25 Eylül 2008 Perşembe

TÜRKİYE VE AMERİKA






Sayın İlhan Dülger; 25 Eylül 2008

Şebnem Özbek'in 23 Eylül 2009 tarihli yazısını okudum.
Emperyalizmin baş aktörü olan Amerika'nın her bölgede, kendi çıkar ve hedeflerine uygun plânlar geliştireceği gayet tabiîdir.Önemli olan;ABD'nin veya herhangi bir Batı ülkesinin ne yapmak istediği değil, bizim ne yapmamızın gerektiğidir.
Uzun vadeli plân yapamadığımız veya plânlarda devamlılık sağlayamadığımız için bölgede, Batı ülkelerinin oyuncağı haline geldik.
Söz konusu yazıdaki Sadi Koçaş'ın ifadelerinin doğru olması mümkün değildir. Zira; Demirel, daha doğrusu Demirel Hükümetleri, çok yönlü dış politika stratejisi izlemiştir. Irakla kurulan iyi münasebetler sebebiyle KERKÜK-YUMURTALIK petrol boru hatları kurulmuştur. Sovyetler Birliği ile teknik ve ekonomik işbirliği sağlanmıştır. İran'la da işbirliği yapılmasını sağlamıştır. Ama, tamamen Batı'nın ve Amerika'nın güdümündeki Şah Rıza Pehlevi, işbirliğine yanaşmamıştır. Şah, 1976'daki Türkiye ziyaretinde, Türkiye ile işbirliği yapmamasının pişmanlığını da şu sözleriyle itiraf etmiştir.


"TüRKiYE'YE iKİNCi DEFA 20 YIL SONRA GELDiM. (İlk ziyareti, 1956'da gerçekleşmişti.). Bu 20 yıl zarfında Türkiye'nin aldığı mesafeye hayran oldum. Eğer Türkiye ile işbirliği yapmış olsaydım; bu hem Türkiye'nin be hem de İran'ın hayrına olacakmış. Ne yazık ki; Batı, bizi aldattı."

Ordu ile Demirel arasındaki gerginliği, günün konjoktürü içinde değerlendirmek Lâzımdır. O günü yaşayanlar gayet iyi hatırlarla: 1965 seçimleri sonunda Demokrat Parti'nin devamı olan Adalet Partisi'nin iktidara gelmesi, ordu içindeki bazı odakları rahatsız etmişti. Çünkü, ordu içinde çeşitli cuntalar oluşmuştu. Yani Türkiye, huzursuz günler yaşıyordu. Cevdet Sunay'ın Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Genelkurmay Başkanı olan Cemâl Tural, Adalet Partisi iktidarına sıcak bakmıyordu. Tural'ın kurumları denetlemeye kalkışması, o günkü gazete arşivlerinde mevcuttur. Bu sebeple de Cemâl Tural, 16 Mart 1969'da, emekliye sevk edildi. 1969 seçimlerinde de milletvekili adayı oldu. Seçim sathı-mailinde Fas'ın Rabat kentinde
1.ci İslâm Kongresi toplandı ve Türkiye bu toplantıya katılacağını açıkladı. Hükümetin bu kararı üzerine Cemâl Tural, Samsun'da yaptığı seçim konuşmasında şu sözleri söylemiştir:
"Türkiye'nin bu toplantıya katılması, Atatürk prensiplerine aykırıdır."
Bu örneği, ordu içinde oluşan cunta hareketlerini belirtmek için verdim.


1965-1971 Türkiyesi'nde çok önemli olaylar cereyan etti. Türkiye, iç ve dış odaklarının husumetlerine maruz kaldı. Gelişen olaylar, devletin, sokağa mağlûp edilmesiyle sonuçlandı. Olayların başlangıcı da, 1967 Şubatı'dır. Çünkü, Şubat 1967'de Türkiye, Sovyetler Birliği ile 7 Büyük Projeyi kapsayan Ekonomik ve Teknik İşbirliği Anlaşması imzalamıştır. Ve bu projeler gerçekleşmiştir. Seydişehir Alüminyum tesisleri, İskenderun Demir-Çelik tesisleri, İzmir Aliağa Rafinerisi ve Petro-Kimya tesisleri, bu anlaşma sayesinde kurulmuştur. İşte, Amerika'yı asıl rahatsız eden husus, bu anlaşmadır.

1965-1971 arası Amerika ile münasebetlerin iyi olduğu söylenemez. Amerika'nın, dâimâ kendilerinden yana bir iktidar arzuladığı ve kendi politikalarına uygun hareket etmeyen iktidarları hırpaladığı, bütün dünyanın bildiği bir husustur. Bu dönemde Amerika'yı rahatsız eden başka konular da vardı. Şöyle sıralayabiliriz:

U-2 uçaklarının Sovyetler Birliği semalarında gözlem uçuşları yapmasına izin verilmemiştir.
Ortadoğu karıştığında, daha önceki uygulamaların tersine, İncirlik üssü, olaylara müdahale için ABD uçakları tarafından kullandırılmamıştır.
Üç yıl süren yoğun bir çalışmayla, Türkiye-ABD arasındaki bütün ikili anlaşmalar bir bütün haline getirilmiştir. Böylece, dağınık ve kimsenin haberi olmayan metinlerle keyfî uygulamalara son verilmiştir.

Arap- İsrail anlaşmazlığında, Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda ABD ve bütün Batı blokuna rağmen, Arap tezinin yanında yeralınmıştır.
Ekonomide, iktisadi büyüme amacını, hürriyetler içinde sosyal adalete dayandırarak, bütün dış kaynaklardan yararlanılmıştır. Bu kapsamda Sovyetler Birliği ile işbirliğine gidilmiştir. Yani; sâdece Batıya bağımlı değil, milliyetçi, Türkiye'nin çıkarlarına uygun kişilik sahibi bir politika izlenmiştir. Bu dönemde ortalama yüzde 7 kalkınma sağlanmış ve enflâsyon da, yüzde 5'i geçmemiştir.
Aynı yargı, AP iktidarının haşhaş konusunda ABD baskılarına karşı direnişi için de söz konusudur. Nixon, seçim şansını bir ölçüde, ABD gençliğini uyuşturucu maddeden kurtarma mücadelesine oturtmuştu.. O yüzden Türkiye üzerinde, haşhaş ekiminin yasaklanması için yoğun baskılar vardı. Ve Demirel, o baskıları güçlükle ve fakat, inançla göğüslüyordu. Hatta bir defasında, ABD Ankara Büyük Elçisi'ne kapıyı gösterecek kadar…(Dikkat ediniz: Haşhaş ekimi, Şadi Koçaş'ın da Başbakan Yardımcısı olarak görev aldığı Hükümet tarafından yasaklanmıştır.)
Unutulmamalıdır: Ünlü Daili Telegraph Gazetesi'nin bir Pazar ekinde, CIA'nın ihtilâlleri arasında 12 Mart da sayılmıştır.

Son sözüm şudur:


Türkiye'nin aydınları, yazar-çizerleri, siyaset ve devlet adamları, Türkiye'nin siyasî ve ekonomi tarihini iyi bilmemektedirler. Şayet bilinseydi; daha Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunda ortaya konan hedeflerimiz gerçekleşirdi ve bugün dünya üzerinde kendi kendine yeterli ve başkalarına muhtaç olmaktan kurtulmuş ve her yerde sözünü geçiren çok büyük bir TÜRKİYE olurdu.

Saygılarımla.

Hüsnü Akıncı.
Date: Tue, 23 Sep 2008 17:29:43 +0300From:
sebnemenator@gmail.com
1960'lı yıllarda tüm dünyada olduğu gibi; Ortadoğu ülkelerinde de ulusalcı akımlar yükselmiş, ulusal bağımsızlıktan yana olan yönetimler, halkın desteğiyle başa gelmiştir. Bu yönetimlerin ilk işi; Amerikan ve İngiliz petrol şirketlerini topraklarından kovmak olmuştur.
Petrol üreten Arap ülkelerinin Amerika ve İngiliz güdümünden çıkıp, kendi başlarına hareket etmeleri ise; bu iki emperyalist ülke için kabul edilemez bir durumdur. Bu yüzden yüzyıllardır oynadıkları oyunu tekrar hayata geçirme kararı aldılar. Etnik ve dini karışıklıklar çıkartmak. Gerek Amerika gerekse İngiltere; Türkiye'yi Osmanlı hayaline ikna edebilirlerse, bu konuda atacakları adımlarda başarılı olacaklarının bilincindeydiler. Bu amaçla Ortadoğu'da Türkiye'nin desteğiyle, Kürtleri ayaklandıracak ve ulusalcı yönetimleri devirebileceklerdi.


Amerika'nın yardımıyla iktidar koltuğuna oturan S. Demirel; kendisine verilen ulus devleti yıkıp, Türk-Kürt Federasyonu kurma görevini; Genel Kurmay tarafından Hükümete verilen bir brifingde dile getirince, ordunun tepkisi çok sert olmuş ve Demirel bu yüzden Amerika'nın planlarını uygulayamamıştır.

O günleri; bir dönem Başbakan Yardımcılığı ve MİT Müsteşarlığı görevlerini de üstlenmiş olan Sadi Koçaş; anılarında şu şekilde dile getirmiştir: "Amerika CIA'in klasik yöntemleriyle başa getirdiği, S. Demirel'den buna karşılık; İran, Irak ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet halinde Türkiye'ye bağlama hedefleri için, çalışması isteğinde bulunmuştur. Başbakan Demirel; bu teklifi brifingde –hem de topraklarımız muazzam bir şekilde büyüyecek- diye dile getirdiğinde; askerin şiddetli reaksiyonu karşısında teklifi reddetmek zorunda kalmıştı."(Cengiz Özakıncı)

Amerika'nın Türkiye'den istediği; Irak'a girip K. Irak'ı, İran'a girip K. İran'ı işgal etmesi ve kendi topraklarına katması idi. Buna karşılık ulus devlet yapısından vazgeçmeli ve federasyona yönelmeliydi. Federasyon ise; zayıf ve Amerika'ya tamamen bağımlı bir merkezi yönetime emanet edilecekti. Ayrıca; Kürt nüfusunu ve Türk Ordusunu kullanılarak Ortadoğu'ya tekrar hakim olacaklardı.


1980'lere geldiğimiz zaman da emperyalist ülkelerin; Türkiye, Ortadoğu ve Kürtler hakkındaki düşüncelerinde bir değişme olmamıştır.

1982 yılında Amerikalı Yahudi düşünür Oded Yinon'un planı çerçevesinde, Ortadoğu'nun; Türkiye desteğiyle etnik ve dini yönden parçalanmasının, eyaletlere bölünmesinin; İsrail için hayati önem taşıdığından söz edilmektedir. 1982 yılında Dünya Siyonist Örgütüne bağlı Enformasyon Dairesi tarafından basılan raporda; istenilen bölünmüşlük şu şekilde yazılmıştır: "Irak'ın güneyinde bir Şii devleti, Kuzeyde Musul civarında Kürt devleti, Bağdat civarındaysa bir Sünni devlet kurulmalı. İsrail için; Irak'ın bölünmesi, Suriye'nin bölünmesinden çok daha ivedidir." Bu raporun 2003 yılında Amerika tarafından hayata geçirildiğini sanırım söylememe gerek yok.

Yahudi Dilbilimci Naom Chomsky'nin 2002 yılında İstanbul ve Diyarbakır (Diyarbakır saplantısı sadece AB üyelerinde yok anlaşılan) verdiği konferansta dile getirdiği; "Ulus devlet modeli tüm dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de baskılara ve dayatmalara neden olmuştur. Bunu özerklik ile kırabiliriz. Kürtlerin yaşadığı bölgelerin özerklik statüsü kazanması gerekmektedir." söylemi ile; İsrail'in 1982 yılında; kendi varoluşunu güvenceye almak için rapor haline getirdiği ve 2003 yılında hayata geçirdiği Irak işgali aynıdır.

Türkiye'deki ulus devleti yıkmak ve Ortadoğu'yu kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmek için; gerek Amerika gerekse onun tüm politikalarını destekleyen Avrupa Birliği sürekli olarak Kürt nüfusu ve sözde önderlerini kullanmıştır. Bu amaçla 1979 yılından beri özellikle İsrail tarafından Türkiye'de etnik incelemeler yapılmakta ve Türkiye'nin İsrail ve Amerika müttefikliğinden vazgeçmesi durumunda, ellerinin altında sorun çıkartacak bir güç olarak bulundurmak amacıyla Kürtlere yakınlık göstermektedirler.

S. Demirel'in, T. Özal'ın hatta K. Evren'in dile getirdiği; "eyalet düzenine geçiş" söylemlerine -12 Eylül askeri yönetimi dönemi de dahil- her zaman karşı olan Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı; bu sefer PKK kullanılmaya başlanmıştır. Örneğin; S. Demirel'in Amerika'nın dayatması ile "Türk-Kürt Federe Cumhuriyeti" isteği ile; A. Öcalan'ın dile getirdiği; "Türkiye'de Kürt sorununa çözüm; Osmanlı Eyalet Sistemidir" söylemi aynıdır.
A. Öcalan ve PKK; Amerika tarafından sosyalist söylemlerden vazgeçmeleri, Ortadoğu'ya ve Türkiye'ye hakim olan "din" motifine sarılmaları karşılığı, destekleneceklerinin sözünü almalarının akabinde, A. Öcalan; kendisini Anadolu Federe İslam Devleti Başkanı ve Halife olarak ilan eden Cemalettin Kaplan'dan destek aramış, hatta işi "Bizim mücadelemiz Müslümanların aradığı Asr-ı Saadet'e yakın bir biçim ortaya çıkarabilir. İslam'a en yakın hareket biziz." demeci bile vermiştir.(19 Temmuz 1994 Milliyet)


1965 yılında S. Demirel'in dile getirdiği Türk-Kürt Federe Cumhuriyeti, I. Körfez savaşında T. Özal tarafından hayata geçirilmek istenmiştir. Kendisi de Kürt kökenli olan Özal'ın amacı;
K. Irak'a girip Kürt bölgelerini işgal etmek ve Türkiye topraklarına katarak ulus devleti yok edip iki milletli federasyona geçmekti. Türkler ve Kürtler arasında yıllarca sürecek bu savaşı engellemek uğruna; dönemin Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etmek zorunda kalmıştır.

Güneri Civaoğlu 1991 Körfez Savaşında Amerikalı bir yarbayla Ortadoğu haritasının önünde yaptığı söyleşiyi Milliyet gazetesinde şöyle yazmış: "Musul ve Kerkük Vilayetlerinin olduğu bölgeyi gösteren yarbay; savaşın biteceğini, Saddam'ın çökeceğini, bölgedeki başıbozukluktan yararlanacak Kürtlere, bu bölgede devlet kurdurulacağını, Türkiye Amerika'nın müttefiki olmaktan vazgeçerse, Türkiye'den de toprak taleplerinin olacağını dile getirdi. Kürtlerin silahı yok ki dediğimde; Saddam'ın silahları onların olacak dedi." 1991 Körfez Savaşında değil ama 2003 yılındaki Irak işgalinde yarbayın söylediği her şey gerçekleşti. Türkiye teskereyi geçiremeyince PKK devreye alındı ve K. Irak'ta üslenmelerine ve Türkiye'de terör eylemleri gerçekleştirmelerine izin verildi.


Başbakan Erdoğan'da daha 1993 yılında Osmanlı Eyalet sistemi ve Kürtlere özerklik verilmesine sıcak baktığını dile getirmiştir. "II. Cumhuriyet Tartışmaları" isimli kitapta kendisine sorulan "ülkede yaşayan bazı gruplar milli yapı içinde olmak istemezse ne olur sorusuna; kararı halkın vereceğini, Kürtler biz ayrı yaşamak istiyoruz, bağımsızlık istiyoruz derlerse ne olacak sorusuna ise; Osmanlı Eyalet sistemi benzeri bir şey yapılabilir" diye cevap vermiştir. Ulus devlet yerine; eyalet sistemini tercih eden Başbakan Erdoğan'ın Emniyet Müdürü; bir bilgilendirme toplantısında ulusalcılığı terör kapsamına alarak, ulus devleti yıkma girişimlerinde, Amerika'nın devlet içindeki yapılanmada ne kadar yol aldığını göstermiştir.

Bugün Amerika'yı ve Avrupa Birliğini; kurtarıcı ve bir çeşit -özgürlük savaşlarına destekçi- olarak görenlerin ne büyük bir yanılgı içinde olduğunu görüyorsunuz.
Emperyalizme hizmet için; demokrasi maskesi takan bu kişi ve kuruluşlar da çok iyi bilmektedir ki; bağımsız ve özgür bir Kürdistan hayalden öte bir şey değildir. Bu hayallerine engel olarak gördükleri ve nefretle andıkları, terörist saldırılarla kayıplar verdirdikleri Türk Silahlı Kuvvetleri sayesinde, Amerika güdümlü Türk-Kürt savaş yaşanmamıştır. Amerika'nın, İsrail'in ve Avrupa Birliği ülkelerinin; Kürtlerin özgür ve bağımsız bir devlet kurmalarını desteklemek gibi bir niyetleri yoktur. Onlar maalesef Kürtleri; Ortadoğu'da petrol yataklarına bekçi, Türkiye'de ise istedikleri her an küçük bir kıvılcımla iç çatışmalar yaratabilecekleri ve sürekli bir kaosun hakim olduğu federasyona dönüştürmek için kullanmaktadır.


Ülkemizde bir takım yanlışlıklar yapılmış olabilir. Ancak şurası da bir gerçek ki; Ortadoğu'da hiçbir Kürt; Türkiye'de olduğu kadar özgür değildir. Federasyon ya da özerklik; Kürtlere bugün olduğundan daha fazla özgürlük sağlamayacaktır. İşte bu yüzden emperyalistlerin bu isteklerine karşılık; Türklerin ve Kürtlerin; federasyon ya da eyalet sistemini değil; aksine ulus devlet modelinin devam etmesi gerektiğini, birlik ve bütünlüğümüzü bozmalarına izin vermeyeceğimizi dile getirmesi gerekmektedir.

ŞEBNEM ÖZBEK
23-09-2008

Hiç yorum yok: