4 Temmuz 2009 Cumartesi

Ahlâk, en yüksek mertebedir.

Sayın Hasan Pulur
Milliyet Gazetesi Yazarı 14 Nisan 2008

Sayın Pulur;

14 Nisan 2008 tarihli ve "O güzel insanlar" başlığını taşıyan yazınızı okudum.
Etkilenmemek, mümkün değildir. Bu etki beni, fikren 50'li, 60'lı yıllara doğru geçmişe seyahat ettirdi.

Yıl, 1957…Orta üçüncü sınıftayım..Yaz tatillerinde Mısır Çarşısı civarında işportacılık yapıyordum. Basit şeyler satıyordum; file çeşitleri…Akşamları da işporta malzemelerimi, Mısır Çarşısı'ndaki peynir çeşitleri, zeytin, bal, v.s. satan bir toptancı dükkanına bırakıyordum.

Bir akşam, peynir alacaktım...Dışarıda tezgahta fiyatı 5 lira idi. Malzememi bıraktığım bu dükkanda ise peynirin fiyatı, 450 kuruştu. 50 kuruş benim için önemliydi…Dükkan sahibinden 1 kalıp peynir istedim. "Ben toptancıyım veremem." cevabını aldım. "Toptancı olmanızın önemi ne? benim için 50 kuruş çok önemli" diyerek, ısrar ettim. Hafif celallenerek, "Oğlum! Evimin ihtiyacını dahi bu dükkândan götürmüyorum. İhtiyaçlarımı, mahallemdeki bakkaldan alıyorum. Toptancı olarak ben perakende satış yaparsam, bakkal esnafı çöker ve çaresiz kalır. Ülkede de dengeler bozulur." diyerek, reddetti ve bana, hayatım boyunca unutmayacağım bir ders verdi.

Sene 1962…Eczacılık Fakültesi 2. sınftaydım. Hem okuyor ve hem de çalışıyordum. Patronumun bir muhallebeci dükkânı ve ufak çapta süt hayvancılığı yapan bir çiftliği vardı. Her Cumartesi, odun günümüzdü.. Dükkânın, çiftliğin ve evin haftalık odun ihtiyacını alıyordum. Dükkâna iki çeki, eve bir çeki, çiftliğe 4 çeki..Meşakkatli bir işti ve benim için zaman kaybıydı..

Bir Cumartesi, Yenikapı'daki oduncu, bana acımış olacak ki; "Patronuna söyle; 3-4 aylık ihtiyacınızı bir defada alın ve ödemeyi yine haftalık yapın" diye bir teklifte bulundu…Teklif hoşuma gitti ve patronuma ilettim. Patronumun verdiği cevap, düşündürücüydü: "Oğlum, para meselesinden dolayı haftalık almıyorum…3-4 aylık ihtiyacımızı toptan alırsak; moda olur ve herkes bizim gibi yapmaya başlarsa, mal darlığı olur; fiyatlar yükselir ve bedelini, fakir, fukara öder".

Sene 1965...Patronumun bir bina inşaatı sebebiyle İstanbul Belediyesi Fen İşleri Şubesinde bir haksızlığa uğradık. Haksızlığın düzeltilmesi için aylarca uğraştım… Bir gün dayanamadım; başta Fen İşleri Müdürü olmak üzere ilgili memurlara ağır bir hakarette bulundum ve kapıyı şiddetle çarparak dışarıya çıktım. Patronum beni arabada bekliyordu…Hiddetten zangır, zangır titrer bir vaziyette direksiyona geçtim…Tam kontak anahtarını çevireceğim zaman patronum omzuma vurarak, "Hele bir sakinleş, öyle gidelim…Oğlum, dünyada haksızlığa uğrayan ilk insan biz değiliz! Siz geleceğe bakın ve kendinizi hazırlayın. Gelecekte, çok daha büyük ve kötü haksızlıklarla karşılaşacaksınız. Bu ülkede artık dirlik ve düzenlik olmaz! Sebebine gelince; para, efendisini kaybetti, eşkiyânın eline geçti!".

Bugüne kadar hep kendi kendime "Bu güzel insanlar nereye gitti?" diye sordum.
Cevabını bulmakta zorlanıyorum. Çünkü; günümüzde, insan unsuru unutulmuş ve paranın üzerindeki yazı, geçerli tek hedef haline gelmiştir!

Ülke açısından düşünecek olursak, nasıl bir felâkete doğru gittiğimiz, gayet net olarak anlaşılır.

Bir ülke ve bir millet için en büyük tehlike;
İdarecilerin ihtirasları ve adaletsizliği; zenginlerin cimriliği ve merhametsizliğidir.

Tarihen sabittir ki; baştakilerin yolsuzluklarına hesap soramayan sistem; en uç noktasına kadar hırsızların, yalancıların ve ahlâksızların eline geçer. Ahlâk ve fazilet yere düştü mü; hırsızlar, ahlaksızlar ve yalancılar, milletlerin kaderine hükmeder hale gelir.

Plâton, Devlet adlı eserinde bu gerçeği, "Ahlâk ve fazilet, ancak alçak adamların nazarında çirkin görünür!" ifadeleriyle dile getirmiştir.

Saygılarımla.

Eczacı Hüsnü Akıncı.

Hiç yorum yok: