4 Şubat 2010 Perşembe

Türkiye'yi idare etmek kolay değildir.

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan ve AKP Genel Başkanı
Ankara 3 Şubat 2010


Sayın BAŞBAKAN;


Bugün, basın mensuplarına yaptığınız açıklamalarınızı dikkatle dinledim. Söylediğiniz sözleriniz hakkında bir yorum yapmayacağım. Ancak, şu önemli hususu belirtmek isterim:
Türkiye’nin muhtaç olduğu en önemli husus; sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı içersinde geçirebileceği 15-20 yıllık bir zaman dilimidir. Ne yazık ki Türkiye, sebebi ne olursa olsun, böyle bir zaman dilimini yakalayamamıştır. Bundan sonra da yakalayabileceğini zannetmiyorum.
Bugün ülkeyi yöneten iktidarın Başbakanı’sınız. Bu bakımdan; sözleriniz, davranışlarınız ve ülkeyi idare ediş tarzınız, devlet organları arasındaki ahengin sağlanmasında ve milletin huzurunun temininde en büyük etkendir. Bu sebeple; Ülkenin Başbakanı olarak, “Her makamın bir sözü ve her sözün bir makamı vardır.” gerçeğine göre hareket etmek zorundasınız.
Sorunları, zorlukları ve hedefleri büyük olan Türkiye’yi yönetmek kolay değildir. Bu bakımdan ülkeyi idare eden siyaset adamlarının, hesapta yanılmamaları şarttır. Zîra; hesapta yanılmanın doğal sonucu, başarısızlıktır.
Lider olabilmek de, kolay değildir. Lider olabilmenin önemli şartlarından biri de, toplumun ölçülerine uyabilmektir. Liderin sözleri, davranışları ve kavgaları, temsil ettiği kitlelerin ölçülerine, isteklerine, eğilimlerine cevap verebilmelidir. Sabır, sinir dayanıklılığı, deneylerden ders alabilmenin yanında; ölçülü rekabet, inisiyatifi elde tutmak ve kendine güvenmek, bir demokratik liderde aranan başlıca niteliklerdir.
Kim ne derse desin; bugün Türkiye, zordadır. Bıkmış, küstürülmüş ve şevkini kaybetmiş geniş halk kitleleri; günlük maişetlerini temindeki zorluklara rağmen sulh, sükûn, huzur ve güven ortamı istemektedir. Lüzumsuz, kısır ve dar tartışmaların yarattığı belirsiz ortam, halkın ümitlerini kırmaktadır ve moralini bozmaktadır.
Bu bakımdan; her fırsatta televizyonlara çıkarak, sert ve kırıcı bir hitabet tarzı ile siyasî konuşmalar yapmanızın doğru olmadığını, vatandaşlık haklarımın gereği olarak hatırlatmakta beis görmemekteyim. iştirâk ettiğiniz toplantılarda, toplantının gündemiyle ilgili olan konularda konuşmanızın, sayısız faydaları olacaktır. Her toplantıda, muhalefeti eleştirmeniz de doğru değildir. Zîra; muhalefet müessesesi, sadece ve sadece GERÇEK DEMOKRASİLERDE vardır ve muhalefet de, MİLLÎ İRADENİN bir parçasıdır.
Tarihî bir gerçektir:
Birkaç asırdan beri ülkemizde meydana gelen huzursuzluklar, din tartışmaları esasına göre meydana gelmiştir. Dinli- Dinsiz tartışmaları, milletimize çok şeyler kaybettirmiştir. Sultan II. Abdülhamid’i tahtan indiren kaos ve kargaşa, “Şeriat elden gidiyor.” gösterileriyle başlatılmıştır. Abdülhamid’in HÂL FERMANININ müsveddesini de, büyük bir din âlimi Kabul edilen Elmalılı Hamdi Efendi yazmıştır.
Dinli-Dinsiz tartışmaları yapılmıştır. Ama, hiç kimse de, Yüce ve Evrensel olan İslâm Dini’nin ne olduğunu anlatmamıştır. Büyük Kitap Kur’an mezarlık kitabı yapılmış; Yüce İslâm Dini şekilciliğe ve sadece taat ve ibadete hapsedilmiştir. Hz. Peygamberimizin nübüvvet kuvvetiyle 23 senede ta’lim ettiği DİNİ, mahallenin imam efendisi veya muezzin efendisi, yaz tatillerinde 2-3 ayda öğrettiğini zannetmiştir. 5-6 yıllık İmam-Hatip Liselerinden veya medreselerden mezun olanlar da kendilerini, din âlimi zannetmişlerdir. Neticede de Tarikat şeyhleri, cemaat liderleri, geniş halk kitlelerini kendilerine tabî hale getirerek, sorgulamasını unutan bir dindar kesim oluşturmuşlardır.
Zavallı saf beşeriyeti, DİNİN RUHİYETINDAN bihaber, metninden de anlamadan yürüyen şaşkın, taşkın, dışı hoş, içi boş sofular DİNDEN; haris, hasis, vurguncu, maddeden başka bir şey tanımayanlar da HAYATTAN nefret ettirmişlerdir.
Bugün Müslümanlar İslâm Dini’nin safiyetlerinden ve özünden o kadar uzaklaşmışlardır ki; dalâlet içinde yüzenler bile onlarla eğlenmek cür’etini göstermişler; onları, akılsızlıkla, kabiliyetsizlikle itham etmek cesaretinde bulunmuşlardır.
Yüce ve evrensel İslâm Dini Müslümanlara, nefislerinin hayırlarını ayak altına almalarını, FAZİLETİ, MENFAATE tercih etmelerini, “evvelâ CÂNÂN, sonar CAN” diyerek kalplerini ve kalıplarını birleştirip aynı maksatla çalışmalarını emrettiği halde; iman iddiasında bulunanlar dahî, bu emirlerin icabına uymamaktadırlar ve TARİKAT ve CEMAAT oluşumları sebebiyle kendi aralarında zıtlaşmaktadırlar.
Yine Yüce ve evrensel İslâm Dini, “âlemin nizamı YÜKSEK AHLÂK ve FAZİLET ile kaimdir. İnsanlar, Yüksek AHLÂK ve FAZİLET ile kalplerini, fikirlerini aydınlatmazlarsa, Ahlâk ve fazileti terk ederek HASİS MENFAATLER sebebiyle HAKKI iptâl ederlerse; DÜNYA ve AHİRET hayatlarını mahvederler.” esasını kesin kural olarak ortaya koymuştur. Bu iki esas hayata geçirilseydi; Özel imtiyazlar ortadan kalkar ve rüşvet kapıları kapanır, adâlet meydana gelir; adâlet de emniyeti sağlardı. Onun için Hz. Peygamberimiz, “Rüşvet bir kapıdan girerse, emniyet, derhal pencereden çıkar” diye buyurmuşlardır.
Yine bu büyük Din, “Bir gün adâlet icra etmek, yetmiş sene ibadet etmekten hayırlıdır.” diye emretmiştir. Bu sebeplerden dolayı, AHLÂK, FAZİLET ve ADÂLET gözetilmediği takdirde; ne imanın, ne dindarlığın ve ne de taat ve ibadetin bir mânâsı olmaz. Zaten Hz. Peygamberimizin, Hıra Dağı’ndan tek başına İslâm Dini’ni ilân ettiği zaman ilk emirleri şöyledir:
1- ACİZ İNSAN PUTUNA tapılmayacaktır. Yani; KULA, KULLUK edilmeyecektir.
2- FUKARA inletilmeyecek ve GARİPLERİN SIRTINA binilmeyecektir.
3- ACİZLER, GÜÇSÜZLER, itilip, kakılmayacaktır.
4- HERKES HAKKINI, serbestçe alacaktır.
Sayın BAŞBAKAN;


İslâm Dini’nde imtiyazlı bir sınıf yoktur ve gerek VAZİFE hususunda, gerek ADÂLET hususunda ve gerekse HAK hususunda herkes eşittir ve herkes, yaptıklarının hesabını vermek zorundadır. Şayet HAK ve VAZİFE kavramları ortadan kaldırılırsa, yani;VAZİFESİNİ yapan HAKKINI alamazsa, yahut; VAZİFE yapmadan HAK talep ederse; o toplumun, inancı ne olursa olsun, huzur bulması, saadete erişmesi ve muhabbet içersinde yaşaması mümkün olamaz. Zîra; bu takdirde, adam kayırmalar, rüşvetler, “Bizden olanlar ve bizden olmayanlar” anlayışına göre ayırımlar, bir kurt gibi toplumu içten kemirerek çürütür ve de; toplumun ZAYIFLARI, toplumun KUVVETLİLERİNDEN serbestçe HAKLARINI alamadıkları için, her sahada ZULÜM payidâr olur.
Bu sebeple; yaptığınız konuşmalarınızda, DİNİ ve DİNDARLIĞI esas alırken ve ÖLÇÜ Kabul ederken, bu gerçekleri dile getirirseniz, çok daha isabetli davranmış ve toplumu aydınlatmış olursunuz. Temennim de şudur:
İslâmda, İMTİYAZLI BİR SINIFIN olmadığını; HAK, VAZİFE ve ADÂLET hususnda herkesin EŞİT olduğunu, HALKA ve BÜTÜN CİHANA Kabul ettirmek için, SINIRSIZ MİLLETVEKİLİ DOKUNULMAZLIĞINI kaldırırsanız ve MEŞVERET ESASINA uygun düşecek biçimde SEÇİM ve SİYASÎ PARTİLER KANUNLARINI değiştirerek, milletin HÜR İRADESİNİN serbestçe TECELLÎSİNE imkân tanırsanız; bu BÜYÜK ÜLKEYE ve bu YÜCE MİLLETE, tarihin sayfalarına ALTIN HARFLERLE geçecek BÜYÜK BİR İYİLİK yapmış olursunuz.
Demokratik haklarımı kullanarak ve vatandaşlık görevlerimin icabı olarak, duygu düşünce ve görüşlerimi arz ettim. Dikkate alacağınızı umuyorum.
Saygılarımla.
Ecz. Hüsnü Akıncı

1 yorum:

KOSULGAN737 dedi ki...

HÜSNÜ BEY KARDEŞİM YAZDIKLARINIZA EKLEYECEK BİRŞEY BULAMIYORUM DİLERİM Kİ SİZİN YAPMIŞ OLDUĞUNUZ ELEŞTİRİYİ TÜM TOPLUM YAPSIN SİZİ KUTLUYORUM HER ZAMAN DOĞRUDAN DÜRÜSTLÜKTEN YANA OLAN SİZİN GİBİ İNSANLARIN VARLIĞINA GÜNÜMÜZDE ÇOK İHTİYAÇ VARDIR SAYGILARIMLA