeltilmesi hususunda gereken düzenlemeler yapılmamıştır.
Görüş ve iddiam da şudur:
Siyasi Partiler ve Seçim Kanunları, gerçek demokrasinin ruhuna uygun biçimde düzeltilmediği ve Yüce Meclisin görevlerini, gerçek anlamda HÜR İRADESİYLE yapmasına imkân tanınmadığı sürece; Türkiye, bunalımdan çıkamayacak ve hiçbir şey düzelmeyecektir. Halk da, dâimâ sistemin dışında kalacaktır. Baştakilerin yolsuzluklarına hesap sormayan bir sistem, halkı ezecek ve çaresiz bırakacaktır. Yüce makamların, kişilerin İSTİRAHAT yeri olmadığı, milletin DAYANAĞI olduğu gerçeği unutulacaktır. Ve Türkiye, gerçek hedeflerinden uzaklaşarak, ÇAĞA damgasını vuramayacaktır. Zaten, vuramamıştır. Gerçek de, bilinmektedir:
Avrupa’da, Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip olan Türkiye, kendi kendini besleyemez duruma düşmüş ve borç içersinde yüzmektedir. Halk çaresiz ve borç içinde kıvranmaktadır.
Türkiye meselelerini yakından ve dikkatli biçimde izleyen bir vatandaş olarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Bu görüş ve düşüncelerim, yeni de değildir. Ekte; günün TBMM Başkanı Kaya Erdem’e yazdığım 23 Ağustos 1991 tarihli mektubumun suretini dikkatlerinize ve tetkiklerinize sunuyorum. 19 yıl zarfında hiçbir şeyin değişmediği görülecektir. İşte, Kaya Erdem’e yazdığım mektubum:
“Sayın Kaya ERDEM
TBMM Başkanı
Ankara 23 Ağustos 1991
Sayın BAŞKAN;
Türkiye Cumhuriyeti devleti, çağın devletidir; DEMOKRATİK CUMHURİYET olmaya da mecburdur.
Türk milletinin kabul edebileceği tek bir idare şekli vardır:
GERÇEK BİR HÜRRİYETÇİ DEMOKRASİ.
Kim olursa olsun ve ülkeyi kim idare ederse etsin; Türk milleti, HÜRRİYETÇİ DEMOKRASİDEN asla vazgeçmeyecektir. Bunun bir mânâsı da şudur:
Siyasî iktidarların meşruiyeti, MİLLÎ HÂKİMİYET ilkesinde ifadesini bulur.
Millî hâkimiyet ilkesini üstün ve geçerli kılacak tek bir vasıta vardır:
HÜR, ÂDİL VE EŞİT ŞARTLARDA yapılacak SEÇİMLER. Çünkü SEÇİMLER, gerçek demokrasinin ŞAHDAMARI işlevini görür.
Bu gerçeklerden uzaklaşmak, OY’a bir kâğıt parçası gözüyle bakmak, MİLLÎ İRADEYİ bir formaliteden ibaret zannetmek; GÖSTERMELİK DEMOKRASİLERİN belirgin özellikleridir. Ki; bu anlayışta HİLE, ENTRİKA ve GASP ETME arzusu vardır.
Sayın BAŞKAN;
Türkiye, yeni bir seçime gitmektedir. Bu, güzel bir şeydir. Ama; bu seçim, nasıl bir seçim olacaktır?
İlk işaretlere bakacak olursak; Türkiye, bu seçimi de düzgün bir şekilde yapamayacaktır.
İktidar partisine avantaj sağlasın, ANAP milletvekilleri tekrar seçilebilsin, hak etmedikleri yerlerde oturanların rahatları bozulmasın diye, demokrasi kuralları ile asla bağdaşmayacak bir seçim kanununu MECLİS’E sevk etmek, bu endişeyi doğurmuştur.
Üstelik; Seçim Kanunu ile ilgili tartışmalar için yeterli zaman ayırmamak gibi sebebi bilinmeyen acelecilik; Aklımıza, ister istemez aylarca önce hazırlanan bir BASKIN SEÇİM TUZAĞINI getirmektedir.
Henüz Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan Kurtuluş Savaşı’nın kalbi olan TBMM’ni açan; nice güçlük ve mahrumiyetlere göğüs gererek, varını yoğunu ortaya koyarak, destanlar yazan kahramanlıkları ile dolu olan Kurtuluş Savaşı’nı veren; bir büyük şuurun varlığını ispat etmiş ve birlik beraberliğini bozmadan, ahenk içinde kültürünü muhafaza ederek bugünlere gelebilen milletimizi, bu, hürriyetine âşık milletimizi aldatmaya, kandırmaya ve yok farz etmeye, kimin hakkı vardır ki?
Biz vatandaşlar;
İŞLEYEN DEVLET,
İŞLEYEN REJİM,
HÜR PARLÂMENTO,
BAĞIMSIZ YARGI istiyoruz. Karar kıldığımız DEVLET, bir HUKUK DEVLETİ olmalıdır.
Gerçeklere kulak vereceğinize inandığım için duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı.”
Sayın BAŞBAKAN;
Türkiye’nin önceliği, ANAYASA’DA YAPILMASI düşünülen DEĞİŞİKLİK değildir. Türkiye’nin çözüm bekleyen dağ gibi sorunları vardır. Bu birikmiş sorunların sorumlusu, MUHALEFET ve BASIN değildir. Her şeyden, sekiz yıllık iktidarınız sorumludur. İktidarınızın bu sorumluluğu, sert demeçlerle ve başkalarını suçlamakla ortadan kaldırılamaz. Bu sebeple; her şeyden once, Seçim ve Siyasî Partiler Kanunları değiştirilerek, gerçek anlamda bir MİLLÎ İRADENİN TECELLÎSİNE imkân tanınmalıdır. Bu yapılmadığı takdirde; bugün ülkenin gündemini işgâl eden kısır, faydasız ve gerçekleri örten tartışmalar, gelecek nesillerin de bir numaralı gündemi haline gelecektir.
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınıza inanmaktayım.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
18 Mart 2010 Perşembe
Rant Ekonomisi ve Türkiye gerçekleri
Sayın Ali BABACAN
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Ankara 17 Mart 2010
Sayın BAKAN;
CNN Televizyonundan canlı olarak yayınlanan programda sizi, dikkatle dinledim. Söyledikleriniz, bilinenlerin tekrarından ibarettir. Yani; ekonomi Rotanızı, Döviz-Faiz-Borsa üçgeninden ibaret olan RANT SİSTEMİNDE devam ettirmektesiniz.
Ülkeler için geçerli olan İki türlü idare tarzı vardır. Bunlardan biri, Kolay İdare Tarzıdır. Bu idare tarzında; ülkenin kıt veya bol kaynakları, belirli bir zümrenin istifadesine sunulur. Bugün ülkemizde, kolay idare tarzının gereği olarak 10 milyon civarında insanımız rahattır. Yani; varlıklı kesim korunarak, Büyük Rantlar oluşturulmuştur. Örnekler:
Devletin ödediği faizlerin 16 bin kişi arasında bölüşülmesi.
Banka mevduatlarındaki dağılım. (Toplam mevduatın yüzde 80’nine 4-5 bin kişi sahiptir.)
Döviz kurunu, faiz oranlarını, paralı kesimin belirlemesi.
Diğer bir idare tarzı da, Zor İdare Tarzıdır. Bu tarz idarede; 72 milyon insanı, hep birlikte kalkınmaya götürmek hedef alınır. Bu idare tarzı; hiçbir yerde ve hiçbir zaman Paralı Kesimin işine gelmemiştir ve bu tarz idareyi benimseyenler, her xaman yerden yere vurulmuştur.
İşte Türkiye; Ülkeyi idare edenlerin, son 30 yıldan beri kolay idare tarzını benimsedikleri ve ekonomi ve para politikalarını buna göre belirledikleri için zora düşmüş ve millet, fukaralaşmıştır.
Merak ediyorum:
Ekonomi denince, sizin de aklınıza döviz, faiz, borsa mı geliyor? Sizin nazarınızda yatırım, istihdam ve üretim yok mudur?
Ülkemizde; nominâl karakterli Türk lirası ile fiktif karaterli yabancı paraların birlikte dolaşımda olması, sizi rahatsız etmiyor mu? Bu durumun; para ticaretini doğurduğunu, hiç düşündüğünüz oldu mu?
Faizlerin düşmüş olmasını başarı kabul ederken; reel faizlerin, hâlâ çok yüksek olması, dikkatinizi çekmiyor mu? Çok yüksek reel faizlerden, kimler veya hangi kesimler faydalanmaktadırlar?
30 yıldan beri Türkiye’nin, yanlış ekonomi ve para politikalarıyla idare edildiği gerçeğini düşündüğünüz oldu mu? En önemlisi:
İktidar, uygulanan ekonomi ve para politikalarının neresindedir? Para politikalarını, faiz oranlarını, kim ve nasıl belirlemektedir? İç ve dış borçların yönetimi, kimlerin veya hangi kesimlerin elindedir. Bu konuya açıklık getirmek istiyorum:
Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, faiz oranlarını belirleyerek, borç almakta ve borç vermektedir. Borç verme, bir noktada ekonominin gereğidir ve kabul edilebilir. Ama; Merkez Bankası, kimden veya kimlerden ve niçin borç almaktadır?
Ağustos 1989’da yürürlüğe konan 32 Sayılı Kararın 4/C Maddesinin gereği, o günden beri niçin uygulanmamaktadır?
Sayın BAKAN;
Bütün demeçlerinizde, makro ekonomik göstergelerin iyi olduğunu ve bu sebeple Türkiye’ye, dış ülkeler tarafından güven duyulduğunu belirtmektesiniz. Ama; reel ekonomiden, işsizlikten, hayat pahalılığından, halkın satın alma gücünün azalmasından, hiç bahsetmemektesiniz.
Bir ülkenin temel direği, orta tabakadır. Orta tabakanın zayıflatıldığı bir ülkede, hiçbir şey düzgün gitmez ve Sosyal Refah Devleti oluşmaz. Zaten iktisatta; refah devleti, “Rahat tüketebilen geniş bir orta tabakanın oluşturulması” diye tarif edilmiştir. Bu da; üretim, yatırım ve istihdamla sağlanır. Avrupa’da Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip olan Türkiye’nin, kendi kendini besleyemez duruma düşmesi, herkesi düşündürmelidir. Bu sebeple;
Parasal göstergelerin aldatıcı iyiliğinden ziyade; reel ekonominin gerçeklerine eğilseniz, çok daha iyi, bir iş yapmış olursunuz. Zira; “Üretmeyen veya yeterli seviyede üretim yapamayan ekonomilerde pozitif reel faiz uygulaması, eninde sonunda her şeyden önce, bankaları batırır ve ekonominin bütün dengelerini bozar” şeklindeki İktisat İlminin kuralı, görmezden gelinemez! Türkiye’nin son 30 yıllık iktisadî tarihini iyi bilenler, daima ekonomik krizlere maruz kaldığımızı gayet iyi görürler.
Bugün ülkemizde ekonomik krizin olmadığını hiç kimse söyleyemez ve gelecek günlerin ne getireceği de bilinemez. Beklenmedik bir devalüasyon, bir ani kur artışı, borçların çevrilemez hale gelmesi veya para hareketlerine bir dış müdahale, her şeyi altüst etmeye yeterlidir. Zaten artan borçlar, oluşan dış ticaret ve cari açıklar, bütçeyi kıpırdayamaz hale getiren faiz ödemeleri, muhtemel büyük bir ekonomik krizin işaretleridir.
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı
Ankara 17 Mart 2010
Sayın BAKAN;
CNN Televizyonundan canlı olarak yayınlanan programda sizi, dikkatle dinledim. Söyledikleriniz, bilinenlerin tekrarından ibarettir. Yani; ekonomi Rotanızı, Döviz-Faiz-Borsa üçgeninden ibaret olan RANT SİSTEMİNDE devam ettirmektesiniz.
Ülkeler için geçerli olan İki türlü idare tarzı vardır. Bunlardan biri, Kolay İdare Tarzıdır. Bu idare tarzında; ülkenin kıt veya bol kaynakları, belirli bir zümrenin istifadesine sunulur. Bugün ülkemizde, kolay idare tarzının gereği olarak 10 milyon civarında insanımız rahattır. Yani; varlıklı kesim korunarak, Büyük Rantlar oluşturulmuştur. Örnekler:
Devletin ödediği faizlerin 16 bin kişi arasında bölüşülmesi.
Banka mevduatlarındaki dağılım. (Toplam mevduatın yüzde 80’nine 4-5 bin kişi sahiptir.)
Döviz kurunu, faiz oranlarını, paralı kesimin belirlemesi.
Diğer bir idare tarzı da, Zor İdare Tarzıdır. Bu tarz idarede; 72 milyon insanı, hep birlikte kalkınmaya götürmek hedef alınır. Bu idare tarzı; hiçbir yerde ve hiçbir zaman Paralı Kesimin işine gelmemiştir ve bu tarz idareyi benimseyenler, her xaman yerden yere vurulmuştur.
İşte Türkiye; Ülkeyi idare edenlerin, son 30 yıldan beri kolay idare tarzını benimsedikleri ve ekonomi ve para politikalarını buna göre belirledikleri için zora düşmüş ve millet, fukaralaşmıştır.
Merak ediyorum:
Ekonomi denince, sizin de aklınıza döviz, faiz, borsa mı geliyor? Sizin nazarınızda yatırım, istihdam ve üretim yok mudur?
Ülkemizde; nominâl karakterli Türk lirası ile fiktif karaterli yabancı paraların birlikte dolaşımda olması, sizi rahatsız etmiyor mu? Bu durumun; para ticaretini doğurduğunu, hiç düşündüğünüz oldu mu?
Faizlerin düşmüş olmasını başarı kabul ederken; reel faizlerin, hâlâ çok yüksek olması, dikkatinizi çekmiyor mu? Çok yüksek reel faizlerden, kimler veya hangi kesimler faydalanmaktadırlar?
30 yıldan beri Türkiye’nin, yanlış ekonomi ve para politikalarıyla idare edildiği gerçeğini düşündüğünüz oldu mu? En önemlisi:
İktidar, uygulanan ekonomi ve para politikalarının neresindedir? Para politikalarını, faiz oranlarını, kim ve nasıl belirlemektedir? İç ve dış borçların yönetimi, kimlerin veya hangi kesimlerin elindedir. Bu konuya açıklık getirmek istiyorum:
Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası, faiz oranlarını belirleyerek, borç almakta ve borç vermektedir. Borç verme, bir noktada ekonominin gereğidir ve kabul edilebilir. Ama; Merkez Bankası, kimden veya kimlerden ve niçin borç almaktadır?
Ağustos 1989’da yürürlüğe konan 32 Sayılı Kararın 4/C Maddesinin gereği, o günden beri niçin uygulanmamaktadır?
Sayın BAKAN;
Bütün demeçlerinizde, makro ekonomik göstergelerin iyi olduğunu ve bu sebeple Türkiye’ye, dış ülkeler tarafından güven duyulduğunu belirtmektesiniz. Ama; reel ekonomiden, işsizlikten, hayat pahalılığından, halkın satın alma gücünün azalmasından, hiç bahsetmemektesiniz.
Bir ülkenin temel direği, orta tabakadır. Orta tabakanın zayıflatıldığı bir ülkede, hiçbir şey düzgün gitmez ve Sosyal Refah Devleti oluşmaz. Zaten iktisatta; refah devleti, “Rahat tüketebilen geniş bir orta tabakanın oluşturulması” diye tarif edilmiştir. Bu da; üretim, yatırım ve istihdamla sağlanır. Avrupa’da Rusya’dan sonra en büyük toprağa sahip olan Türkiye’nin, kendi kendini besleyemez duruma düşmesi, herkesi düşündürmelidir. Bu sebeple;
Parasal göstergelerin aldatıcı iyiliğinden ziyade; reel ekonominin gerçeklerine eğilseniz, çok daha iyi, bir iş yapmış olursunuz. Zira; “Üretmeyen veya yeterli seviyede üretim yapamayan ekonomilerde pozitif reel faiz uygulaması, eninde sonunda her şeyden önce, bankaları batırır ve ekonominin bütün dengelerini bozar” şeklindeki İktisat İlminin kuralı, görmezden gelinemez! Türkiye’nin son 30 yıllık iktisadî tarihini iyi bilenler, daima ekonomik krizlere maruz kaldığımızı gayet iyi görürler.
Bugün ülkemizde ekonomik krizin olmadığını hiç kimse söyleyemez ve gelecek günlerin ne getireceği de bilinemez. Beklenmedik bir devalüasyon, bir ani kur artışı, borçların çevrilemez hale gelmesi veya para hareketlerine bir dış müdahale, her şeyi altüst etmeye yeterlidir. Zaten artan borçlar, oluşan dış ticaret ve cari açıklar, bütçeyi kıpırdayamaz hale getiren faiz ödemeleri, muhtemel büyük bir ekonomik krizin işaretleridir.
Demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)