11 Kasım 2008 Salı

Merkez Bankası ve para politikaları

Sayın Can ATAKLI
Vatan Gazetesi Yazarı 11 Kasım 2008


Sayın Ataklı;

11 Kasım 2008 tarihli ve “Biraz para basılsa, Türkiye batmaz.” Başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Benim de dostum olan Memduh Bayraktaroğlu önemli bir konuya temas etmiş ve doğru söylemektedir.
“Para arzını artırmak” ifadesini biraz açmak istiyorum. Şöyle ki:

Para arzı (M-1 ve M-2) tedavüldeki banknotlarla, banka mevduatlarının toplamını kapsamaktadır. Bu sebeple; para arzı içindeki “Emisyon hacmini artırmak” ifadesini kullanmak, daha doğru olur. Zira; 1987’den itibaren Türkiye’nin en büyük çıkmazı, Piyasaya, ekonominin ihtiyacı kadar Türk lirası verilmemiş olmasındandır. Bana göre bu, kasıtlı yapılmıştır. Bu sayede, Kur-Faiz makasında düzenlenen RANT ekonomisinin temelleri atılmıştır. Konuyu, biraz açayım:

Bir devletin kendi parasını basması, en önemli hükümranlık hakkıdır. Bu hakkı kullanmayan devletler, muhakkak surette çökmeye mahkûm olurlar. Türkiye, 1987 yılına kadar bu hakkını iyi kullanmıştır. İş; 1987’den itibaren ve bilhassa, Ağustos 1989 tarihinde yürürlüğe konan 32 Sayılı Konvertibilite Kararından sonra iyice bozulmuştur.

Akla; “Bir devletin tedavülde, ne kadar parası olmalıdır?” sorusu gelir. Yaptığım araştırmalara göre gelişmiş ülkelerde, tedavülde, milli gelirin en az yüzde 10’u, Bütçenin de yüzde 30’u oranında banknot vardır.

Bizde de 1987 yılına kadar bu oran korunmuştur. Örnek:

Yıl, 1981
Millî gelir 45 milyar dolar
Tedavüldeki banknot miktarı 4 milyar dolar karşılığı kadar TL.
Yıl, 2001
Millî gelir 210 milyar dolar.
Tedavüldeki banknot miktarı 3 milyar dolar karşılığı kadar TL.

10 Kasım 2001 tarihi itibariyle:
Millî gelir 600 milyar dolar.
Tedavüldeki banknot miktarı 21.3 milyar dolar karşılığı kadar YTL.(Bunun karşılığı, 32 milyar YTL’dir.)

İşte, bütün dert buradadır. 2001 yılında tedavüldeki banknot miktarı, 21 milyar dolar olmalıydı. Bugün, 60 milyar dolar karşılığı kadar olmalıydı. Yani; bugün tedavülde 90 milyar YTL olmalıydı. Bunun, para basma ve basmama ile ilgisi yoktur. Bu uygulama, Türkiye’yi iç ve dış borç batağına saplamıştır.

Peki; 1987’den itibaren olması gereken Türk parasının yerini ne almıştır?

29 Aralık 1983’te yürürlüğe konan Türk Parasının Kıymetinin Koruması Hakkındaki Kanunda yapılan değişiklik sayesinde, Yabancı paralar, tedavüle girmiştir.
Ağustos 1989’da yürürlüğe konan 32 Sayılı Konvertibilite Kararından sonra da, yabancı paralar, gayet serbest olarak tedavüle sokulmuştur.
Bu durum, dolar ticaretini doğurmuş ve dolar ticareti, en büyük ve en kârlı sektör haline gelmiştir. Üretmeden, yatırım yapmadan, istihdam yaratmadan, paradan para kazanma dönemi açılmıştır. Bu durum ekonomimizi üretkenlikten uzaklaştırmış ve ŞÂHANE BİR RANT SİSTEMİ KURULMUŞTUR. Bir el, nasıl başarmışsa başarmış; 20 yıl zarfında tedavüldeki Türk parasını, belirlenen bir oranda sabit tutmuştur!...

Dikkatlerinize sunuyorum:

12 Eylül 1980 sabahı Türkiye’nin 12,5 milyar dolar dış borcu vardı ve iç borcu da, yok denecek kadar az ve yıllık kupon ödemeli uzun vadeliydi. İhtilâl Hükümeti, gelmiş geçmiş bütün Cumhuriyet Hükümetlerine, “Bu borcu niçin yaptınız ve bu paraları nerede kullandınız?” diye sorsaydı; bu borcun karşılığında 100 milyar doları aşan bir varlığın olduğunu görecekti. Yalnız Tüpraş, Petkim ve Erdemir’in değerleri, bu borçtan fazladır. Enerjiden altyapıya; sanayiden tarıma yapılanları sayacak olursak; yeterli miktarda para basmadığımız için neler kaybettiğimizi, çok daha iyi anlamış oluruz.

Kısacası Türkiye; 12 Eylül 1980’den sonra yanlış ekonomi ve para politikaları ile idare edilmiştir. Bu müddet zarfında, devletin ödediği iç ve dış borç faizleri 500 milyar doları aşmış ve iç ve dış borçlarımızın toplamı 500 milyar dolar olmuştur.(Ödenen faizin 240 milyar doları, son 6 yıla aittir.). Üstelik; başta bankalarımız olmak üzere önemli ekonomik değerlerimiz yabancıların eline geçmiştir. Tabir caizse; Türkiye, bir MÜSTEMLEKE ülkesi ve Türk milleti de, bir müstemleke halkı haline gelmiştir. Beklenmedik bir devalüasyon, Türkiye’yi, iyice yere serecektir.

Üzüldüğüm husus da şudur:
Bu önemli konuları konuşan yoktur. Bu konuları konuşmak, benim gibi bir eczacıya kalmışsa; bu ülkeye ve bu millete acımak lâzımdır.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı

Not: Merkez Bankası’nın görevi:
“T.C.Merkez Bankası, 1970 tarih ve 1211 sayılı yasaya göre EMİSYON ve KREDİ HACMİNİ, ekonomik ihtiyaca uygun biçimde düzenlemekle görevlidir. Merkez Bankası’nın çıkardığı kâğıt para miktarı, ekonominin ihtiyacı kadar kalmalı; fazla ya da eksik olmamalıdır.” Acaba, Merkez Bankası bu görevini yerine getirmiş midir?

9 Kasım 2008 Pazar

Şeref ve Tevazu

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genelbaşkanı
Ankara 9 Kasım 2008


Sayın BAŞBAKAN


İstanbul Bağcılar ve Erzurum merkez ilçe kongrelerinde yaptığınız konuşmalarınızın televizyonlardan yayınlanan bölümlerini dinledim
Bağcılar’da söylediğiniz “İnsan yaratılmışların en şerflisidir. Onun için yaratılmışı severiz, yaratandan ötürü.” Sözlerinizle; Erzurum’da söylediğiniz “Bize, tevazu yakışır.” Sözlerinizden çok etkilendim.

Evet; insan, yaratılmışların en şereflisidir. Zira; Allah, hiçbir varlığa vermediği İRADE ve HÜRRİYET sıfatlarını, sâdece ve sâdece insan sınıfına bahşetmiştir. Bu hususun iyi anlatılması ve insanların aydınlatılması şarttır. Sebebine gelince:

İnsan vardır ki; ilmiyle, ahlâkıyla, faziletiyle, adâletiyle, irfanıyla ve gayretiyle, bütün insanlık âlemini kendisine hayran bırakır.
Yine insan vardır ki; cehâletiyle, faziletsizliğiyle, ahlâksızlığıyla, irfansızlığıyle ve canavarları utandıracak derecedeki zulmüyle, bütün insanlık âleminin nefretini kazanır.

Merak edilir:
Bu durumda; her iki sınıf mensupları da, ŞEREFLİ kabul edilebilir mi? Daha açık ifadeyle;
Yalancılar, ahlâksızlar, hırsızlar, başkalarının zararına kasalarını dolduranlar, kamu malına tecavüz edenler, insanları birbirlerine düşüren münafıklar, yetim hakkı yiyenler, kişisel ihtirasları uğruna milletlerin kaderleriyle oynayan zalimler, insanları ezen merhametsizler, hasisler, Allah’ın verdiği nimetleri yerli yerinde kullanmayanlar, vatana ve millete hizmet etmeyi aptallık olarak kabul edenler, adâletle hükmetmeyen idareciler; YARATILMIŞLARIN EN ŞEREFLİSİ ünvânını alabilirler mi?

Dindar olmanız hasebiyle muhakkak surette biliyorsunuzdur. Büyük Kitap KUR’an’da, “Ey İnsan!” ve “Ey Nas!” hitapları vardır. İşin yüzeyinde kalanlar, her iki hitaptan da, İNSAN mânâsını çıkarırlar. Ama; gerçek öyle değildir. İşin inceliği vardır ve o da şudur:

İNSAN kelimesinin kökü, ÜNS’ten gelir. Mânâsı, yakınlıktır. Bu hitap KUR’AN’da , ALLAH’a yakın ve HAK VE HAKİKATİ gözeten insanlar için kullanılmıştır.
NAS Kelimesini kökü, NİSYAN’dan gelir. Mânâsı, unutmaktır. Bu hitap KUR’AN’da, ALLAH’ı unutarak, HAK VE HAKİKATTEN uzaklaşanlar için kullanılmıştır.

Eğer bu farklar, meydanlarda iyi anlatılmazsa; iyi insanlar üzülür ve kötü insanların cesaretleri artar. Zira; paranın üstündeki yazıdan başka bir değer ve hedef tanımayanların çoğunlukta olduğu günümüzde; HAK ve HAKİKAT ölçüleri içinde yetişmiş ve hayatlarını bu ölçülere göre düzenlemiş GERÇEK İNSANLAR, muhatap bulamazlar ve kenara itilirler. MEYDAN, maddenin kesafetinde boğulmuş çıkarcı ve alkışı bol kişilere kalır.

Erzurum’da söylediğiniz “Bize, tevazu yakışır” sözünüze gelince;

Tevazu, alçakgönüllülük değil, kişisel ihtiraslardan soyunmak demektir. Ki; gerçek tevazu, ADÂLETİN KAPISIDIR. Adâletten ayrılanların TEVAZU GÖSTERİSİ, insanları aldatan bir tuzaktan ibaret kalır. Zirâ; ADÂLET, her şeyde HAKKI GÖRMEK ve AŞK DERECESİNDE tapmakla sağlanır. Hz. Peygamberimiz bu gerçeği, “HAK VE HAKİKATTEN UZAK OLANLAR, BEDENEN DİRİ GÖRÜNSELER DE, MÂNEN ÖLÜDÜRLER” Hadis-i Şerifleriyle beyan etmişlerdir.

Bu sebeplerden dolayı MEYDANLARDA, mâneviyatla ilgili söylemlerde bulunurken, bu incelikleri de geniş biçimde anlatmazsanız, meydanları dolduran ve tele vizyonlardan izleyen insanları, İRŞAT edip, DOĞRU YOLA yönlendiremezsiniz. Hattâ, toplumun kötüleri, kendilerine pâye vermiş olurlar.

Konuşmalarınızdan etkilenerek duygulandım ve demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi, yüksek takdirlerinize arz ettim.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

Obama ve Türkiye

Sayın Mehmet Ali BİRAND
Posta Gazetesi Yazarı 9 Kasım 2008



Sayın BİRAND;

7 Kasım 2008 tarihli ve “Obama ile, Ermeni şokuna hazır olun” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Üzülerek ifade edeyim ki; yine, başkaları hesabına kamuoyu oluşturma gayretine girmişsiniz. Ve:

“Obama’nın Başkan seçilmesi, Türkiye’ye genelde, olumlu yansıyacak. Bunun tek istisnası, Ermeni sorunu olacaktır. Bu konuda hazırlıklı olmakta ve şoku yumuşatacak adımlara şimdiden hazırlanmakta çok yarar var” ifadesini kullanmışsınız. Merak ediyorum:
Başkalarının dayattığı ve sizin de MİSYON olarak benimsediği Ermeni SORUNU nedir ve nasıl çözülecektir?
Ermenistan’ın, başkalarının kışkırtmaları ve destekleriyle talep ettikleri bellidir: “Türkiye, gerçekte olmayan soy kırımını tanısın ve Ermenistan’a toprak versin!” Gayet net soruyorum:
Siz; böylesine bir zillete razı olur musunuz ve Amerika ile iyi geçineceğiz diye Ermenistan’ın isteklerini yerine getirir misiniz? Bir hususu daha merak ediyorum:
Amerika’nın BOP Projesi kapsamında dayattığı konuların kabul edilir olmadığını, Osmanlı Devleti’nin soy kırım yapmadığını söylerseniz ve kamuoyunu, bu istikamette yönlendirmek isterseniz; acaba, durumunuz ne olur? Televizyon ekranlarında ve Gazete köşelerinde yer bulabilir misiniz?

İkinci önemli husus şudur:
“Amerika, müthiş bir demokrasi testinden geçecek.” ifadesini, inanarak mı kullanıyorsunuz? Amerika’nın Hükümetlerini, HÜR mü zannediyor sunuz? Her dediğini yaptıran ASKERÎ-ENDÜSTRİYEL KOMPLEKSİN varlığını, yok mu farz ediyor sunuz?

Önemli ve düşündürücü bir husus daha:
“Eğer Washington ile ilişkilerimizi her yıl böylesine koparma noktasına gelmesini istemiyorsak veya tasarı geçtiği takdirde, İncirliği kapatma noktasına kadar gidebilecek bir kriz sürecine girmek istemiyorsak, şimdiden hazırlıklarımızı yapmalıyız.” İfadesini kullanırken, yüzünüz kızarmadı ve vicdanınız sızlamadı mı? Yoksa siz; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, bir KABİLE DEVLETİ mi zannediyorsunuz?

Sayın Birand;

Yazınızın bir bölümündeki şu ifadeleriniz de, Türk milleti için büyük bir talihsizliktir:

“Tayyip Erdoğan, bu toplumun önemli bir kesimi tarafından, Türkiye’nin Obama’sı olarak görülüyordu. Tabuları yıkan, alışılmış uygulamaları değiştiren, resmi ideolojinin dışına çıkan bir liderdi. Cesur adımlar attı. Özellikle de, hem Kürt kökenli vatandaşlar, hem de yıllar boyunca kendilerini ezilmiş, itilmiş-kakılmış gören dindar kesimlerle devleti barıştırmak için kolları sıvamıştı. Ancak; bu durum, uzun sürmedi. Bir bölümü kendi siyasî hataları, diğer bir bölümü de, kemikleşmiş kesimlerin büyük direnişi nedeniyle, hava değişti.”
Merak ediyor ve soruyorum:
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kökenine ve inançlarına göre ne zaman ayırımcılık yapmıştır?
Dindar kesimler ne zaman itilip-kakılmıştır?
Eğer maksadınız; Bir Kürt Devletinin kurulması ve dinin siyasallaştırılması ise; buna, vatanını ve milletini seven hiç kimse razı olmaz!
Devletin, bir din devleti ve parti devleti haline getirilmesine, hiç kimse izin vermez! (SOROS BESLEMESİ MİSYONERLER HARİÇ)
Eğer bunları, TABU VE RESMİ İDEOLOJİ olarak algılıyor ve kabul ediyorsanız; evet, bunlar, TABU VE RESMÎ İDEOLOJİDİR.

Şu hususları da hatırlatmak ve sizi uyarmak istiyorum:

1-Batı’nın mânevî ajanlığını kabullenmiş ve kendilerini, başkalarının ideoloji ve hedeflerine hizmet etmek için adamış MİSYONERLER dışında, Türk-Kürt vatandaşlarımız ,birbirleriyle barışıktırlar.
2-Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kıbrıs konusunda gerçekçidir ve kararlıdır.Gerçekçi olmayanlar, esen havaya göre taviz verenlerdir. Şu gerçek, sizi ve sizin gibi düşünenleri uyandırmalıdır: Yunanistan, 1947’den beri bir hedef belirlemiştir ve bu hedefinden taviz vermemektedir. ENOSİS, yani İLHAK hedefinden vaz geçmemektedir. Eğer gerçekçilikten maksadınız KIBRIS’ı Yunanistan’a vermek ise; bunu da, açık ifade ediniz.
3- İstek ve iddialarından vaz geçmediği sürece Ermenistan’la iletişim kurulamaz.
4- Vatandaşlar arasında dindar kesim, lâik kesim diye bir ayırım yoktur ve ortak değerlere sahiptirler. Ayırım varmış gibi gösterenler, dini siyasete âlet eden dinci siyasetçileri görmezden gelenlerdir.
5- Türk toplumunu bölmek ve üniter yapımızı bozmak isteyenler, başkalarının talimatlarıyla sorun yaratmaktadırlar. Bunlar da, ya SOROS beslemeleri veya Batı’nın mânevî ajanlığını kabullenen MİSYONER aydınlarımızdır.

Bu gerçekleri bildiğinizden adım gibi eminim. Sâdece, niçin, yanlış bir yolda olduğunuzu merak ediyorum.

Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı

Obama ve Türkiye

Sayın Mehmet Ali BİRAND
Posta Gazetesi Yazarı 9 Kasım 2008



Sayın BİRAND;

7 Kasım 2008 tarihli ve “Obama ile, Ermeni şokuna hazır olun” başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Üzülerek ifade edeyim ki; yine, başkaları hesabına kamuoyu oluşturma gayretine girmişsiniz. Ve:

“Obama’nın Başkan seçilmesi, Türkiye’ye genelde, olumlu yansıyacak. Bunun tek istisnası, Ermeni sorunu olacaktır. Bu konuda hazırlıklı olmakta ve şoku yumuşatacak adımlara şimdiden hazırlanmakta çok yarar var” ifadesini kullanmışsınız. Merak ediyorum:
Başkalarının dayattığı ve sizin de MİSYON olarak benimsediği Ermeni SORUNU nedir ve nasıl çözülecektir?
Ermenistan’ın, başkalarının kışkırtmaları ve destekleriyle talep ettikleri bellidir: “Türkiye, gerçekte olmayan soy kırımını tanısın ve Ermenistan’a toprak versin!” Gayet net soruyorum:
Siz; böylesine bir zillete razı olur musunuz ve Amerika ile iyi geçineceğiz diye Ermenistan’ın isteklerini yerine getirir misiniz? Bir hususu daha merak ediyorum:
Amerika’nın BOP Projesi kapsamında dayattığı konuların kabul edilir olmadığını, Osmanlı Devleti’nin soy kırım yapmadığını söylerseniz ve kamuoyunu, bu istikamette yönlendirmek isterseniz; acaba, durumunuz ne olur? Televizyon ekranlarında ve Gazete köşelerinde yer bulabilir misiniz?

İkinci önemli husus şudur:
“Amerika, müthiş bir demokrasi testinden geçecek.” ifadesini, inanarak mı kullanıyorsunuz? Amerika’nın Hükümetlerini, HÜR mü zannediyor sunuz? Her dediğini yaptıran ASKERÎ-ENDÜSTRİYEL KOMPLEKSİN varlığını, yok mu farz ediyor sunuz?

Önemli ve düşündürücü bir husus daha:
“Eğer Washington ile ilişkilerimizi her yıl böylesine koparma noktasına gelmesini istemiyorsak veya tasarı geçtiği takdirde, İncirliği kapatma noktasına kadar gidebilecek bir kriz sürecine girmek istemiyorsak, şimdiden hazırlıklarımızı yapmalıyız.” İfadesini kullanırken, yüzünüz kızarmadı ve vicdanınız sızlamadı mı? Yoksa siz; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, bir KABİLE DEVLETİ mi zannediyorsunuz?

Sayın Birand;

Yazınızın bir bölümündeki şu ifadeleriniz de, Türk milleti için büyük bir talihsizliktir:

“Tayyip Erdoğan, bu toplumun önemli bir kesimi tarafından, Türkiye’nin Obama’sı olarak görülüyordu. Tabuları yıkan, alışılmış uygulamaları değiştiren, resmi ideolojinin dışına çıkan bir liderdi. Cesur adımlar attı. Özellikle de, hem Kürt kökenli vatandaşlar, hem de yıllar boyunca kendilerini ezilmiş, itilmiş-kakılmış gören dindar kesimlerle devleti barıştırmak için kolları sıvamıştı. Ancak; bu durum, uzun sürmedi. Bir bölümü kendi siyasî hataları, diğer bir bölümü de, kemikleşmiş kesimlerin büyük direnişi nedeniyle, hava değişti.”
Merak ediyor ve soruyorum:
Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kökenine ve inançlarına göre ne zaman ayırımcılık yapmıştır?
Dindar kesimler ne zaman itilip-kakılmıştır?
Eğer maksadınız; Bir Kürt Devletinin kurulması ve dinin siyasallaştırılması ise; buna, vatanını ve milletini seven hiç kimse razı olmaz!
Devletin, bir din devleti ve parti devleti haline getirilmesine, hiç kimse izin vermez! (SOROS BESLEMESİ MİSYONERLER HARİÇ)
Eğer bunları, TABU VE RESMİ İDEOLOJİ olarak algılıyor ve kabul ediyorsanız; evet, bunlar, TABU VE RESMÎ İDEOLOJİDİR.

Şu hususları da hatırlatmak ve sizi uyarmak istiyorum:

1-Batı’nın mânevî ajanlığını kabullenmiş ve kendilerini, başkalarının ideoloji ve hedeflerine hizmet etmek için adamış MİSYONERLER dışında, Türk-Kürt vatandaşlarımız ,birbirleriyle barışıktırlar.
2-Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kıbrıs konusunda gerçekçidir ve kararlıdır.Gerçekçi olmayanlar, esen havaya göre taviz verenlerdir. Şu gerçek, sizi ve sizin gibi düşünenleri uyandırmalıdır: Yunanistan, 1947’den beri bir hedef belirlemiştir ve bu hedefinden taviz vermemektedir. ENOSİS, yani İLHAK hedefinden vaz geçmemektedir. Eğer gerçekçilikten maksadınız KIBRIS’ı Yunanistan’a vermek ise; bunu da, açık ifade ediniz.
3- İstek ve iddialarından vaz geçmediği sürece Ermenistan’la iletişim kurulamaz.
4- Vatandaşlar arasında dindar kesim, lâik kesim diye bir ayırım yoktur ve ortak değerlere sahiptirler. Ayırım varmış gibi gösterenler, dini siyasete âlet eden dinci siyasetçileri görmezden gelenlerdir.
5- Türk toplumunu bölmek ve üniter yapımızı bozmak isteyenler, başkalarının talimatlarıyla sorun yaratmaktadırlar. Bunlar da, ya SOROS beslemeleri veya Batı’nın mânevî ajanlığını kabullenen MİSYONER aydınlarımızdır.

Bu gerçekleri bildiğinizden adım gibi eminim. Sâdece, niçin, yanlış bir yolda olduğunuzu merak ediyorum.

Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı

8 Kasım 2008 Cumartesi

Zalim ve Mazlum

Sayın Fehmi KORU
Yeni Şafak Gazetesi Yazarı
İstanbul 8 Kasım 2008


Sayın Koru;

Bu mektubumu yüksek ilminizden ve uzağı gören ferasetinizden faydalanmak için yazdım. Daha doğrusu; aklımı karıştıran ve zihnimi yoran bir konu hakkında dalâlete düşmemek için size müracaat etmeyi uygun buldum. KONU, ŞUDUR:

Yakın zamana kadar, inançlarımın ve aldığım terbiyenin gereği olarak FİRAVUN’A çok kızıyordum. Şimdi ise, FİRAVUN’A kızmaz oldum ve hattâ, hak vermeye başladım. SEBEBİNE GELİNCE:


- Debdebeli, tantanalı bir SALTANAT,
- Göz kamaştırıcı bir SERVET,
- Emrindeki kuvvetli bir ORDU,
- Etrafında “SEN, BİZİM RABBİMİZSİN!” diye tapan ve eğilip - bükülen bir sürü
DALKAVUK İNSAN,
FİRAVUN’u, FİRAVUN yapmıştır.

Ve kendi kendime sormaya başladım:
Bu imkânlar bende de olsaydı, acaba, ben de FİRAVUNLAŞIR MIYDIM?

Bu hususta bana yardımcı olursanız, gerçekten sevinirim. Zira; tarihen sabittir ki; her zalimi, mazlum yetiştirmiştir. Üstelik; her zalim de zulmünü, UŞAKLARI vasıtasıyla yapmıştır. Nasıl ki; esen mânevî bir rüzgârla, en kuvvetli ŞAKİ, bir anda SAİD olabiliyorsa; bunun, tersi de varittir; nefsine yenik düşen SAİD de, bir anda ŞAKİ olabilir. Bu gerçeğe istinaden de;

“Hak ve hakikatten uzak kalanlar, bedenen DİRİ görünseler de, mânen ÖLÜDÜRLER” denmiştir.

Maksadımı anlatabildiğimi zannediyorum. Beni aydınlatır ve bana yol gösterirseniz, memnun olurum ve size, minnettar kalırım. Malûm ya; dünya hayatı dar ve sıkıntılıdır ve de kısadır. Allah’ın huzuruna bipâre, biçâre ve eli - yüzü kâre gitmek istemiyorum. Sizler gibi nefislerinin hayırlarını ayaklar altına almış, fazileti, menfaate tercih etmiş; yalandan, dolandan, sahtekârlıktan arınmış; doğruya doğru, eğriye eğri demeyi görev edinmiş; yalancılara, hırsızlara, ahlâksızlara direnmeyi vazife addetmiş; EDEPLİ, FAZİLETLİ VE DİNİ BÜTÜN insanların YÜKSEK HİMMETLERİNE ve İRŞÂTLARINA, ihtiyaç duymaktayım.
Yardımcı olacağınızı ummaktayım.

Saygılarımla.

Ecz. Hüsnü Akıncı.

Not: Cumhuriyet Tarihi’nin, Osmanlı Tarihi’nde dahî eşi ve benzeri bulunmayan EN KUDRETLİ, EN YETENEKLİ VE ENBÜYÜK LİDERİ OLAN BAŞBAKAN RECEP TAYYİP ERDOĞAN için, “OBAMA gibi geldi BUSH’A benzedi” sözünü söylememeliydiniz. Bu; büyük bir hatâdır ve belki de, CEHENNEME gitmenize sebep olabilir.

6 Kasım 2008 Perşembe

Lider ve vizyon

Sayın Fatih Altaylı; 5 Kasım 2008

Türkiye, 12 Eylülden sonra dâimâ yeni bir heyecen aramış ve bazı odaklarca şişirilen VİZYON sahibi liderler yaratmıştır.
Turgut Özal'ın, Mesut Yımaz'ın, Tansu Çiller'in ve son Olarak Recep Tayyip Erdoğan'ın gelişlerini hatırlayınız! Bu kişiler, yenilikçi ve vizyon sahibi liderler olarak takdim edilip desteklenmedi mi?
Netice ne oldu?

Batı'nın, bilhassa ABD'nin, âdetâ mânevî ajanlığını kabullenen şişirilmiş vizyon sahibi bu kişiler, Türkiye'yi bir müstemleke ülkesi ve Türk milleti'ni de bir müstemleke halkı haline getirdiler. Başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz yabancıların eline geçti, Perakende ticaretimize dahî yabancılar hâkim oldu. Üstelik; aradan geçen 28 yıl zarfında Türkiye, ödediği 500 milyar dolar faize rağmen iç ve dış borç batağına saplandı.(Borç stoku, 500 milyar dolara yaklaştı).

Saygılarımla.

Hüsnü Akıncı.

Not: Hani imkân olsa da bir televizyon programına
çıkabilsem, söyleyeceklerim, herkesi şaşırtacaktır.-- Hüsnü Akıncı 0 532 457 6956 http://akincidan.blogspot.com/

4 Kasım 2008 Salı

Yolsuzluklar ve Devlet

Sayın Deniz BAYKAL
CHP Genel Başkanı
Ankara. 4 Kasım 2008



Sayın Genel Başkan;

Patinizin Meslis Grup Toplantısında yaptığınız konuşmanızı, dikkatle dinledim.

Tarihin, hiçbir döneminde tekzip edilemeyen gerçeği bellidir:

BAŞTAKİLERİN YOLSUZLUKLARINA HESAP SORMAYAN SİSTEM, EN UÇ NOKTASINA KADAR HIRSIZLARIN; YALANCILARIN VE AHLÂKSIZLARIN ELİNE GEÇER. AHLÂK VE FAZİLET YERE DÜŞTÜĞÜ İÇİN DE MİLLETLERİN KADERLERİNE; HIRSIZLAR, YALANCILAR VE AHLÂKSIZLAR, HÜKMEDER HÂLE GELİR.

Bu da; HALKIN DEVLETSİZ, DEVLETİN DE SAHİPSİZ KALDIĞI anlamına gelir ve aynı zamanda BÜYÜK BİR ÇÖKÜŞÜN habercisidir.

Saygılarımla.

Hüsnü Akıncı. -- Hüsnü Akıncı 0 532 457 6956 http://akincidan.blogspot.com/