5 Ekim 2009 Pazartesi

Rant ekonomisi

Sayın Ali BABACAN


Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı


Ankara 5 Ekim 2009



Sayın BAKAN;



Dünya Bankası ve IMF toplantısı sebebiyle yaptığınız açıklamalarınız ve konuşmalarınız, acaba, Türkiye’nin gerçekleri ile bağdaşmakta mıdır?



Dünya ekonomisini kontrolleri altında tutan Dünya Bankası ve IMF, dünya coğrafyasında çok önemli konumu olan Türkiye’nin, başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmasını ve kendi kendine yeterli hale gelmesini isterler mi?



Türkiye, Dünya Bankası ve IMF’ye niçin, nasıl muhtaç hale getirilmiştir?



“Bizim iktidarımız, IMF’ye muhtaç değildir. Biz, kendi programımız çerçevesinde bir anlaşma yaparız.” Diyebilirsiniz. Ancak; SICAK PARA girişi kesilirse veya beklenmedik bir devalüasyon meydana gelirse; Türkiye’nin durumu ne olur ve hangi yaptırımlara maruz kalır?



Ekonomi denince; sizin de aklınıza sadece, DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninden ibaret bir olgu mu geliyor?



Bu soruları, Türkiye’nin, 29 yıldan beri yanlış ekonomi ve para politikalarıyla idare edildiği için sordum. Zîra; Türkiye, bu müddet zarfında “REFAH DEVLETİ” olabilme hedefini unutmuş ve halk, fukaralaşmıştır.



Evet; Türkiye, bu 29 yıl zarfında, önemli mesafeler kat etmiştir ve önemli gelişmeleri de başarmıştır; ama; üretimi veya yeterli seviyede üretmeyi unutarak, daima başkalarına muhtaç hale düşmüştür. Bunun sebebi de, bellidir:



Türkiye’yi iki türlü idare etmek mümkündür. Bunlardan biri kolay idare tarzıdır. Türkiye’de bazı nüfuzlu zümreler, seslerini kolay duyuran; zaman, zaman idareleri baskı altında tutabilen sınıflar vardır (buna basın da dâhildir). Bu müddet zarfında ülkeyi yönetenler, her şeyi bir tarafa bırakıp, devletin elindeki sınırlı imkânlarla bu sınıfları tatmin etme yolunu seçerek, şikâyetlerin azalacağını zannetmişlerdir. Bunların, genel nüfusun içinde 6 milyon kadar olduklarını unutmuşlardır. Halbûki, Türkiye’nin nüfusu 6 milyon değil, 72 milyondur. Geriye kalan 66 milyon insana hiçbir şey yapamamışlar, onların dertlerine eğilmek imkânını bulamamışlardır. Zor olan idare tarzını benimsemedikleri için, Türkiye’nin sınırlı imkânlarıyla 72 milyon insanı birden kalkınmaya doğru götürmemişlerdir. Övündüğünüz ve başarılı gösterdiğiniz iktidarınız da, bu kolay idare tarzını benimsemiştir. Kolay idare tarzı benimsendiği için fukaralık ve çaresizlik yaygınlaşmıştır. Türkiye’yi topyekûn kalkınmaya götürecek bir ekonomi modeli unutulmuştur.





Sayın BAKAN;





Övünerek, parlak sözler söyleyerek ve başkalarının övgülerine inanarak, Türkiye’yi düze çıkarmak ve halkı refaha ulaştırmak mümkün değildir. Rahat tüketebilen geniş bir orta tabaka meydana getirilmedikçe, her iktidar için başarısızlık ve sonunda hüsran, mukadderdir.



Türkiye’nin durumu ve yapılması gerekenler bellidir ve bilinmelidir:



Türkiye’nin ekonomik bünyesi karakter değiştirmiştir. Tarımsal bünyeden sanayi toplumu haline geçmek için bazı atılımlar yapılmıştır. Zamanla, tarımla meşgul nüfusun genel nüfusa oranı, önemli oranda azalmıştır. Gayri safî millî hâsılada, sanayinin payı artmıştır.



Ancak; Türkiye’nin süratle kalkınabilmesi, hayat seviyesinin dengeli bir şekilde yükselmesi için, tarım sektörünün problemlerinin kısa zamanda halledilmesi şarttır. Zîra; tarım ve hayvancılık bitmez, tükenmez sağlam bir kaynaktır. Tarım ve hayvancılığını geliştiremeyen ülkelerin sanayileşme şansları yoktur. 2000’lerin 72 milyonluk Türkiye'si, kendisini rahatça besleyecek kaynaklara sahiptir.



Bugün Türk köyünün ufukları dış dünyaya açılmıştır. Otuz sene evvel bu ufuklar, on kilometre idi. Her şeyi kendi halleden Türk köyü, kendi dışı ile temasa geçmiştir. Türk kasabası aynı şekilde, Türk şehri de öyle.



Tüketim toplumuna doğru mesafe alınmıştır. Ama; tarım kesimi ihmal edildiği için, endüstriyi ayakta tutabilecek iyi bir iç pazar yaratılamamıştır. Bugünkü haliyle dahî Türkiye’de, sadece on milyon insan tüketim toplumunun sınırındadır, 60 milyon insan da, çok gerisindedir. Bu topluma “satın alma gücü” enjekte edilmelidir ki, tüketim toplumuna yaklaşsın ve bunun gerektirdiği talep karşılanmalıdır ki, ekonomide istikrar sağlanmış olsun. Ama; ne yazık ki 30 yıldan beri ülkeyi idare edenler, Türk köylüsüne, işçisine, esnafına, memuruna satın alma gücü kazandırmaktan kaçınmışlar ve hatta, korkmuşlardır.



Tüketim ve üretim, bir birini iter. Satın alma gücü, talebi yaratır; talebin gereğini, sanayi karşılamaya çalışır. Bu sanayi; daha çok üretime, daha çok ciroya götürür. Bu da, daha çok rasyonel çalışmayı sağlar. İşsizliği ve fukaralığı ortadan kaldırmak hedef alındığı takdirde; en çabuk netice alınacak yollardan birisi, budur.



Ne yazık ki; bu yola başvurulmamıştır. Aradan geçen bu 30 yıl zarfında, Türk köylüsünün reel gelirinde azalma olmuş; tarım ve hayvancılık yere serildiği için de, toplumun diğer kesimlerine (işçi, memur, emekli, küçük esnaf ve sanatkâr, dul ve yetim, küçük tacir), satın alma gücü sağlanamamıştır. Yani; büyük bir adaletsizlik yapılmıştır. Kalkınmanın büyük yükü, köylünün sırtına ve dolayısı ile çalışan kesimin sırtına yüklenmiştir. Üstelik; başta bankalarımız olmak üzere önemli iktisadî değerlerimiz ve altyapı tesislerimiz yabancıların eline geçmiştir ve Türkiye, borç batağına saplanmıştır ve de, büyük miktarlarda faiz ödeyerek, dış ülkelere kaynak aktarmaktadır.



İstanbul’un finans merkezi olması halinde her şeyin düzeleceğini, Türkiye’nin kalkınacağını ve milletin refaha ereceğini; DÖVİZ-FAİZ-BORSA üçgeninden ibaret olan RANT SİSTEMİNİ ekonomi zannettiğiniz için, demokratik haklarımı kullanarak duygu, düşünce ve görüşlerimi arz ettim.



Saygılarımla.



Ecz. Hüsnü Akıncı

Hiç yorum yok: